Macbeth (2010-2011)


Genel  •  Kadro  •  Eleştiriler ve Basında Çıkanlar  •  İzleyici Yorumları  •  Prova Notları  •  Galeri  •  Broşür


Facebook 'ta Macbeth grubuna üye olmak ister misiniz?

 

 “Yarın, yarın, ardından yarın, ardından yine yarın. Günden güne böyle sinsice sokulur işte, gelir vakti zaman. Eridi gitti cılız mum. Hayat dediğin nedir ki: oynayan bir gölge, sahnede çırpınıp zamanını dolduran zavallı bir oyuncu. Oyun bitince duyulmaz artık sesi. Bir aptalın anlattığı gürültülü patırtılı bir masal. Hiçbir anlamı da yok.”

 

Yazan

W. Shakespeare

 

Çeviren

Haluk Bilginer

 

Yöneten

Kemal Aydoğan

 

Sahne Tasarımı

Bengi Günay

 

Müzik

Tolga Çebi

 

Işık Tasarımı

İrfan Varlı

 

Yönetmen Asistanları

Zeynep Alkaya

Seda Türkmen

Dilara Akın

 

Sahne Tasarımı Asistanı

Cansu Aslan

 

Kılıç Koreografisi

Janbi Ceylan

 

Yoga Eğitmenleri

Selime Yavuz

Gökçe Yavuz

 

Oynayanlar

İlker Aksum

Esra Kızıldoğan

Ender Yiğit

Murat Tüzün

Barış Yıldız

Muharrem Özcan

Gözde Kırgız

Pınar Bekaroğlu

Osman Akça

Saygın Soysal

Sertan Müsellim

Berke Yağış

 

Stajerler

Aygül İleri

Bahar Akpınar

Burak Safa Çalış

Burcu Çelik

Cem Çevikayak

Duygu Ergüven

Eray Pekcan

Halil Köse

İpek şen

Nilay Gök

Selin Yeninci

Volkan Öztürk

 

Bilet fiyatları: Tam bilet: 30TL, Öğrenci bileti: 20TL

Toplu bilet fiyatı: Nakit ödemelerde: 22,5TL;

Kredi kartı ile ödemelerde: 25TL

(elli kişiden başlayan gruplara indirim yapılır.)

 

(2 Perde; 105 dk) 

 

Ekkehart Krippendorf 'un incelemesinden "Katharsis’i olmayan politik tragedya : Macbeth" bölümünü oyun atölyesi için çevirerek değerli katkılar sağlayan Ahmet Cemal'e teşekkür ederiz.



Haluk Bilginer

Çeviren

 

 

Kemal Aydoğan

Yöneten

 

D.T.C.F. Tiyatro Bölümü’nden 1987 yılında mezun oldu. 1990 yılında Tiyatro Stüdyosu’nda yapım yardımcısı olarak çalışmaya başladı. 1994-1998 yılları arasında aynı tiyatroda yönetici olarak çalıştı. 1999 yılında tiyatro yaşamına başlayan oyun atölyesi’nde, kurulduğu günden bu yana tiyatro yöneticiliği yapmaktadır.

oyun atölyesi’nin Son Gülen İyi Gülermiş (2000), Kesmeşeker (2002) adlı çocuk oyunları ile Azrail’in Gözyaşları (2004), Othello (2004), Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü (2005),Atinalı Timon (2006), Hırçın Kız (2006), Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler (2007),Testosteron (2008) ve “7”(Şekspir Müzikali) (2009) oyunlarını yönetti. 

 

Bengi Günay

Sahne Tasarımı

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Tiyatro-Sahne Tasarım Bölümü’nden 2006 yılında mezun oldu.

oyun atölyesi’nin Azrail’in Gözyaşları (2004) oyununun kostüm tasarımını, Othello(2004), Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü (2005), Atinalı Timon (2006), Hırçın Kız(2006), Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler (2007), Testosteron (2008) ve “7”(Şekspir Müzikali) (2009) oyunlarının sahne tasarımlarını yaptı.

 

Tolga Çebi

Müzik

 

Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı Keman Bölümü’nden 1995 yılında mezun oldu. Trakya Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda 3 yıl öğretim görevlisi olarak, Yaylı Sazlar Bölümü Ana Sanat Dalı Başkanlığı’nı yürüttü. İhtiyaç Molası adlı müzik grubunun kurucularındandır.

Çeşitli prodüksiyonlarda prodüktörlük ve müzik direktörlüğü yaptı. Reklam cıngılları, film, dizi müzikleri ve çeşitli albümlere keman kayıtları, aranjörlük yaptı. Özel tiyatrolara ve kurum tiyatrolarına oyun müzikleri besteledi.

oyun atölyesi’nin Azrail’in Gözyaşları (2004), Othello (2004), Atinalı Timon (2006), Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler (2007), Testosteron (2008) ve “7”(şekspir müzikali) (2009) oyunlarının müziklerini yaptı. Halen Bakırköy Belediye Tiyatroları Müzik Direktörü’dür.

İrfan Varlı

Işık Tasarımı

        

Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Bölümü’nden 1998 yılında mezun oldu. 1999 yılında kurulan oyun atölyesi’nde çalışmaya başladı.

oyun atölyesi’nin Dolu Düşün Boş Konuş (1999) ile Ayrılış (2000) oyunlarında ışık teknisyeni olarak görev aldı. Yine oyun atölyesi’nin Ermişler ya da Günahkarlar(2002), Azrail’in Gözyaşları (2004), Othello (2004), Cimri (2004), Jeanne d’Arc’ın öteki ölümü (2005), Atinalı Timon (2006), Hırçın Kız (2006), Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler (2007), Testosteron (2008) ve “7”(şekspir müzikali) (2009)oyunlarının ışık tasarımını ve uygulamasını üstlendi.

 

Zeynep Alkaya 

Yönetmen Asistanı

 

Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden 2003 yılında mezun oldu. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun 2004-2008 yılları arasında pekçok oyununda oynadı.

oyun atölyesi’nin 7”(şekspir müzikali) (2009) oyununda oynadı.

Selime Yavuz

Yoga Eğitmeni

 

Mimar Sinan Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’nden mezun oldu. Takı tasarımcısı olarak başladığı çalışma hayatına, kendi tasarım atölyesinde devam etmiştir. Reiki ve Taichi ile ilgilenmiştir. 2002 yılında Paramahamsa Yogaçarya Maha Yogi Akif Manaf ve Orijinal Yoga Sistemi ile tanışmış ve olumlu etkilerini deneyimlemiştir. Tüm arayışlarını sonlandırmış ve Orijinal Yoga Sisteminin faydalarını paylaşmak amacıyla 2008 yılında Yoga Academy Kadıköy şubesini hayata geçirmiştir. Eğitmenlik görevini sürdürmektedir.  www.yogaakademi.com

Gökçe Yavuz

Yoga Eğitmeni

 

İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü’nden 2004 yılında, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Seramik ve Cam Tasarım Bölümü’nden 2010 yılında mezun oldu. 2002 yılında Yoga ile tanışmıştır. 2007 yılından beri Paramahamsa Yogaçarya Maha Yogi Akif Manaf ile Yoga Academy bünyesinde çalışmalarını sürdürmektedir.

www.yogaakademi.com

İlker Aksum

Macbeth

 

Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden 1994 yılında mezun oldu. Antalya Devlet Tiyatrosu’nda (1994-1996), İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda (1997-1999) ve Levent Kırca Tiyatrosu’nda (1999-2001) çalıştı.

Esra Kızıldoğan

Lady Macbeth

 

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden 2001 yılında mezun oldu. Bahçeşehir Üniversitesi İleri Oyunculuk Bölümü’nde yüksek lisansını 2006 yılında tamamladı. 1999 yılında “Kent Oyuncuları'na katıldı. Nükte (1999), Çözüm (2001), Aşk Çemberi(2003) oyunlarında oynadı.

oyun atölyesi’nin Othello (2004) ve Jeanne D’arc’ın Öteki Ölümü (2006) oyunlarında oynadı.

Ender Yiğit

Duncan, Kapıcı, Hekim

 

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi ve Çukurova Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümleri’nde okudu. 1965 yılında amatör olarak tiyatroyla ilgilenmeye başladı. Oyunlar yönetti ve oyunlarda rol aldı.

 Hem yönettiği hem oynadığı oyunlar: Duvarların ÖtesiKeloğlan, Derya Gülü,Düğün Yada DavulBu Zamanlar Bana KarşıKurtuluş Savaşı DestanıPir Sultan Abdal.

Oynadığı oyunlar: Kamp 17Özgürlüğün BedeliGüneşte On KişiKeşanlı Ali DestanıTenekeYaşar YaşamazYeniden Doğarız ÖlümlerdeHastane mi Kestane mi?İcraatın İçinden İnsan ManzaralarıBir Güzel Çirkin KralAcıya Bal Eyledik.

Rol aldığı televizyon dizileri: HastaneGurbet KadınıPembe Panjurlu EvŞaban ile ŞirinBaşka İstanbul YokMerdoğluArka Sokaklar.

 

Murat Tüzün

Banquo

 

D.T.F.C. Tiyatro Bölümü’nden 2000 yılında mezun oldu. Ankara Devlet Tiyatrosu’nun Ghetto (2001) adlı oyununda oynadı. Öteki Tiyatro’da çeşitli projelerde (2002 -2006) görev aldı. Dostlar Tiyatrosu’nun Sivas ‘93 (2007-2010) oyununda oynadı.

 

Barış Yıldız

Malcolm

 

1996-99 yılları arasında İleri Gözetleme Kültür ve Sanat Evi Tiyatro Manga’da dramaturgi ve oyunculuk eğitimi aldı. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden 2003 yılında mezun oldu. OkulHacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü?Made in Europa  filmlerinde ve Aliye dizisinde oynadı.

oyun atölyesi’nin Azrail’in Gözyaşları (2004), Othello (2004) ve Atinalı Timon(2006) oyunlarında oynadı.

Muharrem Özcan

Cadı

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü Oyunculuk Anasanat Dalı’ndan 2005 yılında mezun oldu. İzmir Devlet Tiyatrosu’nun Siyah Çoraplılar (2002-2003), Hollanda Theatre Rast’ın De Kus Van De Roos (2003-2004), Tiyatro Kedi’nin Kamelyalı Kadın(2004-2005), Sadri Alışık Tiyatrosu’nun Selvi Boylum Al Yazmalım (2005-2006), Tiyatro Siyah Beyaz ve Renkli’nin Ateş Yüzlü (2009-2010) adlı oyunlarında oynadı.

oyun atölyesi’nin Hırçın Kız (2006) oyununda oynadı.

Gözde Kırgız

Cadı

 

Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden 2006 yılında mezun oldu.

oyun atölyesi'nin Hırçın Kız (2006) oyununda oynadı.

Pınar Bekaroğlu

Cadı

 

Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden 2005 yılında mezun oldu.

oyun atölyesi’nin Hırçın Kız (2006) oyununda oynadı.

Osman Akça

Ross, Seyton

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü Oyunculuk Anasanat Dalı’ndan 2006 yılında mezun oldu. Pınar Çocuk Tiyatrosu’nda Fırtına adlı oyunda oynadı.

oyun atölyesi’nin Hırçın Kız (2006) oyununda oynadı.

Saygın Soysal

Macduff

 

Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan 2005 yılında mezun oldu. Kırık Kanatlar,AsiBu Kalp Seni Unutur Mu?Türkan dizileri ile Kosmos(2009) filminde oynadı.

Sertan Müsellim

Çavuş, Donalbain, Asker

 

D.T.C.F. Tiyatro Bölümü’nden 2008 yılında mezun oldu. Gurbet Kuşları dizisinde oynadı. 2009 yılında Eti Çocuk Tiyatrosu’na katıldı ve Pinokyo adlı oyunda oynadı.

Berke Yağış

Çocuk

 

7. sınıfa devam ediyor. oyun atölyesi oyunlarından Hırçın Kız’ı 32, Atinalı Timon’u 27, Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler’i 19, Testosteron’u 20, “7” (Şekspir Müzikali)’ni 15 kez seyretti.

 


Eleştiriler ve Basında Çıkanlar

•  Cansu Fırıncı, tiyatrohaber.net, 11 Nisan 2011
•  İhsan Ata, www.evetbenim.com, 9 Nisan 2011
•  Öznur Oğraş, Cumhuriyet, 23 Ocak 2011
•  Yusuf Sağlam, Sahne Dergisi, Ocak 2011
•  Ayşegül Yüksel, Cumhuriyet, 4 Ocak 2011
•  Semra Çelebi, Gazete Kadıköy, 15 Aralık 2010
•  Ahmet Cemal, Cumhuriyet, 10 Aralık 2010
•  Ahmet Cemal, Cumhuriyet, 2 Aralık 2010
•  Seçkin Selvi, Milliyet Sanat Dergisi, Kasım 2010
•  Melike Birgölge, www.hurriyet.com.tr, 21 Ekim 2010
•  Özdeş Özbay, www.marksist.org, 13 Ekim 2010
•  Müge Saut, http://kultur.sol.org.tr , 13 Ekim 2010
•  Metin Boran, Evrensel, 12 Ekim 2010
•  Yaşam Kaya, www.tiyatronline.com, 08 Ekim 2010
•  Ece Saruhan, Habertürk, 07 Ekim 2010
•  Yusuf Eradam, www.t24.com.tr, 07 Ekim 2010
•  Asu Maro, Milliyet, 5 Ekim 2010



 

Cansu Fırıncı, tiyatrohaber.net, 11 Nisan 2011

 



Gazete kâğıdından Şekspir Yapmak!

 

Oyun Atölyesi’nin sezon başında sahnelemeye başladığı Macbeth oyununun reji anlayışına dair altının çizilmesi gereken yerler var.

 

İtalyan sahnenin üstüne yuvarlak bir platform yerleştirilmiş, platformun altı insan iskeletleriyle dolu; kafatasları, kavak kemikleri, kaburga parçaları. Sahnenin daha başında yuvarlak platformun hemen iki yanında, üzerleri gazete kâğıtlarıyla kapatılmış, yüzükoyun yatan, ayakkabılarının altı delik oyuncular...

 

İktidar olgusunun altına, cinayet, kıyım, vahşet gibi kavramları yerleştirerek Macbeth’e bakan Kemal Aydoğan, oyunun hemen başlarında sahneye saplanan kılıçla Hrant Dink cinayetinin üstünü örtmeye çalışanların gözlere çekmeye çalıştığı perdeyi yırtmak istediğinin de mesajını veriyor daha o anda.

 

Oyunu izleyen gözlerin, gazete ve delik ayakkabılardaki anlamı süzmeye başlamasıyla birlikte, sahneye kılıç henüz saplanmadan, insan vicdanını kanırtan bir bıçak saplanıyor, susan, sinen, kabullenen yanımıza.

 

Şekspir’e bugünden bakmak, Şekspir oyunları bugünün insanına ne anlatır, tüm doğrudan dokusuna karşın kör göze parmak dedirtmeden beliriyor bu soruların cevabı.

 

Bu doğrudan sayılabilecek göndermenin kör göze parmak dedirtmemesi, Kemal Aydoğan’ın zaten “derdi olan” bir rejisör olması, hayatı ve sanatı böyle kavramasıyla ilgili sanırım. Şekspir’e güncellik enjekte etmeye, eleştirel bir yön eklemeye kalkmıyor, Şekspir’de güncel olanı, eleştirel olanı görünür kılıyor.

 

Sahnenin hemen arkasına gerilmiş olan içgösterir (transparan) perde, oyuncuların her geçişinde herhangi bir dekor değişimine gerek kalmadan kendiliğinden sahnenin mekânını da seyircinin kafasında kurmuş oluyor. Ortaoyunundaki yeni dünya güncellenecek olsa sanırım böyle bir perdeye evriltir kendini. Daha önce 7 Şekspir Müzikali’nde köy seyirlik ögelerden yararlanmış olan Kemal Aydoğan’ın “gelenek”te böyle bir güncellemeye gittiğini söylemekse abartılı olur sanırım.

 

İçgösterir perdenin hemen ardında yükseğe kurulmuş olan bölümden cadıların kurdukları oyunun sonunu meraklı gözlerle izlemesi bu yaşananların “bir kader” olmadığı çağrışımını da doğuruyor. Her şey değişebilir, kan durabilir, iktidar kıyım makinesi olarak çalışan bir şey olmaktan çıkabilir dedirtiyor biraz derinlemesine düşününce.

 

Sahnenin yuvarlak boş bir platformdan ibaret olması, oyuncuların devasa boşlukta yalnızca oyunculuklarıyla seyirci karşısında kalmalarını sağlıyor. Bu bir oyuncu için hem bir avantaj hem de bir dezavantaj.

 

Dezavantaj çünkü seyirciyi oyunun atmosferine sokacak yardımcı araçlardan yoksun kalıyor. Dekor olmaması demek, sahnenin geçtiği ortamı yaşatma sorumluluğunun da oyuncuya kalıyor olması demek. Bu da ekstra bir performans gerektiriyor.

 

Böylesi boş bir alanda seyirciyle karşı karşıya oynayan oyuncunun, en küçük bir oyunculuk zafiyeti bile görünür hale geliyor.

 

Oyunun kötü tabirle çuvalladığı yer de burası oluyor. İki ana karakteri canlandıran oyuncuların zaman zaman yapmacık kalan oyunculukları, böylesi bir reji ve sahne tasarımın da daha da görünür oluyor.

 

Leydi Macbeth’i canlandıran Esra Kızıldoğan, sahne sempatisi ve fizik yapısı itibariyle İlker Aksum’un karşısında Leydi Macbeth rolünü karşılayabiliyor. Ancak histerik, erkeğin iktidar arzusunu kamçılayan, hatta iktidarın asıl sahibi kadını canlandırırken, pek çok yerde inandırıcı olmaktan uzak düşüyor oyunculuğu. İnandırıcılığı, doğallığı yakaladığı yerde ilgiyi canlandırdığı karaktere çekebilmekle birlikte, bunu başarabildiği anlar ne yazık ki sınırlı kalıyor.

 

Macduff karakterini canlandıran Saygın Soysal’da, sahicilik, doğallık sorunu daha da üst boyutta hissediliyor. İktidar kavgası yüzünden saklandığı yerde, karısının ve çocuklarının katledildiği haberini aldığı anda sergilediği oyunculuğu, yaşanan büyük trajediyi yansılayabilmekten oldukça uzak düşüyor. İzleyende hiçbir duygusal med cezire, örselenmeye yol açamıyor maalesef. İzleyen herkesin o anda boğazının düğümlenmesi gerekirken, oyuncuyu yere çökerten acı bize geçmiyor, geçemiyor.

 

Kemal Aydoğan’ın rejisi ve oyunun sahne düzenlemesi maalesef ve iyi ki hiçbir oyunculuk zafiyetini, yapmacık oyunculuk biçimini kaldırmıyor. Sahnede yürüyen aktörler değil, insanlar gördüğümüz anda bu oyunda başka bir tat alıyoruz izlediğimiz oyundan, karakterlerden.  

 

Hem Esra Kızıldoğan hem de Saygın Soysal, doğal oynadıkları anda, fiziki yapıları ve sahne sempatileriyle seyirciyi kavramayı başarıyorlar. Ancak tersi geçerli olduğu anda da oyuna zarar veriyorlar.

 

Oyunu izledikten sonra Saygın Soysal’ın ayağını kırdığını öğrendim. Çok üzüldüm. Umarım kalıcı bir sorun yoktur ve Soysal sahnedeki performansıyla kısa sürede beni haksız çıkartır.

 

İlker Aksum oldukça yüksek bir tempoyla sürüklüyor oyunu. Cadıların performansı oyunun başından sonuna kadar övgüye değer. Ender Yiğit’i Oyun Atölyesi’nde görmek de ayrıca sevindirici...

 

Eleştiri yazmak zor iş. Namusluca yazacaksınız yazınca. Bir de oyunculuk ettiğiniz için bir kat daha zorlaşıyor eleştiri yazısı yazmak. Yarın aynı sahneyi paylaşmak durumunda kalabilirsiniz zira. Ama iyi niyetle, ahkâm kesmeden, eleştirdiğim insanların da yararına yazabildiğimi düşünüyorum gördüklerimi.

 

Sürç-i lisan ettikse affola.

 

Gazete kâğıdından Şekspir yapmak, ipekli kumaşlar germekten, devasa dekorlar kurmaktan daha etkili oluyor görüldüğü üzere!

 

İhsan Ata, www.evetbenim.com, 9 Nisan 2011

 

Oyun Atölyesi 11 Yaşında!

Macbeth, Karanlık Bir Komedi!
 


Haluk Bilginer ve Zuhal Olcay’ın, Tiyatro Stüdyosu’ndan ayrıldıktan sonra birlikte kurdukları Oyun Atölyesi, Zuhal Olcay’ın ardından Kemal Aydoğan ve Haluk Bilginer ile 11. yılı geri de bıraktı. Repertuarına aldığı; Ermişler ya da Günahkârlar, Othello, Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü, Hırçın Kız, Cimri, Macbeth gibi oyunlarla Oyun Atölyesi, 11 yılda bir marka haline geldi.


Oynadıkları oyunlarla her geçen gün çıtayı yükselten Oyun Atölyesi, birçok ödülünde sahibi oldu. Oyun Atölyesi’nin 11 yıllık repertuarına baktığımız zaman klasik oyunların ağırlıkta olduğunu görüyoruz. Büyük bütçeler göz önüne alındığında risk almak istemeyen birçok özel tiyatronun yanaş(a)madığı klasik oyunları, kurulduğu günden bu yana repertuarından eksik etmeyen Oyun Atölyesi’nin cesareti takdire şayan. Oyun Atölyesi’nin sürdürdüğü bu istikrarlı çizgi aslına bakarsanız sonradan birçok özel tiyatronun da klasik oyunlara olan ilgisini artırdı. Özellikle son 5 yılda klasik oyunlarda olan artışta Oyun Atölyesi’nin katkısı, su götürmez bir gerçek. Oyun Atölyesi, 7 Şekspir Müzikali ve Macbeth ile Shakespeare oynamaya devam ediyor.


Yeryüzü kurulalı beri erkek- kadın ilişkileri ve iktidar savaşı hep var olmuştur. Temelde ele alınan her konunun bugün milyonlarca farklı anlatımlarını okur ve izleriz. Asırlar önce yazılan eserlerin ve yazarların günümüze kadar gelmesindeki en büyük faktör, getirdiği yenilikler, yaşadığı dönemde ele alınan konuların evrensel oluşu ve bunu gelecek nesillere aktarırken yarattığı hikâye ya da olayları ele alış biçiminde oynattığı kaleminin ustalığından kaynaklanır.

Shakespeare aşığı Oyun Atölyesi 11. sezonunu yine bir Shakespeare oyunu ile açtı. Shakespeare’in en kısa olmasının yanı sıra en etkili tragedyalarından biri olan Macbeth, erkek egemen toplumda kadının yerini ve iktidar hırsını konu ediyor. 16. yüzyılda yazılmasına karşın içerdiği konu itibariyle güncelliğini her zaman koruyacak bir eser.

Macbeth, kazandığı kanlı savaş sonrası Banquo ile dönerken cadılarla karşılaşır. Cadılar üç kehanette bulunur. İlk kehanet Cowdor beyi olacağıdır. Macbeth başta kehanetlere kulak asmasa da bir anda Cowdor beyi olduğunu öğrenince iktidar hırsı vücudunu sarmaya başlar. İkinci kehanet ise kral olacağıdır. Ne var ki krallık makamının Banqou oğlu tarafından devam edileceğidir. Lady Macbeth’in etkisiyle evine davet ettiği önce kralı ardından nöbetçileri öldüren Macbeth büyük bir çıkmaza girer. Kiralık katilleri Banquo’yu öldürseler de oğlunu öldüremez.


Son kehanet ise Macduff ve Malcolm’un topladığı ordular tarafından orman yürümedikçe yenilemeyeceğini duyan Macbeth uzun süre önce kaybettiği kendine güveni tekrar yerine gelir. Üstelik bir de insandan doğmuş kimse tarafından öldürülemeyeceği söylenince, çılgınlığı bambaşka bir boyut kazanır. Bu süreçte cadıların söyledikleri kehanet olmaktan çıkıp Macbeth’in beyninde yarattığı canlı kişilere dönüşür. Macbeth’in var olmayacak bir geleceği, gidişatın başrol oyuncusuna dönüştürür.


Macbeth, Banqou’nun hayaletini görmesiyle akıl sağlığını kaybettiğini yemekte belli eder. Macbeth’in iktidar hırsının temelinde yatan Lady Macbeth ise vicdan azabı nedeniyle cadıların açtığı kapıdan delirmiş bir şekilde kaderini yaşamaya devam etmektedir. Özgüvenin kendi sonu olacağını düşünemeyen Macbeth, kötülüğün yaverlik ettiğini unutmuştur. Kendi sonunu hazırlayan kehanetlere ilk sekteyi, ağaçların gizlenmiş olup düşman ordularının ormanın yürüyormuş gibi göstermesi vurur. Ve Macduff’un aslında ana rahminden alınarak dünyaya getirildiğini öğrenmesi onun sonu olacaktır.

 

Shakespeare’in en karanlık tragedyalarından biri olan Macbeth belli bir tema üzerinden değil birçok konu üzerinden ele alınmıştır. Temelde iktidar hırsı düşünülse de kadınların bilinçaltında yatan ihtirası ve güçlü erkeklerin egemen anlayışı trajikomik ele alınarak tragedyaya dönüşmüştür. Kader ve kadercilik anlayışı Oidipus’un hikâyesinde de olduğu gibi “İnsan kendi kaderini kendisi yazar.” Noktasında buluşuyor. Din anlayışına da vurgu yapılan eserde alınyazısı komik bir dille ele alınarak aslında karanlık bir komediye dönüşüyor.

Kemal Ayoğan’ın Oyun Atölyesi’nde sahneye koyduğu oyunlarla Türk tiyatrosunda çok önemli bir yer edindiğini söyleyebiliriz. Yönettiği oyunlar hangi dönemin oyunu olursa olsun günümüze taşımasını beceriyor. Asırlar önce yazılan eseri de, günümüz komedyasını da güncel siyasi koşutları göz önüne alarak söyleyeceğini sahneden söyleyen sosyalist bir yapıya sahip.

Konuşan, konuştukça insanı düşündüren, yapımlarıyla izleyene yeni ufuklar açmayı amaçlayan, tabulardan sıyrılmamızı, tabuların yıkılabileceğini gösteren bir tiyatro adamı Kemal Aydoğan… Yıllardır el değmeyen, dokunmaktan hicap duyduğumuz olgulara eğilerek kutsalımıza da dokunan bir yazar. Klasik bir oyunu şablon olmaktan çıkarıp üzerine düşünerek “Neler katabilirim?” “Günümüzle nasıl bağdaştırabilirim?” veya “Günümüz sorunlarına nasıl değinebilirim?” Fikriyatlarıyla devamlı yenilik arayan, yenilikçi, çağın ritmini yakalamayı amaçlamış bir yönetmen olarak çıkıyor karşımıza. Bunu diğer oyunlarında da görmek mümkün...


Yıllardır süre gelen “Yinemi klasik oyunlar?” Anlayışına cesurca karşı çıkıp Oyun Atölyesi’nde 11 yıldır ağırlıklı olarak klasik oyun yöneten ve oyunlarına getirdiği spesifik bakış açısı, yorum gücü sayesinde izleyicide farkındalığı sağlayıp bu ön yargıyı kırmayı başarıyor.


Kemal Aydoğan’ın Macbeth’i, yine günümüz siyasi koşullarına küçük bir gönderme yaparak başlıyor oyuna. İktidar hırsının temeline inen Kemal Aydoğan, günümüz iktidarını Uğur Kaymaz ve Hrant Dink cinayetine Nuri Bilge Ceylan üzerinden sorgulayarak “güzel ve yalnız ülkemde üç maymunu oynayanlara” selam gönderiyor. İlerleyen süreçte genel olarak oyunun dokusuna ve dönemine dokunmamayı tercih etmiş. Böylelikle ego, iktidar hırsı, bencillik gibi insani özellikleri günümüze çok net taşımış.


Metnin satır aralarını kavrayarak, yazarın niyetini açıkça ortaya çıkarıp tiyatroda görmenin duymaktan daha etkin olduğunu kanıtlıyor bize. Çünkü Shakespeare’in oyunlarında beden dili metin dilinin önüne geçmiştir. Böylelikle izleyicinin aksiyon planı içerisinde algılama sürecine destek vermiştir. Sahne geçişlerinin genelde kısa tutulması konunun anlatımını ve izleyiciye geçiş sürecindeki sadeliğini de destekleyerek çok doğru bir tercih yapmış.


Oyunda gördüğümüz tüm eylemin Duncan’ın ölümüyle başladığı düşünüldüğünde Ender Yiğit’in doktor rolüyle tekrar sahneye çıkması izleyicinin gözüne batıyor. Yan rollerde birden fazla tiple izleyici karşısına çıkmak çok fark edilmese de Duncan gibi bir kralın bir süre sonra doktor olarak Macbeth’in karşısında el pençe duruşu yerine bu kısa ve pasif rolü bir başkası oynayabilir düşüncesi dışında saat gibi işleyen bir oyun izleten Kemal Aydoğan’ı kutluyorum.


Haluk Bilginer onlarca farklı çeviriye rağmen Macbeth’te kendi çevirisini tercih etmiş. Bu süreç yazarın konuya yaklaşımını, aksiyon hızını ve izleyici ile olan iletişimini sağlamış. Macbeth hakkındaki kişisel görüşünü dile getirmiş. Bir saplantı haline gelmiş iktidar hırsına bakış açısını eklemiş. “Eskiden de olduğu gibi şimdi de kan dökülürdü her yerde. Akla hayale gelmeyecek şekilde hem de. Fakat eskiden beyni patladı mı, adam ölürdü hikâye biterdi. Şimdi kafatasına yediği yüzlerce darbeyle bile gelip yolumuza dikiliyor. Bu cinayetten de beter.” Haluk Bilginer, Hrant Dink için broşürüne aldığı Macbeth’ten bu cümleyle aslında birçok şeyi anlatıyor.


Oyunun kadrosu, İlker Aksum, Esra Kızıldoğan, Ender Yiğit, Murat Tüzün, Barış Yıldız, Muharrem Özcan, Gözde Kırgız, Pınar Bekaroğlu, Osman Akça, Saygın Soysal, Sertan Müsellim, Berke Yağış isimlerinden oluşuyor. Bu genç ve kalabalık kadro Shakespeare’in karanlık komedyasında güneş gibi parlıyor. Oyunun geneline bakıldığında güçlü bir takım oyunculuğu göze çarpıyor.


Oyunun büyük yükünü Macbeth karakteriyle İlker Aksum sırtlamış. Bu zor ve amansız rolü sanki sahneye ilk defa çıkmışçasına heyecanla oynuyor. Amatör ruhunu kaybetmeyen İlker Aksum, karakter analizinde çok ama çok başarılı... Macbeth’in devamlı değişen ruh halini sekteye uğratmadan canlandırıyor. Sadakat, korku, Lady Macbeth’in sağladığı cesareti, cadıların kehanetiyle akıl sağlığını kontrol edemeyişi gibi birçok temel duyguyu o kadar net veriyor ki aslında üzülmememiz gereken Macbeth’e üzülmeye başlıyoruz. İnsani özelliklerin dışa vurumu olan duyguların değişimini saniye saniye gördüğümüz İlker Aksum, Macbeth karakterinde inanılmaz bir performans sergiliyor. Tüm bu duygu geçişlerinde kıl payı kurduğu dengenin kendisine ödül getireceğinden şüphem yok.


Esra Kızıldoğan, Shakespeare’in en ihtiraslı kadını olan Lady Macbeth rolünde izleyicinin huzuruna çıkıyor. Lady Macbeth, zeki, zekâsına ve vicdanına yenik düşerek yoldan çıkan, sonrasında deliren, kötü, hırsının tutsağı haline gelen, iktidar için bebeğini boğabileceğini ama babasına benzettiği için Duncan’a dokunmayan çelişkili bir karakter. Esra Kızıldoğan bu kadar çelişkilerle dolu, obsesif karakteri canlı sunumu, başarılı anlatımı ve düşmeyen temposuyla ete kemiğe bürümeyi başarıyor. Lady Macbeth’in karakterindeki ikna gücünü oyunculuk gücüyle harmanlayarak izleyici ikna etmekte hiç zorluk çekmiyor.


Oyun Atölyesi’nin terminolojik uyarısına göre dekor ve giysi tasarımı, sahne tasarımı başlığında toplanmış. Sahnede icra edilen her türlü teknik donanım sahne tasarımına girecekse müzik ve ışığında sahne tasarımı başlığında toplanması gerekmez mi? Elbette Oyun Atölyesi’nin neden böyle bir seçime gittiğini bilmiyoruz ama bu seçimi onların takdirine bırakıyoruz. Bengi Günay’ın dönemi çok net yansıtan ve karakterleri ortaya çıkaran kostümleri oyuncuların rahat hareket etme koşulu gözetilerek sade ve şık tasarlanmış.


Dekor tasarımında ise; sahnenin ortasına koyduğu platformun etrafını kafataslarıyla doldurmuş. “Taşlanmış insan ruhunu temsil ediyor. Aynı zamanda çöküş içindeki doğayı, cesedin toprak olacak iskelete dönüşümünü simgeliyor. Kafatası insan varlığının kibirliğinin ve dünyevi gücün geçiciliğinin imgesi olarak düşünmüşler. Yıkıntıda benzer şekilde insan medeniyetinin beyhudeliğinin, geçici görkeminin simgesidir. Bunun içinde tarih durmak bilmez bir çözülme süreci olarak okunur.” Bu satırlar Susan Buck Morss’un “Görmenin Diyalektiği” adlı kitabından Oyun Atölyesi broşürüne aktarılmış. Shakespeare’in gördüğü iktidar hırsını dönemsel bir süreçte yansıttığı ve günümüze taşınmasındaki şaşmaz ilkenin evrenselliği düşünüldüğünde kafatasçılara gönderme yapan Oyun Atölyesi’nin haliyle Bengi Günay’ın dekor tasarımını çok başarılı ve yerinde buldum.


İrfan Varlı’nın ışık tasarımı özellikle sahne geçişlerindeki etkisiyle oyun içerisinde çok önemli bir yere sahip. Sahnede hiçbir obje kullanılmadığından İrfan Varlı’nın ışıkları aynı zamanda bir dekor görevi üstlendiğini söyleyebiliriz.


Tolga Çebi’nin müzikleri ise başta gergin müzikler ve temsili müzikler olmak üzere (kralın gelişi, gidişi vs. gibi) cadıların oyun başında kullandıkları defin armonisi ve şaman ezgileri oyunun demecine uygun olduğu kadar özgünde bir çalışma olmuş.


Oyun Atölyesi 2010 sezonunu “Macbeth” tragedyasıyla açtı. Oyun Atölyesi, “Üç Maymun”u oynayan “güzel ve yalnız ülkeme” akıl dolu bir gönderme yaparak başlıyor oyuna. Uğur Kaymaz, Hrant Dink ve Nuri Bilge Ceylan’ın maskeleriyle, Macbeth’in iktidar hırsını günümüze taşıyor. Ve oyunun sonunda kafatasçılara Macbeth’in sonunu hatırlatıyor. Ne var ki, iktidar hırsı, iktidarın cazibesine kapılan güç düşkünleri, dünya var oldukça devam edecek ama bunun karşısında Macbeth’de sahnelenmeye devam edecek.


Oyun Atölyesi’nin sahneye koyduğu “Gerçek” bir tiyatro şöleni olan Macbeth’i mutlaka ama mutlaka görün!

 

Öznur Oğraş, Cumhuriyet, 23 Ocak 2011

 

'MACBETH'E GÜNCEL YORUM

 

Oyun Atölyesi, William  Shakespeare'in  'Macbeth' oyununu  KemalAy doğan yorumuyla sahneliyor.

 


William Shakespcare'nin en önemli ve en kısa trajedilerinden "Macbeth", Kemal Aydoğan yorumuyla Oyun Atölyesi'nde sahneleniyor.

 

Sahnede, kafatasları ve gazete kâğıtlarının yerleştirildiği daire şeklinde bir platform. Üstü gazete sayfasıyla örtülmüş, ayakkabısının teki delik biri ve diğerleri yatıyor yerde. Bu sahne Hrant Dink cinayetini anımsatıyor... Sahnedeki daire şeklindeki platform iktidarı, kafatasları ise öldürülen aydınlarımızı temsil ediyor. Aydoğan, "Türkiye'de yargısız infazlar yapıldı. Uğur Mumcu'lar, Hrant Dink'ler öldürüldü. Biz sandık ki gizli bir güç var, insanları ortadan kaldırıyor. Fakat bir gün anlaşıldı ki, devletin altında çalışan bir iktidar mekanizması, işine gelmeyen herkesi yok ediyor. Türkiye'de asit kuyuları da biliniyor artık, politik cinayetlerin hangi kaynaktan hareketle yapıldığı da" diyor.

 

Aydoğan 'Macbeth'in hâlâ güncelliğini koruduğunun ve sahnede yaşanan iktidar savaşının ya da başka bir deyişle kanlı hesaplaşmanın günümüz olaylarına çok yakın olduğunun altını çiziyor: "Keşke Macbeth eskimiş olsa ve biz bu oyunu anlamakta zorluk çeksek. İnsanlık daha eşit bir yere gitmiyor. Uygarlıkla birlikte iktidar hırsları hep olmuş ve olacak."

 

Bengi Günay'ın hazırladığı Sahne Tasarımı'nın dikkat çekici olduğu oyunda, arka planda kullanılan ve üzerine hafif ışık düşen tül, sahneye derinlik katıyor. Sahnedeki tülün arkasında oyun bitimine kadar duran cadıların olayları önceden bilmesi ve oyunu sonuna kadar izlemesi ise oldukça etkili.

 

Aydoğan "Macbeth"e değişik bir yorum getirmiş, kendi deyimiyle daha günümüze yakın, anlaşılır bir dille anlatmaya çalışmış. Oyunun ana temasını oluşturan iktidar hırsı, cinayet, kötülük ve entrika, Lady Macbeth'e göre daha çok Macbeth'te hissediliyor. Yaptığı kötülüklerden ve işlediği cinayetlerden zevk almayan Macbeth'i canlandıran İlker Aksum, karakterin hayal görmesini, vicdanıyla baş başa kalmasını ve kendi iç hesaplaşmasının yaşandığı sahneleri başarılı bir biçimde yorumlamış. Ancak oyunun temposunun düşük olduğu birinci perde ve bazı yerlerde AJcsum'un söylediklerinin anlaşılmaması, izleyiciyi bazı yerlerde oyundan koparıyor.

 

Lady Macbeth'i dünyayı parçalayan bir bomba olarak tanımlayan Aydoğan, "Lady Macbeth'in Macbeth'i dürtmesi olmasaydı, biz kötülüğü göremeyecektik. Bir kadının bu kadar etkili olabilmesi o sistemdeki bir eksiğe denk düşer. O anlamda Lady Macbeth bir dinamit gibi tüm gerçekleri görmemizi sağlar. Lady Macbeth bu sistemi gösteriyor, bakın diyor, bunların çirkinliği bu, isteklerini yerine getirmek için seçtikleri yol, bu kadar kanlı ve kirli" diyor.

 

Aydoğan, İlker Aksum dışındaki oyuncu kadrosunda daha önce çalıştığı oyuncuları tercih etmiş "Macbeth"te, "Aksum çok derinlikli bir oyuncu ve benim için Macbeth'i oynayacak tek oyuncuydu, buna yönetmenin önyargısı diyelim" diyor.

 

'İdrar tahlili', 'yoğurt' gibi günümüzde kullanılan kelimelerin olduğu oyunun çevirisi Haluk Bilginer'e ait. Aydoğan,"Bizimki sadece Shakespeare ile ilişkiye geçme çabasıydı. Shakespeare çevirmek zor, çünkü kendi dilinde kurduğu dünyayı Türkçeye aktarmak mümkün değil, o zaman işin içine ister istemez çeviri anlayışları giriyor. Çevirmenler şunu atlıyor, oyuncu metni dillendirmeye başladığında o kitabi çeviride söylediklerine inanmıyor. Shakespeare'in incelemesini yapanlar, Macbeth'in finale doğru yapısının bozulmaya başladığını söylüyorlar. Dolayısıyla da dil de bozuluyor, avamlaşıyor, daha gündelik bir hal alıyor. Haluk Bilginer, çok iyi bir çeviri yaptı" diyor.

 

Oyunda ilker Aksum, Esra Kızıldoğan, Ender Yiğit, Murat Tuzun, Barış Yıldız, Muharrem Özcan, Gözde Kırgız, Pınar Bekaroğlu, Osman Akça, Saygın Soysal, Sertan Müsellim, Berke Yağış rol alıyor.

 

 

Yusuf Sağlam, Sahne Dergisi, Ocak 2011

 

KELLE ÜZERİNE TAHT KURMAK

          
Sön artık, hadi sön, ömrü kısa kandil!
Yaşam dediğin yürüyen bir gölge,
Bir garip oyuncu;
Bir hışım sahnede dolanıp boy gösteriyor;
Sonra haber çıkmıyor zavallıdan.
Yaşam bir masal; kaçığın birinin anlattığı.
Şamata ve öfke dolu baştanbaşa;
Hiçbir anlamı yok.

 

Oyun Atölyesi 2010-11 Tiyatro Sezonu Macbeth oyununu, Ankara tiyatro izleyicisiyle iki ayrı zamanda buluşturdu. Birincisi, 15. Ankara Tiyatro Festivali kapsamında 27-28 Kasım, ikincisi ise; 24-26 Aralık  tarihleri arasında turne kapsamında...(*) İki buluşma da Şinasi Sahnesi’nde gerçekleşti. Birinci buluşmadaki üç seansta da salonun doluluğu ve ayakta izlemeye razı izleyicinin coşkusunun ve mutluluğunun; ikinci buluşmada da devam edeceğini kestirmek güç olmayacaktır.
 

 

William Shakespeare’in en kısa, en çok oynanan ve en tartışılan tragedyası olarak bilinen Macbeth’in 1605-1606 yıllarda kaleme alındığı öngörülür. Haluk Bilginer’in çevirisini yaptığı oyunu, Oyun Atölyesi’nin genç ve daimi yönetmeni Kemal Aydoğan yönetmiş. Bengi Günay’ı sahne tasarımında, İrfan Varlı’yı ışık tasarımında ve Tolga Çebi’yi müzikte diğer daimiler olarak görüyoruz. Oyunda; İlker Aksum, Esra Kızıldoğan, Ender Yiğit, Murat Tüzün, Barış Yıldız, Muharrem Özcan, Gözde Kırgız, Pınar Bekaroğlu, Osman Akça, Saygın Soysal, Sertan Müsellim ve Berke Yağış  rol alan oyuncular.
 

 

Shakespeare’in, Macbeth konusunu İskoçya söylencelerinden aldığı bilinse de, el attığı kaynağa sadık kalmadığı, malzemeyi özgürce yorumladığı, ustalığı ve dahiliğiyle dönüştürüp değiştirerek yeni şaheserler yarattığı bilinen başka özelliğidir. Macbeth Shakespeare’in diğer tragedyalarındaki gibi değerler karmaşasını barındırıyor olsa da, cinayetlerin sahne dışında gerçekleştiriliyor olmasındaki biçimsel özellikler, kurgu ve karakter derinlikleriyle farklılık gösterir. Erk sahibi olma ve kuşatılmışlıkla tutunabilme, yönetim anlayışının sistematiğine bağlı bir durumdur.
 

 

Yönetmek; akıl, irade, beceri, donanım, cesaret, inanç ve yandaşlığı gerekli görse de, sistemin tepe noktasını ele geçirmeyi şart koşar. Ele geçirme, mücadele dahilinde kuralları ve yöntemleri ile yürüyen stratejik bir süreç olmak yanında, o yolda yürüyebilme becerisini göstermeyi de önkoşul görür. Kestirme yollar, kendine has kural ve yaptırımları beraberinde getirdiği gibi, inşası çok zor ve uzun erimli bir süreçtir ve de gelecekte aynı yolla yok olmanın habercisi gibidir. Ancak, insanoğlu ilkellerden günümüze kadar erk sahibi olabilme habislik pençesinden bir türlü kendini kurtaramamıştır. İktidar olabilme illeti, dünyanın dört bir yanında, sonu hezeyanlı olsa da, mikrop olarak yerleşeceği uygun dokuyu bulabilmektedir. Habislik, hırs genini de içselleştirmişse; entrikalar, cinayetler, kıyımlar, yok etmeler, parçalamalar, eza çektirmeler… erke ulaşmanın ve elinde tutabilmenin mubah yöntemlerine dönüşmüştür. Erk uğruna insanları politik, psikolojik ve sosyolojik cendereye alma, faşizan bir tutumdur ki, faşizm insanoğlunun doğasına aykırıdır. İnsanı ve insanlığı yok eden bu tutum, yok ettiği enkazın küllerinden tutuşacak alevden yok olmaya yazgılıdır. Denilebilir ki, hiçbir iktidar masum değildir ve erk uğruna insanlığa karşı takınılan tavır oranında günahkardır. Hele hele kıyımlar, entrikalar cinayetler üzerine kurulu iktidarların insanlık tarihinde huzur buldukları görülmediği gibi,  ilelebet saltanat sürdürdükleri de görülmemiştir. Shakespeare’in Macbeth’i de anlatılanlar dahilinde içeriğe sahip, havasında karabasan hissedilen bir tragedyadır.
 

 

Kral ordusunda komutan Glamis beyi Macbeth, İskoçya Kralı olmanın habisliğini içinde taşır. Kapının kendisine açılabileceğine de, savaşta gösterdiği üstün başarı zamanına denk gelen anda, Cawdor beyinin krallığa ihanetinin ortaya çıkmasıyla yerine atanmasında görür. O, beklemediği bu atama karşısında bile tatminsizdir. Kral olma habisliği daha da depreşmiştir. Krallık tacının normal şartlarda kendisine bahşedilmesini beklemeden harekete geçer. Düşüncesini karısı Lady Macbeth’e açıklar. Lady Macbeth, kocasının vicdani kuralları aşamayacağını bildiği için kestirme yollara başvuramayacağını, yücelme hırsına karşın bu yolda yürümek adına kötülük yapamayacağını, hakkı olmayan bir şeyi isterken kalleşlik etmekten geri duracağını bildiği için kararını verir. Kocasıyla kurduğu kumpas sonrasında kral öldürülür ve Macbeth yerine geçer. Ancak, kral olmak için yapılanlar yetmez. Asıl sorun kral olmak değil, kelle almayla elde edilen bu kanlı tahtta güvenle oturabilmektir. Güven içinde olmanın bedeli başka cinayetler, başka kellelerdir. Ancak, girilen yol dönüşü olmayandır. Macbeth bu durumunu, “Öylesine kan içinde yüzüyorum ki artık./Geri gitsem de belâ, ileri gitsem de.”repliğiyle açıklar. Kral olmak Macbeth’i makam olarak yüceltmişse de, huzurunun kaçmasının ve hayatının alt üst olasının da vesilesi olmuştur. Huzur olmadıktan sonra tahtta oturmanın bir anlamı yoktur. Ölmek, cinayetler işleyip kuşkular içinde yaşamaktan daha yeğdir. Lady Macbeth aklını yitirerek eceliyle ölürken, Macbeth, yakın dostu, komutan, Macduff tarafından öldürülür.

 

Macbeth’i, kral olma yolunda hırsı uğruna cinayetler işleyen bir komutanın basit ve sıradan öyküsünden kurtaran; cadıları görmesi ve doğaüstü kötücüllerin etkisine kapılmasıdır. Bu unsur, oyuna sıradanlığın ötesinde bir esrar verir. Gizemli, esrarengiz ve gerçekdışı bir havadır bu. Macbeth, doğaüstü bu varlıklar sayesinde, suçlu olmasına karşın yine de yüce kalır gözümüzde. Oyunun başında ne tam anlamıyla iyidir, ne de kötü. Bir bocalama evresindedir. Onuru, dürüstlüğü, insanlığı adına kendisiyle bir hesaplaşma içindedir. Ona yakınlık duymamızın, ona acımamızın nedeni budur. Cadıların kehanetini dinledikten sonra artan hırsla kötülüğe meyletmesi, doğaüstü güçlerin işi olduğu düşüncesine kapılmamıza neden olur.

 

Haluk Bilginer’in sade, duru, akıcı, yer yer gündelik konuşma diline yaklaşan, yer yer Shakespeare şiirinin ağırlığı hissedilen çevirisini Kemal Aydoğan yönetmen olarak yorumlamış. Aydoğan’ın, oyuna getirdiği yorum, Shakespeare’in dörtyüz yıl önce söylediklerinin günümüzde de hilafsız geçerliliğidir. Bu değişmezliğin altını kalınca çizmiş. Çalışmada, kadrosunu ve söylemek istediklerini göz önünde bulundurarak, oyunda büyük bir eskitmeye gitmiş. Söylemek istediklerinin dizgeleri çözüldüğünde, değişmezlik üzerine açık açık siyaset yaptığını okuruz. Ülkede, coğrafyada ve dünyada yaşananların, Shakespeare’in o günkü dünyasında yaşananlarla benzerlik gösterdiğidir. Shakespeare’in cadılara söylettiği; “Acı üstüne acı, kan üstüne kan” betimlemesindeki, insani ve toplumsal çöküş çıkmazını; “Nerede olursa olsun felaket bu,” diye yorumlaması, evrensel tabanlı bir sorun olduğudur. Günümüze kadar renk, yöntem ve cephe değiştirerek süregelen bu gidişat karşısında suskun kalmak çözüm olabilir mi? Aydın ve sanatçı olmanın misyonu, dilince siyaset yapmak değil midir? Aydoğan, bu kaygıdan hareketle günümüz Uğur Kaymaz ve Hrant Dink cinayetlerinden Shakespeare dünyasına yolculuğa çıkıyor. Günlük siyasete çok da bulaşmadan, sanat içre bir siyaset bu. Sanatın asıl derdi, dilince siyaset yapmak değil midir? Hele hele tiyatroda izleyicisine diyeceğinin olmaması olası mı? Aydoğan, böyle bir dertle yükümlü olduğunun ipuçlarını daha oyun başlamadan vermeye başlıyor. Ülkesinde, bölgesinde ve dünyada yaşananlara sanatçı olarak kayıtsız kalamayacağının ifadesini, en iyi bildiği tiyatro diliyle söylemeye çabalıyor. Meramını da ifade etme yöntemindeki ayrıntılarda ustalıklı anlamlandırıyor.

 

Aydoğan, genç oyunculardan kurulu kadronun ekip olabilme, ortak paydada buluşabilme, birlikte var etme değerler sistematiği üzerinde ayrıntılı durmuş. Tüm oyuncuların bir arada sahnede dolanmalarını, böyle bir derdin ifadesi diye görmekteyiz. Oyunun, kadroya yakışan yüksek tempoyla oynanması, izleyiciye esneme payı vermeden ilgiyi sahneye yoğunlaştırması, üzerinde durulmuş başka nokta. Önemli bir ayrıntı da dekordur. Her dizgesinin erk için kurgulu olduğu, sahne ortasına kurulu fasit dairenin göstergesi; uğruna savaşılandır. Mülk olarak algılananın tepe noktadaki ise, erktir. Tüm aksiyon, uğruna savaşılan bu mülk üzerinde geçmektedir. Yok ediciliği, kıyıcılığı bilindiği halde insanların geçmişten ders almadan, hırsları ve ihtirasları uğruna bu tuzağa yeniden yeniden düşmeleri düşündürücüdür!

 

Aydoğan’ın zenginleştirici ve anlamlı bir diğer göstergesi de kılıçtır. Gücün, sahip olmanın, iktidarın ve iktidarı sürdürene ait olmanın nişanı olarak sahneye saplanan kılıç, aynı zamanda tüm yok edilişlerin sembolü niteliğiyle oyun boyunca durmaktadır. Bunun el değiştirmesi aynı işlevle yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Yeni sahibin de, erk uğruna o kılıçla kıyımlara girişeceği açıktır.

 

Cadıların şamana dönüşmesi; bize/Asya coğrafyasına bir gönderme olsa gerek! Shakespeare bu oyun kişilerine kimi cadı özelliklerini vermiş olsa da, bu isimlemeyi ve tanımı direkt olarak kullanmadığı bilinir. Kader temsilcileri olarak anlam ifade eden bu yaratıkların, geleceğe dair söyledikleri ve bunların gerçekleşmesi, şaman misyonuyla benzerlik gösterir. Oyunda, bir uzamdan başka bir uzama insanın/ruhun uyandırılıyor ve taşınır olması; şaman inanışıyla örtüşmektedir. Şamanın, gerektiğinde ruhlarla konuştuğu, iblislerle mücadele ettiği ve öbür dünyaya yolculuk ettiği, misyonunu yerine getirdikten sonra geri döndüğü anlayışı kabul görmüştür. Oyunda da farklı dünyalara yolculuk, bilinmezi bilmek ve bunun gerçekleşmesi… Oyun boyunca, oyunu ve izleyenleri izliyor olmaları; kadere dair söylemiş olduklarının takipçileri gibidirler. İzleyici ile yüz yüzelikleri; oyun üzerinden “Size biçilen senaryoların icracıları ve kurgulayıcıları, debelenmelerinizi bir yerlerde böyle izliyor ve alaycı alaycı gülüyorlar” der gibi algılanmaktadır. Bu da, Macbeth dünyasını daha derin eleştirel gözle izlememize vesile bir durumdur.
Oyuncunun, kendine özgü bazı değerleri, egoları bir kenara bırakıp ortaklaşa bir yapımı canlı var etmesi ya da paydanın ortak bölenlerinden biri olması, zor durumdur. Hele hele farklı artıların varlığı su götürmüyorsa! Bu müşkülü ortadan kaldırmanın yolu, inanmak, özüyle inanmada hapis olmaktır. Oyuncuların ve teknik ekibin, metne/tekste ve yönetmene içtenlikle inandıkları, yapmış oldukları çalışmayla ortada. Bu da marka bir kurum olan tiyatroları adına, kendileri adına ve izleyenleri adına sevindirici durum.

 

Macbeth karakterini yorumlayan İlker Aksum, göz önünde olan tv dizilerindeki oyunculuğuyla kendini farklılaştıran bir isim. Fiziksel yüz karakteriyle role oturan, karakteri kesintisiz götüren bir dinamizm içinde. Macbeth’in karışık dünyasını, ikilemlerini, çelişik ve çatışkılarını, yönelim ve aldığı vücut formlarıyla ortaya koyuyor. Bu dil, yönetmenin yorumunu kolaylaştırdığı gibi metnin anlaşılmasına da yardımcı oluyor. Örneklemek gerekirse; Cawdor beyi olduğunu gösterir kolyenin Ross tarafından boynuna geçirdiği andaki, olup olmama ikilemi, hayır mı şer mi getireceği belli olmayan bu göstergeyi uçuşan git geller içinde idam ilmeği gibi boynuna kabul etmesi, ustalıkla düşünülmüş oyunculuk örneğiydi. Bunun yanında ufak bir ayrıntının da göz ardı edilmemesi düşüncesindeyim. Karakterin güçlü –dik- formları ile duygusal ve kreşendo bölümlerde anlaşılmaya dair küçük hassasiyetler göstermesi etkisini daha da artıracaktır.

 

Lady Macbeth karakterinde Esra Kızıldoğan büyük sınavı alnının akıyla veriyor. Fizyolojik ve ten rengiyle rolüne oturan oyuncu, ilk anda soğuk bir görünüm uyandırsa da, samimi, yalın ve inandırıcı oyunculuğuyla sıcaklığını izleyicilere kat be kat iletiyor. Sahne sempatisiyle, iç dinamizmiyle, ayrıştırıcı oyunculuğuyla oyun boyunca farkındalık yaratıyor. Kralın şatolarına konuk olarak geleceğini duyduktan sonraki tiratta; kadınlığını, içinde tutuşan ihtirasını, özlemini, saplantısını, sayrılığa varan tutkusunu ve doyumsuzluğunu tüm ip uçlarıyla ele veriyor. Harisliğini orgazma dönüştüren yorumuyla; erki elde etmek için her şeyini feda etmeye kararlı tutumunu göstermesi, grafiğini en yükseğe taşıyor. Bu girift durumu anlaşılır kılmada yönetmenin yorumu da katkı sağlıyor. Yönetmenin oyuncuyu kılıç önüne konumlandırması; güce tapma nedeniyle ona duyduğu isterik ihtirasını, kadının fallus karşısında kışkırtılma dizgesiyle örtüştürüyor. Bu sahnedeki başarılı oyunculuk yorumu kadar, uyur gezer sahnesindeki samimi, içtenlikli, inandırıcı sayrılık düzeyindeki tükenmeye giden yorumu da göz dolduruyor.

 

Cadılarda/Şamanlarda Gözde Kırgız, Pınar Bekaroğlu ve Muharrem Özcan dengeli,  uyumlu ve beraberlik içinde düzeyli bir oyunculuk sergilerken; Muharrem Özcan buna erkek olma ayrıcalığını katıyor. Banquo’da Murat Tüzün, Macduff’te Saygın Soysal, komutanlıklarına farklı renkler getiriyorlar. Murat Tüzün, sert, kararlı, sır saklayan, dost yanlısı, çocuk babası ve dirayetli bir komutanı çizerken, Saygın Soysal, için için hesapları olan, içten pazarlıklı, kendi doğrusuna saplanmış, öç bileyen, saplantılı ve kararlı bir komutan portresi çizmektedir. Diğer yandan, Duncan ve Hekim’de Ender Yiğit, Malcolm ve Katil’de Barış Yıldız, Ross ve Seyton’da Osman Akça, Çavuş, Donalbain, Asker ve Katil’de Sertan Müsellim, Çocuk’ta Berke Yağış  oyunun anlaşılması ve başarısı adına yönetmenin yorumunun aktarılmasında üstlendikleri görev ve görevleri başarıyla yerine getirerek, birlikteliğe omuz veriyorlar.

 

Sahne tasarımında Bengi Günay, yalın, anlamlı, anlaşılır ve okunurluğu kolaylaştıran öğelerle bütünleşen başarılı bir dil oluşturuyor. Dekorda, sahne ortasına kurduğu daire platformun altına yerleştirdiği kuru kafalar, insan uzuvlarına ait kemikler ile ayakkabı ve gazete parçalarıyla, platformun masum olmadığını haykırır gibidir. Hele hele bunun üzerinde iktidar savaşının sürdürülüyor olması; insanlık tarihi boyunca, iktidar adına, inanç adına, hırs adına, devlet adına, ekonomi adına, ideoloji adına, tüm iktidarların kanlı ve kıyıcı geçmişlerine gönderme yapmaktadır. Ayakkabı ve gazete objelerinin varlığı, bunun yalnızca geçmişte değil, günümüzde de şekil, yöntem ve cephe değiştirerek devam ettiğinin duyurusunu imler niteliktedir. Şamanlara sahnenin orta arka kısımda yüksekçe yerde yer açması ve bunu tülle transparana dönüştürmesi, çağrışımlarla büyüsel ve gizemli boyutun varlığına gönderme yapmaktadır. Varla yok arasında ustalıkla yaratılmış dekor, işlevsel, anlamlı, söylemdeki dizgeleriyle yoruma anlam kattığı gibi, oyunculuğa rahat ve geniş yer açmasıyla öneminin altını çizmektedir. Arka koridorlar, derinlik sağladığı gibi, zaman ve uzam geçişlerinin zenginleşmesinde önemli bir görevi yerine getiriyorlar. Kostümde, iki farklı detayın altı çizilmiş. Şamanlar ve diğerleri. Ayrı dünyalara ait varlıklar olduklarının belirleyiciliği, giydirilen kostümün stilinde ve renk tonlamasında vurgulanmış. Büyücülüğü, gizemli olanı, uzun ömür sürmeyi çağrıştıran parçalı karmaşık stil ile şamana göndermede bulunurken, pastel toprak renkler ile yaşanırlık gözetilmiş. Karakterlerde ise, zorunlu haller dışında –uykudan uyanmak- tüm oyunculara siyah giydirerek, soyutlama yoluna gidilmiş. Bu sayede kapsam yelpazesi büyütülmüş, farklı coğrafyalarda da aynı karakterlerin olabilirliği imlenmiştir. Ancak, karaktere uygun ayrıntıların göz ardı edilmemesi  ve küçük aksesuarlarla sınıflandırma yoluna gidilmesinin göndermesi, döneme ve giyim tarzının varlığınadır.  Siyah rengin hakimiyeti, ağırlığı, resmiyeti, asaleti, iç kapalılığı verirken; oyunun özellikle kasvetli, ağır, uğursuz, kötücül havasını verilmesi bakımında da asıl görevi yerine getirmektedir.. Günay, şamanların bendirlerine yerleştirdiği  Paul Klee’nin, Angelus Novus –Tarihin Meleği- resmi ile de, oyunun ve yönetmenin söylemek istediklerinin anlaşılmasına başka bir kapı aralamaktadır.
İrfan Varlı’nın ışık tasarımında, atmosfer yaratmada içeriği olan, odaklayan, vurguyu arttıran ve pekiştiren olarak görülürken; müzikte, hem genel anlamda, hem de sahne sahne atmosfere uygunluğu, endişeyi, heyecanı, acıyı, isyanı, kavgayı, kıyımı ve tempoyu arttırıcı olmasıyla, katkı sağlamakta. Çebi’nin ana temadaki ilmek ilmek hüzün, acı, isyan ve kavga tınıları insanı yürekten sarsmakta.

 

Tiyatrolar çoklu sorunlarıyla bir anda boğuşurken, özel tiyatrolar salonlarını doldurmak için farklı arayışlardayken, yaşamalarının önündeki sorunlar kartopu gibi günbegün büyürken, Oyun Atölyesi’nin klasik bir oyunu dağarına katması, kutlanması gereken bir eylem. Bu davranış bile, başlı başına bir başarı olduğu için şiddetle izlenmeye değer. Kaldı ki oyunu yorumlayışlarıyla, bünyelerine adapte etme yöntemleriyle, başarılı ekip çalışma ruhlarıyla, haklılık payı olan markalıklarına bir tuğla daha koymayı başarmışlıklarıyla ayrıca kutlanmaları gerekir. Yolunuz açık, alkışınız bol olsun.

 

 

(*)Bu yazı kaleme alınıp dergiye teslim edildiğinde ikinci buluşma henüz gerçekleşmemişti.       

 

Ayşegül Yüksel, Cumhuriyet, 4 Ocak 2011

 

SHAKESPEARE İLE HESAPLAŞMAK
 

Karakterler tek boyutta değerlendirilince, 'şiirli' anlatım gündelik dile dönüştürülünce, 'iç hesaplaşma' sahneleri vurgusuz bırakılınca, geriye 'Shakespeare trajedisi' değil, usta işi bir 'çizgi roman' kalacaktır...

 

Oyun Atölyesi, 2010-11 tiyatro dönemine Kemal Aydoğan'm yorumladığı 'Macbeth' yapımıyla girdi

 

Oyun Atölyesi, 2010-11 tiyatro dönemine yönetmen Kemal Aydoğan'ın Shakespeare ile son yıllarda sürdürdüğü hesaplaşmaların bir yenisi olan 'Macbeth' yapımıyla girdi. Aydoğan, Shakespeare'in farklı yapıtlarını farklı biçimlerde okumayı seviyor. Onunla her zaman anlaşamıyoruz. Bu kez sevgili Ahmet Cemal'in, Cumhuriyet'teki -oyuna ilişkin- yazısında (10 Aralık) yer alan 'Shakespeare'i  güncel konumda da değerlendirme' tartışmasıyla da pek uzlaşamadım. Shakespeare'in 'güncelleştirme' gerektirdiğini sanmıyorum. 1990 yılında, bir radyo konuşmasında, Shakespeare'in düşüncelerinin, sanki 20. yüzyılda oluşmuşçasına taze olduğunu, insanoğlunun dünyaya ve evrene egemen olma tutkusu süreceğine göre, büyük ozanın 21. yüzyılda da güncel kalacağını vurgulamışım:

 

"Shakespeare oyunları toplumsal ve evrensel düzenin bozulduğu her tarihsel dönem içinde geçerlidir. İnsanın, yok etme gücünü, kendisinden büyük güçler karşısında sınayarak toplumu ve evreni denetim altına alma tutkusu hep ön düzeydedir çünkü. Kimi Shakespeare trajedilerinde olduğu gibi, insanoğlu bu eylem içinde kendisine sınırsız haklar tanır. Bu yolda ölümü de göze alır ve sıradan insanların ötesine ulaşır. Ne ki toplum ve dünya düzenini, dahası, doğa düzenini de altüst ettiği için sonunda yenik düşer"

 

'Macbeth' trajedisinin öyküsü de kısaca budur: insan yaşamına ilişkin olan, gürültülü patırtılı -ama hiçbir anlam taşımayan bir masal... Bir yanıyla, şiddete, vahşete bulanmış insanlık tarihinden ders almayışın neden olduğu toplumsal-evrensel  yıkımı, öteki yanıyla, tutkular dünyasında 'insan kalma'nın vazgeçilmez zorunluluğunu dile getirir. Aydoğan'ın 'Macbeth' yorumunda ise, 'insan'ın yarattığı 'yıkım'ın altı çizilirken, Macbeth ve Lady Macbeth'in 'insan' konumları ikincil düzleme atılmaktadır. Sorun buradadır. Shakespeare'in bu ünlü trajedisi, dramatik durumun 'söz' ve 'görüntü' ile baştan sona denetlendiği, şiirin (şiirin içerdiği derinliğin) karakteri incelikli ayrıntılarla üç boyutluluğa taşıdığı, karakterdeki derinliğin olayları/sahneleri vurucu ve anlamlı kıldığı, bakışımlı ya da koşut düzende konuşlandırılmış ilişki olay ve söz dizileriyle oyunu baştan sona sarıp sarmalayan bir müzik yapıtı gibi biçimlendirilmiştir. Pek çok 'solo' ya da 'ikili sahne', bir operanın ünlü aryaları gibi, yapıtın 'olmazsa olmazı'dır.

 

Karakterler tek boyutta (yalnızca 'itici' özellikleriyle) değerlendirilince, 'şiirli' anlatım -seyirci tarafından daha kolay anlaşılabilsin diye- gündelik dile dönüştürülünce, 'iç hesaplaşma' sahneleri (kimi 'arya'lar) vurgusuz bırakılınca, geriye 'Shakespeare trajedisi' değil, usta işi bir 'çizgi roman' kalacaktır. Anlaşılan, dünya düzeyinde esmekte olan 'baskı' ve"'şiddet' fırtınasını protesto etmek için yola çıkan yönetmen Kemal Aydoğan'ın seçimi bu yönde olmuştur. Çünkü, değerli genç sanatçılar İlker Aksum (Macbeth) ve Esra Kızıldoğan (Lady Macbeth) da rollerini 'dıştan bakarak', sanki bile isteye 'çizgi-romanlaştırarak' oynamaktadır. Sahnelerin çoğu, genellikle 'olaylar dizisi'ni göstermekten öteye gitmemekte, bu sahnelerde birkaç kişiyi birden canlandıran oyuncuların kimi zaman nerede ve hangi konumda oldukları (söz gelimi, Macduff m İngiltere'de Malcolm ile buluştuğu sahne) anlaşılamamaktadır. Aydoğan'ın, birkaç yıl önceki 'Othello' yorumunda, yalnızca 'arya' boyutundaki sahneleri ön düzeye çekmesi ya da 'Shakespeare Müzikali'nde tek bir 'tirad'ı yine Shakespeare'den dizelerle destekleyerek, renkli bir gösteriye dönüştürmesi, sanatçının 'deneysel' yaklaşımının çok olumlu yansımalarıydı. Bu son yapımda durum farklı. Çünkü Shakespeare -trajik bir kahraman olan Macbeth'in tersine- insanlıktan hiç pay almamış 'kötü adam' Richard karakterinde, dünyayı kana boyayan erk tutkusunu -çok daha netlikle- zaten dile getirmiştir. Amaç, 'şiddet'i kınamaksa, 'Richard III', çizgiroman yaklaşımına daha çok yakışırdı... Yorumlama biçimine katılmasam da düzgün bir yapım var karşımızda. Özellikle Bengi Günay'ın dekor ve giysi tasarımı, Tolga Çebi'nin müziği, İrfan Varlı’nın ışık düzeniyle başarıya imza atıyor. Oyunun 'cadılar'nın 'güncel olan'a vurgu yapması ise bence gerekmiyor.

 

Semra Çelebi, Gazete Kadıköy, 15 Aralık 2010

 

Dünyanın kiri Macbeth’in elinde! 

 

Shakespeare'in Macbeth oyunu, erkek egemen güç ilişkileri, iktidar kavgası ve şiddeti anlatan konusuyla güncelliğini koruyor. Haluk Bilginer’in çevirisiyle Oyun Atölyesi’nin sahneye koyduğu oyunsa Hrant Dink, Ceylan Önkol ve Uğur Kaymaz’ı 400 yıllık Macbeth ile buluşturuyor.

 

William Shakespeare'in 400 yıl önce yazdığı tiyatro oyunları hâlâ sahneleniyor ve bir 400 yıl daha sahneleneceğe benziyor. Çünkü Shakespeare'in oyunlarında anlattığı şiddet, iktidar kavgaları, hırslar, fillerin savaşında ezilen çimenler, erkek egemen düşünce yapısı devam ediyor. Belki çok daha fazla, çok daha yıkıcı. Durum böyle olunca Shakespeare halen oyunları en çok sahnelenen yazar olarak tarihteki o önemli yerini koruyor. Türk tiyatrosu açısından da durum çok farklı değil. Her yıl onlarca özel veya devlet tiyatroları, Shakespeare'in mutlaka bir oyununu izleyiciyle buluşturuyor. Biz seyircilerse defalarca sinemada, televizyonda en çok da sahnede izlediğimiz Shakespeare oyunlarını bir kez daha izlemekten kendimizi alamıyoruz.
Oyun Atölyesi de geçen yıl bizzat Haluk Bilginer’in oynadığı “7 (Bir Şekspir Müzikali)”nden sonra bu sezonu “Macbeth” ile açtı. Hatta prömiyerden önce oyun, Macbeth’i oynayan İlker Aksum’un provalar sırasında başına aldığı kılıç darbeleriyle gündeme geldi. Aksum’un başına üç dikiş atıldı, hal böyle olunca kılıç dövüşü sahnesi değiştirilerek yavaş çekim halinde oynanmaya başlandı.
Yıllardır Moda’daki yerinde başarılı oyunlara ve her daim dolu bir salona imzasını atan Haluk Bilginer bu sefer Macbeth’de rol almıyor. Ama Macbeth’i Bilginer’in güncellenmiş bir çevirisiyle izliyoruz. Yönetmenliğini Kemal Aydoğan’ın yaptığı oyunda; İlker Aksum, Esra Kızıldoğan, Ender Yiğit, Murat Tüzün, Barış Yıldız, Muharrem Özcan, Gözde Kırgız, Pınar Bekaroğlu, Osman Akça, Saygın Soysal, Sertan Müsellim ve Berke Yağış oynuyor. Çoğunu uzun yıllardır televizyon ekranlarındaki dizilerden tanıdığımız bu oyuncuları bir Shakespeare oyununda izlemek başta garip gelse de profesyonel oyuncuların dizi karakterlerinden uzak oyunculukları, önyargıları daha ilk sahneden ortadan kaldırıyor.
Macbeth, açık sahne düzenlemesiyle karşılıyor seyirciyi. Bengi Günay’ın imzasını taşıyan sahne tasarımında, ortada kafatasları üzerine oturtulmuş platformun üzerinde yaralı ve inleyen bir adam ve iki tarafında da üzerleri gazete kâğıtlarıyla örtülmüş ve ayakkabıları delik iki ölü bulunuyor. Yaralının iniltileri arasında koltuklarına oturan seyirciler doğal bir algıyla cesetleri o 19 Ocak 2007’de asılı kalmış fotoğraftakine benzetiyorlar yani Hrant Dink’e… Macbeth ve Hrant Dink’in bağını çözmeye çalışırken cesetlerden biri Dink’in maskesiyle ve elindeki bendiri çalarak kalkıyor ve diğer cesetlerin yüzlerini açıyor. Biz Dink’e şaşırırken, 14 yaşında, Lice’nin bir köyünde hayvanları otlatırken karnına isabet eden patlayıcı sonucu ölen Ceylan Önkol ve henüz 12 yaşındayken yaşından çok kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz doğruluyor yattıkları yerden. İşte o an izleyeceğimizin sadece Macbeth olmadığını anlıyoruz. Uğur, Ceylan ve Hrant maskeleriyle dans edenler, Shakespeare’in oyununda Macbeth’e kral olacağını haber veren cadılar aynı zamanda. Kemal Aydoğan ise onları mitolojideki tarih melekleri olarak betimliyor. Dolayısıyla bu melekleri, günümüzde hâlâ tüm hızıyla yaşanan iktidar savaşlarında ezilenler, yok edilenler ve gerçekleri tüm çıplaklığıyla görenler olarak algılamak yanlış olmasa gerek.
Lady Macbeth'in kabusları da, Macbeth ile yarattıkları öfke ve şiddetin kendilerine bir yandan iktidar olmalarını sağlarken bir yandan da düşürecek şey olmasından dolayı yine bir iç hesaplaşma niteliğinde. Kabus sırasında bir yandan öldürülen eski kralın kafatasını eline alırken bir yandan da Hrant'ın ayakkabası ve üzerine serilen gazeteyi alarak bizlere de kendi sanrımızı ve ırkçılıkla ve şiddetle bitmeyen hesaplaşmamızı hatırlatıyor.
Koca bir krallığı ele geçirmek için uğruna ölümlere gitmeyi göze aldıkları krallarını ve iktidar yolunda önlerinde engel olabilecek herkesi öldürüp ortadan kaldıran Macbeth ve eşi Lady Macbeth’in Bilginer’in çevirisiyle güncele uyarlanmış tiradlarıysa, sonrasında insanın zihnini rahatsız edecek kadar etkili. Lady Macbeth’in eline bulaşan kanı çıkarmaya çalışırken söyledikleri oyunun da ve hatta bir oyun olan hayatımızın da özeti gibi: “Hâlâ kan kokuyor. Dünyanın hiçbir kokusu gideremez bu küçücük elimdeki kokuyu.”
Macbeth, 16,17, 18 ve 19 Aralık’ta Oyun Atölyesi’nde. İktidar hırsıyla bir kez daha yüzleşmeye varsanız bu oyunu mutlaka izleyin!

Semra ÇELEBİ
 
 

 

Ahmet Cemal, Cumhuriyet, 10 Aralık 2010

 

BİZİM  İKLİMLERİMİZ  VE  TRAGEDYA …

 

Son yazımda, Kemal Aydoğan rejisiyle Oyun Atölyesi’nde sergilenmekte olan ‘Macbeth’i ele alırken, tragedya üzerine bazı notlar düşmeyi ve sorular sormayı gerekli bulmuştum. Amacım, ‘Macbeth’ten yararlanarak Kemal Aydoğan’ın bugüne kadarki Shakespeare rejilerinde belirginleşen, önemli bulduğum, fakat bence gözden kaçırılan bir ortak noktayı vurgulamaktı. Aydoğan, bugüne kadar Shakespeare’in sahneye koyduğu eserlerinde – ‘Othello’, ‘Atinalı Timon’, ‘Hırçın Kız’, ‘7-Shakespeare Müzikali’ ve ‘Macbeth’ – oyunların alışılagelmiş, seyirci açısından özel beklentilere dönüşmüş doruk noktalarını veya söylemlerini – yine alışılagelmiş yöntemle –vurgulamak yerine, söz konusu noktaların gerilimini olabildiğince oyunun bütününe yayıyor.

 

 

Bu, yarattığı etki ve doğurduğu sonuç göz önünde tutulduğunda, örneğin yalnızca değişiklik yapma isteğiyle açıklanabilecek bir durum değil, fakat yönetmen açısından çok bilinçli bir tutum. Hedeflenen  sonuç ise çok önemli : Shakespeare’in oyunlarının olmazsa olmaz omurgası niteliğindeki ‘politik’ kurgunun, belli dizelerin veya tiratların etkisiyle sınırlı kalmaksızın, bir bütün olarak seyirciye geçmesi; ya da bu kurgunun  ‘sahne metni’ne bir bütün olarak yedirilmesi. “Macbeth”te bu durum çok açık: Haluk Bilginer, bir ‘sahne metni’ niteliğiyle yaptığı çeviride seyirciyi, belli/alışılagelmiş noktalarda dizelerin görkemine kapılıp gitmekten, böylece de kendi kurgusunu üretirken sapabileceği yanlış yollardan korumuş. Bu haliyle metin artı rejinin amacı çok net: Cinayetin ardından ve oyunun sonunda, ‘resmi’ katillerin ortaya çıkışıyla birlikte, seyircinin kendine Shakespeare’in amaçladığı soruları sormasını sağlamak : Acaba ben, herhangi bir iktidar uğruna neleri göze alabilirim? Hangi iktidarın parıltısı belki beni bile potansiyel bir katil konumuna sürükleyebilir? Bu soruları kışkırtmanın en etkili yolu, Shakespeare’in zamanına kadar geri götürülebilecek bir ‘dün’de, belki de  şiirin gücünden, dizelerin çaktırdığı şimşeklerden (“…çünkü Macbeth uykuyu öldürdü…”) geçebilirdi. Ama, ünlü film yönetmeni Theo Angelopoulos’un deyişiyle, artık şiirden ve hayal gücünden geniş ölçüde yoksun kalmış bir zamanda, bu etkiyi metnin bütününe yaymak, reji açısından Shakespeare’i bugüne getirmek bağlamında çok doğru bir yoldur.

 

Doğru yoldur, çünkü politik yanı yeterince vurgulanmayan bir Shakespeare, her zaman eksik kalmaya yargılıdır. Ve Shakespeare’in politikliği, hemen bütün eserlerinde iktidar ilişkileri, yani yöneten-yönetilen ilişkileri karşısında aldığı tutumla belirginleşir. Bu, örneğin bir “Atinalı Timon”da paranın iktidarıdır, bir “Hırçın Kız”da kadın-erkek çekişmesidir, bir “Hamlet”te tahtın yasadışı yollarla ele geçirilmesidir ya da bir Macbeth’te iktidar uğruna işlenen cinayettir. Fakat bütün bu ilişkiler, geçen yüzyılın Polonyalı tiyatro düşünürü Jan Kott’un “Çağdaşımız Shakespeare” adlı kitabında örneklediği gibi, bir zamanların Demirperde gerisi devletlerinde muhalefetin neredeyse düşünsel düzlemdeki her direnişini yeni bir Shakespeare sahnelemesiyle dile getirmesine yol açacak kadar ‘güncel’dir. Kemal Aydoğan, son örneğini “Macbeth” ile verdiği ve politik vurguyu oyunun bütününe yaymayı amaçlayan Shakespeare rejileri ile işte bu güncelliği bugünün seyircisine aktarmayı amaçlıyor. Bu tutum, elbette oyuncuların bütününün böyle bir güncelliği ne ölçüde özümseyebildiklerine yanıt aramak gibi bir riski de beraberinde getiriyor. Ama bu, artık yönetmenin ‘iktidar alanı’ dışında kalan bir nokta. Biz seyircilerin sınavı ise başka bir soruda odaklanıyor : Yüzyıllarını kaderciliğin umarsız trajikliğinin düşünsellikten uzak ikliminde geçirmiş bir toplumun üyeleri olarak, gerçek bir tragedyayı izleyebilmek bağlamında ne ölçüde donanımlıyız?

 

Ahmet Cemal, Cumhuriyet, 2 Aralık 2010

 

SHAKESPEARE  VE  TRAJİK  DÜŞÜNCE …

 

Kemal Aydoğan’ın ‘Oyun Atölyesi’ndeki Shakespeare rejileri, bana her defasında ‘Gladyatör’ filminin başrol oyuncusu Russel Crowe’un bir yabancı televizyondaki konukluğu sırasında program yöneticisinin : “Hamlet’e nasıl bakıyorsunuz?” sorusuna verdiği yanıtı hatırlatıyor : “Ben, şu sıralarda Shakespeare’in günümüze nasıl bakabileceği ile ilgileniyorum; Hamlet’e bakışım, buna göre belirlenecek !”  Birkaç yıl önce önce Alman siyasetbilimci Ekkehart Krippendorff’un “Shakespeare’in Oyunlarında Politika” başlıklı eserini okuduğumda da, önsözün ilk satırlarında şu saptama ile karşılaşmıştım : “Günün birinde artık aklımıza Shakespeare’e ilişkin hiçbir yeni düşünce gelmezse, bu kültürümüzün ölüm ilânı olacaktır…”

 

‘Günün birinde’, yani gelecekteki herhangi bir zamanın ‘bugün’ünde – Crowe ile andığım kitabın yazarı, Shakespeare bağlamında ‘bugün’de ısrarlılar. Birincisi, Shakespeare’in ‘bugün’e nasıl bakabileceğini merak ediyor, ötekisi ise dört yüz yıl önce yaşamış bu yazar hakkında ‘bugün’ aklımıza yeni bir şey gelmediğinde, bunun kültürümüzün ölümünü ilân etmek olacağını söylüyor. Burada bir alıntı da ünlü Alman tiyatro insanı Heiner Müller’den yaparsak, sanırım ortak anlam daha bir belirginleşir : “Shakespeare’i bugünün seyircisi ile birlikte dört yüzyıl öncesine sürgüne göndermeyi bir yana bırakın! Onun oyunlarını köstüm oyunlarına çevirmekten de artık vazgeçin!”

 

Shakespeare, dünya edebiyatının temalarını ve karakterlerini kavramlaştırmayı başarabilmiş birkaç yazarından biridir. Bu yüzdendir ki, onun oyunlarına, hangi çağda olursa olsun, doğru sorular yöneltildiğinde, doğru, yani o çağ için geçerli yanıtlar alınır. Bunun için tek yapılması gereken, yaşanan zamanı Shakespeare açısından çözümleyebilmektir. Öte yandan Shakespeare, bu yüzden sürekli politiktir, yani ele aldığı yöneten-yönetilen ya da iktidar ilişkileri, her çağın bu türden ilişkilerine bugüne ve geleceğe ait yorumlar getirebilir. Onun büyük tragedyalarında belirginleşen trajik düşünce ve bu düşüncenin yönlendirdiği trajik insanların  ‘trajikliğinin’ kaynaklandığı nokta da işte budur. Antikçağdan günümüze ‘trajik’ kahraman ya da insan, bir ‘çıkışsızlık’ durumuna düşmüş insandır. Shakespeare ise bu çizgide, günümüzde trajik düşüncenin anlaşılabilmesi açısından çok önemli bir kırılma noktasını simgeler. Antikçağın çok-tanrılı dünyasında insanın çıkışsızlığının ana nedenini tüm yaşamının tanrılar ve kader tarafından belirlenmişliği oluşturur; oysa yaşadığı tek tanrılı dünyada Shakespeare, Rönesans akılcılığının hesabını çıkartırken insanın trajikliğinin kaynağını da bu akılcılık gereği ait olduğu yere, yani insanın iç dünyasına, o dünyada yapılan seçimlere ve yaşanan çelişkilere kaydırmış, böylece de ‘modern tragedya’nın babası olmuştur.  Tek Tanrı, artık öteki dünyadadır; insanoğlu ise, tanrılarınca terk edilmiş bir dünyada tümüyle kendi sorumluluğu ile baş başadır. Batının düşünce dünyası, bu kırılmanın bilincine çok iyi vardığı içindir ki, insanoğlunun varlığını hep sürdürecek trajikliğini onun yaşamının ayrılmaz bir parçası niteliğiyle doğru yorumlayabildi ve bireyleşmiş insanı, toplumda yaşadığı olgusunu yadsımaksızın, kendi ahlâkını türetmekle yükümlü kılabildi. Bizim iklimlerimizin insanı ise kader ve inanç çizgisinden şaşmayan düşünsel yolculuğunu sürdürdü ve bu yüzden sonunda ‘kendi trajikliğinin bilincinde olmayan trajik insan’ niteliğinin düşünsel bataklığına saplandı.
 

Yönetmen Kemal Aydoğan’ın Shakespeare yorumlarının bu açıdan Türk tiyatrosuna getirdiği doğru yorumları ve bu yorumların doğruluğunun neden yeterince anlaşılamadığını önümüzdeki hafta açıklamaya çalışacağım.

 

 

Seçkin Selvi, Milliyet Sanat Dergisi, Kasım 2010

 

Tarihin meleği

 

Oyun Atölyesi’nde bu yıl yeni ve genç bir "Macbeth" izliyoruz.

 

Macbeth- Yazan: William Shakespeare, Çeviren: Haluk Bilginer, Yöneten: Kemal Aydoğan, Sahne tasarımı: Bengi Günay, Müzik: Tolga Çebi, Işık tasarımı: İrfan Varlı, Kılıç koreografisi: Janbi Ceylan, Oyuncular: İlker Aksum, Esra Kızıldoğan, Ender Yiğit, Murat Tüzün, Barış Yıldız, Muharrem Özcan, Gözde Kırgız, Pınar Bekaroğlu, Osman Akça, Saygın Soysal, Sertan Müsellim, Berke Yağış

 

Ne tuhaf, gazetelerin hedef gösterdiği kişilerin sokakta yatan ölülerinin üzerine de gazete seriliyor. Oyun başlamadan önce sahnenin iki yanında yüzükoyun yatan iki kişi. Üzerleri gazeteyle örtülü, ayakkabıları delik. Yüreğimizi burkan, aklımızı cendereye sıkıştıran, öfkemizi bileyen, çok bildik bir gazete fotoğrafının imgeleri. Oyun başlarken o iki kişi silkinip doğruluyor ve oyundaki cadılar oluyorlar. Ahmet Güngören’in deyişiyle, “Büyük tören sona ererken, bir yerlerde mutlaka birileri, nice işkenceden sonra ‘cadı’ denilip yakılmaya götürülüyordur.” İnsanlık (insanlık sözcüğü de buraya hiç yakışmıyor ya) tarihi boyunca, birileri birilerine cadı gibi, öcü gibi, hain gibi gösterilip düşmanlıklar körüklenmiş, o birileri öteki birileri tarafından öldürülmüş. Kimi yakılarak, kimi vurularak, kimi cihat meydanlarında, kimi paylaşım savaşlarında.
Yönetmen Kemal Aydoğan, oyunun adım adım başarı grafiğini, sunuş yazısındaki tanımlarla özetlemiş: “Macbeth bir vahşetin oyunu. Macbeth bir yıkımın trajedisi. Macbeth bir yabancılaşmanın trajedisi. Macbeth iktidarın ve erkeklerin trajedisi. Macbeth mülkün ve ihanetin trajedisi. Macbeth bir çöküşün trajedisi.” Ve ardından genel reji yorumu: “Macbeth uzaktan bakışın oyunu.”
O uzaktan bakış, bir başka düşünür tarafından da şöyle yorumlanıyor:
“Klee’nin Angelus Novus adlı bir resmi vardır. Bir melek betimlenmiştir bu resimde; meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarihin meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp, onun ayakları dibine fırlatan bir felaket. Melek, büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına kanatlarına dolanmıştır ve bu fırtına öylesine güçlüdür ki, melek artık kanatlarını kapayamaz. Fırtına onu sürekli olarak sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru sürükler, önündeki yıkıntı yığını ise göğe doğru yükselmektedir. Bizim ilerleme diye adlandırdığımız, işte bu fırtınadır.” (Walter Benjamin, çeviren Ahmet Cemal)

 

Dekor, ışık, müzik...

 

Bengi Günay, küçük mekânlara büyük boyutlar katmayı başaran bir sahne tasarımcısı. Bu oyunda da aynı ustalığı göstermiş. Dekor, iktidar adına, hırs ve tamah adına, devlet adına öldürülenlerin kafatasları ve o ölülerin üzerine örtülen gazetelerin üstünde duran bir daire. Fasit daire. İrfan Varlı’nın ışık tasarımı ve Tolga Çebi’nin müziğiyle o daireyi kuşatan harika bir atmosfer oluşuyor.
Oyun Atölyesi’nin "Macbeth"inde cadılara daha uzun yer veriliyor. Kendilerine ait sahnelerin dışında da, yüzü bize dönük tarihin meleğinin hepimize uzaktan bakışı gibi olayları izliyorlar. Cadılarda Muharrem Özcan, Gözde Kırgız, Pınar Bekaroğlu çok iyi bir uyum içinde dinamik bir oyunculuk sunuyorlar. "Macbeth"de İlker Aksum, Lady Macbeth’de Esra Kızıldoğan doğal, yalın yorumlarıyla ne kadar tanıdık, ne kadar bildik, başımızı nereye çevirsek görebileceğimiz iki iktidar tutkununu en inandırıcı biçimde canlandırıyorlar. Duncan ’da Ender Yiğit, Macduff’ta Saygın Soysal, Barquo’da Murat Tüzün, Malcolm’u canlandıran Barış Yıldız, Ross’u oynayan Osman Akça, Donalbain rolünde Sertan Müsellim başarıya omuz veren sanatçılar.
Oyunun başında oyuncak kılıçla dolaşan başarılı küçük oyuncu Berke Yağış’ın finalde eline davulu alması geleceğe yönelik bir değişimin, bir umudun simgesi midir? Pandora’nın kutusunda kalan son şey midir?
"Macbeth", iyi okunmuş, iyi çalışılmış, iyi yorumlanmış bir çalışma.
2010-11 tiyatro dönemi genç sanatçılarla açıldı. "Surname", ardından "Malafa", ardından "Macbeth". Bundan daha sevindirici bir gelişme olabilir mi? Üstelik hepsi de acemiliğin, cehaletin üstünü 'deneysellik' yaftasıyla kapatmaya kalkışmayan, ne yaptıklarını bilen gruplar. O zaman kıvancımız da kat kat büyüyor. Kaçırılmaması gereken üç yeni oyun. Herkese iyi oyunlar, iyi seyirler…
 

 

Melike Birgölge, www.hurriyet.com.tr, 21 Ekim 2010

 

İktidar mı - Hırs mı - İç hesaplaşmalar mı?

 


Bir şeyleri elde etmek, bir şeyi sahiplenmek bir insanı neden bu kadar cezbeder?


          

Cezbetmekle de kalmaz, insanı değiştirir.

 

Hem de nasıl…

 

Öyle böyle değil…

 

Baştan aşağı…

 

Hırslandıracak kadar…

 

Gözleri kör edecek kadar…

 

Önce etrafındakileri sonra kendini kaybedecek kadar…

 

Sahi insanı neden bu kadar kör eder?

 

Ne mi?

 

Hırs – iktidar…

 

Ve üstelik hayatın en önemli durumu olarak inandırılan bu iki kavram, daha doğduğumuz günden itibaren insanoğluna öğretilirken…

 

Özellikle erkeklere…

 

E malum, erkeklik ve iktidar kol kola yürümüştür ya hep.

 

Ki bu yürüyüşte erkeklik şahlanır çoğu zaman.

 

O şahlanışlarında, (varsa bir parça olan) erdemleri de yok olur.

 

Ama onlar anlamaz bundan, ne de olsa iktidarlarını ortaya koymuşlardır ya…

 

Gerisinin önemi yoktur.

 

Karşısındaki kırılmış mı, üzülmüş mü, ölmüş mü…

 

Heyt beeeeeeeee!

 

Güç onlardadır artık.

 

Her şey yolunda gider.

 

Gider gibi görünür aslında.

 

Ama er ya da geç öyle bir zaman gelir ki, sadece bir an…

 

İşte o an; içindeki gerçekler, korkuları su yüzüne çıkar.

 

Onlara dışarıda öğretilen güç ve içlerindeki psikolojik olguların arasında sıkışıp kalarak kendileriyle yüzleştiklerinde…

 

Etraflarında kimseyi ama kimseyi göremediklerinde…

 

Ne iktidarları kalır ne hırsları…

 

Çok geçtir ne yazık ki.

 

Çünkü kendileri de ölmüştür artık!

 

***

 

Hoş, iktidarlarını ispat ettiklerini sanırken aslında toplumun bireyleri olarak da nasibini alırlar iktidardan.

 

Alırlar da farkında olmazlar o ayrı.

 

İş işten geçtiğinde dönüşü de olmaz gayrı.

 

Günümüzde iş işten geçtiği için dönüşü olmayan yaşadıklarımız gibi…

 

Birey ve toplumca yaşadıklarımız, şahit olduklarımız gibi…

 

Ne üzücü!

 

Barış yerine savaşı, dayanışma yerine kavgayı, sevgi yerine nefreti, paylaşma yerine bencilliği…

 

Bunların paralelinde insanlıktan uzaklaşıp, hırsı - gücü dünyamızın merkezine koymak…

 

Bu nedenle kendimizden bile uzaklaşmak…

 

Bu sebeple bireysel ve toplumsal gerçekleri görememek!

 

***

 

İşte bu sebeple izleyenlere daha ilk sahnede tokadını atıyor Macbeth!

 

Hrant Dink ve daha birçok aydın sanatçının nasıl yok edildiğini gözler önüne sererek…

 

Ve devamında da…

 

İktidarın, erkeklerin, mülkün, yok olan değerlerin, ihanetin, kendine bile yabancılaşmış insanların içindeki yıkılmış şehirlerin, bireysel ve toplumsal vahşetin trajedisi…

 

Shekeaspeare’in trajedyalarında bariz bir şekilde görülen değerler karmaşası bu kez, iktidar olma süreciyle başlayıp Macbeth’in kendi vicdanıyla hesaplaşması, Lady Macbeth’in şeytani kararlılığından bunalıma sürüklenen yolculuğundaki hiçleşmesi olarak karşımıza çıkıyor.

 

Yıllar önce Sabahattin Eyüboğlu’nun çevirisiyle okuduğum Macbeth’i; bu kez Haluk Bilginer’in akıcı ve akılcı çevirisiyle, Kemal Aydoğan’ın insani ve toplumsal çöküşü anlattığı ince ve düşündürücü yönetmenliğinde, Tolga Çebi’nin insanı vuran müzikleri eşliğinde sahnede izlemek…

 

İlker Aksum, Esra Kızıldoğan, Ender Yiğit, Murat Tüzün, Saygın Soysal, Barış Yıldız, Muharrem Özcan, Gözde Kırgız, Pınar Bekaroğlu, Osman Akça, Sertan Müsellim ve çocuk oyuncu Berke Yağış’tan oluşan ekip, oyunculuklarıyla tempoyu hiç düşürmeden…

 

İlker (Aksum) elinde tuttuğu kanlı hançerle konuştuğu, Esra (Kızıldoğan) uykularını bölen ellerindeki kan kokusuyla vicdanının çarpışarak hesaplaştığı sahnede öyle bir yıldızlaştılar ki, bizi de içimize döndürüp baktırdılar.

 

Cadılar, kafatasları, buruşturulmuş gazeteler, sahnenin ortasındaki geniş daire… Hepsinin bir anlamı var. Tıpkı yaşadığımız sistemin içindeki anlamlar gibi!

 

Ama bu ikisi arasında bir fark var. Oyun gerçekleri görmemizi sağlarken, yaşadığımız toplumsal gerçekler sistemin ‘anlamsız anlamlar’ını bilinçaltımıza itiyor!

 

Aklımın alkışları eşliğinde…

 

İktidarı kendine hedef olarak seçmiş birinin yapabileceklerini; psikolojik, sosyolojik bir bütünlükle ele alan oyun bittiğinde, aklımın alkışları eşliğinde ‘Mac Pes’ diyorum salondan çıkarken…

 

Neden mi Mac Pes?

 

Gözünü iktidar hırsı bürüyen Macbeth' in çatışmalı ruh halini, çok başarılı performansıyla canlandıran İlker Aksum’a…

 

Yaşamda gerek bireysel gerek toplumsal bahçemizdeki talan edilen çiçekleri gerçeklerle sulayarak aklımızda yeniden filizlenen düşünceleri beynimize daha da kök saldıran ve bunu da sanatsal, akıcı ve akılcı çevirisiyle yapan Haluk Bilginer’e…

 

Bundan 400 yıl önce 1606 yılında yazmış olduğu halde, eserinde yüzyıllar sonra bugün günümüzde de tüm güncelliğiyle hâlâ aynı şeylerin yaşandığını gösteren, içinde yaşadığımız sistemi sorgulatmayı, düşündürmeyi başaran Shekeaspeare’a…

 

Mac Pes!

 

Kesinlikle izlenmeli Macbeth!

 

Hâlâ kan mı kokuyor yoksa iktidar mı?

 

Yoksa yoksa içimizdeki iç hesaplaşmalar mı?

 

 

 

Özdeş Özbay, www.marksist.org, 13 Ekim 2010

 

Hrant, Ceylan, Kaymaz 400 yıllık Macbeth’te buluştu

 

Hâlâ kan kokuyor. Dünyanın hiçbir kokusu gideremez bu küçücük elimdeki kokuyu" Lady Macbeth
Haluk Bilginer'in İngiltere'deki sanat yaşamı sırasında defalarca oynadığı ve bizzat Türkçe'ye çevirerek bazı güncel uyarlamalar kattığı, erkek egemen güç ilişkileri, iktidar kavgası ve şiddeti anlatan Shakespeare'in Macbeth oyunu, Oyun Atölyesi tarafından oldukça etkileyici bir şekilde seyircilerle buluşturuluyor.

 

Oyun belki defalarca farklı tiyatrolarda oynandı, ancak Macbeth'in Oyun Atölyesi'ndeki yorumu oldukça önemli. Sahne yerde yatan ve üzerleri gazete kağıdı ile kaplı ve ayakkabı tabanlarından birinin delik olduğu iki ölünün dirilmesi ile başlıyor. Yüzlerinde Hrant Dink maskeleri var. Doğrulup yavaşça üzerlerindeki gazeteleri buruşturuyorlar ve ayakkabılarını yavaşça çıkarıp sahnenin etrafında dizilmiş onlarca kafatası ve ayakkabının yanına koyuyorlar. Bu kişiler oyunda karşımıza Macbeth'e kral olacağını anlatan cadılar olarak çıkıyor.

 

Cadıların Hrant kılığında olmalarını muhtemel iki nedene bağlayabiliriz. Birincisi cadılar Shakespeare'in yaşadığı dönemde farklı düşünen, farklı davranan kişilerdi ve devlet ve kilise tarafından farklı olmaları nedeniyle yakılıyorlardı. Hrant'ın bu anlamda Türkiye'de farklı düşünen ve devletin resmi ideolojisine muhalefet eden kişiliği ve bunun sonucunda egemen medyada başlatılan bir cadı avı sonucu katledilmesi Shakespeare döneminin cadı avı ile benzerlik gösteriyor. Üstelik ikisinde de öldürmeler devlet ve tabi düzen savunucuları tarafından gerçekleştiriliyor.

 

İkinci bir neden oyundaki üç cadının temsil ettikleri simgelerin Hrant'ın ölümüne neden olan etkenlerle örtüşmesi olabilir. Cadılar bazı yorumculara göre karanlığı, kaosu ve çatışmayı-anlaşmazlığı temsil ediyor. Hrant'ı da katleden karanlık Rakel Dink'in cenaze töreninde bahsettiği gibi "bir bebekten bir katil yaratan karanlık"tır. Hrant ırkçı bir çatışmanın ve yazdıkları ile anlaşılamamanın kurbanı olmuş ve Ergenekon davasında geçenlere bakılırsa bu operasyon ile kaos yaratılmaya ve gözdağı verilmeye çalışılmış.

 

"Büyük tören sona ererken, bir yerlerde mutlaka birileri, nice işkenceden sonra 'cadı' denilip yakılmaya götürülüyordu." (Cadıların Günbatımı, Ahmet Güngören, Ayraç Yay.)

 

Cadıların kral olacağını kehanet ettiği Macbeth bu kehanetin gerçekleşebilmesi için kralı ve diğer muhaliflerini bizzat öldürmelidir. Kehanetler en yakın arkadaşı Banquo yanındayken ona söylenir. Dolayısıyla iktidar hırsı ile cinayetlerine başlayacak olan Macbeth hırsı ve iktidar tutkusunu temsil ederken Banquo ise Macbeth'i hırsına yenik düşmemesi için onu uyaran ve hırsa kapılmayan iyiyi temsil ediyor. Macbeth oyunun sonlarına doğru Banquo'yu öldürüp kral oluşunu kutlarken Banquo'nun hayaleti beliriyor ve Macbeth bu hayaleti görmeye dayanamayıp sinir krizleri geçiriyor. Aslında bu krizler bir suçluluk duygusu, bir iç hesaplaşadır ve Hrant'ın öldürülmesinden sonra toplum olarak yaşadığımız suçluluk ve iç hesaplaşma da benzer bir durum oluşturuyor. Bu nedenle Macbeth'in Banquo'nun hayaleti belirdiğinde öfke ile söylediği şu sözler Hrant'ın ölümünün ardından da milliyetçilerin yaşadığı krizi açıklayabilir:

 

"Eskiden de şimdi olduğu gibi kan dökülürdü heryerde. Akla hayale gelmeyecek şekilde hem de. Fakat eskiden beyni patladı mı, adam ölürdü hikaye biterdi. Şimdi kafasına yediği yüzlerce darbeyle bile gelip yolumuza dikiliyor. Bu cinayetin kendisinden de beter."

 

Hrant'ın cenazesinde yürüyen 100 bin Hrant ve Ermeni, milliyetçilerin cumhuriyet tarihi boyunca gördüğü en büyük sanrı (oyunda Banquo sanrı olarak görülüyorsa da Hrant'ın cenazesi tabi ki gerçekti) idi. Bu sanrılar artık her 6-7 Eylül'de, her 19 Ocak'da, her 27 Eylül'de tekrar tekrar görünüyor ve milliyetçilik neden olduğu şiddet ve öfke ile yüz yüze geliyor.

 

Yukarıdaki sözler aynı zamanda oyunun anlatıldığı, karakterlerin ve kavramların açıklandığı kitapçıkda da Hrant Dink yanbaşlığının yanında yazıyor. Bir diğer yanbaşlık ise Uğur Kaymaz'a ayrılmış. Askerler tarafından delik deşik edilen küçücük bedeni de Hrant'ı öldüren aynı karanlığın ve öfkenin sonucuydu. Kitapçıkda Ece Ayhan'ın dizeleri yer alıyor: "Buraya bakın, burada, bu kara merminin altında, bir teneffüs daha yaşasaydı, tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür, devlet dersinde öldürülmüştür." Maalesef bu zorunlu ders hala okutulmaya devam ediyor ve Uğur Kaymaz'dan sonra Ceylan Önkol ve sonra onlarca çocuk daha bu dersin öğrencileri oldular.

 

Lady Macbeth'in kabusları da, Macbeth ile yarattıkları öfke ve şiddetin kendilerine bir yandan iktidar olmalarını sağlarken bir yandan da düşürecek şey olmasından dolayı yine bir iç hesaplaşma niteliğinde. Kabus sırasında bir yandan öldürülen eski kralın kafatasını eline alırken bir yandan da Hrant'ın ayakkabası ve üzerine serilen gazeteyi alarak bizlere de kendi sanrımızı ve ırkçılıkla ve şiddetle bitmeyen hesaplaşmamızı hatırlatıyor.

 

Kralın oğlu ve Macbeth'in kuzeni Malcolm ise Macbeth'i öldürecek olan Macduff ile konuşurken kendisinin de Macbeth kadar hırs ve öfke ile dolu olduğunu iktidarı aldığında bir barbarlıktan başka bir barbarlığa geçileceğini söylediğinde Macduff "kana yalnız ve zavallı ülkem" diye cevap veriyor. Bu söz bize Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes Film Festivali'nde ödülünü alırken söylediklerini hatırlatıyor ve Haluk Bilginer'in orjinal metni çeviriken "yalnız" sözcüğünü eklemeyi bilinçli olarak yapmış gibi görünüyor. Bir ülkenin kendi iç hesaplaşmaları, sorunları ile boğuşurken yaşadığı yalnızlığı anlatan bu söz aslında egemenler arası iktidar mücadelesi, milliyetçilik, ırkçılık ve Ergenekon'la gündemi dolu olan Türkiye'nin yalnızlığını da anlatıyor ve çevirideki bu güncel ekleme ancak bu şekilde yorumlanınca bir anlam kazanıyor. Irkçılık ve milliyetçilik farklı ülkeleri aynı yalnızlığa hapsediyor her yerde.

 

Yönetmen Kemal Aydoğan "Macbeth mülkü ele geçirip, hükmetmek gücünü elinde bulundurmak isteyen insanın trajedisi. Macbeth iktidar uğruna insani değerlerini umursamayan insanın trajedisi" diyor. Oyun sırasında bilinçi olarak Mustafa Kemal'in sözüne benzer şekilde çevirildiğini düşündüğüm Macbeth'in şu sözü ise yönetmeni destekliyor: "Mevzu bahis bensem gerisi teferruattır!" Macbeth'in kendi iktidar mevzu bahsi için teferruat diye tanımladığını, Macbeth iktidarının zorbalığını anlatan oyuncu şöyle tanımlıyor: "Yakalarına taktıkları çiçekten daha çabuk soluyor insan ömrü." Teferruat dedikleri büyük kıyımlara yol açabiliyor ve teferruat denilen hırs, öfke ve şiddet aynı mevzu bahsin sonunu da getiriyor.

 

Özdeş Özbay

 

Müge Saut, http://kultur.sol.org.tr , 13 Ekim 2010

 

Günümüzde bir trajedya: Macbeth

 


Oyun Atölyesi’nin yeni oyunu “Macbeth” sahnelenmeye başladı. Macbeth, Shakespeare’in trajedi oyunlarından en kısası ve anlam bakımından en derinlikli olanıdır. Koltuklarımıza oturuyoruz ve acının içine düşüyoruz.
Tiyatro alanında nitelikli bir tüketici olmak; günümüz koşullarında muamma. Çünkü toplumsal denetim dolayısıyla bireyin bilinci ve iradesinin hiç edildiği, yönlendirildiği bir düzlemde nitelikli kararlar vermenin ne kadarı gerçek olduğu tartışılır. Seyircilerin medyatik yüzlere olan ilgisinin gerçekliği de aşikârdır… Bu noktada tiyatro sanatının elimizdeki kültürsüz bir toplama, olabildiği ölçüde sanatın gerçek gözü olan siyasal ve toplumsal aracın, gerçek sanat olan tiyatro sanatının gereklilikleri ölçüsünde, tıpkı Oyun Atölyesi’nin yapmış olduğu Macbeth oyununda olduğu gibi, günümüzü katarak bir söz söylüyor olması heyecan verici.
Zaten tiyatronun amacı, bireyin bir nesne olmadığının farkına varmasını ve hayata farklı gözle bakmasını sağlamak değil midir? Bu yaklaşım, çağına özgü olan, toplumsal değişimleri çözümleyen, ilerici, özgürlükçü yaklaşımı ve yaşadığı çağın insanına söz söylemesi ile bireyin her şeyi sorgulamasını sağlayacaktır.
Bu anlamıyla Macbeth oyunu; daha ilk sahneden Hrant Dink’in öldürülmesine gönderme yaparak başlar. Sahne ortasındaki geniş daire şeklinde kurulan platform, dünyanın merkezi, yani iktidarın ayağını bastığı zemin olarak kurgulanmış. Bu platformun altına ise incelikle düşünülmüş olan insan kafalarının ve buruşturulmuş gazetelerin yerleştirilmesi, oyunun yönetmeni olan Kemal Aydoğan’ın daha ilk baştan seyirciyle uğraşmak, aklını kurcalamak istediğini gösteriyor. Sadece Hrant Dink değil daha birçok aydın sanatçının bu ülkede nasıl yok edildiği anlamını çıkarıyorsunuz yerleştirilen kafatası ve gazetelerden. Seyirciyle oyunun bu ilk karşılaşmasında (bir anlamıyla proloğunda) Hrant’ın delik ayakkabısıyla bizi baş başa bırakması, tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Öldürülen gazetecilerin üzerine yine eski gazete parçaları yerleştiriliyor ki bu da prologa ayrı bir ironi katıyor. Günümüzde İktidarların en önemli silahlarının medya gücü olmasına rağmen burada kendi kalemşoru olmayan gazetecinin kanı üzerine iktidarını kurduğunu görüyoruz. Dairesel platformun üstünün iktidar, altının ise katlettiği aydınlar olarak sürekli karşımızda olması, Shakespeare’in Macbeth oyununun günümüzde halen nasıl geçerli olduğunu bize gösteriyor. Shakespeare’in 1606 yılında yazdığı bu eserin akıllıca günümüze uygulanması takdir edilecek bir olgu olarak karşımızda duruyor.
Shakespeare tragedyalarında kahraman, değerler karmaşası yaşar. Macbeth cadılardan, oyunun daha başında gelecekte yaşanacaklar hakkında veriler alır. Oyundaki cadılar, günümüz gerçeğinde aydını temsil eder ve kimi öngörülerde bulunur. Macbeth, iktidar hırsı, karısı Lady Macbeth’in de onu büyük bir ihtirasla desteklemesi sonucu Kral Duncan’ı öldürür. Bir cinayet iktidarı korumaya hiçbir çağda yeterli olmamıştır. Macbeth’in iktidarını sağlamlaştırması ve sürdürebilmesi adına cinayetleri, yok etmeleri sürer.
Fakat Macbeth vicdanıyla sürekli bir çatışma halindedir. Bu süreci Lady Macbeth’in kararlı tutumuyla atlatır. Cadıların ayinsel törenleri ve felaketi bildiren söylemi, tragedyaya özgü olmasına karşın, yönetmen farklı bir gözle bakmış. Ölümlerin devamı aynı zamanda susmaya devam ettikçe de yok oluşun süreceğini anlatıyor gibidir. Geçmişten beri süregelen ve kanla yazılan koca bir tarih, günümüz burjuvazisinin siyasal çelişik yapısını sorgularken, toplumsal dönemeçlerde gezinip bir çözüm yolu göstermese de, sorunun kendisini aydınlatmaya çalışır.
Macbeth’in kendi vicdanıyla hesaplaşması, Lady Macbeth’in bunalımı, oyunu tetikleyen olaylar olmasına karşın, insanın kirletilen ve hiçleştirilen, yozlaşan aklını gözler önüne serer. İktidar olma hırsı ve yönetme psikolojisi, aklı araç haline getirirken, yapılacak her eylem aslında özgürleşmekten uzak, verili anlayışın getirdikleri ölçüsünde davranış geliştirmekten öteye gidemez.

Oyun Atölyesi’nin yeni oyunu olan “Macbeth” günümüzle ilişkilendirilerek izlendiğinde hak ettiği değeri de bulmuş olacaktır. Çoğu genç oyuncularla kotarılan bu oyunu izlemek, içinde yaşadığımız sistemi yeniden sorgulama araçları yaratması bakımından değerli bir üretim olmasını sağlıyor.

 

 

Metin Boran, Evrensel, 12 Ekim 2010

 

Farklı bir iktidar çatışması

 

Oyun Atölyesi yeni sezonu, farklı bir yorumla sahneye taşıdığı bir W. Shakespeare klasiği olan Macbeth oyunu ile açtı. Haluk Bilginer'in sade ve duru çevirisi ile sahneye uyarlanan oyunun yönetmeni Kemal Aydoğan. Sahne tasarımını Bengi Günay'ın yorumladığı oyunun müzikleri Tolga Çebi'ye, ışık tasarımı ise İrfan Varlı'ya ait. Shakespeare'in dünyada en çok sahnelenen oyunlarından biri olan Macbeth, konusu, biçimsel özellikleri, karakterlerin derinlikli kurgusu ile en çok tartışılan metinlerinden birisi. İktidar hırsı ile gözü dönmüş bir insanın, entrika ve kumpasla işlediği cinayetler ve kurduğu faşizan yönetimi psikolojik, sosyolojik ve politik yönleri ile tartışmaya açılır. İskoçya kralının komutanlarından Macbeth, cadıların kendisini kral olacağına inandırması ve karısı Lady Macbeth'in kışkırtması ve şuç ortaklığı ile amcasının oğlu Kral Duncan'ı bir akşam evinde verdiği yemekte öldürür ve iktidara yerleşir. Bundan sonra iktidar hırsı ile önünde engel olarak gördüğü herkesi yok etmekten çekinmez. Bu ölümlerle yavaş yavaş akıl sağlığını yitiren Macbeth, çevresinde herkesten kuşkulanmaya başlar. İktidarına yönelik tehlike oluşturacağı düşüncesiyle en yakın arkadaşı Komutan Banguo'yı da öldürür. Bu süreçte çıldırma noktasına gelen Macbeth, iktidarını sağlamlaştırmak için hükmünü katılaştırmaktadır. Yönetimde aldığı kararlar akıl, sağduyu ve hukuktan yoksundur. Önce karısı Lady Macbeth akıl sağlığını yitirerek çıldırır. Macbeth en yakın arkadaşı Macduff'un ortalıktan kaybolması üzerine illete tutulur, hayalet görür, kendi kendine konuşmaya başlar. Bu arada İngiltere'ye sığınmış olan Macduff öldürülen kralın oğlu Malcolm'la birlikte ülkeye döner ve Macbeth'i öldürür. Uzunca bir özetini yazdığım Macbeth, orijinal hali ile yaklaşık dört saatlik bir oyun, ancak Yönetmen Kemal Aydoğan reji yorumunda metni iki saatlik bir süreye indirgeyerek, gösteriyi somut bir anlatıma dönüştürüyor. Yorumunda güncel iktidar çatışmalarına da göndermelerde bulunan Aydoğan, Hırant Dink'in katlini de anımsatıyor seyirciye. Bengi Günay'ın öldürülmüş insan iskeletleri ve kafatası kemiklerinden kurulu -taht anlamına da gelebilecek- sade ama anlamlı dekoru iktidarın çatışma alanı. Aydoğan, sorgulamasını, cinsiyet ayrımı yapmadan insanın ne menem bir yaratık olduğu üzerinden yapıyor. Ve bugünün yönetim ve iktidar çatışmasını, bireysel ya da toplumsal hırslarımızı insan olma özelliğimizde arıyor. Tolga Çebi'nin her sahnenin duygusal anlamına uygun etkili ve sarsıcı müziği ve İrfan Varlı'nın ışık vurguları ile pekiştirilen anlatımla Aydoğan, bugün ve her zaman bir çöküşün içinde olmuş insanın, varoluş sorunu üzerine kafa yoruyor. Oyunda uzun bir zaman sahnelerden uzak kalmayı tercih eden İlker Aksum çetrefilli bir kahraman olan Macbeth'i yorumluyor. Aksum Macbeth'in kaskatı kesilmiş iç dünyasını, ikilem içindeki duygu ve düşüncelerini, çelişki ve çatışmalarını, özenli bir oyunculuk örneği ile ortaya çıkarırken metnin anlaşılmasına özel bir katkı sunuyor. Lady Macbeth'de izlediğimiz Esra Kızıldoğan, Oyun Atölyesi'nin diğer oyunları Otello ve Jeanne D'arc'ın Öteki Ölümü oyunlarında olduğu gibi temiz ve iyi düşünülmüş oyunculuk anlayışını bu oyunda da koruyor ve metni canlı kılarak öykünün anlamına derinden bir katkı sunuyor. Kızıldoğan, kendi içinde iç çatışma yaşayan Lady Macbeth'in ruh halini, oyunun her aşamasında özenle ayrıştırarak yorumlaması önemli bir oyunculuk örneği olarak karşımıza çıkıyor. Diğer yandan Malcolm'da izlediğimiz Barış Yıldız, Banguo'da Murat Tüzün, Macduff'da Saygın Soysal ve Duncan'da Ender Yiğit de oyunculukları ile Aydoğan'ın sahne yorumuna ses ve tavırları ile önemli katkılar sunuyor. Oyun Atölyesi Macbeth'le Shakespeare geleneğini kendi tarzlarında devam ettiriyor. Güncele, klasiklerle yaklaşma geleneği bu. Özü, biçimi, iletiyi harmanlayarak eğlenceyi ve görsel olanı yaratma girişimi... İnsanı ve sanatı unutmadan.

 

Yaşam Kaya, www.tiyatronline.com, 08 Ekim 2010

 

Tarihin Değişmeyen Yapısı: İktidar Savaşları! 
 

Oyun Atölyesi, tiyatro yaşamına başladığı günden bu yana klasik ve çağdaş metinleri ülke tiyatrosuna sunuyor. Haluk Bilginer' in çağdaş sanat anlayışı, grubunun dünyaya bakış açısını her geçen zaman derinleştiriyor. Genç tiyatro sanatçılarını sahnelere taşıyarak, muhteşem bir ivme kazanan grup, Kemal Aydoğan' ın akıl dolu sahne teknikleriyle bu seneye damga vuracak bir işe imza atmış gözüküyor. Shakespeare' in dünyaca ünlü eseri Machbeth muhteşem oyuncu kadrosuyla Türkiye Tiyatrosu'na sunuluyor. 
 

Oyun, Raphael Holinshed'in ve İskoç filozof Hector Boece'nin İskoç Kralı Mac Bethad (Macbeth) hakkında yazdıklarına dayanır. İsveç Kralı Duncan' ı ve çevresindeki tüm insanları iktidar hırsı için öldüren Macbeth, elde ettiği tahtı çektiği vicdan azabı yüzünden koruyamaz. Karısı Lady Macbeth' in söylediklerine uyarak en yakınındaki insanları bile gözünü kırpmadan öldüren Macbeth, üç cadının o'na söylediği kehanetlerle büyük bir diktatör olma yolunda hızla ilerler. Fakat işleri planladığı gibi gitmeyecektir. 
 

Oyunda çağımızın ve geçmiş zamanların en önemli tutkularından biri olan "iktidar", "güç" olgusu, toplumların yaşadığı trajedileri belirleyen etken olarak karşımıza çıkıyor. Diktatörlerin gözünü kırpmadan işledikleri cinayetler saymakla bitmez. Macbeth' in kendisine karşı gördüğü halkları kılıçtan geçirmesi, en yakınındaki dostlarını bir kalemde harcaması günümüz dünya koşulları içinde geçerli. ABD' nin dünya imparatorluğunu elde etmek için çıkardığı savaşlar, ölen masum insanlar, yok edilmek istenen halklar bu durumun devamlılığını bizlere kanıtlıyor. Türkiye için de söylediklerimizi sıralayabiliriz. 80 küsür yıllık sistemin yok ettiklerini saymakla bitiremeyiz. Sırf bir sistemin, bir kişinin fikirleri sonsuza dek kalacak diye insanların, liderlerin öldürülmesi maalesef ki yüzyılların acımasız kanunu olmuş! 
 

Oyunun çevirisi Haluk Bilginer'e ait. Mina Urgan' ın Macbeth çevirisini okuyan birisi olarak, karşımızda gerçekten sağlam bir uğraş olduğunu fark ediyoruz. Bilginer, bazı saadetleştirdiği konuşmaları, şiirsel hava içinde geçen sözcüklerle boğmamış. Akıcı, anlaşılır bir dil kullanmış. Kemal Aydoğan, oyunu yönetirken anlaşılır konuyu daha sade tutmuş. Zaten bu sadeliği kullanılan dekordan anlayabiliriz. Kuru kafalarla donatılan sahnenin her yerinde Macbeth' in ölüm saçan hırslarını görebiliyoruz. Kemal Aydoğan' ın yönetim başarısı oyuncuların bitmek bilmeyen temposuyla doruk noktasına ulaşıyor. 
 
 

İlker Aksum, Esra Kızıldoğan, Ender Yiğit, Murat Tüzün, Barış Yıldız, Muharrem Özcan, Gözde Kırgız, Pınar Bekaroğlu, Osman Akça, Saygın Soysal, Sertan Müsellim, Berke Yağış oyunda görev alan oyuncular. İlker Aksum' u komedi oyunlarında görmeye alışan seyirci için bambaşka bir İlker Aksum var sahnede. Macbeth' in çatışmalı ruh halini harika bir performansla oynuyor. Esra Kızıldoğan Lady Macbeth' in şeytani yapısını gösteriyor. Ender Yiğit, izleyeni heybetli duruşu ile etkiliyor. Sahnedeki tüm oyuncular başarılılar. Tolga Çebi' nin duygulara uygun müzikleri; Ben Günay' ın kullanışlı sahne yapısı; İrfan Varlı' nın oyuncuları rahatlatan ışıkları gösteriyi olağanüstü boyuta taşımış. 
 

 Macbeth, içinden geçtiğimiz dönemde bile güncelliğini yitirmemiş bir metin. İktidar hırslarının, kinlerin, nefretlerin, diktatörlerin olduğu bir dünyada da her zaman var olacak. Gösteri, Oyun Atölyesi'nde… 
 

 

Ece Saruhan, Habertürk, 07.10.2010

 

Çocukluğunuz sahnede 'Macbeth'le paten kayıyor "...Memleket isterim; ne başta dert, ne gönülde hasret olsun. Kardeş kavgasına bir nihayet olsun. Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun. Olursa bir şikâyet, ölümden olsun..." Geçtiğimiz hafta sonu Oyun Atölyesi'nde sahnelenen 'Macbeth' adlı oyundan çıktığımda Cahit Sıtkı Tarancı'nın bu dizeleri belirdi hayalet gibi sol yanımda. Ardından Nâzım Hikmet, "Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür! Ve bir orman gibi kardeşçesine... Bu hasret bizim!" diye fısıldadı kulağıma. Önce Tarancı'nın tasvir ettiği memleketi hayal edip gülümsedim. Bu saniyelik bir gülümseme oldu çünkü oyunu izledikten sonra, çoğumuzun kanlı canlı bir ağaç gibi yaşamak ve orman olmaya öykünmektense, William Shakespeare'in bol kanlı ama sadece sözde canlı 'Macbeth'ini örnek aldığına bir kez daha aydım. Ha İskoçya Kralı olabilmek için kendi kanından olanlar da dahil en yakınlarını bile kılıçtan geçirmekten çekinmeyen 'Macbeth' adlı habis, ha biz! Gözlerimiz iktidar hırsından kan çanağına dönmüş durumda, ellerimiz kanlı, ellerimiz pis...

 

İLKER AKSUM YİNE HARİKA!
Shakespeare 1600'Iü yıllarda kaleme almış 'Macbeth'i. Keşke izlerken, "Zamanında ne zorbalar varmış, pes" diyebilsek. Ama maalesef hâlâ bıraktığı yerdeyiz. Shakespeare'in o çok kıskandığım dehasına bir kez daha "Pes" diyorum ve herkesi, özellikle de yüreği henüz nasırlaşmamış olanları Oyun Atölyesi'ne gidip bu oyunu izlemeye davet ediyorum. Tiyatro hayatın aynası ya; "Ayna, ayna, söyle bana; bugünlerde en çok 'Macbeth' hangi diyarlarda?" sorusunu sormak için muhteşem zamanlama! Oyunun 'Macbeth'i İlker Aksum. Doğru düzgün dizi izlemeyen beni, sadece 'Halim' karakteriyle buluşabilmek için 'Canım Ailem'in en sıkı takipçisi haline getiren bu adamın er meydanındaki duruşu, beyaz camdakini aratmıyor. Özellikle elinde tuttuğu kanlı hançerle konuştuğu ve Macduff'la savaştığı sahnelerdeki performanslarına bayıldım. Kendisine "Biz de insanız majesteleri" diyen bir askere, "Evet, kayıtlarda hepiniz öyle geçersiniz" diyordu oyunda. Herkes bu cümleden alması gereken mesajı aladursun, Aksum'un her rolün hakkını ustaca veren yeteneği kayıtlarda sanatçı diye geçen sanatçı müsveddelerine örnek olsun! "Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!" der ya hani Shakespeare; İlker yine olmuş, çok güzel olmuş! 'Lady Macbeth'i canlandıran Esra Kızıldoğan'ı ise en çok ellerindeki uykusunu öldüren kan lekeleri aracılığıyla vicdanıyla yüzleştiği sahnede beğendim. Bir de cadılar var. Gözde Kırgız, Pınar Bekaroğlu, özellikle de gözlerine gerçek bir cadının gizemli bakışını koymayı başaran Muharrem Özcan harikalar! Ve müzikler; Tolga Çebi'ye her zamanki gibi tam puan, tam puan, tam puan! NEYDİN, N'OLDUN, N'OLCAN? Oyunun yönetmen koltuğunda delilikle dâhilik arasındaki ince çizgide yaşadığından, sahneye koyduğu her oyunda biraz daha emin olduğum Kemal Aydoğan var. Bu adam benim bir numaram! Sen kalk, oyuna üzerinde Adidas şortu, ayağında patenleriyle sahnede boy gösteren bir zamane veledi ekle. Berke Yağış adlı bu ' dünya tatlısı çocuk, küçücük boyuna bakmadan koskoca 'Macbeth in etrafında paten kaysın. Seyirci, o sahneleri "Aman ne şeker çocuk" diyerek izleme! İyi bak o çocuğun gözlerine! Bak ve silkelen ki geleceğimizin çocukluğunu simgeleyen o veledin ışıl ışıl gözlerinde yer olmasın, oyunda Malcolm'un ağzından dökülen, "Gelen gideni aratacak. Hep daha zorbası gelecek. Öyle kötülüklerle işlendim ki; o kapkara 'Macbeth' sütten çıkmış ak kaşık kalır yanımda" şeklindeki sözlere... Hayat yolunda kendisine "Yanar ateş, kaynar kazan. Neydin, n'oldun, n'olcan?" diye soranlara, "Hamdım, piştim, yandım" diyebilsin... Kayıtlara erkek adam olarak değil, insan adam olarak geçsin...

 

Yusuf Eradam, www.t24.com.tr, 07 Ekim 2010

 

MACBETH & CADILARI                                            

 

“Hain diye kime denir? Yeminler edip de yalan söyleyene. Haine ne yapmalı? Asmalı. Kim assın peki? Haysiyetli insanlar. ‘O halde, yalancılar ve yemin edenler aptaldır; çünkü öyle yalandan yemin edenler vardır ki onurlu insanları alt ederler ve onları asarlar’. (Macbeth, 4. perde, 2. sahne)

 

Oyun Atölyesi kendi tarihinde dalya yaptı ve 11inci yılında (2010-11) başarılı 7 müzikalinden sonra bize bir Shakespeare yorumu daha izletiyor. Koşa koşa gittik, Macbeth’in 3 cadısı olarak: Özlem Kumrular, Nilüfer Narlı ve bendeniz. Ne tesadüftür ki yönetmen Kemal Aydoğan da cadıların birini erkek oyunculardan seçmiş. Cadılar, şaman iletilerle donatılıp kullanılmış, iktidar oyunlarına ne alet oluyorlar, ne de karışıyorlar. Sadece tanrısal erk benimsemeden (haliyle insan zaaflarına düşmeden) yeterince kehanette bulunuyor, sonra da kararı, seçimi karakterlere bırakıp izliyorlar, bizim gibi. (Mimesis dergisinin yönetmenle yaptığı söyleşiyi de Oyun Atölyesi web sitesinden okumanızı öneririm.) İkinci perdeye hakim cadıların olan biteni izleyişi, bu yazgının gerçekleşeceğini de ima ediyordu ki ürkünçleştiriyordu içimizde hep bastırdığımız iktidar itini. Oyun, bu itin ipini kopardığı zaman insan olmanın rezilliklerini de sergilemesi açısından koskocaman bir aynadır da.

 

Shakespeare’in en sık sahnelenen başyapıtlarından ve insanın iktidar hırsı ile neler yaptığı, bu hırsın nelere mal olduğu, kıyacı ruha dönüşüp geri dönülmez bir yolda bir hatayı örtmek için eli kana bulanan iktidar delisinin en yakın şerefli dostlarını bile nasıl katlettiğini Şekspir İskoç Macduff’ın ağzından yukardaki alıntıda pek güzel ifade etmiştir.

 

Haluk Bilginer’in çevirisi ile yer yer şiirsel, yer yer de düzyazı metni gibi (tamamen bilinçli bir seçimle) sunulan ve de kuşkusuz kısaltılmış oyun son yıllarda yönetmenlikteki başarıları ile bütün işleri izlenesi Kemal Aydoğan’ın yine başarılı ekip arkadaşları Tolga Çebi (Müzik), Bengi Günay (Sahne, giysi, afiş tasarımı), İrfan Varlı (ışık tasarımı) ile daha ilk günlerden kapalı gişe oynamaya başladı. Mutlaka görülmeli çünkü “erdemliyle kokuşmuş, birbirine karışmış” bu iktidar sahnesinde çünkü dünya daha iyi olsun istiyorsanız, izlemekle kalmayacaksınız.

 

Oyunun ne hakkında olduğunu bilmeyenler haliyle afişe bakacaklardır (Bengi Günay’ı afiş ve kitapcık tasarımı, sahne ve kostüm tasarımı ile oyuna verdiği can dolayısı ile kutlarım.) Oyunların afişleri hakkında pek yazılıp çizilmez niyeyse ama bu afişteki tasarım yalınlığına ve bu yalınlıktaki metinlerarası iletilere değinmeden geçemeyeceğim. Oyun yazılı bir metin ya, üzerinde sözcüklerin yazılı olduğu kağıdın Macbeth sözcüğünün A harfinden aşağı doğru uzantısı ile bıçakla kesilmiş bir beden gibi duruşu ile verilen sözlerin, haysiyetsizce sarf edilen vaatlerin ve iktidar oyunu ile dökülen kanın iması kağıt, insan bedeni çağrışımlarından tarihe uzanıyor. Macbeth sözcüğünün ilk harfi M ise, insan bedeninden yüzülmüş deri gibi aşağıya doğru kanlı izdüşümü ile hem başı çeken kralın kanlı iktidarının kalık ya da ne yazık ki tarih boyunca gelen bu yazgının bundan sonra da sürebileceğine dikkatleri çekerken tacı da anımsattığı için insanın kendi içindeki ötekine olduğu kadar izdüşümünde giyotine de benzetilebilir. Afişin yalınlığından geçen bu ileti, oyuna yerleştirilen çocukla da perçinleniyordu. Bilinç ögesi gibi kullanılan çocuk, başta ‘rollerblade’ ayakkabıları üzerinde, markalı şortu ve tişörtü içinde sahnede dönüp durdu, sonra topunu izleyiciye fırlattı ve yabancılaştırma etkisini hem oluşturdu, hem de kırdı, finalde ise minik davulu ile Teneke Trampet’teki veledi anımsatarak bu kanlı tarihte, daha ne masum çocukların canilere ya da kurbanlara dönüşeceği, daha ne iktidar oyunlarının yineleceğine görsel ve işitsel uyarılar geldi. Bir zalim gitti ama zulmün sonu geldi diye sevinmeyin iletisi ile bitti oyun. Tek bestenin vurmalı çalgıları ile önceleri bizleri ürküten ve oyunun atmosferine uyumlu, bütünsel etkisine katkı amacı ile yapılmış müzik ise oyunun sonuna doğru açıldı ve biz dışarı çıkarken bizimle birlikte uzadı geldi. Her ayrıntı, “bu oyunlar burada kalmıyor” kıssadan hissesine hizmet ediyordu.

 

İktidar illetinin günümüze uzantıları çember sahne merkezinin iki yanındaki Hrant Dink’in katlinden sonraki gazetelerde gördüğümüz ve artık belleğe utanç ikonumuz olarak kazınan fotoğrafının sahneye taşınmış hali ile daha koltuklarımıza otururken zihnimizi kurcalamaya başlıyordu, çünkü karakterlerden biri sahne ortasında kıvranıyordu, olayların yer alacağı yuvarlak sahnenin zemini kuru kafalar, ayakkabılar ve bir iki de kuruyup gitmiş kafalar üzerindeki taçlardan oluşmaktaydı. Sahne tasarımının söylemini haliyle hemen okuyuverdik.

 

Thespis’in Delileri adlı kitabımda da vurguladığım gibi, ille de iyi oyunculuk diye tuttururum hep. Başrollerden Macbeth’i oynayan İlker Aksum başta olmak üzere bütün oyuncular hem ‘casting’ açısından doğru seçimlerdi hem de oyunculuk becerileri açısından. İlk gösterimlerden birini izlediğimiz için kimi oyuncuların telaffuzunda ve vurgularında bazı hatalar yakaladıysak da oyunculuk dengeliydi. Aksum’un feveranlı oyunculuğu Macbeth karakterine yakışırken, nedense Lady Macbeth oyunculuğunda Esra Kızıldoğan’ı tip olarak doğru seçim gördüysem de, oyunculuğunda soğuk ve içten pazarlıklı bir karakter çizmesi beklentisiyle gitmiş olmalıyım ki ilkin bu beklentimi doyuran oyunculuğu daha sonra ses tonundaki sıcaklık, hatta şefkat tınıları ile özellikle delirdiği sahneye hazırlıksız yakalanmama yol açtı. Kanın ellerden çıkmayışı Lady’den önce Kral Macbeth’in ağzından döküldüğü için de oyunun benim belleğimde kalan en çarpıcı sahnesi, bu yorumda bir karşı-zirve (anti-climax) gibi geldi. Belki de oyunun katarsis’ten muaf bir trajedi oluşundandır. (Öküzün altında buzağı arama huyumdan da olabilir.) Bu noktada Ahmet Cemal hocamızın da çevirisi ile oyuna katkısına teşekkür edildiğini hatırlatmak gerek.

 

Yere saplandığı andan itibaren saplayanın sonunu getirene değin sahnede kalan çelik kılıç ise hem Kral Arthur ve Merlin Efsanesi’ne, iktidar hırsına gönderme olarak, hem de kan döküleceğine ima olarak görülebilir. Kılıcı çıkarıp güç gösterisi yapan kral olur tüm beylerin denediği üzere iması vardır, tamam, fakat bu kılıç sahne zemininden (bu topraklardan) çıktığı zaman ancak o kılıcı oraya hırsla saplayanın canını almak üzere de çıkacaktır, oyunun bu yorumundaki olay örgüsü gereği. Kan dökenin kanının döküleceği iması oyunun çoğu boyunca sahnede o kadar göz önünde bir ima ki görmezden gelmeyi yeğliyoruz. Tıpkı hayatta yaptığımız gibi. Lady Macbeth’in bu kılıcı bacak arasına alıp oynaması ise fallik göndermeleri ile üzerine ayrıca yazı yazılası bir gösterge. Kadının içindeki erilliği, iktidar özlemini, iktidarın cinsiyetler ötesi varlığını ima etmekten çok daha derin anlamları var. Yönetmen Kemal Aydoğan’ın iktidar ile fallus ilişkisini kurmasını takdirle karşılıyor, fallomorfik örüntülerin farkında oluşunu 7 müzikalinde de farkettiğimi belirtmekle geçiştiriyorum şimdilik, çünkü kanlı/habis/hastalıklı dünya düzeninin fallomorfik (çük-merkezli) oluşuna, bu kuruluma kitap boyutlarında kafa yoruyorum bu sıralar. 

 

İlkin Hrant Dink cinayetine, daha sonra ise yakın tarihimizin tüm faili meçhul kıyımlarına, iktidarın üzerinde ikamet ettiği kanlı oyunlara gönderme olarak sahnede bırakılan 3 nesneyi hatırlatayım: İktidara alet ve yataklık etmeyi marifet bilen medyayı simgelediğine inandığım buruşturulmuş gazete, kıyılanları ve ölümü anımsatan kurukafa ve altı aşınmış emektar ve haysiyetli insanlarımızın ayakkabısı. Bu üç nesne döngüsel kurguda bizi oyunun başına götürdüğü gibi, fikri, iletiyi tiyatronun dışına da taşımamızı sağladı. İktidar oyunları ile ilgili tümceler kurmak, bu illetin gidişatına dur demek için bir bilinç tazeleme ya da uyandırma işlevini de Macbeth’in bu yorumu yerine getirmiş oldu. Sahnenin görsel olarak bellekte kalan metni o sahnede kaldıysa da, iletisi afişteki kanlı bıçak izi gibi unutma hastalığımızı ortadan ikiye yarıveriyor.

 

Oyunun kitapçığında, Oyun Atölyesi’nin tüm çalışanlarının ismen yazıldığını görüyoruz. Birbirine bağlı vefalı bir ekibiz, aileyiz biz diyorlar ve bu ileti mekânda ve ürünlerinde izleyicilere hemen geçiyor. Bu üretici birliğe imreniyorsunuz ve bu iletiyi hayatınızın başka alanlarında çoğaltmak üzere ayrılıyorsunuz tiyatrodan. Haluk Bilginer’i ve onun oyuna emeği geçen bütün ‘cadılarını’ yürekten kutluyorum. Nice on yıllara!

 

Asu Maro, Milliyet, 5 Ekim 2010

 

'HALİM'DEN MACBETH OLUR

 

oyun atölyesi'nin 'Macbeth'inin başrolünde İlker Aksum var. Oyunun en büyük kozu Aksum, buna şüphe yok. Bir de gelecek vaat eden küçük yıldızla karşılaşacaksınız Berke Yağış

 

Biraz tuhaf bir oyuncu türünden söz edeceğim bugün. Çok tutulan bir dizinin en sevilen karakterlerinden birini oynuyordu geçen sene. Yolda yürüyemeyecek kadar çoktu şöhreti. Yine de öyle tabii. O dizi biter bitmez televizyonda şöhretine şöhret, servetine servet katabileceği yeni bir projede oynaması beklenirdi. Bizde öyle çünkü, kendini unutturmamak, akıyorken küpünü doldurmak esas. Daha oynadığın şey biterken yenisine imzayı çakmak, mümkünse bu arada da birkaç reklamda birden görünmek, billboard'lara çıkmak lazım. Ekranlar boş bırakılmaya gelmez. Ama işte bu arkadaş, üstelik öyle çok genç yaşta değil, 35 civarında yakaladığı şöhreti kaybetme paniğine filan kapılmamış, kurufasulyeci Halim'i kimseler unutmadan hangi yeni yüzle ekrandan milyonlara ulaşabilirim dememiş, onun yerine gidip gecede birkaç yüz kişiyle göz göze olabileceği tiyatro sahnesini yeğlemiş. 'Küpün' sadece parayla dolmayacağını biliyor belli ki. Neticede İlker Aksum, şimdi oyun atölyesi'nde sahnelenen 'Macbeth'in başrol oyuncusu. Antepli Ruşen'den, Adanalı Halim'den sonra şahane bir Macbeth. Ve heyecanı öyle bir starın filan değil, ilk kez seyirciyle karşılaşmış bir 'çömez'in heyecanı olabilir ancak. Onun için de çok sahici ve çok başarılı.

 

O sahne çıkarılmış

Kemal Aydoğan'ın sahneye koyduğu oyunun medyadaki ilk haberleri geçen hafta 'sahnede dökülen kan' üzerine çıktı. Macbeth ile Macduff in (Saygın Soysal) düellosu fazla gerçekçi olmuş, Aksum'un kılıç darbesiyle yaralanan kafasına altı dikiş atılmıştı. Doğal olarak iki gün sonra oyunu izleyen herkesin yüreği ağzındaydı o sahnede. Neyse ki, sakatlık çıkaran sahne çıkarılmış, artık ağır çekimde kılıç sallıyor gençler birbirine. Oyuna dair birkaç not: Sahne tasarımı (oyun atölyesi dekor ve kostüm için bu terimi kullanıyor ve tek elden çıkıyor bu işler) olağanüstü. Bengi Günay’ı kutlamak istiyorum, geçen yılki 'Şekspir Müzikali'nden sonra yine hem çok işlevli hem çok etkileyici bir tasarıma imza atmış. Kemal Aydoğan, 'cadılar'ı samanlara dönüştürmüş, iyi bir fikir olabilir, ama oyunun açılışındaki ayinin hem çok uzun hem de vasat olduğu kanaatindeyim, hatta samanların oyunun en zayıf öğeleri olduğunu söylemek mümkün. Minik yıldız Berke Yağış İlker Aksum, oyunun en büyük kozu, buna şüphe yok. Bir de gelecek vaat eden küçük yıldızla karşılaşacaksınız 'Macbeth'te. Daha oyun başlamadan sahnenin önünde elinde kılıçla paten kayıyor olacak. Sonra arada çıktığını, sahnede bir tur attığını, ikinci perde başlamadan bir seyirciye elindeki topu attığını, aynısını oyuncularla da denediğini, ama onlardan memnun kalmadığını göreceksiniz. İşte onun adı Berke Yağış. Oyun broşüründen öğrendiğimize göre 'Hırçın Kız'ı 32, Atinalı Timon'u 27 kez seyretmiş. Komşu apartmanda oturuyor. Beş yıl önce, yani yedi yaşındayken bir gün çıkagelmiş, oyunu izlemek istemiş. Ondan sonra da ikinci evi bellemiş oyun atölyesi sahnesini. Kendi kendine geliyor, oturup oyun izliyor, arada oyuncularla hoşbeş ediyor. Bugün de sahnede işte. Oyundaki işlevi ne diye sorarsanız, 'yönetmen' o. 'Macbeth'te ayrıca Esra Kızıldoğan, Ender Yiğit, Murat Tüzün, Barış Yıldız, Muharrem Özcan, Gözde Kırgız, Pınar Bekaroğlu, Osman Akça ve Sertan Müsellim oynuyorlar. İkinci oyun talihsizliği midir bilemiyorum, ama bana göre diğer oyunculuklar yetersizdi. Zamanla oturacağını umuyorum. Ve son söz: Tolga Çebi ne kadar iyi bir müzisyendir!

 

 


İzleyici Yorumları

•  Macbeth hakkında “facebook”ta yazılan yazılar
•  Macbeth hakkında “ekşi sözlük”te yazılan yazılar
•  Macbeth hakkında “private sözlük”te yazılan yazılar
•  Macbeth hakkında “itü sözlük”te yazılan yazılar
•  rengarenkvesiyah.com
•  danzon2008.blogspot.com



 

 

Macbeth hakkında “facebook”ta yazılan yazılar

 

Cenk Guler
19 Mayıs 2011’de saat 18:44’te yazdı.
Tüm olayı kestaneye yüklenmesi zaten tüylerimi diken diken etti. Onun dışında göndermeler, cadılar ve Lady Macbeth harikaydı. Tebrik ederim.

 

Melike Yıldırım Cengiz
14 Mayıs 2011’de saat 18:44’te yazdı.
tek kelimeyle muhteşemdi


Songul Yilmazturk
23 Mayıs 2011’de saat 07:33’te yazdı.
çok muhteşem bir oyun, vakti fırsatı olan herkes görmeli...fırsatım olursa ikinci kez de izleyeceğim:)

 

Lale Cangal

Bu Macbeth bir baska. . Laflar cok anlasilinir cevrilmis. Anlamlarindan hicbir sey eksilmeden.., Muzik cok iyi oyunu hissetmeye cok yardimci hemen icine girmemi sagladi.Cadilarin iniltilerinin bile bir notasi vardi,ritmleri danslari cadiliklari kisaca cok eglenceliydi. ve Esra Kizildogan ..o korkunc kalplI kadini gord...um , gercek anlamda Lady Macbeth ti.. Harika bir oyundu. Herkesi tebrik ediyorum!..
06 Mart 2011'de saat 00:43'te yazdı


Neslihan Mutlu

Dün akşam oyun atölyesinde Macbeth'i izledim.Olağanüstü bir performans sergileyen değerli oyuncu İlker Aksum başta olmak üzere, tüm oyuncuları tebrik ediyorum, ayrıca cadılar muhteşemdi :)
05 Mart 2011 saat 00:42'de yazdı

 

Aslı Aydın ‎
"Bu elleri okyanuslar bile temizleyemez artık."
Gerçekten muhteşemdi. Bir pazar gecesinin bu kadar mükemmel biteceğini düşünmemiştim hiç. Böyle muhteşem bir oyun sundukları için emeği geçen herkese çok teşekkürler.

29 Kasım 2010 Pazartesi saat 18:34'te yazdı

 

Serap Ertuğrul

az evvel şinası sahnesinde izlediğim oyun, tek kelime ile muhteşem, oyunculuk, ışık, kostüm...

27 Kasım 2010 Cumartesi saat 23:53'te yazdı

 

Macbeth hakkında “ekşi sözlük”te yazılan yazılar

 

oyun atolyesindeki cadılar okadar başarılıdırlar ki ne müzik gider günlerce kulağınızdan, ne de görüntüleri..

lan ben yalnız korkmadan yaşabiliyordum ne güzel şimdi tuvalete gidememekten sistit olacağım..

tebrikler..
(fatosela, 05.03.2011 23:52)



acilis sahnesi: ben bu goruntuyu bir yerden anımsıyor muyum acaba? dedirten bir açılıs
ve birden hrant dink oradadır boylu boyunca ve artık oyun süresince....
oyun ve imgeler...
oyun atölyesi..
haluk bilginer bir kez daha iyi ki varsın.
(lesursis, 04.03.2011 01:45)



şu sıralar oyun atölyesinde patenli çocuk olmadan oynanan oyun. en büyük hatta gördüğüm tek eksiği makyajların yeteri kadar gerçekçi olmaması. bunun da çaresi -izleyici için- en ön sırada oturmamak. en ön sırada oturmanın bir kötü yanı da macbeth in banqua nın kanlı hayalini gördüğü sahnede yan koltuğunuzda oturan tanımadığınız bir kızın elinin tersiyle size vurma ihtimali bulunması. en güzel sahnelerse kesinlikle cadıların olduğu sahneler.
(stalking in midnight, 24.01.2011 01:37)

 

oyun atölyesi'nin oyunu gerçekten beklentimin çok üstündeydi. ellerine sağlık alkışlamakten ellerim patladı. oyundaki gölgeler ve ışıklar o kadar iyi kullanıldıki çoğu zaman sahnedeki oyuncuları bırakıp gölgelerini izlemeye başladım. tek kusuru macbeth ve lady macbeth'in konukları ağırladığı sahneyi sevemedim biraz olmamış gibi geldi. ama tiyatro'dan keyif alma eşiğimizi çok yükseğe çektiler oyun atölyesine teşekkürü buradan bir borç biliriz

 

(coverthetaiba, 16.01.2011 23:53)

 

oyun atolyesinde oynanan versiyonunda cadılara bayıldıgım bittigim oyun. o nasıl etkileyici bir kostum-muzik-dans uyumuydu yahu. ve bi de:
`erdemliyle kokusmus
birbirine karısmıs
gozgozu gormez iken
siste pusta bulusmus`

 

(e3dd, 29.12.2010 08:35)

 

oyun atölyesinde oynanan, patenli çocuk falan görmediğim oyun.
müzikleri, inleyen yaralı askeri ve kılıç dövüşü sahnesi etkileyiciydi. bay ve bayan macbeth'in misafirperverliğine kırık not veriyorum. ayıp, ayıp evine gelmiş insana...töbe töbe.

 

(yorganadam, 26.12.2010 22:27)

 

çok büyük anlamlar atfettiğim bir kitabın bu denli kötü bir temsilini izlemek beni gerçek anlamda üzdü. can alıcı diyalogların vurgulanmayışına mı yanayım kullanılan müziklerin yapaylığına mı bilemedim.

bir de korkunç saygısız bir toplulukla aynı salonda oyun izlemek ayrıca can sıkıcıydı. sürekli çalan cep telefonları, haşır huşur çantasından bir şeyler arayan rahatsız insan dişileri, yerinde sürekli kıpraşıp koltuk gıcırdatarak bir türlü huzur bulamayan ve çevreye huzur vermeyen ademoğulları.. sanki hususi toplanıp getirilmiş temsil izlemenin adabından yoksun bir salon dolusu insan..

ömrü hayatımda büyük bir heyecanla gidip eli boş döndüğüm tek oyun olarak kişisel oyun tarihçeme eklendi.. ama tabiki emeğe saygı dedik kalktık ayağa alkışladık, o ayrı..

 

(linda jane, 26.12.2010 21:52)

 

ışık tasarımının bir "oyuncu" gibi kullanıldığı başarılı oyun.

ayrıca "iktidar için işlenen hiç bir günah saklanamaz" mesaji ile günümüz türkiye'sine gönderme yapan uyarlama.

 

(iklim, 26.12.2010 21:09 ~ 21:12)


oyun atölyesi yorumu için diyebilirim ki "gittim, gördüm, sanata doydum." ertesi gün bile devam etti mutluluğum. şimdiye kadar oynadığı her rolde beğendiğim ilker aksum'u bir de sahnede, hem de macbeth olarak görmek başlı başına bir güzellikti. bazı sahnelerde kendini çok kaptırdığından sesi kısılsa da yahut kelimeleri yuvarlasa da bence çok başarılıydı. esra kızıldoğan lady macbeth'in ihtirasını mükemmel yansıttı. macduff ve macbeth'in yavaş çekim dövüş sahnesini sanki dvd film izler gibi geri sarıp tekrar izleme hissiyatı sadece bende oluşmamış neyse ki. çok iyi çalışılmış bir sahneydi. cadılar tabii ki çok büyük katkı sağladılar.
ama en önemlisi müzikler. gerilimi o kadar başarılı anlatmış ki müzikler, 2. perde başında hazırlıksız yakalananlar neye uğradıklarını şaşırıp ciddi ciddi sıçradılar yerlerinde.
kısacası yönetim, sahne tasarımı, müzik, oyunculuk olarak beklentileri fazlasıyla karşılıyor macbeth. gidin, görün, hissedin.

 

(arrsu, 23.12.2010 22:18)

    
oyun atölyesi tarafından sahnelenişini, oyuncuların performansını yetersiz bulmam nedeniyle beğenmedim. özellikle ilker aksum'um macbeth rolünün altından kalkamadığını düşünüyorum. zaman zaman ne söylediği bile anlaşılmıyordu ve diğer oyuncuların çoğu gibi oyunculuğu fazla abartılıydı, onun sahnelerinde oyuna kendimi daha çok kaptırmam gerekirken tersine oyundan kopmamak için çaba sarfettim.

genel olarak banqua rolündeki murat tüzün'ün, bir iki sahne hariç lady macbeth rolündeki esra kızıldoğan'ın oyunculuklarını beğendim. bunun yanında cadılar da gayet iyiydi tabi, iyi hazırlanmışlardı ve oyuna çok farklı bir hava katıyorlardı.

aslında oyunun yönetmeni kemal aydoğan başarılıydı, bengi günay'ın sahne tasarımı da güzeldi ama oyuncular sırıtınca olmuyor malesef.

 

(arachnid, 18.12.2010 01:50 ~ 01:52)

 

oyun atölyesi ile 24, 25 ve 26 aralık tarihlerinde bir kez daha ankara şinasi sahnesinde yer alacak enfes oyun*
festivalde tadı damağımızda kalmıştı * *

 

(mucrim, 17.12.2010 00:12)

 

oyun atölyesi tarafından dün akşam, sabancı kültür merkezinin dışarıya yakın soğukluğuna rağmen, içimizi ısıtacak kadar sıcak bir performansla sergilediği oyun

 

(noroblastom, 12.12.2010 12:04)


oyun atölyesi' nin yorumunu bir tek ben beğenmedim herhalde. abartılı oyunculuklar, yer yer ne dediği anlaşılmayan bir ilker aksum ve lady macbeth'i oynayan esra kızıldoğan'ın o cırıl cırıl sesi beni çok rahatsız etti. jean d'arc' ın öteki ölümü'nde de beğenmemiştim bu kızı.

koyunun olmadığı yerde keçiye abdurrahman çelebi derler hesabı yine de teşekkür edelim biz haluk bilginer'e.

 

(cashmeere, 06.12.2010 13:27 ~ 13:28)

 

esra kızıldoğan'ın o uzun solo sahnelerinde döktürdüğü oyun. onun dışında paten maten denmiş, ben görmedim paten falan kimsenin ayağında. ha bi de saygın soysal sakatlanmış, oynayamadı. onun yerine sertan müsellim canlandırdı macduff'ı.

 

(schlingel, 04.12.2010 01:33)

 

oyun atölyesi yorumu öyle güzel göndermelerle süslüydü ki, keşke bir iki not alsaymışım diye hayıflanıyorum sürekli. balık hafızalılara önerim olsun, oyuna elinizde kağıt kalemle girin.

 

(eksisozlugebirdahagelinsedalinacaknick, 01.12.2010 00:52)

 

oyun atölyesi tarafından sahneye konulan versiyonu yalnız ve güzel ülke sözüyle nuri bilge ceylan'a selam etmiştir, güzeldir.

 

(noxell, 29.11.2010 20:15 ~ 20:17)

 


''uyuyanlar ve ölüler sadece resimlerdir.
korkunç resimlerden ise sadece çocuklar korkar.''
-lady macbeth


   
oyun atölyesi yorumu harikaydı. herşeyiyle oyun bir bütündü. ilker aksum kanlı ellerle gelince başının yaralandığı geldi aklıma. bir kötü, oldum bir fena oldum.*
oyundan ötürü beklentim artmış olabilir ama ben daha çok dövüş sahnesi abartılıyor demek için geldim. gidicem. baya bildiğin dans ediyor gibilerdi. ne bileyim bir çarpışmayla sarsılma*, kılıçlar savrulurken hızlanma yoktu ki.

 

(cembirdek, 30.11.2010 01:09)


   
"erdemliyle kokuşmuş, birbirine karışmış"

iki gün önce çok büyük beklentilerle ve heyecanla, tabanlarım kıçıma vura vura gittim şinasi sahnesine.
ne de olsa shakespeare di
ne de olsa haluk bilginer di
ne de olsa capcanlıydı, oyundu, tiyatroydu oyun atölyesiydi.

yerlerimizi aldık. oyunun başlamasını beklerken sahnede gözüme küçük çarpan detaylar bile yetti bir anda tüylerimi diken diken etmeye.
tabanı delik ayakkabılar, gazeteyle örtülmüş ve aslında hep üstü örtülü bırakılan cesetler
hiç de boşa çıkmadı umutlarım, izlediğim en iyi oyunlardan biri oldu, hani mümkün olsa geri dönüp beş kere daha art arda izlerdim.

 

(mucrim, 30.11.2010 19:04 ~ 19:06)

 

"olayların farkında olmayan birkaç kişi hariç kimsenin yüzü gülmüyor."

macbeth asla eskimeyecek bir eser, çünkü insanın içindeki kötülük ve vicdan hesaplaşması, yaşam sürdüğü sürece bitmeyecektir.
iktidar hırsıyla, gücün cazibesine kapılan bir hainin hikayesinin, zaaflarıyla, iç çelişkileriyle birlikte ortaya konulması, bana yalnız ve güzel ülkemin bugününe ait olan tabloyu,
"memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar , gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. hatta bu iktidar sahipleri , şahsi menfaatlerini , müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler."
cümlelerini anımsattı.

dün akşam izlediğim oyun atölyesi'nin uyarlaması çok başarılı olmuştu ve göndermeler yerini bulmuştu. haluk bilginer'in ustalığı karşısında hayranlık duymamak elde değil, fakat yönetmen kemal aydoğan ve müzikleriyle tolga çebi'nin ne kadar başarılı olduklarını vurgulamamak onlara haksızlık olur.

oyunun açılışıyla cadılar; muharrem özcan, gözde kırgız ve pınar bekaroğlu muhteşem performanslarıyla seyirciyi de büyüleyip oyunun içine çekiyor ve başından itibaren insanı saran müthiş tempo oyunun sonuna kadar sürüyor. ikinci kısmın başlamasıyla oyundan alınan keyif yukarılara tırmanıyor ve macbeth (ilker aksum) ile macduff'ın (saygın soysal) ağır çekim dövüş sahnesinde en üst noktaya ulaşıyor. sinema filminde defalarca tekrarlanarak çekilebilecek bir sahnenin gözümün önünde kusursuz sahnelenişi, neden tiyatroyu daha çok sevdiğimi bana tekrardan hatırlattı. ilker aksum'un zaaflarıyla korkaklıklarıyla macbeth'i yorumlayışı, esra kızıldoğan'ın ise ihtiraslarıyla lady macbeth'i yorumlayışı, lady macbeth'in macbeth'i kötülüğe teşviki müthişti.

oyuna ait ilginç detaylar ise şöyle,

macbeth'le macduff'un ağır çekim dövüş sahnesi, ilker aksum'un yaralanmasından sonra ağırlaştırılmış. başına 6 dikiş atılan ilker aksum, oyun önemli fakat sağlığım daha önemli gibi bir açıklama yaparak,
“babam öldü ama hala sahneye çıkarım yavşaklığına asla inanmam. önce insandır önemli olan, oyun değil. ben babam ölürse sahneye filan çıkmam, kıçımı yesin herkes. bu kadar içini yakan bir şey varken "çok üzgünüz ama show must go on" demek, bırakın bu işleri yani." diyen haluk bilginer'le benzer tarzda düşündüğünü göstermiş.

oyuncular, tempoyu yukarıda tutan yüksek fiziksel performanslarını oyun atölyesinin düzenli yogayı zorunlu kılmasına borçlularmış.

ankara tiyatro festivali kapsamında izlediğimiz bu oyunda, istanbul'daki temsillerin aksine küçük oyuncu berke yağış oyunu patenle kayarak kapatmadı, eğer tamamen çıkarılmışsa yerinde bir hareket olmuş bence, o tarz bir final oldukça eğreti dururdu. ankara seyircisi olarak şanssızlığımız ise sanırım oyuncular sahneye alışkın olmadıklarından, oyunun etkisini artıran gölgelerinin oluşması için, yanlarda bulunan perdelere göre konumlarını tam olarak ayarlayamadılar.

son olarak haluk bilginer'in kendi yorumunu kattığı bir başka detay ise kim olduğu muallakta bırakılan 3. katili macbeth olarak izlememiz olmuş.

bu oyunu kesinlikle izleyin, asla pişman olmazsınız.

"kendini boşa harcamış olur insan,
dilediğine ulaşıp da sevinç duymazsa.
yıktığın hayat kendininki olsun daha iyi,
yıkmakla kazandığın yapmacık bir mutluluksa.."

 

(kedish, 29.11.2010 10:08 ~ 10:12)

 

 

oyun atölyesi tarafından yardıra yardıra oynanmış eser. oyunun başındaki cadılar performansı ile zaten bi yerlere gideceğimiz belliydi, nitekim gittik geldik de. müzikler, efektler, kostümler, dekor herşey çok ince detaydı. ilker aksum insan değil. o nasıl bi oyunculuk? lady macbeth esra kızıldoğan özellikle ihtirasla dolduğu o ilk sahnede gerçekten oyunculuğunu konuşturdu.

ayrıca söylemeliyim ki gündeme yapılan göndermeler ve sinsi laf çakmalar beni en az oyunun geneli kadar etkiledi. tabii bunu kaç kişi anladı, kaç kişi iç geçirdi bilemiyorum fakat macbeth'in ölümüyle birlikte ağlamak için güzel bi mazeretimiz oldu.

kişisel tiyatro tarihim açısından yazdım bu oyunu bi yere. kolay kolay unutulacak gibi değil. mükemmeldi...

 

(tanri siva, 29.11.2010 02:43)

 

bugün ankara 15. tiyatro festivali çerçevesinde, şinasi sahnesinde başarıyla sahnelenmiş ve ayakta alkışlanmış, nitekim ayakta alkışlanmayı da sonuna kadar hak etmiş olan oyun atölyesi oyunu...

 

(blitz y, 28.11.2010 23:52)

 

memleket sosuyla terbiye edilmiş haluk bilginer çevirisiyle, cadıların uğur kaymaz, ceylan önkol ve hrant dink'i öngörmeleriyle, dansıyla, kostümüyle, oyuncusuyla, müziğiyle izlenmiş en iyi macbeth yorumlarından biri oyun atölyesininkidir.ilker aksum ve esra kızıldoğan'ın performansına diyecek yok iken saygın soysal'ın oyunculuğu da es geçilmemelidir. macduff ile macbeth'in çarpıştığı sahne slowmotion bir dans gösterisi gibi ağızları açık bırakmıştır.

 

(chate noire, 28.11.2010 23:02)

 

dün akşam oyun atölyesi'nde izleme fırsatı bulduğum oyun.
ilker aksum'un performansı biraz hayalkırıklığı oldu benim için açıkçası, sanırım beklentilerim biraz fazla yüksekti.
bazı sahnelerde over acting'e kaçtığını hissettim, bazı yerlerde ise nefes almadan cümlenin sonuna koşma telaşı ile ne dediği anlaşılmadı, o anın duygusunu tam olarak veremedi.
cadılar ise tek kelimeyle mükemmeldiler. hepsini tebrik ediyorum.

 

(poison, 13.11.2010 18:50)

 

sahnelenen bir tiyatro oyunu oldugunu unutarak; kilic sahnesini "geri sarip" bir daha, bir daha izleyesi geliyor insanin.. derken bi bakiyorsun ki, isiklar yanmis, masal bitmis; uyku ölmüş.

“yarın, yarın, ardından yarın, ardından yine yarın.
günden güne böyle sinsice sokulur işte, gelir vakti zaman.
eridi gitti cılız mum. hayat dediğin nedir ki: oynayan bir gölge, sahnede çırpınıp zamanını dolduran zavallı bir oyuncu.
oyun bitince duyulmaz artık sesi. bir aptalın anlattığı gürültülü patırtılı bir masal. hiçbir anlamı da yok.”

 

tiyatro sezonunu harika bir william shakespeare yorumuyla açmak, tiyatro sanatına olduğu kadar hayata dair de umutlu bir filiz yeşermesine neden olurmuş, oyun atölyesinin machbeth yorumu sayesinde buna da tanık olduk… her şeyden önce bunun için minnet dolu bir teşekkürler emeği geçen herkese… w.shakespeare’in en önemli tragedyalarından biri olan macbeth, amatör ve profesyonel tiyatroların sıklıkla tercih ettikleri bir oyun olagelmiştir. kim bilir bunda shakespeare oyunları içinde görece kısa olmasının, temasının seyreyleyende yarattığı iştahın, güncelliğinin ve felsefi derinliğinin önemli katkıları vardır. ve fakat iktidar ah o kirleten iktidar..düşü bile karanlık bulutları göğsümüzde toparlayan iktidar...işte macberth...
tutucu eleştirmenlere ve shakespeareden çok shakespearyenlere inat bir cesaretle ayağında paten elinde oyuncak kılıcıyla salondan sahneye taşan çocuk, toplumsal vicdanımız haline gelen hrant’ın tabanı delik ayakkabıları oyunun temasının güncelliğini vurgulamanın yanı sıra tiyatronun ayna misyonunu da bir kez daha yerine getirmiş diyebilriz…patenli velet fazla zorlama ve gereksiz bir yabancılaştırma olsa da... tolga cebi'nin müzikleri harika, cadıların söyledikleri
"şeyler" kimi zaman çocuk şarkısı iticiliğinde, ilker aksum macbeth'i iyi okumuş ve yorumlaşmış, role kattığı mizah sosu ayarında ve harika, yan roller dönem ruhunu yansıtır nitelikte sahne sade ve dikkati oyunda toplar nitelikte...daha çok şey söylenir ya...bilet bulursanız gidin mutlaka...keşke özel tiyatrolar devlet tarafından daha çok desteklense de daha ucuz bilet fiyatlarıyla bu güzel oyunlar defalarca dostlara izletmek için bir daha bir daha izlenebilse...

 

(emotembelyazar, 05.10.2010 01:22)

 

 

oyun atölyesinde sahneye konan versiyonu patenli çocuk dışında müthişti.ilker aksum ve saygın soysal ( macduff) ayrıca takdir edilesi oynamış.finaldeki kılıç sahnesini tekrar oynarlar mı diye çok alkışladım ama olmadı :p

 

--- spoiler ---
büyüleyelim hayat büyülensin
kadere yön verelim.

büyücüler kostüm müzik dans makyaj olarak çok başarılıydılar.
--- spoiler ---

 

çeviri için haluk bilginer in ellerine aklına sağlık.

 

(novac, 04.10.2010 13:28)

 

 

teşekkürler haluk bilginer, harika çevirin için.
teşekkürler kemal aydoğan, oyunu bu kadar tempolu yönettiğin için.
teşekkürler ilker aksum, muhteşem oyunculuğun için.
teşekkürler cadılar şarkılarınızla bizi salondan alıp başka yerlere götürdüğünüz için.
teşekkürler tolga çebi insanı beyninden vuran müzikler için.
teşekkürler tüm ekip, bizlere shakespeare keyfi yaşattığınız için.

 

sen git len patenli, bi tek seni sevmedik.

 

(leaves dancing in the breeze, 04.10.2010 10:46)

 

 

oyun atölyesi tarafından sahneye konan hali için konuşmak gerekirse; başta ilker aksum olmak üzere tüm oyuncular çok başarılıydı ancak cadılar'ı bir kenara ayırmak istiyorum, müthişlerdi. tolga çebiher zamanki gibi döktürmüştü, keşke oyunların soundtracklerini çıkartsalar. gayet sade olan dekor oldukça işlevsel kullanılıyordu, dekor üzerinden yapılan hrant dink eleştirisi gayet hoştu. her zamanki gibi oyun broşüründeki sözlük keyifliydi. çocuk meselesi ise beni ve beraber gittiğim bütün arkadaşlarımı çok rahatsız etti.

 

--- spoiler ---

broşürdeki sözlükten yola çıkarak sahnede "geleceği" temsil ettiği yorumu ve " altı üstü oyun oynuyoruz, haddinden fazla ciddiye almayın" gibi muhtemel bir yorumu düşünsem dahi hoşlanmadım, hoşlanmam mümkün de değil. en azından çocuğa adidas şort giydirmeselerdi, oyuna yabancılaşmanın ötesinde sahnede her gözüktüğünde bizi moda'ya fırlattı adeta. özellikle oyun başarılı bir dövüş sahnesiyle son bulduktan sonra nefeslerimizi tutmuş alkış koparmayı beklerken o patenleriyle ortaya çıkması beni hayal kırıklığına uğrattı.

--- spoiler ---

 

sözlerime burada son verirken haluk bilginer'i muazzam çevirisi için tekrar tekrar tebrik etmek istiyorum; -şekspir- bu kadar güzel çevrilirdi herhalde; çevirmenim diye gezinenler bir gidip izleyiversinler.

 

(zahmet, 03.10.2010 23:58)

 

 

scottish play olduğunu ilker aksum'un kafasındaki pansumanla kanıtlamış oyundur. haluk bilginer güzel çevirmiş. 2. perdeyi fazla kırpmış ama gene de çok güzel. ilker aksum her zamanki gibi mükemmel oynamış karakteri. karaktersiz ve ezik macbeth'i şahane yansıtmış. esra kızıldoğan ise ne yazık ki normalde çoook daha iyi olan oyunculuğunu lady macbeth'e yansıtamamış. jeanne dar'c 'ta aşmıştı oysaki. yan rollerde oynayan arkadaşlar ise ne yazık ki vasat.

 

sonuç olarak beğendim ben bu oyunu. tek kötü/gereksiz yanı yabancılaştırma öğesi olsun diye konan patenli çocuk. gereksiz gelmişti, sonuçta espritüel değil, dikkat dağıtması filan da yok. bomboş bir olay.

 

(darknum, 03.10.2010 16:47)

 

 

 

Macbeth hakkında “private sözlük”te yazılan yazılar

 


solzimer / 05.10.2010 13:28:50
eğitimlerinden şüphe edilmeyecek oyunculardan oluşan bir kadronun sahnelediği oyun. lakin shakespeare oynamak için sahne tecrübesinin cidden çok olması gerek, klasik yapıtlarda çok antremanlı olan bir bünye gerekli. shakespeare oyunlarındaki performanslarda, konumları itibariyle biraz ham kaldılar.

shakespeare oyunları bizim ülkemiz insanları için zordur, bunu ancak iyi performanslarla sevdirebiliriz, hazmı zor performanslar seyirci kaçırır. oyun atölyesi shakespeare oyunları koymayı bir borç biliyor, evvelki "atınalı timon" temsillerı bahsettiğim durumu aşmış performanscılarla iyi sahnelenmişti. bu da seyirciye çok kolay geçmişti. o yüzden bundan sonraki shakespeare oyunlarında daha da sahne deneyimlerı olan oyuncularla yapılırsa çok daha iyi bır seyir olacaktır.  

 

ayik / 05.10.2010 00:37:53
oyun atölyesi nin yeni oyunu. ilker aksum esra kızıldoğan macbeth ve lady macbeth. kemal aydoğan yönetiyor haluk bilginer çevirmiş tolga çebi müziklerini bengi günay sahne tasarımını irfan varlı ışıklarını yapmış. çok güzel olmuş, seyredilesi oyun. patenli çocuk? bilemedim, olmasa da olur.  

 

Macbeth hakkında “itü sözlük”te yazılan yazılar



ilker aksum, murat tüzün ve ender yiğit gibi deneyimli oyuncularla birlikte sahnelenen oyun. bu tarz oyunları ağır bulanlar bile, ilker aksum ve murat tüzünü izlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamazlar. genel olarak sesler, vurgular ve oyunculuklar çok güzel.

hepsini bir kenara bırakırsak, bu tarz oyunları izlemek genel kültürdür. tiyatroya gitmeyenler için güzel bir başlangıç olmasının yanında, hem edebiyatın hemde sahnenin yapıtaşlarından olduğu için iyi bir başlangıç noktasıdır. tiyatro sevenler için ise, mutlaka görülmesi gereken, temel oyunlardandır.

 

(lady, 08.02.2011 21:59)



bu akşam izlediğim oyun. oyun başlamadan önceki beklentilerim ve oyundan sonra hissetiklerim arasında epey fark vardı.

saygın soysal ve ilker aksum'un performanslarını çok merak ederken, sadece esra kızıldoğan'ı konuşarak çıktım. lady macbeth en fazla bu kadar dozunda oynanabilirdi heralde. ne eksik ne fazla.

ilker aksum'un vicdan muhasebesinden çok korkuyu yansıtması , sözleri yuvarlaması, defalarca yaptığı tonlama hataları tam bir hayal kırıklığıydı bence.

ve tabi ki çok şey beklediğim saygın soysalın oyununun zayıflığı , barış yıldızın sesinin zor duyulması , sertan müsellimin canlandırdığı karakterlerin arasında net bir ayrımın olmayışı da oyunu izlerken heyecanımı azaltan eksikliklerdi.

esra kızıldoğan'ın iç hesaplaşması sonucunda çöküşü oyunun doruğuydu bence.

ve tabi ki cadılar. müthişlerdi. her sahnelerinden büyük keyif aldım.

müzikler ve reji gayet başarılıydı. çember şeklindeki sahne seçimini de çok sevdim .

evet böyle. diğer oyuncular esra kızıldoğan'ın performansına yaklaştığında tadına doyum olmaz kesinlikle. izlenmesi gerek.

(vanguard, 22.01.2011 01:16)

 

oyun atölyesinin sahneldiği hali gayet özenli ve farklı. müzikler, sahne geçişleri etkileyici de, sanki oyuncuların heyecanları bana yansıyamadı fazla. hani içim mi yerli yerinde değildi bilemiyorum, ama içimde hissemedim cümlelerini.

 

(heidi, 17.12.2010 07:47)

 

ceylan'lı*, uğur'lu*, hrant'lı*, şamanlı, walter benjamin'li, erich fromm'lu bir macbeth. bir tane de siz almaz mıydınız?

http://www.marksist.org/...

oyun atölyesi'ne bin tebrik ve teşekkür ile,

http://www.oyunatolyesi.com/...

 

(aygız, 28.11.2010 21:28)

 

şu an oyun atölyesinde sahnelenen, kesinlikle görülmesi gereken shakespeare'in ünlü tiyatro oyunu.

 

(kırkı kırık küp, 14.11.2010 02:54 ~ 02:55)

 

bu yıl oyun atölyesi tarafından sahnelenen oyun. tee çarli'de afakan olarak tanıdığımdan beri oyunculuğuna hayran kaldığım ilker aksum'u sahnede görmek bir yana lady macbeth'i oynayan esra kızıldoğan'ın ve macduff rolündeki saygın soysal'ın performansları da beni çok etkiledi.

 

ayrıca oyunca banquo'nun oğlunu oynayan küçük bir çocuk var ki enteresan bir hikayeye sahip. berke yağış isimli bu çocuk oyun atölyesi'nde oynanan oyunları onlarca kez izlemiş. hatta artık her oyunda yeri hazır oluyormuş. bu oyunda da küçük bir rol bulabilmiş kendisine. küçük yaşta şanslı bir tiyatro aşığı belli ki. muhtemelen ilerde de izleriz kendisini sahnelerde.

 

oyunculukların yanı sıra oyunun tavrı, duruşu ve tolga çebi tarafından yapılan müzikleri de çok iyiydi. oyunun yönetmeni kemal aydoğan neden bu oyunu seçtiklerini bir röportajında şöyle anlatmış;

 

"iktidarın röntgenini çeken, bize dünyanın her zamanında, her yerinde olan iktidar mücadelelerini, o merkez-kaç kuvvetinin içine girince insanın nasıl bir yaratığa, caniye, cinayet makinesine dönüştüğünü anlatan çok güzel bir oyun. iyi bir oyun olması, shakespeare olması, politik olması ve insana da bu halini gösteriyor olması gibi nedenlerimiz var. oyunların içerisinde politika ile uğraşmak, oyunları oradan anlamaya çalışmak gibi bir niyetimiz var, becerebildiğimiz kadar."

 

gerçekten iyi bir iş çıkarılmış.

 

(chubbchubb, 12.10.2010 00:41)

 

http://rengarenkvesiyah.com/2010/09/29/macbeth-william-shakespeare-oyun-atolyesi/

29 Eylül 2010

 

Macbeth, William Shakespeare (Oyun Atölyesi)
“Fair is foul, and foul is fair.” (Witches)

 


“Erdemliyle kokuşmuş, birbirine karışmış
Gözgözü görmez iken, siste pusta buluşmuş” (Cadılar)

 


Tiyatro sezonu 1 Ekim’de açılıyor. İstanbul Şehir Tiyatroları’nın ve özel tiyatroların bu sezona yeni oyunlarla başlayacağını umuyorum. Anadolu yakasında yaşayan ve İstanbul trafiğinde ruh sağlığını pek koruyamayan biri olarak, tiyatroya gideceksem işten çıkınca on beş dakikada ulaşacağım bir tiyatro olsun istiyorum. Ya da haftasonu için Taksim’de bir tiyatro. Şehir tiyatrolarının Kerem Yılmazer, Müsahipzade Celal, Ümraniye, Haldun Taner sahneleri de, Oyun Atölyesi’nin sahnesi de; ses/ışık/ısıtma/soğutma sistemleri, sahne genişliği, izleyici kapasitesi ve dış mekan açısından gayet konforlu.

 


Bu tiyatro sezonuna, Oyun Atölyesi’nde, Macbeth’in prömiyer öncesi, seyircili son provasını izleyerek başlıyorum. İki perdelik bir oyun Macbeth, ilk perde bittiğinde keşke izlemeden önce oyunu okumuş olsaydım diye düşündüm. Çünkü, sözün az hareketin çok olduğu bir oyun.

 


“Look like the innocent flower,
But be the serpent under it.” (Lady Macbeth)

 


Shakespeare Macbeth’i 1600 lerin başında yazmış. Macbeth, İngiltere, İskoçya ve İrlanda kralları, beyleri, kadınları ve savaşçıları üstüne, ama en temelde iktidar olma hırsı üstüne bir oyun. İskoç kralı Duncan’ın, akrabası ve generallerinden biri olan Lord Macbeth ve eşi Leydi Macbeth tarafından evlerinde öldürülüşü ile başlayan, bir dizi iktidar cinayeti... İnsanın içindeki hırsı ve kötülüğü oyunda üç cadı ve Leydi Macbeth temsil ediyor. İyi düşünceler, soylu davranışlar ve sadakat , yazık ki sadece erkeklerce temsil ediliyor. Oyundaki tek kadın Leydi Macbeth, -erkek söylemiyle ifade edersem- tam bir Havva’nın soyu. Erkeği iktidar için, güç için kışkırtan, hedefe ulaştıracaksa öldürmeyi sadece ayrıntıdan sayan bir kadın.

 


“Kral olmak bir şey değil, aslolan güvende olmak” (Machbeth)

 


Sahne tasarımında yine sadelik tercih edilmiş. En az dekorla mekanları tanımlama, özellikle hareketin ve müziğin yoğun olduğu oyunlarda seyirci olarak beni rahatlatıyor, oyuna yoğunlaşmamı kolaylaştırıyor. Oyunda, nerdeyse beşer dakikalık aralarla sahneden hızla uzaklaşmalar/hızla sahneye dönüşler var. Bu kadar çok giriş çıkış yerine, bilmiyorum dekorla başka bir çözüm bulunabilir miydi? Geçen sezon izlediğim “7 Şekspir Müzikali”ni çok beğenmiş olmamdan,ya da her iki oyununda aynı tiyatronun iki ayrı Shakespeare uyarlaması olmasından, bilmiyorum;ama Macbeth’i izlerken sürekli 7 Şekspir Müzikali’ni hatırladım. Şarkılar, cadıların beklediği ve siyah tülle ayrılan mekan içinde mekan, aralara biraz zoraki sokuşturulmuş hareket çekmeler... Bir kez karşılaştırma yapmaya başlayınca da, Macbeth diğer oyunun daha kuru bir tekrarı gibi geldi bana. Ya da işin gerçeği “What's done is done. (Lady Macbeth)” dı da, benim içimdeki cadılar aklımı çelmeye çalışmıştı.

 


“Neydim, n’oldum, n’olcam!” (Cadılar)

 


“Double, double toil and trouble;
Fire burn and cauldron bubble.”(Witches)

 


Sahnede, oyunun çoğunun geçtiği, yuvarlak platformla, cadıların çaldıkları def/bendir benzeri aletin şekilsel benzerliği; kırmızı, yeşil ve mavimsibeyaz ışıkla sahne içi geçişler; cadıların şaman afrika yerlisi kızılderili karışımı kostümleri, keyifli detaylardandı. Oyuncular içinde gerçekten orda ve o kişiliğe bürünmüş etkisini seyirciye ulaştıranlarsa, sadece cadılar ve Leydi Macbeth’di. Onun dışında kalan oyuncular, biraz kararsız gibiydiler, ya da izleyici olarak ben biraz önyargılıydım. Çünkü içlerinde televizyon dizilerinde izlediklerim vardı, ve onlar oynarken zaman zaman “Dizideki karakterleri su yüzüne mi çıktı ne?” diye düşünmeden edemedim. Bu düşüncem oyunculara haksızlık, biliyorum. Onlar ne kadar dizide oynadıkları rolden sıyrılıyorlarsa; izlerken ben de aynı şekilde, onları hafızamdaki yerlerinden sıyırmalıydım. Oyunu izlemeden benim yapamadığım şeyi yapabilirseniz, daha keyifle ve konsantrasyonunuzu kaybetmeden izleyebilirsiniz diye düşünüyorum.

 


“Stars, hide your fires!
Let not light see my black and deep desires.”(Macbeth)

 


Detayları bir kenara bırakacak olursam, oyunda bana göre en önemli sorun, orjinal oyun ile günümüz arasındaki bağlantının zayıflığıydı. Diyeceksiniz ki, “Şart mıdır 1600’lerde yazılmış bir oyunun güncellenmesi?” kesinlikle şart değildir. Ancak izlediğim orjinal oyunun bir tekrar sahnelemesi değildi. Oyun başlarken sahnenin iki yanında, hemen seyircinin önünde, yüz üstü yerde yatan, üzeri gazete ile örtülmüş, oyun başlayınca cadı olacak cesetler; konuşma aralarına serpiştirilmiş ama pek de yerine oturmamış günlük espriler; onbir oniki yaşında bir çocuğun sahnenin içinde paten kayarak dolaşmasıyla sağlanmak istenen 1600/2010 geçişi; oyunu ne geçmişte ne şimdide arada bir yerde ve bütünlüksüz algılatıyordu.

 

“Life's but a walking shadow, a poor player
That struts and frets his hour upon the stage,
And then is heard no more. It is a tale
Told by an idiot, full of sound and fury,
Signifying nothing.”( Machbeth)

 


Nihayetinde, bir oyunu izlerken zevkten kendimden geçtiğim de olur, bir türlü konsatre olamayıp kıpır kıpır kıpırdadığım da. Ama şimdiye kadar bir tiyatro oyununda esneyip uyumak istediğim hiç olmadı. Çünkü, sahnede olanı, oyuncunun büründüğü role geçişini, ses ve hareketlerdeki anlık değişiklikleri izlemek, benim için aslolan. Sahnede kurulan dünyayı seyrederken, şanslıysam o dünyaya bir kaç saatliğine dahil olmak.

 

Hiç izlemedinizse, ilk seyriniz neden Oyun Atölyesi’nin sahnelediği Macbeth olmasın?
Oyunun web sitesi : http://www.oyunatolyesi.com/etkinlikler/oyun/oyun-atolyesi/macbeth-2010-2011 

 

Bu yazı okunurken, yazanın geçmiş seyirlerine dayanan, Oyun Atölyesi oyunlarına karşı yüksek beklentisinin; sözü fazla uzatmak ve oyunun heyecanını kaçırmak istemediği için beğenilerini yazmadığının; dün ve bugün sonbahar etkisiyle midir bilinmez biraz huysuz ve zor beğenir olduğunun, göz ardı edilmemesi gerekir, kanımca.

 

Son söz : Oyundan önce, tiyatrodaki Antre Cafe’de bir fincan kahve veya bir kadeh şarap içmek ıskalanmamalı.

 

http://danzon2008.blogspot.com/search/label/oyun%20atölyesi


oyun atölyesi'nin "macbeth"i hakkında

 

günümüz tiyatro yönetmenlerinin klasik oyunları, çok uzun oldukları gerekçesiyle budadıklarına sıklıkla rastlarız. sırf günümüz seyircisini sıkmamak, oyuncusunu “gereksiz yere” yormamak için klasik metinlerin kısaltılarak sahnelenmesi doğru mudur?
kısaltmalar bazen, yönetmenin oyundan çıkardığı yorumu ve iletmek istediği mesajı daha yoğun ve öz bir şekilde verebilmesiyle de gerekçelendirilir. belki çıkarılan kısımların oyunun anafikriyle doğrudan ilişkisi olmayabilir; ancak sadece ana olay örgüsünü koruyup, nerdeyse diğer bütün yan olayları ve karakterleri oyundan çıkarmak yazara ve metne saygısızlık değil midir? üç ciltlik “karamazof kardeşler” istenirse tek bir cilde indirgenebilir; bütün yan hikayelerinden arındırıldığında dostoyevski’nin “karamazof kardeşler”inden ne kalır geriye?

 

kemal aydoğan’ın yönetmenliğini yaptığı oyun atölyesi yapımı “macbeth” ara dahil iki saati biraz aşan bir sürede tamamlanıyor. bu “macbeth”te, shakespeare’in -bence- kaleme aldığı en hoş sahnelerden biri; kralın öldürüldüğü gecenin sabahında ısrarla çalan şato kapısını açmak için zar zor uyanan, akşamdan kalma, kırmızı burunlu, şişman kapıcının benzersiz monologu yok mesela. dördüncü perdede lady macduff ile oğlunun katledilmeden önceki namus-namussuzluk üzerine diyalogları da yok, hemen ardından gelen macduff ile malcolm’un kötülük üzerine konuştukları sahne de -sanırım- kısaltılmış. oyun atölyesi’nin “macbeth”i bayağı bir budanmış.

 

buna karşılık, kemal aydoğan doğudan (şamanizm), batıdan (angelus novus) ve ikisinin ortasındaki bu topraklardan (hrant dink) esinlenen figürler ve kavramlarla beslemiş yorumunu.
ön oyun niteliğindeki ilk sahnede; üstü gazete ile örtülü, siyah ayakkabılarının altı -ve birinin delik olduğu- gözükür şekilde yerde yatan fotoğrafıyla ülkemizin katledilenler/kayıplar tarihine geçmiş hrant dink’in, ve ayrıca ceylan önkol’un ve uğur kaymaz’ın ölmüş ruhlarının canlanıp cadılara dönüşmesi ilk akıl karışıklığını yaratıyor.
“macbeth”in cadıları kötücül yaratıklar değil miydi; hrant dink özdeşleşmesi nerden çıktı demenize kalmadan, anlıyorsunuz ki bunlar cadı değil şaman.

 

ne idüğü belirsiz, “bu kadar sakallı olmasalar kadın denebilecek yaratıklar” olan shakespeare’in cadıları kemal aydoğan’ın yorumunda şamanlara çevrilmiş; shakespeare’in kehanetle, kötülükle, intikamla uğraşan cadıları, en önemli özellikleri iyileştirici güçleri olan ve doğaüstü duyarlılıklara sahip şamanlarla bir tutulmuş. batı toplumlarında dışlanan -veya ötekileştirilen- cadılar, doğu toplumlarında baştacı edilen şamanlarla yer değiştirmiş.

 

oyunun ilk beş dakikasında gerçekleşen bu iki dönüştürmeyi, oyun devam ettikçe de yerli yerine oturtamadım.
zaten bu ikisiyle yetinilmeyip, ilerleyen dakikalarda bir çalım daha atılıyor seyirciye: şaman davullarının üzerine çizilmiş figüt ile daha sonra üç şaman sahnede olup biteni seyretmek üzere sahnenin gerisindeki yerlerine konumlandıklarında oluşturdukları figür walter benjamin’in yorumu ve paul klee’nin çizimiyle canlanan "angelus novus" figürü.
kehanet yetili cadılardan dönme; tanrılardan haber getiren, insanları iyileştiren şamanlar ile “yüzünü çevirdiği geçmişte gördüğü felaketlere müdahele edemeyip cennetten gelen ve adına “ilerleme” denen fırtınayla geleceğe sürüklenen tarih meleği” angelus’un ne ilişkisi var?
şamanlar tanrılardan haber getiriyorlar, insanları iyileştiriyorlar; cadılar gelecekten haber veriyorlar, kehanetlerde bulunuyorlar, insanları kötülüklere teşvik ediyorlar; “tarihin meleği” angelus novus ise geçmişi, geçmişte kalmış felaketleri görüyor, geleceğe müdahele edemiyor, sadece geleceğe doğru sürükleniyor.
bu iki -hatta üç- zıt olgu nasıl örtüşebilir ki! yoksa; örtüşerek bir bütün mü oluşturmaları, tamlaşmaları mı isteniyor? öylese; haksız yere katledilmiş hrant dink, ve dahası 14 yaşında, lice'nin bir köyünde hayvanları otlatırken karnına isabet eden patlayıcı sonucu ölen ceylan önkol ve 12 yaşında sayısız kurşunla öldürülen uğur kaymaz neresinde duruyorlar bu bütünün?

 

oyun hakkında internette rastladığım bir yazıda özdeş özbay “cadılar Shakespeare'in yaşadığı dönemde farklı düşünen, farklı davranan kişilerdi ve devlet ve kilise tarafından farklı olmaları nedeniyle yakılıyorlardı. Hrant'ın bu anlamda Türkiye'de farklı düşünen ve devletin resmi ideolojisine muhalefet eden kişiliği ve bunun sonucunda egemen medyada başlatılan bir cadı avı sonucu katledilmesi Shakespeare döneminin cadı avı ile benzerlik gösteriyor.” diye kurmuş bağlantıyı. iyi de kemal aydoğan’ın “macbeth”indekiler cadı değil ki şaman. [özder özbay'ın makalesi, hepsine katılmasam da, kemal aydoğan'ın "macbeth"i hakkında hiç bir yazıda rastlamadığım ilginç ve zihinaçıcı düşünceler içeriyor.]

 

kemal aydoğan, mimesis’teki söyleşisinde cadıların günümüzdeki karşılığını ararken “somut hali ile iktidar tarafından “kıyılmışlar”, politik cinayet mağdurları üzerinden gittik. Bunun da günümüzdeki karşılığı Hrant Dink diye düşündük. Birebir benzetme değil ama Hrant Dink’in kıyıldığı andaki fotoğrafını düşünün. Bir cadı gelir üzerinde gazete kapatılmış olan diğer iki cadıyı, iki şamanı kaldırır, canlandırır.Şamanların bir görevi de ölüleri öbür dünyaya taşımaktır ya. Oyunu seyrederler, baştan sona sahnededirler ve iktidara kendini gösterirler. İktidar hırsı, duygusu taşıyanlara küçük müdahalelerde bulunur. Zaten cadılar da “öldüreceksin” demezler, “kral olacaksın” derler. Ortada cinayete teşvik filan yoktur. Onlar sadece kötülüğü açığa çıkarır ve ortak kötümüzü gösterirler.” diye anlatıyor.

 

işin tuhafı; cadılar şaman olmuş ama kötülükleri baki.
sahnedeki olayları da sadece seyretmekle kalmıyorlar ki; kehanetleriyle yerleştirmiyorlar mı macbeth’in içine kötülük tohumunu. hadi, "“öldüreceksin” demediler, “kral olacaksın”" dediler ve aslında sadece “küçük müdahelelerde bulunan” varlıklar, o zaman neden kestanelerinden vermeyen kadının kaptan kocasının peşinden intikam almak için gittiklerini anlattıkları sahne çıkarılmamış, olduğu gibi duruyor.
sırf biri size kestane vermedi diye intikam peşine düşmüşseniz, “kötü” değil misinizdir! hadi kadın kestanesini vermedi, size de “defol cadı karı” dedi diye intikam peşindesiniz; o zaman macbeth’ten ne istiyorsunuz: oyunun sonunda macbeth’in ölü bedeninin üzerine attığınız kestanelerin anlamı ne? hrant dink’in, uğur kaymaz’ın, ceylan önkol’un intikamını mı almış oldunuz böylece; onlar intikam peşinde koşarlar mıydı!

 

eğer; genelgeçer algılayışın (resmi söylemin) aksine cadıları kötülükle özdeşleştirmeyip, aslında sadece ötekileştirildikleri için dışlanmış, horlanmış, ezilmiş varlıklar olarak yorumlamışsanız, hatta onları şamanlara dönüştürmüşseniz; o zaman kestaneli kadından intikam alma hikayesini de oyundan çıkarmanız gerekmez miydi. roman polanski’nin “macbeth” filminde olduğu gibi.

...

 

1.perde 3. sahne, banquo: “gördüğümüz şeyleri gördük mü gerçekten?”
1.perde 3.sahne, macbeth: “insanın düşündükleri gördüklerinden daha korkunç olurmuş meğer.”
4.perde 1.sahne, macbeth: “cadıları gördün mü?", lennox: “hayır, efendimiz.”, macbeth: “yanında geçmediler mi?” lennox: “hayır, geçmediler, efendimiz”, macbeth: “binip gittikleri yellere lanet! cadıya inananın canı cehenneme.”

 

kemal aydoğan’ın söyleşide ve program kitapçığında belirttiği gibi; şamanlar sadece “oyunu seyretme” ve “iktidar hırsı, duygusu taşıyanlara küçük müdahalelerde bulunma” görevi yüklenmişseler; dolayısıyla cinayetleri işleme kararını kendisi dışındaki bir kötülüğün etkisiyle değil, kendi içinden kaynaklanarak veren macbeth ise, ve; “insanoğlu (özellikle oğlu)”nun “yıkım, vahşet, erkeklik, iktidar ve çöküşün trajedisi” macbeth’in kişiliğinde cisimleşmişse; oyun bu yorumlara zemin hazırlayan -ama kemal aydoğan’ın kullanmadığı- ipuçları barındırıyor.

 

oyunda bir kaç defa gerçek ile tahayyül arasındaki belirsizlikten bahsolunuyor: macbeth -ve banquo- cadılarla ilk karşılaşmasının gerçek olup olmadığını sorgular; macbeth kralı öldürmeden önce hançer’in, banquo’yu öldürttükten sonraki şölende banquo’nun hayaletini görür, ya da “hayal eder”.
acaba iktidar hırsı ile gözü dönmüş macbeth, bilinçaltının oyununa mı gelmiştir; nasıl hançer ve banquo onun zihninde oluşan hayallerse, ona kehanetlerde bulunan cadılar da tahayyülden başka bir şey olmayabilir. belki de macbeth kendi tahayyüllerinin kurbanıdır; tek suçlu, tek gerçek kötü kendisidir; cadılar, hekate ve lady macbeth kendi yarattığı bahanelerdir; kötülüğü gerçekleştirirken mesuliyetten ve vicdan azabından kurtulmayı sağlayan.

 

yok, eğer oyunun önemli damarlarından biri olan gerçek-tahayyül üzerine gitmeyip, cadıları ve lady macbeth’i macbeth’in tahayyülü değil kendilerinden mesul karakterler olarak göreceksek, o zaman da: shakespeare’in “macbeth”inde cadıların bir de başı yok mu, kemal aydoğan’ın silip attığı: kader tanrıçası hekate.

 

1.perde 7.sahne, macbeth: “bir insana yaraşan her şeyi yapmaya varım. Ondan ötesini yaptım mı insan olmaktan çıkarım.”

 

kemal aydoğan, broşürdeki yazısında vahşeti, kavgayı, savaşları “insanoğlu (özellikle oğlu)” ile özdeşleştiriyor, ve bu doğrultuda oyundaki çoğu dişil kötülükleri tırpanlıyor; üç cadıdan birini erkeğe dönüştürüyor, hekate’yi bütünüyle siliyor. oysa shakespeare’in “macbeth”inde kötülüğün, kehanetin, hırsın, ihtirasın cisimleşmiş hali değil midir dişiler: üç cadı, hekate ve lady macbeth.
cadıların kehanetleri ve lady macbeth’in hırsı, kararlılığı, gözüpekliği, korkusuzluğu ve soğukkanlılığı olmasa, istediği kadar macbeth’in içine tohumu düşürülmüş olsun kötülüğün, yeşermezdi ki, kururdu; çünkü shakespeare’in macbeth’i tereddüt içinde, korku içinde, zayıf ama tam da “insan” bir karakter; kaderini başkalarının anlattıklarında arıyor, kendi belirleyemiyor; korkuyu kendi başına yenemiyor.
lady macbeth ise nerdeyse insanüstü, güçlü, katı bir varlık; aynı -bütün zor ve dışlanmış koşullara rağmen yaşamlarını sürdürmeyi başaran- cadılar gibi.
bence “lady macbeth çıldırarak insan olduğunu, insanlığa doğru gittiğini göstermiyor”; lady macbeth iktidar hırsıyla o kadar yanıp tutuşuyor ki, sonunda bu aşırılık onu yiyip bitiriyor, yakıp yok ediyor.

 

içeriğe dair olarak, benim gibi sıradan -ama meraklı- bir seyirciye bütün bunları düşündürmüş olması açısından kemal aydoğan’ın “macbeth”ini önemsiyorum; 2010 türkiye’sinde bana düz bir “macbeth” yorumu seyrettirmediği; oyuna, tartışmaya imkan sağlayan açık uçlu müdahelelerde bulunduğu için.
ama yukarıda bahsettiğim dink-şaman-angelus çakıştırmalarının gereksiz yere zorlama olduğunu ve oyunun özündeki kavramları ve kemal aydoğan’ın -anlayabildiğim kadarıyla- derdini gereksiz yere komplike hale getirdiğini düşünüyorum. çünkü aydoğan’ın yorumu -en azından bende- ne shakespeare’in “macbeth”ine, ne de ülkemdeki faşist, baskıcı iklime dair yeni kapılar açtı.

 

“macbeth”e istanbul’un bu seneki güzünün nadir puslu, gri, ıslak bir gününde, geçtiğimiz pazar gittim. pek de mutluydum, tam “macbeth” seyretme havası diye. yağmura çamura soğuğa aldırmadan, üşenmeden kıta değiştirdim, oyun atölyesi’nin yolunu tuttum.
on yıldır yapımlarını -nerdeyse istinasız- beğenerek izlediğim kemal aydoğan-haluk bilginer-oyun atölyesi ekibinin, shakespeare’in en sevdiğim oyunu “macbeth”i sahneye koyduklarını öğrendiğimden beridir heyecanlıydım zaten.

 

salona girdiğimde, sahnede muhtemelen “oyun alanı” olacak olan kıpkırmızı bir dairenin ortasında kıvranarak ve inleyerek yatan adamı görünce heyecanım daha da arttı.
sahnede bütünüyle kafatasları, gazete parçaları ve siyah ayakkabılar üzerinde yükselen dairesel platform dışında hiçbir dekorun olmaması da, zamansız bir “macbeth” vaadi sunuyordu.

 

ancak salon ışıkları sönüp, sahne ışıkları yanınca ve oyun başlayınca bütün heyecanım ve beklentim yavaş yavaş hayal kırıklığına dönüştü.
yukarıda uzun uzun anlatmaya çalıştığım içeriğe dair soru işaretlerim bir yana;

 

.nerdeyse bütünüyle kapalı, gökgürültülü, gri bir atmosferde geçen, karaktelerin günün bile geceymiş gibi yaşandığını söyledikleri, durmadan geceye atıfta bulunulan bir oyunda bu kadar aydınlık, temiz ve parlak ışık kullanımı neden!
(1.perde 5. sahne, lady macbeth: “sen de gel ey karanlık gece; en kara cehennem dumanlarına sarın da gel…”
2. perde 4. sahne, ross: “saate bakarsan gündüz şimdi: ama karanlığa boğulmuş göğün lambası, ya gecenin zaferi bu, ya da gün utanıyor doğmaktan. karanlıklar sarmış dünyamızın yüzünü, diri aydınlıklar öpecekken.”
3.perde 2. sahne, macbeth: “gel ey gece, kirpikleri kavuşturan karanlık, bağla gözlerini yumuşak yürekli gündüzün…. gün soluyor karga çal kanat gidiyor kara ormana, …”
3.perde 4. sahne, lady macbeth: “gece mi sabah mı belli değil”)

 

.oyun boyunca zemine çakılı iktidar simgesi kılıcı aydınlatan spotun arkadaki perdeye düşen aksi neden o kadar kaba ve belirgin! hem de, zaman zaman sahnenin en gerisindeki mizansenlerin görünürlüklerini engelleyecek kadar!
ışık başka bir açıdan (yukardan mesela) verilemez miydi?
kılıcın kendisinin aydınlatılması kadar, gölgesi de belirgin olsun isteniyorduysa, geniş bir dikdörtgen şablon yerine daha estetik (mesela kılıcın fizyonomisine uygun, uzun ince) bir şablon kullanılamaz mıydı?

 

.şamanların gölgelerinin ve 2. perdede macbeth’in gölgesinin sahneyi çevreleyen perdelere düşürülmesi iyi bir fikir (ışık tasarımı: irfan varlı) olmasına rağmen, neden başarılı ve “anlamlı” sonuçlar veremeyecek acemilikte uygulandı.

 

.şaman davullarını canlı çaldırarak çok hoş; doğal ve akustik bir ses yaratılmışken, neden oyunun diğer müzikleri banttan çalınıyor!
tiyatro müziği bestecisi olarak deneyimli; genellikle katkıda bulunduğu oyuna hizmet eden ve öne çıkmayan besteler yapan tolga çebi’nin bu seferki çalışması neden gereksiz yere abartılı (hollywood ürünü bir gerilim filmi izlemiyoruz ki), neden fazlaca sintizayzer kokuyor, ve neden duygusal sahnelerde (gereksiz yere iki kere tekrarlanan banquo-oğlu sahnesi) türk filmi kıvamındaydı!
neden konservatuardan bir arpist ve bir perküsyonist bulunmadı da, sahnenin kenarına oturtulup canlı müzik yaptırılmadı.

 

.kralın öldürüldüğü akşamın sabahında arka arkaya çalarak; macbeth ile lady macbeth’in işledikleri cinayetin hunharlığını vurgulayan, gerilimi arttıran ve yaklaşan “felaket”i haber veren çok önemli bir unsur olan “şato kapısının sesi” neden tok ve kuvvetli değil de, sahne arkasında bir tahtaya vuruluyormuş gibi sakildi!
hemen oyun arasından önceki bu sahnenin devamında kullanılan ve arada da devam eden çanlar ve davul vuruşlarından oluşan müzik bu kapı sahnesinden itibaren başlatılamaz mıydı!

 

.oyunda olayların geçtiği dönemin (günümüzden yaklaşık 500 yıl öncesi; shakespaere macbeth’i, kendi yaşadığı dönemden 100 yıl önce yaşanmış gerçek bir hikayeden esinlenerek yazmış) tek betimleyicisi olan kostümler neden bu kadar ucuz görünümlüydüler!
oyuncuların en küçük hareketlerinde tül gibi uçuşan incecik siyah kumaş kıyafetlerin sentetikliği (kralın pelerininde bu durum oldukça gözebatıyordu) ve derilerin sahteliği neden bu kadar barizdi!
oyun broşüründe kostüm tasarımcısının neden belirtilmemiş olduğunu da merak etmedim değil.

 

.oyunculukların, başroller dahil olmak üzere, neden bu kadar vasat olduğunu sormayacağım bile.

 

oyun atölyesi’nin “macbeth”ine dair bir-iki beğenimle bitiriyim:

 

.haluk bilginer’in çevirisi çok çok iyi. hem shakespeare’in şiirselliğini kaybetmiyor, hem güncel dili yakalıyor.
çeviri hanesinde sadece bilginer'in adı yazıyor, ancak oyun atölyesi'nin provalar sırasında günü gününe sitesinde yayınladığı (26 temmuz - 1 ekim arası) günlükten de takip edilebileceği üzere çeviri, içinde "sosyolog, tarihçi, ingiliz dilbilimci, oyuncu ve iki garson'un" bulunduğu geniş bir ekiple yapılan "beyin fırtınası"yla gerçekleştirilmiş. hepsine tebrikler.

 

.bengi günay’ın sahne tasarımı “macbeth”in ikinci büyük artısı.
oyun alanını; dünki, bugünki ve gelecekti bütün kötülük kurbanlarını temsil edercesine kurukafalar, buruşturulmuş gazeteler ve ayakkabılar üzerinde yükselen ve zamansal kısırdöngüyü simgeleyen dairesel bir platforma indirgemek çok basit ama bir o kadar da etkileyici bir yaklaşım.

 

.yuvarlak sahneyi macbeth'in "oyun alanı" olarak belirleyip, platform dışında sadece şamanları hareket ettirmesi; perde başlarında bütün oyuncuları topluca sahneye çıkarıp yuvarlak sahne etrafında yürüterek "oyun alanı"nı mizansenle de vurgulaması; şamanları/cadıları sahne gerisinde, siyah bir perde arkasında yüksek bir konuma yerleştirip bütün oyunu onlara "seyrettirmesi"; oyunun başında kıvranan-inleyen "haberci" ile oyunun sonunda öldürülen macbeth'i aynı konumda ve bedensel duruşta örtüştürmesi; bir iktidar ve vahşet simgesi olarak kılıç ögesini "macbeth"in vazgeçilmez kavramı olarak ayıklayıp bütün oyun boyunca sahnede var etmesi; ve son olarak: zorlama da bulsam, bütünüyle farklı ve yepyeni bir macbeth yorumu sunması açısından kemal aydoğan'ın düşünsel emeğinin de hakkını vermek lazım.

 

alıntılar: "macbeth", çeviren: sabahattin eyüboğlu, remzi kitabevi, 3.basım, 1984.

 


Prova Notları

•  01 Ekim 2010 Cuma
•  29 Eylül 2010 Çarşamba
•  28 Eylül 2010 Salı
•  27 Eylül 2010 Pazartesi
•  24 Eylül 2010 Cuma
•  23 Eylül 2010 Perşembe
•  22 Eylül 2010 Çarşamba
•  21 Eylül 2010 Salı
•  20 Eylül 2010 Pazartesi
•  17 Eylül 2010 Cuma
•  16 Eylül 2010 Perşembe
•  15 Eylül 2010 Çarşamba
•  14 Eylül 2010 Salı
•  13 Eylül 2010 Pazartesi
•  12 Eylül 2010 Pazar
•  11 Eylül 2010 Cumartesi
•  10 Eylül 2010 Cuma
•  09 Eylül 2010 Perşembe
•  08 Eylül 2010 Çarşamba
•  07 Eylül 2010 Salı
•  06 Eylül 2010 Pazartesi
•  03 Eylül 2010 Cuma
•  02 Eylül 2010 Perşembe
•  01 Eylül 2010 Çarşamba
•  31 Ağustos 2010 Salı
•  30 Ağustos 2010 Pazartesi
•  26 Ağustos 2010 Perşembe
•  25 Ağustos 2010 Çarşamba
•  24 Ağustos 2010 Salı
•  23 Ağustos 2010 Pazartesi
•  22 Ağustos 2010 Pazar
•  21 Ağustos 2010 Cumartesi
•  20 Ağustos 2010 Cuma
•  19 Ağustos 2010 Perşembe
•  18 Ağustos 2010 Çarşamba
•  17 Ağustos 2010 Salı
•  16 Ağustos 2010 Pazartesi
•  13 Ağustos 2010 Cuma
•  12 Ağustos 2010 Perşembe
•  11 Ağustos 2010 Çarşamba
•  10 Ağustos 2010 Salı
•  09 Ağustos 2010 Pazartesi
•  06 Ağustos 2010 Cuma
•  05 Ağustos 2010 Perşembe
•  04 Ağustos 2010 Çarşamba
•  03 Ağustos 2010 Salı
•  02 Ağustos 2010 Pazartesi
•  31 Temmuz 2010 Cumartesi
•  30 Temmuz 2010 Cuma
•  28 Temmuz 2010 Çarşamba
•  27 Temmuz 2010 Salı
•  26 Temmuz 2010 Pazartesi



 

01 Ekim 2010 Cuma

 

Başımıza gelen kaza yüzünden dün gerçekleştiremediğimiz prömiyerimizi bugün yapıyoruz.
Emeği geçen herkesin ellerine sağlık.

İyi sezonlar…

 

29 Eylül 2010 Çarşamba

 

Prova saat 13.00’te oyuncuların bir kısmıyla başladı. Ekibin tamamı saat 15.00’te toplandı. Dün yapılan seyircili ilk genel prova hakkında konuştuk. Bazı sahneleri gözden geçirip ufak tefek değişiklikler yaparak yeniden çalıştık. 16.00’daki yemek molasından sonra oyundaki son rötuşlar yapıldı. Prova için son hazırlıklar tamamlandı, salon seyircilerle doldu taştı. Saat 20.30’da seyircili genel prova başladı. Her şey yolunda gidiyordu ki oyunun sonunda İlker talihsiz bir kaza geçirdi. Şu an da durumu iyi.

 

Genel Prova Sürmenajları

-    ‘Nasıl panik yaptıysam katillerin arkasından çıkmadım dün oynarken’
H.B. : Panik yapacak bir şey yok. Alt tarafı dünyanın en iyi yazarının en iyi oyununu oynuyorsunuz

 

Günün Şarkısı

Ellerine sağlık, hadi durma kutla bu zafer senin…

 

28 Eylül 2010 Salı

 

Bugün ekip saat 14.00’te toplandı. Provaya 1. perde 5. sahnedeki Lady Macbeth’in tiratlarını çalışarak başladık. Saat 15.00’te oyunu hızlı bir şekilde tekrar ettikten sonra 18.00’de yemek molası verdik. Molanın ardından oyun için hazırlıklar tamamlandı ve saat 20.30’da ilk kez seyircili genel prova yaptık.

 

Prova Sürmenajları

- Banquo ‘iyi geceler’ dedikten sonra Macbeth’i öpünce!)
Ka: Elbet bir gün olacaktı bu
       Elbet bir gün duyacaktık bunu.

- Macduff: Macduff anasından doğmadı, vaktinden önce kesilip alınmıştı anasının karnından.
Macbeth: Ona sezaryen denir! Anandan doğmuşun işte!

 

Günün Şarkısı

 

Küt küt atıyor kalbim
Bitmedi gitti şu harbim
Liseli kızlar gibi pırpır
Uykusuz gecelere talim

 

 

27 Eylül 2010 Pazartesi

Bugün provaya saat 14.00’te 2. perde 4. sahneyi çalışarak başladık. Hafta sonu, cadıların Macbeth’le olan sahnesinde, cadıların oyunlarında değişiklikler yaptık. Bu sahneyi bugün Macbeth’le birlikte tekrar çalıştık. Ardından oyunu baştan sona hızlı bir şekilde  tekrar ettik. 17.30’da yemek molası verdikten sonra oyuncular akış için hazırlıklarını tamamladılar ve 20.30’da son kez seyircisiz olarak oyunu oynadık. Saat 22.30’da provayı bitirdik. 

 

Prova Sürmenajları

- (Banquo Macduff’ı marke edince )

Macbeth: Lan oğlum Banquo, sen bi ölmüyon ya!

 

Günün Şarkısı:

Provamızın son demi son baharıdır artık

Maziye bir bakıver neler neler bıraktık.

 

 

24 Eylül 2010 Cuma

 

Provaya saat 12.30’da başladık. Işığın ve efektin yerlerini belirlemek için oyunu baştan sona oyuncularla aldık. Akış sonrası oyuncular Janbi’yle kılıç koreografisi çalıştılar. 16.30’da yemek molası verdik. Aradan sonra oyunu tekrar baştan sona oynadık ve sonra ışık ve efekti kontrol edip, düzeltmeleri yaptık. Janbi’yle son sahnenin koreografisini tekrarlayıp saat 22.20’de provayı bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

- (Oyunun ışıkları yapılır.)

Ka: İdman bey faktörü oyunu yine etkiledi.

- Oyuncu (yeni kostümü bir türlü kabullenemez) : Bu tişörtler göbek yapıyor. Öteki kostüm sıkıyordu. Böyle Macbeth olur mu!!?

- Malcolm: Bu sakar çavuş, bu her yerini parçalayan çavuş beni kurtarmış olamaz.

- Lady Macbeth: Meme emen bebeğe duyulan sevgi ve SAYGININ (!) ne olduğunu çok iyi bilirim.

 

Günün Şarkısı: (Ka için geliyor):

Sana kırmızı çok yakışıyor

 

 

23 Eylül 2010 Perşembe

 

Prova saat 10.30’da yoga ile başladı. Ses –nefes çalışmasından sonra 12.50’de sahne çalışmasına başladık. 1.perde 8. ve 9. sahneyi ayrıntılarıyla çalıştık. Sahnelerde bazı değişiklikler yaptık. Saat 14.00’teki yemek molasından sonra Haluk Bilginer de provaya katıldı. Macbeth –katiller sahnesinin ve şölen sahnesinin ayrıntılarını çalıştık. Oyunun son sahnesinin üzerine konuşup birkaç kez oynadık. Ardından oyunu baştan sona akış aldık. İyi oynanmış bir oyunun keyfiyle, oyun üzerine konuştuk ve saat 20.40’ta provayı bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

 

- (Macbeth sahneye bir türlü girmeyince) Banquo: Sen daha gelmezsen ben yogaya geçicem burada. Ayı falan selamlarım, derin gevşerim.

 

- Banquo: Siz daha yatmadınız mı efendim? Nereye gidiyorsunuz!!?

Macbeth: Bir Duncan’ı öpeyim dedim ya. Tonton amca.

 

- (Macbeth, Lady’nin ölüm haberini alır): Er geç bir gün duyacaktık bunu Seyton. Üzülme!

 

- (oyuncular sonunda isyan eder)

“Şöyle bir otursak, bir kral koltuğu olsa, bir yemek yesek içsek, dinleniriz azıcık ya!”

 

Günün Şarkısı (Macbeth’e geliyor):

 

Son pişmanlık neye yarar

İktidarın bedeli var

Olmadı yaaaar

 

Firar eder aklım başımdan uçar gider

Ziyan olmuş yıllarım varsın olsun beterrr

 

22 Eylül 2010 Çarşamba

 

Prova saat 12.00’de beden, ses- nefes çalışmasıyla başladı. Isınmadan sonra Kemal Aydoğan oyunda tespit ettiği eksikleri anlattı ve bunun üzerine konuştuk. Önümüzdeki provalarda bu konular üzerine yoğunlaşma kararı aldık. Ardından broşür için çekilen fotoğraflardan kullanılacak olanları seçtik ve saat 15.00’te yemek molası verdik. Moladan sonra Lady Macbeth’in Macbeth’i ikna sahnesini ve Macbeth’in cadılarla karşılaştığı sahneyi tespit ettiğimiz eksikleri gidermek için çalıştık. 1. perde 4. sahneyi de bir kez oynadıktan sonra saat 19.30’da baştan sona kostümlü prova yaptık. Ardından akış üzerine konuştuk. Prova saat 23.00’te sona erdi.

 

Prova Sürmenajları

 

- Macbeth (Lady Macbeth’in karşısında duramayınca): Ay!!! Ne zaman güçlendin bu kadar!?

Lady Macbeth: Yoga yapıyorum her sabah

 

- (Oyuncu kendini ikna aşamasında çeşitli yollar dener)

‘Tamam, kararımı verdim. Ben yay burcuyum böyle gider gelirim.’

 

- Cadılar: İhtiras dekoderi.

‘İhtiras kodları itinayla çözülür.’

 

Günün Şarkısı (Lady Macbeth için geliyor)

 

Hello İskoçya, ne var ne yok orda

Çok özledim laf aramızda

Gürbüz güzel bir kız idim

Ne hale geldim bak sonunda

 

 

21 Eylül 2010 Salı

 

Prova saat 10.30’da yoga ile başladı. Ses-nefes çalışması da yaptıktan sonra 12.45’te sahne çalışmaya başladık. 2. perde 5. ve 7. sahneleri birer kez aldıktan sonra 3. sahneyi müzikleriyle çalıştık. 2. perde 4. sahneyi de cadıların oyunlarına yoğunlaşarak çalıştıktan sonra 14.00’te yemek molası verdik. Aradan sonra broşür fotoğraflarının çekimi için kostümle oyunu baştan sona oynadık ve akış üzerine konuştuk. Saygın, İlker ve Murat Janbi’yle son sahnedeki dövüşü çalıştılar. Prova saat 21.00’de sona erdi.

 

Prova Sürmenajları

 

- Ka (takıldı): Oyun bu oyun. Oyun, oyun! Oyun! Valla oyun. Oyun bu oyun, valla! Allah çarpsın oyun! Oyun bu oyun. Oyun, oyun..

 

- Asistan 1: Hangi sahneyi alıyoruz?

Asistan 2: ‘Size gelmek muhteşem bir şey’ sahnesi.

 

- A: Macbeth neden davetimize icabet etmedi dersin?

B: Macbeth sizsiniz efendim.

A: Aman be Macduff işte!

 

Günün Şarkısı:

 

Ethem dede dedem dede

Gömleği keten dede

Kaybolmuş şuurumu bir bulayım

On göbek atacağım dokuzu senin biri benim olsun.

Amin.

 

 

 

20 Eylül 2010 Pazartesi

 

Bugün bir değişiklik yaptık ve provayı saat 10.30’da beden ve ses –nefes çalışmasıyla başlattık. Oyunun bu aşamadaki durumu ve giderilmesi gereken eksikleri üzerine konuştuk. Kemal Aydoğan önümüzdeki provalarda oyuncuların dikkat etmesini ve oyun üzerine yoğunlaşması gereken noktaları konuştu. 14.00’teki yemek molasından sonra 1.perde 2. ve 4. sahnelerle 2.perde 5.sahnedeki ayrıntılar üzerine konuştuk. Ardından Janbi’yle oyunun sonundaki dövüş sahnesini çalıştı oyuncular. Sonra oyunun dünyası ve o dünyanın enerjisi üzerine konuştuk. Son olarak Tolga Çebi’nin bestelediği yeni müzikleri dinledik ve 21.30’da provayı bitirdik. Cadılar saat 01.00’e kadar Tolga Çebi ve Kemal Aydoğan’la çalışmaya devam ettiler.

 

Prova Sürmenajları

 

- (son hafta hazırlıkları)

Ka: Aranızdaki yeni arkadaşları maça hazırlayın.

Ka: Arabamın 10 tane maketini yaptırıp her yere koyacağım.

 

- Ka’nın 1 saatlik konuşmasından sonra oyuncu tepki verdi: “Ben pop değilim!”

 

- Duncan terazi, Macbeth kesin yay!

 

- Ka: (Macbeth provalarının sonuna yaklaşırken) İçimde sufileşme isteği var.

 

 

Günün Şarkısı (reji masası musiki korosundan):

 

Bekledim de gelmedim

Hiç mi beni sevmedin

Soooyle soyle hiç mi beni sevmedin

 

 

17 Eylül 2010 Cuma

 

Provaya 10.30’da yogayla başladık. Ekip ses-nefes çalışması da yaptıktan sonra 12.30’da sahne çalışmaya başladık. Cadıların Macbeth’le ilk karşılaştıkları sahneyi yeni bir yaklaşımla oynadık. Bu yaklaşımdan hareketle cadıların Macbeth ve Banquo’yla olan ilişkilerini tekrar çalıştık. Saat 14.30’daki yemek molasından sonra oyunun tamamını hızlı bir biçimde tekrar ettik. Ardından Haluk Bilginer’in de provaya katılmasıyla oyunu baştan sona kostümle oynadık. Akış bittikten sonra Haluk Bilginer oynanan oyun üzerine oyuncularla konuştu, eleştirilerini dile getirdi. Janbi’yle dövüş çalışmasının ardından saat 21.30’da prova sona erdi.

 

Prova Sürmenajları

 

- Macbeth (Banquo’yla zaferi kutlarken): Bari Banquo’yu öpeyim ya!

 

- Ka: Şu asistanları içimizden atacak bir müsil var mı doktor?!!

 

Günün Şarkısı:

 

O la la

Fa ki turuuu se raaa..

 

 

15 Eylül 2010 Perşembe

 

Provaya 10.30’da beden, ses –nefes çalışmasıyla başladık ve 11.30’da sahne çalışmasına geçtik. Kemal Aydoğan oyuncularla oyunun şu an ki aşaması ve eksik kalan noktaları üzerine konuştu, oyuncuların bu konudaki fikirlerini aldı. Ardından oyunun son sahnesini oynadık ve ışık denemeleri yaptık. Macbeth’in cadılarla karşılaştığı sahneyi cadıların oyunlarını çeşitleyerek çalıştık. Saat 14.30’daki yemek molasından sonra basın için toplu fotoğraf çekildi. Provanın ikinci kısmında 1. perdeyi baştan sona oynadık. 3. ve 7. sahnelerin ayrıntılarını çalıştık. Sahneler oynanırken bir yandan da ışık ve efekt denemesi yaptık. Saat 19.00’da Macduff, Macbeth ve Banquo, Janbi’yle kılıçla dövüşme sahnelerini çalıştılar. Saat 20.20’de prova sona erdi.

 

Prova Sürmenajları

 

- Macbeth (ölmeden önceki son lafı): Ben ettim sen etme yiğidim!

 

- (cadılardan biri selam verirken yerinde duramayınca)

“Bu cadılığa yeni başlamış; heyecanlı…”

 

Günün Şarkısı (cadılar için geliyor):

 

Ne böyle senle ne de sensiz yazık yaşanmıyor çaresiz

Ne bir arada ne de ayrı olmak imkansız hiç sebepsiz

 

 

15 Eylül 2010 Çarşamba

 

Provaya 10.30’da yoga ile başladık. Sonrasında ekip ses-nefes çalışması yaptı ve saat 13.00’te sahne çalışmasına geçtik. Oyunun son sahnesini birkaç kez oynadık. Ardından kapıcının tiradıyla ilgili yeni oyunlar denedik. Fakat yeni hali de tatmin edici olmadığı için tamamen oyundan çıkardık. Son sahneyi tekrar aldıktan sonra 14.00’te yemek molası verdik. Provanın ikinci yarısında oyunu baştan sona oynadık. Cadıların Macbeth’le karşılaşmadan önceki oyunlarını çeşitlendirerek çalıştık. Akış sırasında oyunun ışıklarıyla ilgili çalışma yaptık. Son olarak oyunun finalini çalıştık. Janbi’yle yapılan dövüş çalışmasından sonra saat 20.00’de prova sona erdi.

 

Prova Sürmenajları

 

- (oyunun diliyle oyunculara seslenir.)

Ka: Suyunuzu kurutacağım sizin. Kalacaksınız saman gibi. Ne gece ne gündüz uyuyabileceksiniz şimdi. Hahahaaaa..!

 

- Macbeth (cadılar kaybolmayınca): Aniden kaybolma istedim ben burda !

 

- Macbeth (katillerden biri marke olunca) : Dediklerim hakkında düşündünüz mü? Geçmişte sizin terfi… Sen yeni misin?!!

 

Günün Şarkısı: (Kapıcı için geliyor):

Güle güle sana

Yolun açık olsun

Güle güle sana

Seni tanrım korusun

 

 

14 Eylül 2010 Salı

 

Saat 10.30’da beden ve ses – nefes çalışmasıyla başladık. 11.30’da sahne çalışmasına geçtik. Cadıların dekorlarını tekrar eski haline getirdik. Bununla birlikte dekorsuz yaptığımız oyunları kullanmaya karar verdik. 2. perde 1. 2. 3. ve 5. sahnelerin ayrıntılarını çalıştık ve 14.10’da yemek molası verdik. Provanın ikinci yarısına oyun müziğiyle yürüyüş çalışarak başladık. Ardından 2. perde 5. sahneyi müzikle oynadık. Oyunun son sahnesinin ayrıntılarını da çalıştıktan sonra 1. ve 2. perdeyi baştan sona oynadık. Saat 19.30’da Janbi, Macbeth ve Banquo’yla dövüş çalışması yaptı ve 20.30’da provayı bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

 

- (Esra rüyasında Barış’ı opera sınavlarına girerken görmüş.)

Ka: Oyunculuk konusunda ikna edemiyorsun kimseyi. Arkadaşların sana rüyalarında meslek arıyor.

 

- A: Burada düşermiş gibi yapayım mı?

B: Perdeyi yırtmazsan olur, metresi 100 euro.

A: Macduff yapma, metresi 100 euro’ymuş.

 

- Bu tabloda şunu görmeliyiz..! 1960’larda tiyatro yapıyormuş gibi konuştum.

 

Günün Şarkısı:

 

Bağa gel bostana gel vay vay vay.

 

 

13 Eylül 2010 Pazartesi

 

Saat 10.30’da yoga ile provaya başladık. Ardından ekip ses-nefes çalışması yaptı ve 13.00’te sahne çalışmasına geçtik. Kemal Aydoğan provanın gidişatı hakkında oyuncularla konuştuktan sonra Tolga Çebi’nin oyun için yaptığı müziklerin bir bölümünü dinledik. Haftasonu çalıştığımız sahneleri ekibe gösterdik. Oyunun son sahnesini de birkaç kez oynadıktan sonra 14.15’te yemek molası verdik. Provanın ikinci kısmına yine son sahneyle başladık. Ardından 2. perde 1. 3. ve 5. sahnelerin ayrıntılarını çalıştık. Cadıların kullandığı dekor parçalarını kaldırıp yeni bir mekanda yeni oyunlar denedik, 1. perdeyi bazı ayrıntıları da çalışarak sonuna kadar oynadık Tolga Çebi ve Kemal Aydoğan yapılacak yeni müzikler üzerine konuştu. Provanın sonunda “7” (şekspir müzikali)’nin perküsyoncusu Kerem geldi ve cadılarla ritm çalışması yaptı. Saat 21.30’da provayı bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

 

- A: Sen de hoş geldin soylu Ross

B: Ross değil abi Banquo! Perde kapanır mı acaba burada

Ka: Emrah ver müziği yürümeye başlasınlar.

 

Günün Şarkısı

(Katiller için geliyor):

 

Çekmediğim dertler çile kalmadı

Feryatsız gündüzüm gecem olmadı

Ağlamadık sokak köşe kalmadı

Dertliyim kralım dertliyim dertli

 

 

12 Eylül 2010 Pazar

 

Bugünkü prova sadece Esra’yla yapıldı. Çalışmaya 14.00’te başladık. Önce mektup sahnesinde Lady Macbeth’in iç aksiyonları üzerine konuşup denemeler yaptık. Yeni oyunlar bulup ayrıntıları çalıştık. Sonrasında Lady Macbeth’in delirme sahnesini de yeni oyunlarla ve ayrıntılarıyla çalıştık. Ardından cadılar provaya katıldı ve dün çalıştıkları sahneleri tekrar ettiler. Lady Macbeth’in sahnelerini de bir kez daha oynadıktan sonra saat 22.30’da provayı bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

 

- “O kadar zayıfladın ki kılıcın arkasında görünmüyorsun.”

Lady Macbeth’i zafiyetten ölürken görmüşler.

 

- A: Yapmaaa!

B: Yapın yapın! Lekelere düşman Lady’e dost. İktidarınızın deterjanı.

 

- Ka: Yorgun oyuncu; en sevdiğim şey.

 

Günün Şarkısı:

 

Yorulduk mu güvercin

Bi yerlere konalım mıı??!!

 

 

11 Eylül 2010 Cumartesi

 

Bugünkü prova sadece cadılarla yapıldı. Çalışmaya 14.00’te başladık. Önce cadıların oyun içindeki duruşu ve niyetleri üzerine, ardından formları üzerine ayrıntılı bir çalışma yaptık. Daha sonra Haluk Bilginer’in de provaya katılmasıyla cadıların ilk sahnesini çalıştık. 19.00’da yemek molası verdik. Provaya Macbeth’in cadılara geldiği sahneden devam ettik. Bütün sahneleri bir kez daha tekrar ettikten sonra 22.05’te provayı bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

 

- Ka: (Haluk Bilginer’in provaya katılması üzerine) Üçünüzün yaptığı provaya Merkez Komite gelmiş. Yaz bunları “Merkez Komite geldi” diye. Kıskansınlar!

 

- HB: Şimdi bu cacı…. Cacı da kim?

Ka: Bu cacılardan bi cacık olmaz!

 

- Ka: Acıktınız mı?

Oyuncu: Yani…istersen devam ederiz de…yeriz de…yani…fark etmez…

Oyuncu: Gerçeği, yalnızca gerçeği söyleyeceğime yemin ediyorum. Acıktım!

 

- Biz ne kötü oyuncular gördük; sahnede çok eğlenen…

 

Günün Şarkısı (Ka’dan geliyor) :

 

Ben bi Solgar içeyim de

Ekinezya ekeyim de

Yoldurmadım ellere…

 

 

10 Eylül 2010 Cuma

 

Prova 10.30’da yogayla başladı. Ardından ekip ses –nefes çalışması yaptıktan sonra 12.45’te sahne çalışmasına başladık. Macbeth’in cadılara geldiği sahneyi birkaç kez aldıktan sonra oyunun son sahnesine geçtik. Macbeth’in bu sahnedeki duygu durumunu, yönelimlerini ve nedenlerini araştırıp çözümlemeler yaptık. 14.20’deki yemek molasından sonra son sahneyi ezber için birkaç kez tekrar aldık. Ardından kapıcı tiradının ayrıntılarını çalıştık. Saat 17.00’de oyunu baştan sona kostümlü olarak oynadık. 19.20’den sonra ekip Janbi’yle kılıç dövüşü çalıştı. Saat 20.30’da provayı bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

 

- (ekip yogada fazla derin gevşeyince)

“Uyanın! Uyanın! Alarm çanlarını çalın! Yoga şaheserini yarattı bu sabah!”

 

- (oyuncu son sahneyi birkaç kez aldıktan sonra) Birinci oyunu çıkarırım, iki de olur. Üçüncüde hastaneye beklerim.

 

Günün Şarkısı:

 

Kaprislisin kaprislisin

Kaprislisin sevgilim

Kapris kapris nedir senden çektiğim

Kapris kapris ah kaprisli sevgilim..

 

 

9 Eylül 2010 Perşembe

 

Bugün bayram. Provaya başlamadan önce öpüşüldü, kucaklaşıldı, tatlılar yendi, Kemal Aydoğan’ın elini öpenler harçlığını aldı, öpmeyenler bakakaldı. Prova 13.00’te beden, ses –nefes çalışmasıyla başladı. Ardından sahne çalışmasına geçtik. Macbeth –cadılar sahnesini ezber için birkaç kez aldık. 1. perde 4. sahnedeki bir bölümün oyununu değiştirdik ve bunun üzerine çalıştık. Malcolm –Macduff sahnesinin ayrıntılarını çalıştıktan sonra 17.20’de yemek molası verdik. Aradan sonra aynı sahneleri tekrar ettik. Son olarak Janbi’yle kılıç dövüşü çalışıp, saat 20.00’de provayı bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

 

- (Her gün yeni bir oyun çıkar.) Yaz! Yeni oyun “Zenginlik tutkusu; Büyük İllet!”

 

Günün Şarkısı:

 

Bugün bayram erken kalkın çocuklar

Giyelim en güzel giysileri

Elimizde taze kır çiçekleri üzmeyelim bugün annemizi..

 

 

8 Eylül 2010 Çarşamba

 

Prova 10.30’da yoga ile başladı. Arkasından oyuncular ses – nefes çalışması yaptılar. Saat 13.00’te sahne çalışmasına geçtik. 2. perde 1, 2 ve 3. sahneleri oynadık; Macbeth’in Banquo’nun hayaletiyle karşılaştığında gösterdiği tavrı üzerine çalıştık. Ardından Macbeth’in cadılara geldiği sahnede cadılarla Macbeth arasındaki ilişkiyi, cadıların buradaki tavırlarını çalıştık. Saat 14.30’daki yemek molasından sonra aynı sahneyi birkaç kez daha oynadık. 2. perde 5 ve 6. sahneleri de tekrar edip kapıcının tiradını çalıştık. Ardından, önce 1. perdeyi sonuna kadar sonra 2. perdeyi son sahnesine kadar oynayıp sahne çalışmasını bitirdik. Janbi oyuncularla kılıç koreografisi çalıştıktan sonra 20.30’da prova sona erdi.(Bu arada dün atılan sahneler yoğun istek üzerine geri alındı.)

 

Prova Sürmenajları

 

- (Ka cadılarla uğraşmaya karar verir.) Hadi bakalım bugün sizin gününüz. Çarşamba cadılar bayramı.

 

- (Kendine Müslüman cadı) “Kendin konuşurken duruyorsun da niye Macbeth konuşurken çalıyorsun o davulu!

 

- Oyun atölyesi’nin yeni oyunu; “Bizim Evde Felaket!”

 

Günün Şarkısı:

 

Be Lady Macbeth;

İnsan bir şey söyler..

 

Sevmek dedin sevmedik mi?

Aşka boyun eğmedik mi?

Bütün kötü huyları, hatta güzel dostları

Senin için terk etmedik mi?

 

 

7 Eylül 2010 Salı

 

Prova 10.30’da beden, ses –nefes çalışmasıyla başladı. Ardından ekip oyunlar oynadı. Sahne çalışmasına geçmeden önce Kemal Aydoğan genel olarak provanın gidişatı üzerine ve oyuncuların yoğunlaşmaları gereken konular hakkında konuştu. Arkasından Malcolm – Macduff sahnesinin ayrıntıları, karakterlerin yönelimleri üzerine temrinle çalıştık. Saat 14.30’daki yemek molasından sonra Kemal Aydoğan bazı sahnelerin atıldığını açıkladı. Bu konu ile ilgili olarak konuştuk. Sonra 1. perde 2. sahnenin ayrıntılarını çalıştık, bu sahne ile oyunun genel olarak politik durumunu konuştuk. Bazı sahneler ve anlar üzerine oyuncular çeşitli temrinler yaptılar. Saat 19.00’da Janbi geldi ve oyunculara kılıç koreografisi çalıştı. Prova 19.40’ta bitti.

 

Prova Sürmenajları

 

- (Ka yeni alınan kararları açıklar)

Şu sahneyi attık! Bu sahneyi attık! O sahneyi attık!

 

- Şu önümde gördüğüm hançer mi! Yok, yok değilmiş.

 

- (Berke pasta hayal eden katil temrinine girmeye çalışır.)

Ka: Berke yok! Berke, sen ne katil olacaksın, olsan olsan pasta olursun.

 

Günün Şarkısı

 

Ah nerede vah nerede

Nerde bıraktım hançeri acaba

Bir bulabilsem ah nerede

 

Ne olurdu yerinde duraydı

Daha dün hançer şuradaydı …

 

 

6 Eylül 2010 Pazartesi

 

Prova 10.30’da yogayla başladı. Yogadan sonra oyuncular ses-nefes çalışması yaptılar ve 13.00’te sahne çalışmaya başladık. 2. perde 1. sahne ve 3. sahneyi daha önce çalıştıklarımıza birkaç detay ekleyip oynadık. Banquo’nun öldürüldüğü sahnenin hareket trafiğini çalıştık. 2. perde 5. sahneyi yeni eklemelerle oynadık. 14.40’taki yemek molasında, yemek yeme dışında oyuncular kostüm provası yaptılar. Provanın ikinci yarısında, sabah çalıştığımız bölümleri tekrar ettikten sonra 1. perdeyi baştan sona akış aldık. Ardından 2. perdeyi yine 1. sahneden 6. sahneye kadar tekrar ettik. Saat 19.00’da Janbi provaya katıldı ve erkek oyuncularla kılıç koreografisi çalıştı. Saat 20.00’de provayı bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

 

- Macbeth (kral olduktan sonraki değişime kendi de şaşırır.): Ellerim şöyle falan olmaya başladı. Yumuşak bir Macbeth mi oluyorum acaba?

 

- (oyunun enerjisiyle ezberler iyice karışır.)

‘Ayrıca benim yapılacak işlerim var kafası karışık bir şekilde’

 

Günün Şarkısı

 

Saçların tarumar, gözlerinde nem

Ateşe benzerdin küle dönmüşsün

Hayal mi gerçek mi gördüğüm bilmem

Elden ele dolaşan güle dönmüşsün

 

 

3 Eylül 2010 Cuma

 

Prova 10.30’da yoga ile başladı. Ardından oyuncular ses –nefes çalışması yaptılar. 12.30’da sahne çalışmasına başladık. 2. perde 1. sahneyi ayrıntılarıyla çalıştık. 14.30’da yemek molası verdiğimiz sırada dekora yeni parçalar monte edildi. Aradan sonra bu parçalarla denemeler yaptık ve üzerinde yapılacak değişikliklere karar verdik. Arkasından sabah çalıştığımız sahneyi tekrar edip 2. perde 3. sahneye başladık. Macbeth ve Lady Macbeth’in yönelimleri üzerine çalıştık. Son olarak daha önce tespit ettiğimiz eksikleri tamamlamak için 1.perde 4.sahneyi çalıştıktan sonra 1.perdeyi baştan sona oynadık. 19.20’de prova bitti.

 

Prova Sürmenajları

 

- Macbeth: Danko’dan korkuyorum. Danko kim! Neyse cadılar düzeltir: ‘iiiyo Baaanquo’

 

Günün Şarkısı

 

Banquo için geliyor:

 

Sakın çıkma patika yollara

Ovalara kırlara

Macbeth’in karşısına

 

 

2 Eylül 2010 Perşembe

 

Provaya saat 10.30’da beden, ses-nefes çalışması yaparak başladık. Ardından sahne çalışmasına geçtik. 1. perde 7., 8., 9. sahneleri birer kez oynadıktan sonra 9. sahnedeki olayların çözümlemesini yapıp ayrıntıları çalıştık. 2. perde 5. sahneyi de bir kez alıp 14.00’te yemek molası verdik. Provanın ikinci yarısına oyun oynayarak başladık. 1. perde 10. sahneyi oynadıktan sonra 2. perde 1. sahneyi, Macbeth ve Banquo’nun ilişkilerindeki değişimleri ve bu değişimi birbirlerine nasıl yansıttıklarını çözümleyerek çalıştık. Sahnenin devamında Macbeth’in katillere yaklaşımı konusunda çözümlemeler yaptık. Son olarak 1. perdeyi baştan sona oynayıp, bütün içerisindeki eksikleri tespit ettik, üzerine konuştuk. Saat 19.00’da provayı bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

 

- (İlker tacı takıp oyuncular gülmekten oynayamayınca)

‘Abi bunları kullanalım da alışalım oyuna kadar.’

‘Ya bir insan bunu niye takar ki!’

 

Günün Şarkısı

 

Bak yine yaklaşıyor fırtına.

Bak yine yükseliyor dalgalar.

 

 

1 Eylül 2010 Çarşamba

 

Prova 10.30’da yoga ile başladı. Ardından ses-nefes çalışması yapıp 12.30’da çalışmaya başladık. Oyuncular 7. sahneden 10. sahneye kadar olan bölümü oynadılar. Berke’nin 8. sahne başındaki oyununun ayrıntılarını çalıştık. Kapıcının tiradını da farklı oyunlarla aldı oyuncular. Saat 14.30’da yemek molası verdik. Aradan sonra 10. sahneyi birkaç kez oynayıp, bugünkü sahneleri tekrar ettik. Son olarak 1. perdeyi baştan sona oynadı ekip ve akış üzerine konuştuk; provanın gidişatı iyi, her şey planladığımız gibi ilerliyor. Saat 19.00’da prova sona erdi.

 

Prova Sürmenajları

 

- (Lady Macbeth bayılır, herkes onu tutmaya koşar.)

‘Lady’im sakin olun! Hay maşallah!

 

Günün Şarkısı

 

‘Ya gözlerim bütün duyularımla oynuyor ya da gözlerim hepsine bedel’ Macbeth için geliyor:

Tatlı gülüş, pek yaraşır

Gözleri ömre bedeeel

Ah ne güzel ne güzel seni sevmek

Ah ne güzel ne güzel

 

 

31 Ağustos 2010 Salı

 

Provaya saat 10.30’da beden, ses –nefes çalışmasıyla başladık. Ardından ekip oyun oynadı. Oyunculardan bazıları provaya katılamadıkları için stajyerlerle oyun atölyesi’nde yaşadıkları süreç hakkında sohbet ettik. Saat 14.00’teki yemek molasından sonra kapıcının tiradını birkaç kez aldık. Ardından stajyerler sahneye çıkıp tirat oynadılar, şarkı söylediler, hikaye anlattılar. Bu sefer biz onları seyrettik. Ekibin oynadığı oyunlardan oynadılar. Saat 16.30’da prova sona erdi.

 

Prova Sürmenajları

 

- Cadılar: abi ‘güm güm’leri tek tek mi yapalım hep beraber mi?

Ka: Yok, hep beraber değil, o riski göze alamam.

 

- (Stajyer sahneye şarkı söylemeye çıkar) : Bunu siz istediniz!

 

- (yönetmenin sınırları zorlanmaktadır)

Ka: Gözde bugün çarpılmak istiyor, üç defa karakter dışına çıktı. Bugün kim yazıyor seni!

 

Günün Şarkısı:

 

Nasıl anlatsam nerden başlasam

Kaç kişiydik o zaman kaç kişi kaldı şimdi

MACBETH MACBETH

Uykuuu biraz uykuuu

Bütün isteğim buydu

Biraz Şekspir biraz duygu

Bütün isteğim buydu

MACBETH MACBETH

 

 

30 Ağustos 2010 Pazartesi

 

Provaya 10.30’da yoga ile başladık. Ekip ses-nefes çalışması da yaptıktan sonra 13.00’te sahne çalışmasına başladı. 1. perde 7. sahnedeki Macbeth ve Lady Macbeth’in ilişkileri ve yönelimlerinin ayrıntılarını çalıştık. 14.30’da verdiğimiz yemek molası sırasında cadıların, üzerinde oynayacağı dekor parçaları kuruldu ve dekorumuz tamamlanmış oldu. Cadılar yeni dekorda denemeler yaptılar. Provanın ikinci yarısına oyunla başladık. Ardından tekrar 7. sahneye bir baktıktan sonra 8. ve 9. sahneleri de ayrıntılarıyla çalıştık. Keyifli ve verimli bir prova olunca kimse zamanın nasıl geçtiğini anlamadı. Saatin 19.30 olduğuna inanamadık ve 9 saatin sonunda artık bırakmamız gerektiğine karar verip provayı bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

 

- Denemeler: kör olsan Macbeth olamazdın.

(örn) Macbeth: Cadılar mı? Nerde?

 

- Ka: Nereye baksan orada görüyorsun hançerleri.

Oyuncu: Çok zor be babişko. Ben bi yere sabitleneyim. C3 teki seyirciye mesela.

 

 

26 Ağustos 2010 Perşembe

Prova saat 10.30’da beden, ses –nefes çalışmasıyla başladı. Ardından ekip oyunlar oynadı. “Gülmeden oynama” oyununda son 3’e kalan İlker öyle bir şey yaptı ki (?) diğer oyuncuları tek seferde eledi. 12.30’da sahne çalışmaya başladık. Macbeth ve Banquo’nun cadılarla karşılaşma sahnesini daha önce çalıştığımızdan biraz daha farklı oynadık. İlk önce zorlansak da tekrarladıkça bu yeni yaklaşıma ikna olduk ve önceki halinden daha çok sevdik. 14.20’de ki yemek molasından sonra provanın ikinci yarısına yine oyunla başladık. Sabahki sahneyi tekrar çalıştık. Bu arada ekibe kılıç kullanmayı öğretecek olan Janbi Ceylan geldi. Bir süre kılıçlarımızla denemeler yaptı. Ardından mektup sahnesini çalıştık. Lady Macbeth’in ve Macbeth’in bu sahnede ne hissettiklerini, ilişkilerini ve yönelimlerini konuştuk. Aralarındaki ilişkiyi eklediğimiz oyunlarla daha da belirgin hale getirdik. Oyuncuların, üzerine bir gece rüyaya yatmalarını gerektiren değişikliklerden sonra iki sahneyi tekrar oynadık ve “saymaca” oynayıp 19.30’da provayı bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

 

- Bu kadar da hırslı olunmaz ki kardeşim! Bir kez daha oynayalım, merak ediyorum İlker bu sefer ne yapacak.

 

- Ka: Burada birbirlerine sarılabilirler.

Oyuncu: O zaman bi öpüşek mi ya? Ağızdan!

 

- (Lady Macbeth, Macbeth’e yaklaşırken) Kaygılandı ya, ordan sor, üzerine gitme. Ürkütme bıldırcını!

 

- (Macbeth isyan eder) Ne cadı karıymış ya! Normal şartlarda ben masumum yoksa.

 

- Güzel oldu bu sahne. Hemen arkasından krala bağlanıyoruz. Alo! Biri kral olmak istiyor ama nasıl yapacağını bilemiyor.

 

Günün Şarkısı:

 

Cadılaaaar cadılaaaar

Şimdi gözümde canlandılar

Cadılaaaar cadılaaaar

Beni bu akşam ağlattılar.

 

 

 

25 Ağustos 2010 Çarşamba

 

Prova 10.30’da Yoga ile başladı. Ardından ekip ses-nefes çalışması yaptı ve oyunlar oynadı. Kemal Aydoğan’ın Mimesis’in portali için yazdığı ‘Kültür Bakanlığı’nın Özel Tiyatrolara Verdiği Maddi Destek’ hakkındaki yazıyı okuduk. Ödenekli tiyatrolarla özel tiyatroların olanaklarını ve dolayısıyla farklarını konuştuk. 14.30’daki yemek molasından sonra provaya tekrar oyun oynayarak başladık. Oyundan sonra sahneye bir pasta geldi ve Ender Yiğit’in doğumgününü kutladık. 1. perde 1. sahneden 6. sahneye kadar olan bölümü ile 10. sahneyi çalıştık. 5. sahnede Lady Macbeth’in oyununu yeni denemelerle çalıştık. Saymaca oynadıktan sonra ‘Macbeth’ için 1962 yılında yazılmış bir yazıyı okuduk. O zaman metne nasıl yaklaştıklarını konuştuk. Oyuncular eksik olduğu için büyük bir kısmı sohbetle geçen provayı saat 19.00’da bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

 

- (Lady Macbeth provası üzerine) Nefesini duymazsak iyi olur. İçten sesli nefes olsun.

 

- (Oyuncu oynarken Lady Macbeth’e üzülür.) Hazır pişman olmuşken delirme sahnesini alayım mı?

 

- Karanlığın örtüsünü yarıp… Karanlığın örtüsünü açıp… Hah! Karanlığın örtüsünü KALDIRIP!

 

- Şekspirşeyde gözüüüm yook…

 

24 Ağustos 2010 Salı

 

Prova 10.30’da beden, ses –nefes çalışmasıyla başladı. Isınmadan sonra ekip oyunlar oynadı. 12.30’da sahne çalışmasına başladık. 1. perde, 2. ve 4. sahneyi ezber için birkaç defa oynayıp bazı ayrıntıları çalıştık. Ardından Esra mektup sahnesini, farklı temrinlerle oynadı. 14.15’te yemek molası verdik. Provanın ikinci yarısına broşürdeki Macbeth sözlüğü için yapılacakları konuşarak başladık. 1. perde, 2. , 4. , 5. ve 6. sahnelerini oynadılar. Sonrasında 3. sahnenin başındaki cadılar bölümünü çalıştık. Son olarak 2. perde 5. sahneyi ayrıntılı şekilde çalıştık. Macduff’un ailesinin ölüm haberini alma anı üzerine tüm ekip çeşitli doğaçlamalar yaptı. Provanın sonunda Tolga Çebi’nin cadılar için yaptığı taslak müziği dinledik. Kemal Aydoğan cadılara “Bu ritmi bu şekilde söylemeyi belleyin” dedi ve 21.00’de prova sona erdi.

 

Prova Sürmenajları

 

- (Oyuncunun “çok sevinmek” adlı performansı üzerine)

Ka: Seyirci görsün diye öyle her an büyütülmez.

 

- Cinlerle telepatik ilişkiye geçmek istiyorsun. Eveeet… uyarıcı çak!

 

- (oyuncu bir türlü ezber yapamaz)

“Macduff bu senin…öfken….senin hakiki….sen anladın oraları. Gazamız mübarek olsun.

 

- Ross İskoçya’da, Ross İngiltere’de, Ross her yerde.

 

- Şatonuzu bastılar. Karınızın etlerini cimcirdiler. Hepsini kestiler; koyunları, ağaçları, çeşmenin suyunu bile.

 

23 Ağustos 2010 Pazartesi

 

10.30’da yogayla provaya başladık. Ardından oyuncular ses-nefes çalışması yapıp, oyun oynadılar. Saat 13.00’te sahne çalışmasına geçtik. 1. perde 2. sahnedeki ayrıntılar, duygular üzerine çalıştık. Arkasından bir hikayenin farklı biçimde ifade edilebileceği üzerine yazılmış ‘Biçem Alıştırmaları’ adlı kitaptan oyuncular birer bölüm okudu. 14.00’te yemek molası verdik. Provanın ikinci yarısında Macbeth ve Banquo’nun yönelişleri ile cadıların sözlerindeki niyetler üzerine çalıştık. 1. 2. ve 3. sahneleri ardı ardına oynadıktan sonra saymaca oynayıp saat 19.00’da provayı bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

 

- Oyuncu (bir türlü lafa giremez): Konuşamıyorum!

Ka: Biz konuşan oyuncu seviyoruz. Bir cümle deyip geçmeyin, altında binlerce kefensiz yatar.

 

- A: Aslında bu cümlede oyunun sonunu anlatmış Shakespeare

B: Başından bütün oyunu söylemiş, Shakespeare insanı bir merakta bırak la!

 

22 Ağustos 2010 Pazar

 

Bugünkü provayı sadece Esra’yla yaptık. Çalışmaya saat 14.00’te mektup sahnesiyle başladık. Esra önce Kemal Aydoğan’ın verdiği farklı yönelimlerle doğaçlamalar yaptı. Ardından Lady Macbeth’le Macbeth’in ilişkileri, Lady Macbeth’in davranışlarının nedenleri, erkek egemen dünyanın onun üzerindeki etkileri üzerine konuştuk ve Esra sahneyi bunlardan yola çıkarak oynadı. Arkasından Lady Macbeth’in delirme sahnesini çalıştık. Söylediği cümlelerin ifade biçimlerini araştırdık. 18.45’te provayı bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

 

- (eylemi nedenlendirme çabaları) Önce Macbeth’i süt içerken gör, ondan sonra “ama sen helal süt emmişsin.” de.

 

- (oyuncu kendini inandırmıştır.) Pardon Kemal Abi, Glamis Beyi’nin yerindesin şu an.

 

21 Ağustos 2010 Cumartesi

 

Prova 14.00’te başladı. Bugünki çalışma sadece cadılarlaydı. Önce politik cinayetler üzerine ve cadıların bu olayların neresinde olabileceği üzerine konuştuk. Sonra cadıların oyundaki olaylara ve Macbeth’e nasıl yaklaştıkları ve bunu neden yaptıkları, bu dünyada neyi temsil ettikleri üzerine konuştuktan sonra bunlardan yola çıkarak doğaçlamalar yaptık. Cadıların davranış biçimlerini çözmemize yardımcı olacağını düşündüğümüz müzikler dinledik. Hiç ara vermeden yapılan uzun doğaçlamaların sonunda, Kemal Aydoğan’ın dayanamayıp isyan etmesiyle 20.30’da provayı bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

 

- (oyuncuları tüm aksesuarlarının ellerinden alınması üzerine)

Ka: Yaşasın Yoksun Tiyatro!!

 

- (uzun süren doğaçlamalardan sonra)

Ka: Alıştınız değil mi pamuk helva gibi konuşmaya. Var mısınız, yok musunuz belli değil.

 

- Ayinin sesi adlı radyomuza hoş geldiniz. Faşistiniz konuşuyor.

 

20 Ağustos 2010 Cuma

 

Prova saat 10.30’da yoga ile başladı. Yogadan sonra ekip ses –nefes çalışması yapıp ardından “Katil kim” oyununu oynadı. 13.00’te sahne çalışmasına başladık. Yemek sahnesini, Macbeth’in cadılarla ikinci kez buluştuğu sahneyi ve Lady Macbeth’in delirdiği sahneyi ayakta okuyarak çalıştık. Cümlelerin anlamları ve genel yönelimler üzerine çözümlemeler yaptık. 14.00’teki yemek molasından sonra prova yine “katil kim” oyunuyla başladı. Ardından metnin son sahnesi üzerine çalıştık. Böylece oyunun tamamı kabaca çalışılmış oldu. Provanın sonunda sandalye kapmaca ve saymaca oynadık. Berke sandalye kapmaca oyununda hem en çok eğlenen, hem de iki oyunu da kazanan oldu. Prova 18.30’da sona erdi.

 

Prova Sürmenajları

 

- (Kate pürdikkat sahneyi izlerken, İlker’in bir anda yükselen oyunuyla uçarak kaçar.)

Kate: Macbeth’miş la bu! Kaç kaç kaç!

 

- (Yönetmenden seri çözümlemeler)

Oyuncu: Dövüş mü var bu sahnede?

Ka: Evet.

Oyuncu: Hımm! O adam çok uzun ama. Ben şimdi karşısında…

Ka: İkiye keseriz.

Oyuncu: Ha! Dövüşürüm o zaman.

 

19 Ağustos 2010 Perşembe

 

10.30’da yogayla provaya başladık. Ardından Gözde’yle ses-nefes çalışması yaptık. Birkaç oyun oynadıktan sonra 13.20’de sahne çalışmasına başladık. Kemal Aydoğan oyuncularla provanın gidişatı konusunda konuştu ve Banquo’nun ölmeden önceki son sahnesi ile Macbeth-katiller sahnesini çalıştık. Sahnedeki ilişkiler ve durumlar üzerine çözümlemeler yaptık. 14.15’teki yemek molasından sonra prova tekrar oyunla başladı. Muharrem dün oyunda kazandığı kitabını aldı: ‘Yalancı Yakop’(!). Provanın ikinci yarısında, yemek sahnesi ile Macbeth’in cadılara ikinci gidişini çalıştık. Bugün çalışılan yerleri baştan sona aldıktan sonra ekip provanın yorgunluğunu ‘Gördün mü?’ şarkısıyla göbek atarak attı(!). Dağılmadan önce kitap ödüllü bir oyun daha oynadı ekip. Kazanan Barış oldu. 18.30’da prova sona erdi.

 

Prova Sürmenajları

 

- (Oyuncunun katil tiplemesi üzerine)

Küçükken menenjit geçirmiş bu abi!

 

- Macbeth: Öyleyse varsın yaşasın Macduff. Zaten herifin boyu da uzun! Nasıl öldüreyim? O kadar da uzun boylu değil!

 

18 Ağustos 2010 Çarşamba

 

Provaya 10.30’da yoga ile başladık. Yogadan sonra oyuncular ses-nefes çalışması yaptılar. Ardından oyunlar oynadılar ve 13.00’te sahne çalışmasına başladılar. İlker, Macbeth’in cümlelerinden birinin yeterli ifadeye sahip olmadığını düşününce tüm ekip de bunun üzerine uzun uzun düşündü, taşındı ve yeni bir cümle buldu. 14.20’de verilen yemek molasından sonra Haluk Bilginer de provaya katıldı. Provaya tekrar oyun oynayarak başladık. Muharrem’in kazanmak için elinden geleni ardına koymaması ve sonunda oyunu zaten baştan beri yanlış oynadığının ve hile yaptığının anlaşılması üzerine oyuncular Muharrem’e tepkilerini cimdal çekerek gösterdiler. Ardından bir önceki gün çalışılan bölümleri tekrar çalıştılar. Devamında Macbeth’in yemek sahnesinin sonuna kadar olan bölümleri okuyarak anlamaya çalıştık. Provanın sonunda sayılı tuz-buz oyununu oynadık. Kemal Aydoğan’ın kazanana kitap hediye edeceğini söylemesiyle oyun kızıştı. Kitapları alan İlker ve Muharrem oldu. Prova 18.30’da sona erdi.

 

Prova Sürmenajları

 

- Bir oyuncunun cümle önerisi üzerine:

Ka: Oldu! Sen onu öyle söyle seyirci de anlasın. Ne oldu Shakespeare mi kaçtı içine.

- Hiç oturmuyorum ya ben bu oyunda, bak şimdi fark ettim. Belim ağrıyo benim!

(Bir sonraki sahnede oyuncu bir kez daha şansını dener.)

Bu yemek sahnesinde de oturma olmuyor değil mi?

 

17 Ağustos 2010 Salı

 

Prova saat 10.30’da yogayla başladı. Ardından ekip ses-nefes çalışması yaptıktan sonra oyunlar oynadı. 13.30’da sahne çalışmasına başladık. Kralın, Macbeth’e gelişi ve cinayet sahnesinin sonrasına kadar olan bölümleri okuyarak anlamaya çalıştık. 14.30’daki yemek molasından sonra aynı bölümler tekrar çalışıldı. Ardından, bugün çalışılan bölümleri baştan sona prova ettiler. 18.30’da Malcolm- Macduff ve Ross’u oynayanlar dışındakiler provadan ayrıldırlar. Malcolm, Macduff ve Ross'un olduğu sahneyi çözümlemeler yaparak çalıştık. Macduff’ın ailesinin ölüm haberini alma anı üzerine temrinler yaptık. Saat 20.00’de provayı bitirdik.

 

Prova Sürmenajları

 

- (Lady’nin sözleri üzerine)

Macbeth: Anam! Ben kiminle evliyim ya! Ruh hastası!

- Leydim, lordum, noolcem!

- Macduff: Asil babanız öldürüldü.

Malcolm: Ne? Asil mi! Ha babaaam!

- Sen niye dinlemiyorsun öteki kardeş? O senin de baban!

- Doğuştan prenslik var sende. Diyarbakır prensi Barış. Karpuzluktan prensliğe giden yol. 

 

16 Ağustos 2010 Pazartesi

 

Provaya başlamadan önce, Kemal Aydoğan, oyunculardan oyunla ilgili olduğunu düşündükleri haberleri gazetelerden bulmalarını istedi. Ekip provaya 10.30’da Gizem’le hareket çalışması yaparak başladı. Ardından Gözde’yle ses-nefes çalışması yaptılar. Isınmadan sonra oyunlar oynadılar. Dekoru kurduk ve sahne çalışmasına başladık. Kemal Aydoğan önce oyunculara dekoru neden böyle tercih ettiğimizi ve oyunun içinde ne ifade ettiğini anlattı. Dekorun ne şekillerde kullanılabileceği üzerine oyuncularla denemeler yaptı. Ardından mektup sahnesini çalıştık. Macbeth ve Lady Macbeth’in genel olarak karakterleri, oyun içerisindeki gelişmeleri ve bu sahnedeki ruh halleri üzerine uzun bir konuşma yaptık. Oyuncular konuşulanlardan yola çıkarak oynadılar sahneyi. Arkasından Cadıların Macbeth’le karşılaştıkları sahneyi çalıştık. Cadılar Kemal Aydoğan’la yaptıkları çalışmaları ekibe gösterdi. 17.00’de başladığımız yogadan sonra provayı bitirdik. Oyuncular provadan çıkmadan önce buldukları haberleri keserek portalin üzerine yapıştırdılar.

 

Prova Sürmenajları

 

- Oyuncuların kafası karışık, sürmenajlar içe verik!

 

13 Ağustos 2010 Cuma

 

10.30’da ekip, Muharrem’in yardımıyla bedenlerini ısıtarak provaya başladı. Ardından Gözde’yle ses-nefes çalışması yaptılar. Isınma çalışmalarından sonra ekip oyunlar oynadı. Saat 12.30’da sahne çalışmasına başladık. Oyuncuların savaş atmosferini daha iyi hissedebilmeleri için sahneleri müzik eşliğinde çalıştılar. Cadılar, Macbeth’le ilk karşılaştıkları sahneyi farklı doğaçlamalar yaparak oynadılar. Sahnenin devamında Macbeth ve Banquo’nun yönelimleri üzerine çalıştılar. 14.20’de yemek molası verdik. Moladan sonra Lady Macbeth’in mektup sahnesine kadar olan bölümleri çalıştık. Kral’ın beylere karşı tutumu ve yaklaşımı üzerine çözümlemeler yaptık. Mektup sahnesini çalıştık. Saat 17.00’deki yogo çalışmasından sonra prova sona erdi.

 

Prova Sürmenajları

 

- Cadıların performansı gelmiş. Çıkın abi merdivenin üstüne, oradan oynayın. (Oyuncunun performans açlığı doyurulur.)

 

12 Ağustos 2010 Perşembe

 

Provaya 10.30’da yoga ile başladık. Yogadan sonra oyuncular Gizem’le beden ve hareket çalışması yaptılar. Kostümler için oyuncuların ölçüleri alındı. Saat 14.00’te yemek molası verdik. Provanın ikinci yarısında İlker’in de katılmasıyla Macbeth’in olduğu sahneleri çalıştık. Kemal Aydoğan Macbeth –Banquo ve Macbeth –Lady Macbeth’in ilk sahnelerindeki ilişkiler üzerine çözümlemeler yaptı. Provanın sonunda saymaca ve ebelemece oyunları oynadık. Müzikal ekibinin saymacada 60’a kadar çıktığını duyan ekip kendini toparladı ve bugün 39’a kadar geldi. 18.15’te provayı bitirdik. Oyuncular birbirini selamlayarak sahneden ayrıldı.

 

Yoganın dört dörtlüsü: İrfan, Osman, Esra, Berke.

 

Prova Sürmenajları

 

- (Oyuncunun hareketi yapmaması üzerine Ka’nın önerisi) Hareketi yaparken ciciklerden fındık topluyorsun, öyle düşün.

- Orada bir rabarba yapma ihtiyacı doğdu galiba. Siz burada çıkabilirsiniz.

- A: Biraz IQ’ su mu düşük bu adamın?

B: Yani IQ’ su düşük değil de…

A: Yok, yok benim IQ düşük abi!

- Kral taburesini sırtında taşıyormuş: Portatif, arkasında da “Kral” yazıyor.

 

11 Ağustos 2010 Çarşamba

 

Prova saat 10.30’da yoga ile başladı. Ardından ebelemece ve saymaca oyunları oynandı. Ekip bugün 19’a kadar sayabildi. Oyunlardan sonra ses temrini yapıldı ve ardından sahne çalışmasına başladık. Oyuncular oynadıkları sahnenin öncesini ve orada oluş nedenlerini, rollerinden çıkmadan anlatarak çalıştılar. 14.00’te verilen bir saatlik yemek molasından sonra cadıların Macbeth’le ilk karşılaşma sahnesi aynı şekilde çalışıldı. Cadılar sahneyi Paul Klee’nin “Angelus Novus” adlı resmini referans alarak oynadılar. Macbeth’i marke eden Sertan içindeki oynama heyecanıyla, önce alet çantasını sonra da aksesuar sandığını kırdı! Arkasından Lady Macbeth’in mektup sahnesi üzerinden Macbeth’le Lady Macbeth’in ilişkileri ve Lady Macbeth’in eylemleri hakkında konuştuk. Oyuncular son olarak durum doğaçlamaları yaptılar. Saat 19.30’da provayı bitirdik ve oyuncular birbirlerini selamladıktan sonra sahneden ayrıldılar.

 

Prova Sürmenajları

 

- Komedi gibisi var mı ya, bu trajediyi kim çıkardıysa ben onun ta….!

- Bir iyi, bir kötü olay olsun. Mesela; kapıyı bir açıyor, amcası annesiyle işi pişiriyor, yanında da en sevdiği pasta..

Bari pastanın yanında yapmasaydınız!

- “Buyursunlar”a alternatif: Sıyırsınlar!

- İfade eksik. Buna “eksiltili oyunculuk” diyoruz. Parasını az verdiğimiz için bu kadar oluyor!

- Tuvaletin gelmiş de götürmemişler gibi oldu.

 

10 Ağustos 2010 Salı

 

Prova sabah 10.30’da yoga çalışmasıyla başladı. Yaklaşık bir buçuk saat süren yoganın ardından Gözde’nin önerdiği isimli ebelemece oyunu oynandı. Anlaşıldı ki henüz isimler ezberlenememiş. Sonrasında oynanan saymaca oyununda da ekip en fazla 10’a kadar sayabildi. Bu oyun için de provaya ihtiyacımız olduğunu gördük. Oyunlardan sonra sahne çalışmasına geçildi. İlker bugün provaya katılamadığı için Macbeth’in olmadığı sahneler üzerine çalıştık. Sahneler önce düz okundu, sonra Kemal Aydoğan’ın verdiği doğaçlamalar ve yönelimlerle okunup, durumlar ve ilişkiler çözümlenmeye çalışıldı. 14.00’te yemek molası verdik, 15.30’da oyuncular yeniden sahnedeydi. Oyunda, Macbeth ve Lady Macbeth’i cinayet için harekete geçiren nedenler hakkında ve o dönemdeki iktidar işleyişi hakkında konuştuk. Konuşmadan sonra birkaç sahne daha doğaçlamalarla çalışıldı. Saat 17.15’te prova sonra erdi.

 

Prova Sürmenajları

 

- 45 yaşımdan sonra ilk defa Galiçya dedim.

Galiçya neyse?! Uydu ama.

- (Oyuncu sahnenin yarısını oynadıktan sonra) Aaa! Severek oynayacaktım ben bunu. Bundan sonrasını severek oynayayım mı?

- Cadıların doğaçlama girişimleri üzerine; Bir şey diyeceğim, önce bir normal insan olur musunuz?

 

09 Ağustos 2010 Pazartesi

 

Provanın ilk günü, herkeste bir heyecan. Saat 14.00’te tüm ekip sahnede toplandık. Oyunda rol alacak oyuncular: İlker Aksum, Esra Kızıldoğan, Ender Yiğit, Murat Tüzün, Muharrem Özcan, Barış Yıldız, Gözde Kırgız, Pınar Bekaroğlu, Osman Akça, Saygın Soysal, Sertan Müsellim, Berke Yağış. Her yıl olduğu gibi provaya şampanya patlatarak başladık ve kadehleri yeni oyunumuz için kaldırdık. Haluk Bilginer ekibe neden yeni bir çeviri yapma gereği duyduğumuzu anlattı. Ardından oyun bir kez okundu. Oyun ve karakterler hakkında konuştuk. Kemal Aydoğan provanın nasıl ilerleyeceği hakkında oyunculara bilgi verdi. Tanıştıkça ve konuştukça herkes biraz daha açıldı ve 9 Ağustos itibariyle “Macbeth” provası başladı. Hepimize kolay gelsin…

 

Ka’dan alıntı: İlk okuma diye süslenmiş, kulağında küpeleriyle arz-ı endam eden oyunculara rastlanmıştır.

 

Prova Sürmenajları

 

Henüz ilk prova. Sürmenaj yok. Ekibin iyi günleri.

 

06 Ağustos 2010 Cuma

 

12.00’de sahnede stajyerlerle buluştuk. Daha önceki buluşmada verilen “Grotowski” okumaları üzerine, daha sonra da “Macbeth” oyunu üzerine konuştuk. 14.00’te çeviri çalışması için antre cafe’de toplandık. Kalan son sayfalar ile atladığımız bir iki bölümün de çevrilmesiyle metin çalışmasını bitirdik. Oyunumuzun metni artık prova için hazır.

 

Not: Yaptıkları çevirilerle bu iki haftalık sürecimize renk katan diğer çevirmenlere teşekkür ederiz.

 

Çeviri Sürmenajları

 

- Kemal Bey’in kupları çok iyidir. Göğsü, sırtı çok iyi oturtur üzerinize.

- “When shall we three meet again.” Yani diyor ki: Dinde zorlama yoktur!

 

05 Ağustos 2010 Perşembe

 

13.00’te karantina alanında toplandık. Bugün bitirmeyi umduğumuz çeviri bir gün daha uzadı. Hava her geçen gün daha da sıcak oluyor. Çeviri yazın en sıcak günleri için bizi seçmiş.

 

Çeviri Sürmenajları

 

- Ka: Bundan sonraki sahneyi attık abi!

HB: Nasıl yani?

Ka: Bayağı attık!

- Çeviri çeşitlemeleri:

Macbeth: Ne bu halin yoğurt suratlı!

Ne bu halin lor peyniri suratlı!

Ne bu halin süt ürünleri suratlı!

Ne bu halin sütaş ayran suratlı!

 

04 Ağustos 2010 Çarşamba

 

12.00’de sahnede stajyerlerle buluştuk. Kemal Aydoğan’ın bir önceki buluşmada verdiği okumalar üzerine “Çevresel Tiyatro” hakkında konuştuk. İki saatlik bir sohbetin ardından çeviri yapmak için bahçedeki karantina alanımıza geçtik. Bugün yaptığımız çalışmayla birlikte çevirinin sonuna yaklaştık.

 

Çeviri Sürmenajları

 

 

- “Kana zavallı ve yalnız ülkem kana!”

(Göndermeci Oyunculuk!)

- Ross: Karınızı öldürdüler! İşte ispatı.

Macduff: Aman Tanrım, karımın cicikleri!

Ross: Silikon olduğunu biliyor muydunuz?

 

03 Ağustos 2010 Salı

 

14.00’te buluşup çeviri ve metin düzenleme çalışmasına başladık. Cadıların ayinlerinde söyledikleri sözlere Türkçe’de karşılık bulmak için uzun süre düşündükten sonra bunu şimdilik bir kenara koyup araştırmaya karar verdik. Kemal Aydoğan, çeviri sırasında, bizim oyunumuzu desteklemeyeceğini düşünerek bazı bölümleri metinden çıkardı. Çevirinin yükünün hafiflemesiyle çalışma daha çok oyun hakkında konuşarak geçti.

 

Çeviri Sürmenajları

 

- Tüccar Terzi, Şen Makas iş başında!

- A: Sen ne oynuyorsun oyunda?

B: Birinci görünen.

A: Abi biz onu kukla yaptık!

 

02 Ağustos 2010 Pazartesi

 

 

Bugün Macbeth provaları boyunca bizimle birlikte olacak 15 stajyer aramıza katıldı. 12.00’de sahnede buluştuk. Herkes kendini tanıttı, okunan kitaplar, oyun ve prova süreciyle ilgili konuştuk. Kemal Aydoğan stajyerlere ilk ödevlerini verdikten sonra çeviri çalışması için antre cafe’deki daimi masamıza geçtik.

 

Bugün çevirilen bölümde; Macbeth’in Duncan’dan sonra Bonquo’yu öldürmesiyle kendi içinde yaşadığı çatışmanın ve Fleance’ın kaçmasıyla eylemi tamamlayamamış olmanın yarattığı baskının, Shakespeare’in kullandığı dile bozulma ve sertleşme olarak yansıması, çeviride dikkat ettiğimiz bir nokta oldu. Başka bir bölümde Macbeth’in ağzından yapılan bir betimlemenin, elimizdeki çevirilerin hiçbirinde Türkçe karşılığını bulmadığını gördük. Bunun Türkçe’de hem ne demek istediğini anlatan, hem de sanatsal ifadesinden taviz vermeyen bir karşılığını bulmak için uzun süre bunun üzerine araştırıp, düşündük. Sonunda her iki anlamda da bizi memnun eden bir sonuca vardık:

 

“Kursağımızda kalır diktiğimiz mezar taşları

Mezarlar kusacaksa kuşlar gibi gömdüklerimizi.”

 

Ve Shakespeare çevirilerinin seçilmiş bir ekiple (sosyolog, tarihçi, İngiliz dilbilimci, oyuncu ve iki garson(!)) beyin fırtınası yaparak ancak hakkıyla yapılabileceğine kanaat getirdik.

 

Çeviri Sürmenajları

 

- Cadılardan birinin cümleyi okuyamaması üzerine:

“Burada böyle okuyamayıp, sahnede mucizeler yaratacak. Sürprizlerle dolu oyuncu! Biz buna “Şaşırtmalı Oyunculuk” diyoruz.”

- “Oyun Atölyesi Panayırı” 2 ay sürecek. 9 Ağustos-30 Eylül arası. Bekleriz!

 

31 Temmuz 2010 Cumartesi

 

Çeviri ve metin düzenleme çalışması…

 

Çeviri Sürmenajları

 

- Nazlı: Ne yapıyoruz faaliyette?

HB: “ There’s one did laugh in’s sleep, and one cried “Murder!” demiş.

Nazlı: Ben tanımam! (der ve gider)

- Asistan: Bahtiyar, insan için mi kullanılır?

Ka: Hayır, ayılar için kullanılır!

- Domalbeyim! Domalbeyim! Kanınızın fıskiyesi kurudu, havuzunuzun motoru bozuldu!

- HB: Gözlüğüm orada mı benim?

Ka: Abi gözünüzdeki ne?!

 

30 Temmuz 2010 Cuma

 

13.00’te buluştuk. Mekan, antre cafe. Tüm gün çeviri ve metin düzenleme çalışması yaptık.

 

Çeviri Sürmenajları

 

- Ka: Bunun yerine bunu karşılayan bizden bir söz bulmalıyız.

HB: “Hem cam kenarı, hem de 25 kuruş.” olur mu?

- “Seviyesiz adam” üzerine;

Ne kadar ileri görüşlü bir insanmışsın, iki gün sonra espri yerini buldu.

- HB: “Beynini patlatırdım!” patlatmak güzel.

Ka: Provada oyuncu “P” felci geçirdi!

- Lady Macbeth der ki; Eyvah kocam! (Gündüz vodvil oynayıp akşam Macbeth’e geliyormuş.)

 

28 Temmuz 2010 Çarşamba

 

13.00’te antre cafe’de buluştuk ve tüm gün çeviri ve metin düzenleme çalışmasına devam ettik. Daha önce yapılmış diğer çevirilerden birinin sahibinin kitabın önsözünde yazdıkları bizi gerçekten şaşırttı. Şöyle demiş sevgili çevirmeni: “Her tercümenin kendine özgü bir derinliği, kendine özgü bir tarzı olacaktır. Doğrusu ya bu açıdan eseri dört asır önceki orijinal dilinden dinlemek ve okumak zorunda olan İngilizlerden çok daha şanslı olduğumuzu düşünüyorum.” !!! Yeni bir çeviri yapmanın ne kadar da yerinde bir karar olduğuna bir kez daha emin olduk.

 

Çeviri Sürmenajları

 

- ben böyle çevirinin dıııııııııt…!

- Kral bu gece buraya geliyor Haluk Abi!

- Ara sıra aramıza gelirsen çeviri yapıyoruz burada!

- Yüzde donmuş gülücük geldi, organik. (Oyuncudan az kullanılmış.)

- A: Cawdor beyi nerede?

B: Çokoprens almaya gitti.

- HB: O çeviride ne demiş?

Oyuncu: Seviyesiz adam! (derin sessizlik) yok yani öyle yazmıyo…ben öyle..espri olsun diye..

Ka: Oyuncunun içine espri sıkışmış!

 

 

27 Temmuz 2010 Salı

 

13.00’te antre cafe’de buluştuk. Çeviri ve metin düzenleme çalışmasına devam ettik. Çalışmanın ardından sahneye inip dekorla ilgili yapılacaklar hakkında konuştuk.

 

Çeviri Sürmenajları

 

- Ross: Kral, seni Cawdor Beyi olarak selamlamamı emretti Macbeth.

- Macbeth: Fiyuuuuv! Cadılar doğru mu söyledi yoksa!

- Macbeth: Kusura bakmayın dostlar, eskilere dalmışım. (Yalancı!)

- Öyle kendi aranızda konuşmayıp bana da söylerseniz!

(Günün sonuna doğru) Patatesin kralına ne denir? Cevap: İmpatator.

 

 

26 Temmuz 2010 Pazartesi

 

oyun atölyesi'nin yeni sezondaki oyunu "Macbeth" (W.Shakespeare), oyunun provaları 9 Ağustos’ta başlayacak. Bugün Haluk Bilginer, Kemal Aydoğan ve Selçuk Aydoğan'la çeviri ve metin düzenleme çalışmasına başladık. Mekan, antre cafe. Çalışmaya oyunda cadıları oynayacak olan Pınar Bekaroğlu, Gözde Kırgız ve Muharrem Özcan da katıldı. Oyunun kostüm ve dekor tasarımcısı Bengi Günay dekorun geldiğini ve sahneye kurulduğunu söyleyince, bir an önce inip bakabilmek için daha da hızlandık. Bugün için yeterli bir çalışma yapıldığına karar verildikten sonra hep birlikte sahneye indik. Sahnede hazır bulunan dekor herkesi keyiflendirdi. Dekor üstüne denemeler yapıp, üzerine konuştuk.

 

Çeviri Sürmenajları

 

"Yaraları imdat diye bağıran insanlardan hoşlanmıyorum!" Bir seyirci

A: Ne demiş o çeviride?

B: "Yeni bir Golgotha yaratmak."

A: Golgotha?

B: Buharlı ütü, A sınıfı, enerji tasarruflu.

Dümteka dümtek, işte geliyor Makbek. 2) Davulun sesi pek bed, belli geliyor Macbeth. 3) Aman cadılar bulsun işte oynarken!

Dekor geldi, kuruldu. O zaman onu yaşatacak olan bizleriz.

Haluk Bilginer

Çeviren

Kemal Aydoğan

Yöneten

 

D.T.C.F. Tiyatro Bölümü’nden 1987 yılında mezun oldu. 1990 yılında Tiyatro Stüdyosu’nda yapım yardımcısı olarak çalışmaya başladı. 1994-1998 yılları arasında aynı tiyatroda yönetici olarak çalıştı. 1999 yılında tiyatro yaşamına başlayan oyun atölyesi’nde, kurulduğu günden bu yana tiyatro yöneticiliği yapmaktadır.

Oyun Atölyesi’nin Son Gülen İyi Gülermiş (2000), Kesmeşeker (2002) adlı çocuk oyunları ile Azrail’in Gözyaşları (2004), Othello (2004), Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü (2005),Atinalı Timon (2006), Hırçın Kız (2006), Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler (2007),Testosteron (2008) ve “7”(Şekspir Müzikali) (2009) oyunlarını yönetti. 

 

Bengi Günay

Sahne Tasarımı

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Tiyatro-Sahne Tasarım Bölümü’nden 2006 yılında mezun oldu.

Oyun Atölyesi’nin Azrail’in Gözyaşları (2004) oyununun kostüm tasarımını, Othello(2004), Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü (2005), Atinalı Timon (2006), Hırçın Kız(2006), Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler (2007), Testosteron (2008) ve “7”(Şekspir Müzikali) (2009) oyunlarının sahne tasarımlarını yaptı.

 

Tolga Çebi

Müzik

 

Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı Keman Bölümü’nden 1995 yılında mezun oldu. Trakya Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda 3 yıl öğretim görevlisi olarak, Yaylı Sazlar Bölümü Ana Sanat Dalı Başkanlığı’nı yürüttü. İhtiyaç Molası adlı müzik grubunun kurucularındandır.

Çeşitli prodüksiyonlarda prodüktörlük ve müzik direktörlüğü yaptı. Reklam cıngılları, film, dizi müzikleri ve çeşitli albümlere keman kayıtları, aranjörlük yaptı. Özel tiyatrolara ve kurum tiyatrolarına oyun müzikleri besteledi.

oyun atölyesi’nin Azrail’in Gözyaşları (2004), Othello (2004), Atinalı Timon (2006), Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler (2007), Testosteron (2008) ve “7”(şekspir müzikali) (2009) oyunlarının müziklerini yaptı. Halen Bakırköy Belediye Tiyatroları Müzik Direktörü’dür.

İrfan Varlı

Işık Tasarımı

        

Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Bölümü’nden 1998 yılında mezun oldu. 1999 yılında kurulan oyun atölyesi’nde çalışmaya başladı.

Oyun Atölyesi’nin Dolu Düşün Boş Konuş (1999) ile Ayrılış (2000) oyunlarında ışık teknisyeni olarak görev aldı. Yine oyun atölyesi’nin Ermişler ya da Günahkarlar(2002), Azrail’in Gözyaşları (2004), Othello (2004), Cimri (2004), Jeanne d’Arc’ın öteki ölümü (2005), Atinalı Timon (2006), Hırçın Kız (2006), Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler (2007), Testosteron (2008) ve “7”(şekspir müzikali) (2009)oyunlarının ışık tasarımını ve uygulamasını üstlendi.

 

Zeynep Alkaya 

Yönetmen Asistanı

 

Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden 2003 yılında mezun oldu. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun 2004-2008 yılları arasında pekçok oyununda oynadı.

Oyun Atölyesi’nin 7”(şekspir müzikali) (2009) oyununda oynadı.

İlker Aksum

Macbeth

 

Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden 1994 yılında mezun oldu. Antalya Devlet Tiyatrosu’nda (1994-1996), İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda (1997-1999) ve Levent Kırca Tiyatrosu’nda (1999-2001) çalıştı.

Esra Kızıldoğan

Lady Macbeth

 

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden 2001 yılında mezun oldu. Bahçeşehir Üniversitesi İleri Oyunculuk Bölümü’nde yüksek lisansını 2006 yılında tamamladı. 1999 yılında “Kent Oyuncuları'na katıldı. Nükte (1999), Çözüm (2001), Aşk Çemberi(2003) oyunlarında oynadı.

Oyun Atölyesi’nin Othello (2004) ve Jeanne D’arc’ın Öteki Ölümü (2006) oyunlarında oynadı.

Ender Yiğit

Duncan, Kapıcı, Hekim

 

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi ve Çukurova Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümleri’nde okudu. 1965 yılında amatör olarak tiyatroyla ilgilenmeye başladı. Oyunlar yönetti ve oyunlarda rol aldı.

 Hem yönettiği hem oynadığı oyunlar: Duvarların ÖtesiKeloğlan, Derya Gülü,Düğün Yada DavulBu Zamanlar Bana KarşıKurtuluş Savaşı DestanıPir Sultan Abdal.

Oynadığı oyunlar: Kamp 17Özgürlüğün BedeliGüneşte On KişiKeşanlı Ali DestanıTenekeYaşar YaşamazYeniden Doğarız ÖlümlerdeHastane mi Kestane mi?İcraatın İçinden İnsan ManzaralarıBir Güzel Çirkin KralAcıya Bal Eyledik.

Rol aldığı televizyon dizileri: HastaneGurbet KadınıPembe Panjurlu EvŞaban ile ŞirinBaşka İstanbul YokMerdoğluArka Sokaklar.

 

Murat Tüzün

Banquo

 

D.T.F.C. Tiyatro Bölümü’nden 2000 yılında mezun oldu. Ankara Devlet Tiyatrosu’nun Ghetto (2001) adlı oyununda oynadı. Öteki Tiyatro’da çeşitli projelerde (2002 -2006) görev aldı. Dostlar Tiyatrosu’nun Sivas ‘93 (2007-2010) oyununda oynadı.

Muharrem Özcan

Cadı

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü Oyunculuk Anasanat Dalı’ndan 2005 yılında mezun oldu. İzmir Devlet Tiyatrosu’nun Siyah Çoraplılar (2002-2003), Hollanda Theatre Rast’ın De Kus Van De Roos (2003-2004), Tiyatro Kedi’nin Kamelyalı Kadın(2004-2005), Sadri Alışık Tiyatrosu’nun Selvi Boylum Al Yazmalım (2005-2006), Tiyatro Siyah Beyaz ve Renkli’nin Ateş Yüzlü (2009-2010) adlı oyunlarında oynadı.

Oyun Atölyesi’nin Hırçın Kız (2006) oyununda oynadı.

Barış Yıldız

Malcolm

 

1996-99 yılları arasında İleri Gözetleme Kültür ve Sanat Evi Tiyatro Manga’da dramaturgi ve oyunculuk eğitimi aldı. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden 2003 yılında mezun oldu. OkulHacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü?Made in Europa  filmlerinde ve Aliye dizisinde oynadı.

Oyun Atölyesi’nin Azrail’in Gözyaşları (2004), Othello (2004) ve Atinalı Timon(2006) oyunlarında oynadı.

Gözde Kırgız

Cadı

 

Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden 2006 yılında mezun oldu.

Oyun Atölyesi’nin Hırçın Kız (2006) oyununda oynadı.

Pınar Bekaroğlu

Cadı

 

Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden 2005 yılında mezun oldu.

Oyun Atölyesi’nin Hırçın Kız (2006) oyununda oynadı.

Osman Akça

Ross, Seyton

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü Oyunculuk Anasanat Dalı’ndan 2006 yılında mezun oldu. Pınar Çocuk Tiyatrosu’nda Fırtına adlı oyunda oynadı.

Oyun Atölyesi’nin Hırçın Kız (2006) oyununda oynadı.

Saygın Soysal

Macduff

 

Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan 2005 yılında mezun oldu. Kırık Kanatlar,AsiBu Kalp Seni Unutur Mu?Türkan dizileri ile Kosmos(2009) filminde oynadı.

Sertan Müsellim

Çavuş, Donalbain, Asker

 

D.T.C.F. Tiyatro Bölümü’nden 2008 yılında mezun oldu. Gurbet Kuşları dizisinde oynadı. 2009 yılında Eti Çocuk Tiyatrosu’na katıldı ve Pinokyo adlı oyunda oynadı.

Berke Yağış

Çocuk

 

7. sınıfa devam ediyor. Oyun Atölyesi oyunlarından Hırçın Kız’ı 32, Atinalı Timon’u 27, Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler’i 19, Testosteron’u 20, “7” (Şekspir Müzikali)’ni 15 kez seyretti.

 


 


 

[yukarı]