Cosmopolitan 03.2006

Özge Zeki

 

“Kadınlar Erkeklerden Daha Güçlü”

 

Haluk Bilginer, son aylarda özel hayatıyla istemeden magazin basınının gündemine düştü. Oysa ki sanatçının Oyun Atölyesi’nde sahneye koyduğu “Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü”, son birkaç aydır kapalı gişe oynuyor.

 

Bu röportajı Haluk Bilginer’den iki ay önce talep ettik. Ancak hem tiyatro hem televizyon çekimleri derken Bilginer’in yoğunluğundan dolayı ertelemek zorunda kaldık. Sonra da özel hayatındaki değişiklikler nedeniyle bir anda magazin basınının ortasında özel hayatını didiklenir buldu Haluk Bilginer. Sanatçı, yeni filmi “Karagöz Hacivat Neden Öldürüldü?” ve tiyatro oyunu “Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü” ile gündemde.

“Karagöz Hacivat Neden Öldürüldü?”, Anadolu mizahının en önemli figürlerinden Karagöz ve Hacivat'ın trajik hayat hikâyelerini konu alıyor. Haluk Bilginer’in Beyazıt Öztürk ile başrol oynadığı filmin yönetmeni ise Ezel Akay.

Haluk Bilginer’in kendi tiyatrosunda sahnelediği “Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü”, ise Bulgar yazar Stefan Tsanev’e ait. Hüseyin Mevsim’in dilimize çevirdiği oyunu Kemal Aydoğan yönetmiş. Oyunda Jeanne d’Arc’ı Esra Kızıldoğan Uygur, ‘cellat’ı ise Emre Karayel canlandırıyor. Oyunda Jeanne d’Arc’ın engizisyon karşısına çıkmadan önceki saatlerinde, kendiyle, sistemle ve Tanrı’yla olan çatışma ve çelişkileri işleniyor. Oyun, Tanrı’nın gündemdeki olaylara göndermeler yapmasıyla daha da renkleniyor. Oyunda Tanrıya hayat veren Haluk Bilginer, aynı zamanda da sanat yönetmeni.

 

-Oyundan sonra nasıl tepkiler aldınız?

İnandığınız ve sevdiğiniz bir iş yaparsanız mutlaka her gece en az 250 kişi sizinle aynı fikirde olur. Yani salonumuz dolu, hiç seyirci sıkıntısı çekmiyoruz. Burada işin samimiyeti çok önemli. Acaba seyirci ne sever diye düşünüp, ona göre oyun seçmeye kalkarsak on kişi bile  gelmez. Zaten gelmesin, böyle işlere ben de gitmiyorum.

 

-Oyunu nasıl seçtiniz?

Ben bu oyunu İngilizce orijinalinden okudum ve çok beğendim. Bulgar yazar Stefan Tsanev’in eserini sonra tercüme ettirdik. Bizim ilgimizi çeken, güzel bir oyundu. Zaten Tsanev, Bulgaristan’da çok saygı gören bir yazar. Hatta kendisine 2-3 kere kültür bakanlığı teklif edilmiş ama o kabul etmemiş. Biz de kendisini bu oyun vasıtasıyla tanıdık. Hatta davet ettik, belki Türkiye’ye gelecek.

 

-Oyunda Türkiye’nin gündemindeki konulara da göndermeler var...

Adaptasyon dünyanın gündemine göre her gün değişebilir. Zaten yazarın notu var, hangi ülkede, hangi günden yayınlanıyorsa, o günden seslenmeli mutlaka diyor. Çünkü tanrı zamana sığacak bir şey değil. O yazarın kendi önerisi.

 

-Bu adaptasyonu kim yaptı?

Biz yazıyoruz. Bazıları da Türkiye’nin gündemine göre spontane olarak ortaya çıkıyor. Çok fazla değil zaten. Bugün yeni bir şey olsa onu da koyarız. Bu, tabii oyuna da bir dinamizm getiriyor.

 

-Jean d’Arc, çok güçlü bir kadın karakter. Yaşayabilmek için ölmeyi seçen bu karakter için neler söyleyeceksiniz?

Jean d’Arc, başkaldıran ve iktidara boyun eğmeyen, sürünmeyen bir karakter. Zaten tüm kadınlarda olduğu gibi. Kadınlar, erkeklerden genellikle daha güçlüdür. Bu konuda yapılabilecek hiç bir şey yok. Erkekler istedikleri kadar tepinsin, bizim adalelerimiz daha kuvvetli diye. Bu, hiçbir işe yaramaz. Jean d’Arc’ın kişiliğinde de örnekleşen bu güç insanlığa örnek oluyor. Jean d’Arc 1400 yılından beri insanlığa örnek olmuş simgelerden biridir. Engizisyonun ayakları altında sürünmektense, yanarak ölmeyi ve öylece yaşamayı tercih eden bir kadın. Oyun da iktidar ve iktidar ile ilişkilerin tartışıldığı bir oyun. Sonuçta Tanrı dahil Jean d’Arc’ın da, celladın da herkesin iktidarla bir çelişkisi var.

 

-Oyunda Tanrı rolünü canlandırıyorsunuz. Tanrı olmak nasıl bir duygu?

Tanrı olmak insan olmak nasılsa öyle bir şey. Herkesin tanrısı kendine göre, kafasında canlandırdığı Tanrı farklı. Tanrı diye somut olarak gösterebileceğimiz bir şey yok. Bunun için Tanrı hep yanımızda ve içimizde zaten, biziz tanrı. Onun için Tanrıyı hayal gücünüzü mümkün olduğu kadar geniş tutup, oralara yelken açarak bulabilirsiniz. Çünkü örnek alacağınız ya da dayatacağınız bir veri yok elinizde. ‘Gidip de altı ay tanrıyı gözlemledim, rolüme çalıştım’ diyemezsiniz.

 

-Ama oyunda da yukarıdan insanları sürekli takip eden bir tanrı var…

Aslında insan kendini gözlemliyor. Biz kendimizden, düşüncelerimizden kaçamayız. Sürekli bizi gözlemleyen bir “ben” var içeride. Aynaya bakınca görebilirsiniz.

 

-Oyunu sahneye koymadan önce tepki alır mıyız diye bir soru işareti oluştu mu kafanızda?

Hiç oluşmadı. Eğer tepki duyan varsa bu, onların sorunudur, bizim değil. İnsanları bir şekilde tahrik etmediğimiz, duygularıyla oynamadığımız sürece tiyatro zaten yaşamda karşılaşamadığımız gerçeklerin gösterildiği bir yerdir, bir sanat dalıdır. Ulaşamayacağımız gerçeklerin gösterildiği sanattır. Tiyatro sahnesi yaşam kadar gerçek bir sahnedir. Çünkü gerçek yaşamda göremeyeceğimiz şeyleri görürüz, hepsi gerçektir onların. Gerçek yaşamda göremememizin nedeni bizim maskelerle yaşamamız ve toplumsal hayat dediğimiz o normlar içinde yaşamamızdan ötürüdür. Yani biz hiçbir zaman bir cumhurbaşkanına karısının ‘sen cumhurbaşkanı oldun da adam mı oldun?’ dediğini duymayız. Ama bu laflar cumhurbaşkanı eşleri tarafından çokça söylenmiştir. Ama biz hiçbir zaman tanık olamayız buna. Bir tek sahnede tanık olabiliriz, tiyatro sahnesinde. Basit bir örnektir ama bu ve benzeri örnekleri yaşamda göremeyeceğimiz gerçekleri sadece sahnede görebiliriz. Bunun için sahne yaşamdan çok daha gerçek bir yerdir. Ben şahsen kendimi, insanlığı daha iyi anlayabilmek ve akıl sağlımı korumak için tiyatro yapıyorum.

 

-Televizyon size neler çağrıştırıyor?

Televizyon, çabuk üretilip, çabuk tüketilen bir sabun köpüğüdür. Çok fazla ciddiye almamak lazımdır. Eğlenirsiniz, eğlendirirsiniz. Ama televizyon sanatı diye bir şey yoktur yeryüzünde. Sinema, heykel, tiyatro, müzik, edebiyat, resim vardır ama televizyon yoktur. Televizyonda sinema derler ama televizyonda sinema olmaz aslında. Sinema sinemada izlenir. Hele televizyonda tiyatro. Tamamen kendi içinde çelişen bir cümle, “helal domuz eti”, “alkolsüz bira” gibi bir şeydir. Mümkün değil. Televizyon, odanın bir köşesinde duran bir kutudur, bakarsınız gülersiniz ya da haberleri izlersiniz. Ben zaten son 5-6 yıldır genellikle sit-com yapıyorum. Eğleniyorum, izleyenler de eğleniyor. Bunda bir sakınca yok diye düşünüyorum.

İnsanların oturma odasındasınız her gece. Yüzünüzü her gün gördükleri için sizi aileden biri zannediyorlar. Tiyatroyla en büyük farkı da bu. Cam bir kutuda izliyorlar sizi. Ama tiyatroya gelip izlemeleri için kendilerinin de bir emek sarfetmesi gerekiyor. En azından fiziksel bir emek. Evlerinden kalkıp bir yere gidecekler. Yanlarında beyinlerini getirirlerse iyi olur ki, biraz daha fazla haz alabilsinler seyrettikleri şeyden. Belki o getirdikleri beynin bir kıvrımına bir soru işareti takılır. O güzel bir şeydir. Onun yanıtını arayarak kendilerini değiştirir ve dönüştürürler. Sanatın da yaptığı bizzat budur zaten: İnsanı değiştirip, dönüştürmek. Eğer değiştirmiyorsa eğlencedir. Yani sanat nedir, eğlence nedir arasındaki farkı anlamak için bu basit sorunun yanıtı yetiyor bize.

 

-Türkiye’de tiyatro?

Türkiye’de çok fazla yerleşik ve popüler bir sanat dalı değil. Türkiye’de edebiyat da Türkiye’den farklı bir yerde değildir. Türkiye’de kaç kişi kitap okuyor, kaç kişi resim sergisine gidiyor? Gazete okumuyorlar. Türkiye’de sanat henüz bir ihtiyaç haline dönüşmüş değil. İhtiyaç haline dönüşebilmesi için önce toplumun kültürel ve sosyal yapısının bir dengede, sağlam bir temelde oturuyor olması gerekir. Yani hiçbir sıkıntımız yok, tepemizden su damlamıyor, suyumuz da var, eh şimdi gidip beynimizi de doyuralım diyebilmek için önce basit ihtiyaçlarımızın giderilmesi gerekiyor. Yani tek göz gecekonduda oturup, onun bile kirasını veremezken, bir de ‘niye tiyatroya gitmiyorsunuz’ diye sorarsanız adamı döverler. Niye gitsin canım? Böyle saçma şey olur mu? Temel ihtiyaçlar sağlanır ve bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi topluma da birey olabilmeleri için bir imkan verilirse, o insanlar da çocukluktan itibaren tiyatroya gitmeye alışırlar. Büyüdükleri zaman da tiyatroya gitme ihtiyacı hissederler. Örneğin İngiltere’de tiyatroları kapatmaya kalksanız millet ayağa kalkar. Ama şöyle düşünelim: Türkiye’de delinin biri gelse ve bir sebepten tiyatroyu kapatsa kim ayağa kalkar sizce tiyatrocular dışında? Kimse ayağa kalkmaz. Tiyatro şu anda vazgeçilmez bir ihtiyaç değil. Ama çok küçük bir azınlık, 250 bin kişi ya vardır, ya yoktur tiyatroya giden. Tabii çok az bir rakam. Nüfusumuzun aynı olduğu İngiltere’de bu rakam futbol seyircisinden fazladır mesela. Kıyas bile edilemeyecek kadar fazladır. Ama onun için o ülkelerde darbe filan olmaz, rüşvet filan kolay kolay olmaz. Yani milletin sırtından geçinen, devleti bir geçim aracı olarak kullanan insan hükümete gelmez. Sorar insanlar. ‘Sen ne yapıyorsun hemşerim?’ derler. Sen bir yere gidip, şu bizim işi hallet diyemezsiniz, çünkü iş zaten halloluyordur. Onun için bireyin gelişmesi için çok önemli sanat. Hatta vazgeçilmez.

 

-“Karagöz Hacivat Neden Öldürüldü?” size göre nasıl bir film oldu?

Biz çok keyif alarak çalıştık. Bundan sonra söz seyircinin. Karagöz ve Hacivat, politik bir film. Türkiye’de mizah ya da eleştiri nedeniyle kelleri vurulmuş ilk mizahçılarımız bizim kültürümüzde.

 

-Son olarak sizi hangi projelerde göreceğiz önümüzdeki sezonda?

Oyun Atölyesi’nde nisan ayında “Atinalı Timon”un provalarına başlıyoruz. İstanbul Festivali’nde oynayacak, önümüzdeki yıl da burada devam edecek. Jean d’Arc da devam edecek. Bunun dışında eylül ayında genç yönetmen Onur Ünlü ile “Polis” adında bir film çekeceğim. Cinayet masasında başına hiçbir şey gelmedik polis memurunu canlandıracağım. Bu nedenle televizyona bir süre ara vereceğim.

 

 önceki sayfa