|
Cumhuriyet Hafta Sonu 18.11.2006
Zuhal
Aytolun
Alkışın
değeri kalmadı
Hiçbir
şey bilmiyorsam haddimi
biliyorum
O, Tatlı Hayat dizisindeki
sonradan görme-kurnaz İhsan
Yıldırım , Sayın Bakanım 'da
işini bilen müsteşar, İtiraf
filminin Bekir 'i, Atinalı Timon
oyununda hazzın getirdiği
dostlukları ve paranın
hakimiyetini reddeden Timon yada
Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü 'ndeki
tanrı... Hep ürettikleriyle
varoldu Haluk Bilginer ... Bir
dönem özel yaşamı nedeniyle
'magazin' basınının kendi
deyimiyle 'tecavüzüne uğrasa da
sevişmeyi reddetti'... Şubat
ayında vizyona girecek olan
Polis filminin çekimlerini
tamamlayan Bilginer, son
günlerde kendisini sadece
tiyatro ile doğacak çocuğuna
adadı. Bilginer ile Oyun
Atölyesi 'nde buluştuk ve
tiyatrodan sinemaya, doğacak
çocuğu Nazlı 'ya kadar herşeyi
konuştuk.
Siz bir yandan her an
çevremizdesiniz. Reklamlar,
diziler, sinema filmleri,
tiyatro... Ama bir yandan da çok
uzaksınız...
"Magazin malzemesi değilim
çünkü. Evet doğru televizyon
dizisi de çekiyorum, reklam
filmi de... Ama aslen tiyatro
var benim hayatımda. Sinemayı
sevdiğim için, diğerlerini de
tiyatro yapabilmek için
yapıyorum. Ama magazin diye bir
bela var ülkenin başında. Ve
insanlar bununla varoldukları
için, bununla yaşamak
zorundalar. Olmazsa eğer ertesi
gün uyandıklarında kendilerini
tanıyamazlar. Çünkü artık
kendilerinden de uzaklaşmışlar,
kendilerinin karikatürleri
olarak yaşıyorlar hayatta.
Etraflarında sürekli kameralar
var ve kendilerinin taklitleri
olarak yaşamaya başlıyorlar.
Kendileri yok artık, kendilerini
kaybettiler."
SANATÇI...
Gündemi meşgul eden sanal
şöhretler türemeye başladı...
Peki şöhret denir?
"İnsanlar gazete ve
televizyonlardan çok çabuk
ulaşabildikleri kişilere sanatçı
demeye başladılar. Türkiye'de
sanatçı kelimesi çok yanlış
kullanılıyor. Sanatçı kavramının
içi boşaltıldı, yozlaştı,
bambaşka bir hale dönüştü.
Halbuki sanatçılık diye bir
meslek yok. Heykeltraş, ressam,
müzisyen, aktörsünüzdür ve bu
bir meslektir. İnsanlar şöhret
olmaya özeniyor. Oysa şöhret
denilen bela hedeflenecek bir
şey değildir bir mesleğiniz
varsa eğer. Kendi adıma
konuşursam şöhret ve para
oyunculuğun yan etkileridir
aslında. Siz birşeyler yaparken
bir yandan da bakarsınız ki
şöhret oluvermişsiniz. Şöhret
denilen şey bir kişinin birçok
kişi tarafından yanlış
anlaşılmasıdır. Yani şöhretin
böyle sanal, aldatıcı ve
yabancılaştırıcı bir özelliği
var. Onun için çok tehlikeli bir
şey diyorum ben. Herkes şöhret
olabilir; bağırın, bir yarışmaya
katılın, bir eve kapanın
birileri sizi gözlesin, yalan
yanlış birşeyler yapın. Şöhreti
doğru anlamak ve doğru yönetmek
gerekiyor. "
Bu yapımcılara göre bir
arz-talep meselesi ama...
"Dünyanın en büyük yalanı bu.
Bunu söyleyenler kendileri de
biliyorlar yalan söylediklerini.
'Halkın haber alma özgürlüğü
var' diyorlar. İnsanlar fakslar
telefonlar mı yağdırıyor 'bize
bunları gösterin' diye. Onlar
gösteriyorlar, birileri de
röntgencilik yapıp onları
seyrediyorlar."
Magazin hep vardı ama...
Sosyal ve siyasal baskıdan bir
kaçış olarak değerlendirilir
kimi kuramcılara göre...
"Çok haklısınız. Dünyanın
heryerinde magazin vardır ama
hayat magazinleşmez. Yani meslek
sahibi aklı başında insanların
yaşadığı ülkelerde hayat
magazinleşmez. Hayat
magazinleşirse, siz magazin
dışında kavrayamazsanız bu
hayatı ve sadece magazin
aracılığıyla kavrıyorsanız bu
çok tehlikelidir. Çünkü başka
şeylerin değerini farketmemeye
başlarsınız."
Peki siz tüm bunların
arasında duracağınız yeri nasıl
bildiniz?
"Bu bir seçimdir. Genellikle
tacize yöneliyorlar, bana da
tecavüz edildi çok. Ama tecavüz
edildi ben onlarla sevişmedim.
Sevişenler hala sevişiyor. Bu
bir tercih."
Bu sezondan itibaren tiyatro
ödüllerine aday olmama kararı
almışsınız. Gerekçesi nedir bu
kararın?
"Oyun Atölyesi'nin yöneticisi ve
yönetmeni Kemal Aydoğan ile
birlikte İstanbul'da düzenlenen
hiçbir tiyatro ödülüne katılmama
kararı aldık. Çünkü ödüllerin
'değerlendirme ölçütlerine'
inancımızı yitirdik. Ancak bu
karar Oyun Atölyesi'nin
oyunlarında görev alan diğer
sanatçıları bağlayan bir karar
değil."
Nazlı bebek geliyor
Baba oluyorsunuz. Doğum ne
zaman?
"Aralık ayının başlarında. Kız
çocuk bekliyoruz. Adını da Nazlı
koyacağız"
Nasıl bir heyecan şu an
yaşadığınız?
"Muhteşem bir duygu bu ve ben
kızımız doğduktan sonra dünyaya
çok farklı bir pencereden
bakacağımı hissedebiliyorum. Şu
anda sadece tahmin edebiliyorum.
Ama doğduktan sonra bizzat bunu
yaşayacağım ve göreceğim."
Gerçi Ceren de (Zuhal
Olcay'ın kızı) var ama yinede
bir pişmanlık yaşadınız mı bu
yaşa kadar neden ben babalık
heyecanını tatmadım diye?
"Tabiiki bir kızım var ama kendi
çocuğumun olması daha
farklıymış. Heyecanla
bekliyorum. İki üç hafta var ve
çocuklar gibi mutluyum. Sağlığı
da çok iyi bir sorun yok."
Kızınız da oyuncu olsun ister
misiniz?
"Ne olmak isterse onu olur. Ben
sadece doğayı ve sevgiyi
öğretebilirim. Benim ne haddime
onu söylemek. İlişkiyle
belirlenecek birşey. Şuanda ben
o ilişkiyi sonsuz sevgi diye
tahmin edebilirim. Birebir
uygulamada ne olacağını bilemem
zaman gösterecek."
Bir insanın dünyaya gelişini
yakından takip ediyorsunuz şuan.
Neler geçiyor içinizden?
"Muhteşem bir şey bu. Yakından
takip etmeye başladıkça
inanamıyorum. Kadınlara daha çok
saygı duymaya ve manevi anlamda
onların önünde secde etmeye
başlıyorsunuz. Erkeklerin hiç
birzaman beceremeyeceği birşey
bu. Benim tamamen sezgisel bir
teorim var. Erkeklerde rahim
kıskançlığı olduğunu
düşünüyorum. Yani diğerleri
hikaye bence. Biz üretemediğimiz
için birçok şeyi yapıyoruz
kadınlara. Onları aşağılıyoruz,
dövüyoruz, öldürüyoruz, bunlara
kulp takıyoruz namus cinayeti
diyoruz ya da bize oğlan çocuk
doğurmadı diye boşuyoruz.
Çocuğun cinsiyetine erkek karar
veriyor ama karısında suç
buluyor."
Alkışın değeri kalmadı
Tiyatro gerçekleri yansıtır
mı?
"Tiyatro hayatın aynasıdır
derler ya, yanlıştır. Sen
hayatın aynısını mı
gösteriyorsun tiyatroda? Biz
gerçeği gösteriyoruz aslında
hayat yalan. Biz hayatta
rollerimiz gereği maskelerle
dolaşıyoruz. Gerçek hayatta
maskelerle dolaşmak da
ikiyüzlülük değildir. Hayatta
edindiğimiz roller var; baba
rolü, işadamı rolü... Sahnede
bütün roller yıkılıyor, ezber
bozuluyor. O yüzden arınıyoruz
zaten. Çünkü bildiğimiz ama
utandığımız, yapamadığımız,
söyleyemediğimiz herşey için
için sıkıştırıyor bizi. Sahnede
gerçeği gördüğümüz zaman
rahatlıyoruz. Evet ben de
gerçekten böyleyim, o zaman ben
tuhaf değilim diyoruz ve
kendimize sorular sormaya
başlıyoruz. Komedi oyunundan
çıkıp ağlayan insanlar var. O an
sanki kafasına bir şey düşmüş
gibi... Çünkü sıkıştırdığı
gerçekleri açığa çıkarıyor
tiyatro."
Kaliteli yapımlar de
insanları tokat gibi çarpıyor...
"Kalitesiz bir iş olursa ben
kalkar giderim salondan söylene
söylene. Çünkü bu benim hakkım.
Sahneye çıkmak çok büyük bir
iddiadır. Kötü bir oyunsa ve bir
derdi yoksa, bunu anlatamıyorsa
eskiden olduğu gibi yuhalanmalı.
Biz bunu bilmiyoruz. Bunu
bilmediğimiz için de alkışın
değeri kalmadı."
Oyuncu olmasaydınız başka ne
yapardınız?
"Yazmayı düşünmüyorum çünkü
konuşmayı seviyorum. Bir çok
arkadaşım neden yazmıyorsun diye
soruyor. Ben hiçbir şey
bilmiyorsam hayatta haddimi
biliyorum. Ben sadece okuyorum.
Okur-yazar değilim. Ama ben
okuduğum şeyin doğru olup
olmadığını, iyi yazılıp
yazılmadığını kavrama yeteneğine
sahibim."
Bu bir biriktirme süreci ama
belki bir gün patlama
yaşayabilirsiniz...
"Bir gün patlar mıyım
bilmiyorum. Ben konuşmayı
becerebiliyorum. Zaten yazarlar
da diyor ki konuşmayı
beceremediğimiz için yazıyoruz."
Bir dahaki yaşamımda doktor
olacağım
Nasıl bir çocukluk yaşadınız?
Ne zaman karar verdiniz oyuncu
olmaya?
"Ortaokulda yavaş yavaş karar
vermeye başladım."
Gerçekten böyle bir karar var
mı yoksa süreç mi getirir
insanı?
"Oyuncu olmaya karar verdiğimde
16 yaşındaydım. Ama öncesinde
ilginçtir, doktor olmak
istiyordum. Hala da istiyorum.
Eğer bir daha geliş varsa
dünyaya o zamanda doktor
olacağım. Bir de kimya mühendisi
olmak isterdim. Çok sordum
kendime hepsi de birbirinden
ayrı alanlar. Ama hepsinin
temelinde aynı şeyin yattığını
farkettim: merak duygusu ile
insanı ve kendini tanıma...
Hekim olsaydım hastalıkların
tedavisini bulmak için
uğraşacaktım."
Ama burada bir fark var.
Tiyatro kendini ifade aracı...
Diğerlerinde bu yok belki de
fark odur.
"Şöyle ki diğerlerinde kendinizi
ifade ediyorsunuz ama birebir
ilişkilerde. Burada siz
kendinizi ifade ediyorsunuz ve
birileri sizi seyrediyor. Fark
o. Seyredenlerin hayatına dahil
oluyorsunuz ve onları
etkiliyorsunuz. Eğer sanat
yapıyorsanız tabii... Eğlence
üretiyorsanız bu böyle değil.
Onun da yeri var, o da lazım.
Ama sanat ile eğlence arasındaki
farkı anlamak için sanırım böyle
bir test yapmak gerekiyor. Ben
bir sanat yapıtıyla
karşılaştığım zaman değişip
dönüştüm mü farklı bir şey
oluştu mu bende, bunu sorgulamak
gerekiyor. Tiyatroya girerken
başka, çıkarken başka biri miyim
buna bakmak lazım."
Doğru emek kutsaldır
Polis filmi de Onur Ünlü'nün
ilk uzun metraj çalışması. Bunu
bir tehlike olarak görmüyor
musunuz?
"İyi bir film çekeceğine
inanıyorum çünkü. Tabii ki her
zaman haklı çıkmayabilirim."
Senaryodan dolayı mı böyle
düşünüyorsunuz?
"Evet. Özellikle kendi
senaryosunu yazmış yönetmene
güvenirim. Onur'la ben sadece
sohbet ettim. Biraz iddialı
olcak ama ben bir oyuncunun iyi
olup olmadığını sohbet ederek de
anlayabilirim."
Bu biraz riskli değil mi?
"Ama riski göze almak gerekiyor.
Risksiz hayat var mı?"
Polis filminin çekimleri
tamamlandı. Nasıl bir sonuç
bekliyorsunuz?
"İyi ki bu filmde yer aldım ve
iyiki Onur Ünlü ile çalıştım.
Film iyi mi oldu kötü mü seyirci
karar verecek. Emeğe saygı falan
da tuhaf ve içi boş bir
söyleyiştir yani. Hiç kimse her
emeğe saygı duymak zorunda
değildir. Bazı emeğe de saygı
duymayacaksın. Kenan Evren az mı
emek verdi Türkiye'yi bu hale
getirmek için? Hitler az mı emek
verdi Nazizme? Emek kutsal falan
değildir. İnsanları mutluluğa
götüren doğru emek kutsaldır."
Düş kurmak...
Oyun Atölyesi'ni nasıl
kurdunuz? Bir yerden destek
aldınız mı?
"Hiçbiryerden destek almadan tek
başımıza kurduk burayı. Tiyatro
yapabilecek ortam yarattık
kendimize ve başarılı olduk.
Kimsenin desteği olmadı bize,
beş parasız girdik bu işe hatta
bizzat çimentosuyla demiriyle,
sahnesiyle kafesiyle her bir
ayrıntıya kafamızı yorduk. Evet
ben bu işlerden anlamam ama her
yerinde kendi emeğimiz var çünkü
düş kurmayı becerebiliyoruz.
Önce hayal ediyoruz sonra
hedeflerimizi koyuyoruz. Hayal
etmediğimiz şeyi öğrenmemiz
mümkün değil ki. Önce
düşleyeceksin. Hepimiz birer
düştük ana karnında..."
Kafanızda yeni düşler var mı?
"Oyun Atölyesi'nin Ankara ve
İzmir şubelerini açmak
istiyorum."
önceki
sayfa |