Oyun Atölyesi - Etkinlikler - ANTONİUS ile KLEOPATRA
Buradasınız > Etkinlikler » Oyun » oyun atölyesi » ANTONİUS ile KLEOPATRA

ANTONİUS ile KLEOPATRA



Facebook'ta Antonius ile Kleopatra grubuna üye olmak ister misiniz?

 

Yazan

W. Shakespeare

Çeviren
Bülent Bozkurt

Yöneten
Kemal Aydoğan
 
Sahne Tasarımı
Bengi Günay

Müzik
Tolga Çebi

Işık Tasarımı
İrfan Varlı

 

Oynayanlar
Zerrin Tekindor

Haluk Bilginer

Kevork Malikyan

Emre Karayel

Mert Fırat

Onur Ünsal

Evrim Alasya

Muharrem Özcan

Gözde Kırgız

Zeynep Alkaya

Tuğçe Karaoğlan

Mehmet Özbek

 

Sahne Dövüşü ve Kondisyon

Janbi Ceylan

 

Beden Egzersizleri

Esra Yurttut

 

Yönetmen Asistanları

Seda Türkmen

Selin Yeninci
Yağmur Mısırlıoğlu

Öykü Esendemir

 

Sahne Tasarımı Asistanı

Aygül İleri

Efe Soykaraman

 

Oyun Belgeseli

İlksen Başarır

 

Oyun Belgeseli Asistanı

Gülşah Çınar

 

 

Bilet fiyatları: Tam bilet: 40TL, Öğrenci bileti: 30TL

Toplu bilet fiyatı: Nakit ödemelerde: 32,5TL;

Kredi kartı ile ödemelerde: 35TL

(elli kişiden başlayan gruplara indirim yapılır.)

 

 

 



 

Bülent Bozkurt

Çeviren


D.T.C.F. İngiliz Filolojisi Bölümü’nden mezun oldu. “Shakespeare’in Othello Oyunu ve Trajedi Kavramı” konulu teziyle doktora derecesini Hacettepe Üniversitesi’nden aldı.

Başlıca ilgi ve yayın alanları (ders, makale, bildiri, çağrılı konuşma); Shakespeare, 17. Yüzyıl İngiliz Edebiyatı, Çeviri, Edebiyat Terimleri, 20. Yüzyıl İngiliz ve Amerikan Seyahat Edebiyatı

Yayın ve çevirilerinden bazıları; Güneş Çarkında Gölgeler: Shakespeare’den Seçmeler  (Dost Kitabevi), John Donne: Seçilmiş Şiirler (Yapı Kredi), Park Honan: Shakespeare: Bir Yaşam (Yapı Kredi), Shakespeare’in Soneleri (eşi Saadet Bozkurt’la birlikte) ve on altı oyunu (Remzi Kitabevi).

Bülent Bozkurt akademik göreve Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde başladı. 1986 yılında Bilkent Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne geçti ve 2006 yılında emekli oldu.

Kemal Aydoğan
Yöneten
 
D.T.C.F. Tiyatro Bölümü’nden 1987 yılında mezun oldu. 1990 yılında Tiyatro Stüdyosu’nda yapım yardımcısı olarak çalışmaya başladı. 1994-1998 yılları arasında aynı tiyatroda yönetici olarak çalıştı. 1999 yılında tiyatro yaşamına başlayan oyun atölyesi’nde, kurulduğu günden bu yana tiyatro yöneticiliği yapmaktadır.
oyun atölyesi’nin Son Gülen İyi Gülermiş (2000), Kesmeşeker (2002) adlı çocuk oyunları ile Azrail’in Gözyaşları (2004), Othello (2004), Jeanne d’Arc’ın öteki ölümü (2005), Atinalı Timon (2006), Hırçın Kız (2006), Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler (2007), Testosteron (2008), “7”(şekspir müzikali) (2009), Macbeth (2010) ve Don Juan'ın Gecesi (2011) oyunlarını yönetti.

Bengi Günay
Sahne Tasarımı

Dokuz Eylül Üniversitesi Tiyatro-Sahne Tasarım Bölümü’nden 2006 yılında mezun oldu.
oyun atölyesi’nin Azrail’in Gözyaşları (2004) oyununun kostüm tasarımını, Othello (2004), Jeanne d’Arc’ın öteki ölümü (2005), Atinalı Timon (2006), Hırçın Kız (2006), Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler (2007), Testosteron (2008), “7”(şekspir müzikali) (2009), Macbeth (2010) ve Don Juan'ın Gecesi (2011) oyunlarının sahne tasarımlarını yaptı.

Tolga Çebi
Müzik

Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı Keman Bölümü’nden 1995 yılında mezun oldu. Trakya Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda 3 yıl öğretim görevlisi olarak, Yaylı Sazlar Bölümü Ana Sanat Dalı Başkanlığı’nı yürüttü. İhtiyaç Molası adlı müzik grubunun kurucularındandır.
Çeşitli prodüksiyonlarda prodüktörlük ve müzik direktörlüğü yaptı. Reklam cıngılları, film, dizi müzikleri ve çeşitli albümlere keman kayıtları, aranjörlük yaptı. Özel tiyatrolara ve kurum tiyatrolarına oyun müzikleri besteledi.
oyun atölyesi’nin Azrail’in Gözyaşları (2004), Othello (2004), Atinalı Timon (2006), Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler (2007), Testosteron (2008), “7”(şekspir müzikali) (2009), Macbeth (2010) ve Don Juan'ın Gecesi (2011) oyunlarının müziklerini yaptı. Halen Bakırköy Belediye Tiyatroları Müzik Direktörü’dür.

İrfan Varlı
Işık Tasarımı
         
Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Bölümü’nden 1998 yılında mezun oldu. 1999 yılında kurulan oyun atölyesi’nde çalışmaya başladı.
oyun atölyesi’nin Dolu Düşün Boş Konuş (1999) ile Ayrılış (2000) oyunlarında ışık teknisyeni olarak görev aldı. Yine oyun atölyesi’nin Ermişler ya da Günahkarlar (2002), Azrail’in Gözyaşları (2004), Othello (2004), Cimri (2004), Jeanne d’Arc’ın öteki ölümü (2005), Atinalı Timon (2006), Hırçın Kız (2006), Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler (2007), Testosteron (2008), “7”(şekspir müzikali) (2009), Macbeth (2010) ve Don Juan'ın Gecesi (2011) oyunlarının ışık tasarımını ve uygulamasını üstlendi.

Zerrin Tekindor
Kleopatra


Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nden 1985 yılında mezun oldu. Aynı yıl, Adana Devlet Tiyatrosu’nda stajyer sanatçı olarak çalıştı. 1987 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu’nda göreve başladı. O tarihten itibaren Devlet Tiyatrosu sanatçısı olan Tekindor, Çamaşırhane, Ferhat ile Şirin, Göğe Açılan Pencere, Büyük Âşıkların Sonuncusu, Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye, Ölüm, Aşk Öldürür, Geyikler Lanetler oyunlarında oynadı. 2003 yılında İstanbul Devlet Tiyatrosu’na tayin olan Zerrin Tekindor, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda Müfettiş, Dünyanın Ortasında Bir Yer ve Vahşet Tanrısı adlı oyunlarda rol aldı. 2004 yılında Müfettiş adlı oyundaki Anna Andreyevna rolü ile, 2010 yılında da Vahşet Tanrısı adlı oyundaki Annette Reille rolü ile Afife Tiyatro Ödülleri’nde "Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Kadın Oyuncusu" ödülüne layık görüldü.
1990-1994 yılları arasında Bilkent Üniversitesi Resim Bölümü'ne özel öğrenci olarak devam eden sanatçı, Halil Akdeniz Atölyesi'nde öğrenim gördü. Bu bölüme eğitmen olarak davet edilen Mehmet Güleryüz ve Bedri Baykam atölyelerinde çalıştı. Çok sayıda yapıtı, özel kolleksiyonlarda bulunan sanatçı, günümüze kadar on üç adet kişisel resim sergisi açtı.

Haluk Bilginer
Antonius

Kevork Malikyan
Enobarbus/Köylü

 

1943’te Diyarbakır’da doğdu. 1963'te Londra'ya gitti. Londra’da Rose Bruford College’da 1964-67 yıllarında tiyatro öğrenimi gördü. 2011 yılında oyun atölyesi’nin davetlisi olarak Türkiye’ye döndü.

İngiltere’de Shakespeare’s Globe’un King Lear, Frontline, Henry IV, Part I&II, Bedlam; The Royal Shakespeare Company’nin Twelfth Night, Measure For Measure, Pericles, Servant To Two Masters, Bartholomew Fair, Arabian Nights; The Royal National Theatre’ın The Ends of the Earth, Pera Palas, Stuff Happens oyunlarında oynadı.

Macbeth, As You Like It, Waiting for Godot, Barefoot in the Park, The Royal Hunt of the Sun, Pinocchio, Homebody Kabul, Agamemnon’s Children, Hecuba, Yes Prime Minister (West End&UK Tour) oyunlarında da oynadı.

Televizyon:
BBC: Ten Days to War, Silent Witness, Casualty, Judge John Deed, Spooks, House of Cards, The Kitchen, Dr. Who, Birds of a Feather, Poirot…
ITV: Saddam’s Tribe, The Professionals, Crown Court, Minder, The Saint, The Avengers, Press Gang, Van Der Valk, Auf Wiedesen Pet, Into The Blue…

Televizyon filmleri (ABD): MacGyver, Emma Brody, The Three Musketeers, Wild Justice, Young Indie Chronicles, Remington Steel, The Bible, Scarecrow&Mrs. King, The Corsican Brothers, The First Modern Olympics, 1896, In the Beginning. ..

Televizyon dizileri: Mind Your Language (LWT), In for a Penny (LWT), Little Big Time (Sothern Tv), Bir Ömür Yetmez (Star Tv)

Filmler: Half Moon Street, Ishtar, Pascalis Island, Midnight Express, Indiana Jones&The Last Crusade, Flight of the Phoenix, Renaisance, The Palace…

Emre Karayel
Pompeius/Scarus

 

Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Tiyatro Bölümü’nden 1999 yılında mezun oldu. TRT Ankara televizyonunda sunucu-oyuncu olarak projelerde görev aldı. Ankara Devlet Tiyatrosu’nda Ghetto ve Öteki Tiyatro’da Azizname oyunlarında yer aldı. Çeşitli dizilerde, tv projelerinde ve sinema filmlerinde rol aldı.

oyun atölyesi’nin Othello (2004), Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü (2005) ve Testosteron (2008) oyunlarında oynadı.

Mert Fırat
Ceasar


D.T.C.F. Tiyatro Bölümü’nden 2006 yılında mezun oldu. 2001-2005 yılları arasında Ankara Devlet Tiyatrosu’nda görev aldı.

oyun atölyesi’nin Hırçın Kız (2006) ve Testosteron (2008) oyunlarında oynadı. Hırçın Kız oyunundaki Tranio rolüyle Arda Kanpolat Oyunculuk Ödülü'nü aldı.

Onur Ünsal
Haberci/Eros/Seleucus/

 

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden 2006 yılında mezun oldu. Dot Tiyatrosu’nda Çok Uzak (2006) oyununda yer aldı. Oynadığı Filmler: Eğreti Gelin(2004), Şaşkın (2005), Pandora’nın Kutusu (2007) ve Devrim Arabaları (2008).

oyun atölyesi’nin Azrail’in Gözyaşları (2004), Hırçın Kız (2006) ve Testosteron (2008) oyunlarında oynadı.

Evrim Alasya
Oktavia/Alexas/Asker


Dokuz Eylül Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü Oyunculuk Anasanat Dalı’ndan 2003 yılında mezun oldu. 1999 yılında Pınar Çocuk Tiyatrosu ile Sahne Oyuncuları’na katıldı. Lokomopüf, Androcles ve Aslan, Mutluluk Dağıtan Eskici, Mavi Pullu Balık, Yel Değirmeni, Fırtına, Ben Bir Kurbağayım, Küçük Kız ve Yıldız, Ayrılık, Deli Dumrul adlı oyunlarda oynadı. Ihlamurlar Altında, Gece Sesleri, Gönülçelen dizileri ile Muro filminde oynadı.
oyun atölyesi’nin Atinalı Timon (2006), “7” (şekspir müzikali) (2009) ve Don Juan'ın Gecesi (2011) oyunlarında oynadı.

 

Muharrem Özcan
Menas/Thidias


Dokuz Eylül Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü Oyunculuk Anasanat Dalı’ndan 2005 yılında mezun oldu. İzmir Devlet Tiyatrosu’nun Siyah Çoraplılar (2002-2003), Hollanda Theatre Rast’ın De Kus Van De Roos (2003-2004), Tiyatro Kedi’nin Kamelyalı Kadın(2004-2005), Sadri Alışık Tiyatrosu’nun Selvi Boylum Al Yazmalım (2005-2006), Tiyatro Siyah Beyaz ve Renkli’nin Ateş Yüzlü (2009-2010) adlı oyunlarında oynadı.

oyun atölyesi’nin Hırçın Kız (2006), Macbeth (2010) ve Don Juan'ın Gecesi (2011) oyunlarında oynadı.

Gözde Kırgız
Charmian

 

Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden 2006 yılında mezun oldu.

oyun atölyesi'nin Hırçın Kız (2006) ve Macbeth (2010) oyunlarında oynadı.

Zeynep Alkaya
Mardian

 

Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden 2003 yılında mezun oldu. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun 2004-2008 yılları arasında pekçok oyununda oynadı.
oyun atölyesi’nin “7”(şekspir müzikali) (2009) ve Don Juan'ın Gecesi (2011) oyununda oynadı.

Tuğçe Karaoğlan
Iras


Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden 2009 yılında mezun oldu.

oyun atölyesi’nin “7” (şekspir müzikali) (2009) oyununda oynadı

Mehmet Özbek

Lepidus/Agrippa


Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nden 2006 yılında mezun oldu. 2007-2008 sezonunda İstanbul Halk Tiyatrosu'da ve 2008-2010 yılları arasında Bakırköy Belediye Tiyatroları'nda görev aldı. Halen İstanbul Üniversitesi Radyo-Tv Sinema Bölümü'nde Doktora öğrenimine devam etmektedir.

 

İlksen Başarır

Oyun Belgeseli

Saint-Benoit Fransız Lisesi’ni bitirdikten sonra Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. 2000 yılında İFR (İstisnai Filmler ve Reklamlar)’de yardımcı yönetmen olarak çalışmaya başladı. Burada dört sene boyunca, birçok yabancı ve Türk yönetmenle, reklam ve uzun metraj projelerinde yer aldı. İlk sinema filmi deneyimi Semir Aslanyürek’in “Şellale” adlı filmi oldu. 2005 yılından itibaren ANS, Dinamo, PTT, Anka Film yapım şirketleriyle çalışmaya devam etti. 2009 yılında “Başka Dilde Aşk” ve 2010 yılında da “Atlıkarınca” filmini yönetti.

Janbi Ceylan

Sahne Dövüşü ve Kondisyon

 

1994-2002 yılları arasında Rusya-Adige Cumhuriyeti Devlet Halk Dansları Topluluğu’nda dansçı olarak görev aldı. 2002 yılı itibari ile Rusya Devlet Sirki ve Moskova Nikulin Sirkinde atllı akrobat olarak çalıştı. 2005 yılında Türkiye'ye döndü ve 2008’e kadar Night Of The Sultans Dans Topluluğu’nda dansçı olarak yer aldı.

Esra Yurttut
Beden Egzersizleri

İstanbul Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservetuvarı Bale Bölümü’nde eğitim gördü. Mimar Sinan Üniversitesi'nin Modern Dans Bölümü’nü bitirdi. 1998-2008 yılları arasında Çağdaş Bale Topluluğu, CRR Dans Tiyatrosu ve Zeynep Tanbay Dans Projesi'nde dans etti. 2004 itibariyle kendi projelerini “noland” adı altında üretmeye başladı.
2005 yılından bu yana çocuklara, yetişkinlere ve oyunculara yaratıcı dans, doğaçlama, beden farkındalığı, çağdaş dans tekniği ve bale dersleri vermektedir.2010 yılından itibaren Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Modern Dans Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda bağımsız dansçı olarak yerli ve yabancı koreograflarla çalışmalarını sürdürmektedir. Bugüne kadar Aksanat , Bilgi Üniversitesi, Koç Üniversitesi, oyun atölyesi, Moda Akademi, Plato Film Okulu, Boğaziçi Üniversitesi, ve düzenlemiş olduğu atolye turnelerinde İzmir, Ankara, Bartın ve Eskişehir'de çocuklar, yetişkinler ve oyuncularla çalışmalar yapmıştır.

Seda Türkmen
Yönetmen Asistanı

Dokuz Eylül Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü Oyunculuk Anasanat Dalı’ndan 2010 yılında mezun oldu. oyun atölyesi'nin Macbeth (2010) oyununun yönetmen asistanlığını yaptı.

oyun atölyesi'nin Don Juan'ın Gecesi (2011) oyununda oynadı.

Selin Yeninci
Yönetmen Asistanı

Dokuz Eylül Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü Oyunculuk Anasanat Dalı’ndan 2011 yılında mezun oldu.

oyun atölyesi'nin Don Juan'ın Gecesi (2011) oyununda oynadı.

Yağmur Mısırlıoğlu

Yönetmen Asistanı

Galatasaray Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okumaktadır. 

oyun atölyesi'nin Don Juan'ın Gecesi (2011) oyununun yönetmen asistanlığını yaptı.

Öykü Esendemir
Yönetmen Asistanı

 

Yakın Doğu Üniversitesi Sahne Sanatları Fakültesi Tiyatro Bölümü Oyunculuk Anasanat Dalı'nda 2010 yılında mezun oldu.

Efe Soykaraman
Sahne Tasarımı Asistanı


Dokuz Eylül Üniversitesi Tiyatro-Sahne Tasarım Bölümü’nden 2011 yılında mezun oldu.

oyun atölyesi'nin Don Juan’ın Gecesi (2011) oyununun sahne tasarımı asistanlığını yaptı.

Aygül İleri

Sahne Tasarımı Asistanı

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Tiyatro-Sahne Tasarım Bölümü’nde okumaktadır.

Gülşah Çınar

Oyun Belgeseli Asistanı

 

Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema-Tv Bölümü’nden 2009 yılında mezun oldu. Mord Kommission İstanbul dizi filminde asistan ve Bir Ömür Yetmez dizisinde reji asistanı olarak çalıştı.

 


Eleştiriler ve Basında Çıkanlar

•  Ece Saruhan, Habertürk, 09.05.2012
•  Bahar Çuhadar, Radikal 07.05.2012
•  Lora Baytar, Agos, 04.05.2012
•  Murat Şevki Çoban, Taraf 04.05.2012
•  Duygu Dalyanoğlu – Eser Dilsöz, http://mimesis-dergi.org Nisan 2012
•  Metin Boran, Evrensel 01.05.2012
•  Asu Maro, Milliyet 13.04.2012



 

Ece Saruhan, Habertürk, 09.05.2012

 

Shakespeare'in, iktidar ve aşk çatışmasından hareketle, sistemin gerçeklerini gözler önüne serdiği 'Antonius ile Kleopatra' adlı oyununda başrol oynayan Haluk Bilginer, "Ben iktidar hırsı yüzünden yaşamı kaçıranlardan değilim" diyor .


 Türk halkının William Shakespeare'le tanışmasında ya da kaynaşmasında önemli rol oynayan Oyun Atölyesi, bu kez 'Antonius ile Kleopatra'yla seyirci karşısında. Yönetmenliğini Kemal Aydoğan'ın yaptığı oyunda Zerrin Tekindor Kleopatra'yı, Haluk Bilginer Antonius'u, Mert Fırat ise Ceasar'ı canlandırıyor. Sahnede bu üçlüye Kevork Malikyan, Emre Karayel, Onur Unsal, Evrim Alasya, Muharrem Özcan, Gözde Kırgız, Zeynep Alkaya, Tuğçe Karaoğlan ve Mehmet Özbek eşlik ediyor. "Ölçülebilen aşk zavallı bir aşktır" cümlesiyle başlayan oyun, Antonius'un Roma'daki iktidar savaşıyla Mısır'daki Kleopatra'nın aşkı arasında kalışı üzerinden sistemi sorguluyor. Yönetmen Kemal Aydoğan, oyunun broşüründe, "Mermer ile aşkın, düzen ile yıkımın, frijit ile şehvetin karşı karşıya geldiği ve ikincilerin mağlubiyetini anlatan bir oyun bu. Ancak bu mağlubiyet, bu yok oluş, sonsuza kadar eksikliğiyle varlığını hatırlatacağa benziyor. Yok olmaya yüz tutmuş aşk-doğa var, varmış gibi görünen sistem aslında bir boşluk" diyor. Hayatınızdaki tüm boşlukları sanatla doldurmanızı diliyor ve sözü Haluk Bilginer, Kemal Aydoğan, Mert Fırat ve Onur Ünsal'a bırakıyorum...


'YARATIKLARA DÖNÜŞÜYORUZ' ?


'Antonius ile Kleopatra', iktidar ve aşkın çekişmesini anlatıyor. Başta aşk her türlü güzel duygunun gücün karşısında giderek değerini yitirdiği bir dönemde özellikle mi seçtiniz bu oyunu?

Haluk Bilginer: Shakespeare'in en iyi oyunlarından olan bu oyunla, 26-27 Mayıs'ta Londra'daki Globe's 2012 International Shakespeare Festivali'nde, Türkiye'yi temsil edeceğiz. Söylediğiniz gibi hayat karmaşası içinde çoğumuz aşkı unuttuk. Aşkı, sevgiyi, güzel duygulan yani insan olduğumuzu tekrar tekrar hatırlamakta yarar var. Teknolojinin zavallı bir parçası olmuş yaratıklara dönüşme yolundayız. İnsan olduğumuzu hatırlatmanın en güzel biçimi sanat, tiyatro yapıyorsanız da Shakespeare. Ben Shakespeare'i okurken insan olmaktan gurur duyuyorum.



Antonius'un iktidarı simgeleyen Roma ve aşkı simgeleyen Mısır arasında seçim yapamayışını izlerken, kendi arafta kalmışlığımızla yüzleştim...
H.B.: Antonius  tam da arafta kalmış! Karar verememiş, trajedisi de bu zaten! "Alın imparatorluğunuzu" deyip Mısır'ı yani aşkı seçseydi, böyle bir trajedi olmayacaktı.


Siz iktidarla aşk arasında kalsaydınız hangisini seçerdiniz?
H.B.: Aşkı! İktidar beni hiç ilgilendirmiyor. Erkek eksikliğini tamamlamak için iktidar denen zehire müptela oluyor. Erkekte rahim eksik, erkek üretemiyor. Ö yüzden iktidar güzel geliyor. "Ben yaptım" demek suni bir var oluş " sağlıyor erkeğe! Yönetemiyorsun, onun için de yok etmeyi seçiyor ve Ceasar oluyorsun.
Mert Fırat: Ceasar aslında şu andaki iktidarı, sistemi temsil ediyor. Kleopatra, "Ceasar olmak ne ki?" diyerek kavramsallaştırıyor Ceasar'ı! İktidarı hiçe sayıyor yani!
H.B.: Ceasar katı, merhametsiz, vicdansız... Tek amacı Roma'ya hâkim olmak. Hitler'in Ceasar'ı örnek alması tesadüf değildir.
M.F.: Aramızda da binlerce Ceasar var.  


Toplum olarak da giderek daha çok Ceasar'laşıyoruz öyle değil mi?
M.F.: Bu, sadece Türkiye'de değil dünyanın her tarafında var. İngiltere Magna Carta'yı gerçekleştirmiş, biz İşçi Partisi'ni oradan duymuşuz ama İşçi Partisi'nin Başkanı Tony Blair emperyalist bir güçle birlik olup Kuzey Irak'a giriyor ve orayı özgürleştirdiğini düşünüyor. Emperyalizme karşı yıllarca savaş veren bir güç onunla ortak haline geliyor. Bu noktada da duygulanınız bir anda yok oluyor.
H.B.: Şu anda farkında olmasak da üçüncü dünya savaşı yaşanıyor. Dünyada, Ortadoğu'da sınırlar değişiyor, diktatörler gidiyor.
M.F.: Oyun, içinde bulunduğumuz çağın temsili. Güce tapan bir dünya yaratılıyor. Herkes güçlüye tapıyor. Ceasar da bunu yaptı ama geriye tek bir şey bıraktı; ölüm! Oysa aşk Antonius ve Kleopatra'yı ölümsüz kıldı.


'TERCİHİNİZİ YAPIN' DİYORUZ ?
Ceasar yaşamadan öldü. Duygusuz yaşamak yaşamak değildir...
H.B.: İşte göstermek istediğimiz şey tam da bu! Ceasar ve onun gibiler yaşayan ölüler. Oyun bize kendi gibi olan Mısır'ı ve Ceasar gibi olan Roma'yı gösteriyor. "Böyle mi yaşamak istersiniz öyle mi? Tercihinizi yapın" diyor. Mısır'da özgür duygularınla mı yaşamak istersin yoksa Roma'da Apollon gibi duygusuz mu? Ceasar'da duygu yok, sadece iktidar hırsı var. Allah onun gibilerin yardımcısı olsun. Ceasar ve benzerleri beni hiç ilgilendirmeyen bir şeyin; iktidarın peşinde koşuyor. Benim için anı yaşamak önemlidir. Süreci önemserim hedefi değil! Ceasar ve benzerleri hedefi önemserken şunu unutuyor; hedef ölüm! İstesen de istemesen de öleceksin. Hedefe odaklanırken süreci ihmal ediyoruz, yaşamı kaçırıyoruz. Süreci yaşamayanlar ölmeden ölmüş oluyor. Kalbimizin donmasına izin vermemeliyiz, sürecin tadını çıkarmalıyız.
Onur Ünsal: Ben oyunda Eros'u canlandırıyorum. Eros'un ölümüyle Roma İmparatorluğu kuruluyor. Bu ölüm, neyi kaybettikten sonra imparatorlukların kurulduğunu ve sistemin içinde neyin barınamayacağını gösteriyor. Oyundaki bütün ölümler Eros'un kendini öldürmesiyle başlıyor. Bunu kavramsal olarak düşünüp hayattaki her alana yayabilirsiniz.
H.B.: Yani aşkı ve saf duygularımızı öldürdüğümüz için bugün dünya bu halde!


'Memuriyetlerinizden derhal vazgeçip tiyatroyu özgürleştirin' 
Şehir Tiyatrolarının özelleştirilmesi söz konusu. Bu konudaki düşünceniz birçok meslektaşınızla örtüşmüyor. Size tepkiler var...
Haluk Bilginer: Bana tepkililer çünkü doğruyu söylediğimi biliyorlar! Bana tepki gösterenler memurlar! Tiyatronun özgürlüğü için kendi imtiyazlarından vazgeçemediklerinden geliyor bunlar başlarına! Ben "Memurdan sanatçı olmaz" dedim. Bunun nesine kızıyorlar? 657'ye bağlı memurlar ve memurdan tiyatrocu olmaz! Böyle bir şey dünyanın hiçbir yerinde yok! Derhal memuriyetlerinden vazgeçip, tiyatroyu özgürleştirsinler. Ben masaya masa dediğim için de bana kızmasınlar! ?


Tiyatronun özgürleşmesinin yolu özelleşmesi midir?
Başbakan'ın özelleştirme düşüncesinin anlamı da yok pratiği de! Nasıl özelleştirecek. Binaları mı satacaklar, kim satın alacak? Özelleştirme değil özerkleşme olmalı. Özerkleşmekten niye korkuyoruz? Hem Devlet hem de Şehir Tiyatroları, Başbakan'ı ve hükümeti özerkleşmek için zorlamalı. Devlet görevini yapsın, sanat yapılacak ortam sağlasın, parayı versin ama ne yapılacağına karışmasın! Yol yaptıktan sonra benim o yolda nasıl yürüyeceğime karışamazsın. Ne işi var bürokratların yönetim kurulunda!


Devlet Tiyatroları'nda bilet fiyatları 120 lira?

Devlet Tiyatroları için nasıl bir uygulama söz konusu olmalı?
H.B.: Devletin görevi sanat yapmak değil, sanatın yaşamasını sağlayacak alan yaratmaktır. Devlet, Devlet Tiyatroları'na 200 lira veriyorsa 400 lira vermeli, tüm memurları işten çıkarmalı, emekliliği gelenleri emekli yapmalı. Tüm oyuncular kovulmalı. Sezon başında oyunculara tek tek rol teklif edilmeli. Şu anda Devlet Tiyatroları'nda kaç oyuncu var, kaçı oynuyor? Tiyatro yapmak isteyenlerle yola devam edilmeli. Bu sayede kalite de artacaktır.


Kalite demişken, özel tiyatrolardaki birçok kaliteli oyuna bilet fiyatları pahalı diye gitmeyenler var...

Benim 40 liraya sattığım biletin 15 lirası devlete gidiyor. Devlet Tiyatroları'ndaki biletin 90 lirası vergilerle peşin ödeniyor. Seyirci başı maliyeti 120 lirayı buluyor.


“Önce kendim için tiyatro yapıyorum.”

Başbakan tiyatroculara çok ağır, kırıcı bir üslupla sesleniyor. Çok üzücü bir tablo bu...
Kemal Aydoğan:
Başbakan'ın üslubunu olmasa da tavrını destekliyorum. Kendisi Türk tiyatrosuna devrimci bir ivme kazandırmıştır. İnşallah tiyatrocular bunu kullanmayı başarır. Biz herhangi bir kurumun değil tiyatro yapmanın peşine düşmeliyiz. Kurum tiyatro yapmaz, insanlar tiyatro yapar. Kendi gücümüzün farkına varalım. Birtakım kurumların altında ezilmeyelim. Siz kendi özgürlüğünüze sahip çıkmazsanız ona ipotek koyarlar. Bu ülkede tiyatro eğitimi zafiyetten ölmüş durumda, çocuk ve gençlik tiyatrosu yok, külliyen bir belanın içindeyiz. Önce ülkeyi tiyatro yapılır hale getirelim. Gerçeği görmemek budalalıktır. Üzüm mü yiyeceğiz, bağcıyı mı döveceğiz? Bence hep beraber üzüm yiyelim.

Haluk Bilginer: 15 gündür herkes tiyatro hakkında konuşuyor, yazıyor. Türkiye'de ilk kez bir Başbakan miting alanında iyi ya da kötü tiyatrodan bahsetti. Çok işe yarayacak bu süreç.


Başbakan, "Bunlar sanat için sanat yapar, halk için değil" deyip tiyatrocuları ötekileştirmedi mi sizce? Hiç rastlamadım bana tepeden bakan tiyatrocuya...

O söylemi ben de anlamadım! Biz sanatı önce kendimiz için yaparız. Ben Haluk için yapıyorum sanatı, oynamazsam ruh hastası olurum! Tepeden bakmaya gelince; kaynağını insandan alan ve insanı anlatan bir iş yaparken mümkün mü bu? Seyirciye tepeden bakan oyun oynamaz. Oyun oynamak için eşit olmak zorundasın. Yoksa parmak sallayan adamla oluruz sadece.

 

Bahar Çuhadar, Radikal 07.05.2012


Shakespeare ezberlerimizi unutalım

Oyun Atölyesi'nin 'Antonious ile Kleopatra'sı, izlediğinizin bir 'oyun' olduğunu vurgulayan rejisi ve dramatiklikten uzak oyunculuk tercihleriyle 'klasik metin' ezberlerini siliyor.

Bir+Bir'in Nisan-Mayıs 2011 sayısında enfes bir Berkun Oya söyleşisi vardı. Geçenlerde tekrar elime geçince Berkun Oya'nın - esasında çok sık söylediği - lafları dikkatimi çekti bir kez daha. Kötü bir oyunun her şeyden - kötü bir yemekten, kötü bir seksten, kötü bir yaradan bile - daha kötü olduğundan bahsediyor, 'tiyatronun en büyük tehlikesinin tiyatroya benzemesi' olduğunu söylüyordu. Türlü televizyon programında, köşelerde, sosyal medyada herkes tiyatrodan' bahsetmekteyken okumuş oldum söyleşiyi baştan. Üstüne geldi: 'Devlet-tiyatro ilişkisi' üzerine olan görüşlerinden çok, o 'konuşan kafalardaki' tiyatro algısını merak etmekteyim bir süredir. En son ne zaman bir oyuna gittiklerini, tiyatro deyince gözlerinin önünde nasıl bir görüntü belirdiğini...


 Afife Ödülleri töreninde dahi hâlâ, 'Hem güldüren hem ağlatan' cümleleri, 'gülen yüz-ağlayan yüz' maskları eşliğinde sunulan bir tiyatro algısı var. Bir de bu 'yaratılmış' tiyatro algısından çok uzakta duran; sokaktan, hayatın içinden çıkıp gelen, daha az steril, daha gerçek, kutsallaştırılmamış bir tiyatro algısı. Eldeki iş ister en uç örneğiyle bir avangard yazarın elinden çıkmış olsun, ister en haşmetli klasik metinlerden biri olsun; sunulanın 'gerçekliği' yaratıcı ekibin 'tiyatroyu' nasıl algıladığına bağlı.


26-27 Mayısta Londra'da, Shakespeare's Globe 2012 International Shakespeare Festivali'nde sahnelenecek Oyun Atölyesi yapımı 'Antonious ile Kleopatra'yı izlerken benzer düşünceler geçti içimden. 'Shakespeare' denince bir 'hazrola' geçme hazırlığı oluyor malum; ağır, klasik, dramatik, hantal ve uzun bir yapım beklentisiyle... Oyun Atölyesi'nin yorumuysa 'tiyatro gibi tiyatro' değil, bildiğiniz/beklediğiniz Shakespeare gibi hiç değil. Seyirci koltuklara yerleşirken, sahne arkasından gelen bağırış-çagırış veriyor, 'seyrin ferah' olacağının ipucunu. Tolga Çebi'nin oynak müzikleri, İrfan Varlı'nın her sahneye başka hareket katan ışık tasarımıyla tamam oluyorsunuz.



'Antonious ile Kleopatra' bir yanıyla dev bir aşk anlatısı, diğer yanıyla güç ve erkeklik savaşlarına dair tarihi bir öykü. Yönetmen Kemal Aydoğan ve Haluk Bilginer'in işbirliğinde izlediğimiz; 'aşkı, muzipliği, meydan okumaları' baskın gelen bir öykü. Bir 'karşıtlıklar' oyunu; Mısır'ın zevk-ü sefanın hüküm sürdüğü, şenlikli, umursamaz, hesapsız, şaşaalı dünyasına karşı Roma'nm kurallı, hesaplı, askeri intizamın hüküm sürdüğü dünyası. Dişi Mısır'a karşı 'erkek' Roma. Tutku dolu Kleopatra-Antonious aşkına karşı cesur ve hırslı Sezar.


 Sonunda kaybeden aşk ve hesapsızlık olsa da Shakespeare'in de Oyun Atölyesi'nin de tavrı kaybedenden' yana. Belki tam da bu tercihten dolayı ağdalı bir dille hazırlanmış bir Shakespeare izletmiyorlar bize. Kısaltılarak 1 saat 50 dakikaya indirilmiş, çalgılı, çengili bir Antonious ile Kleopatra' bu, Oyuncuların sahneden hiç çıkmadığı, sırası gelenin kalkıp rolüne girdiği, böylece "Burada sadece oyun oynuyoruz" mesajım yollayan bir reji. Oyunun tek mekânda geçmesi, savaş sahnelerinin bile basit bir rejiyle halledilmesi gibi (taraflar loş sahnenin iki yanından karşılıklı su sıçratıyor, muharebe seslerini, sokakta savaş oyunu oynayan çocuklar gibi ağızlarından çıkarıyor) detayları ekleyelim. Bir de Sezar'da öfke ve hırs duygularını tüm vücuduyla yansıtan Mert Fırat'ı, her belirdiğinde enerjiyi yükselten 'haberci' Onur Ünsali ve şımarıklığı, matraklığı, sonu gelmez oyunlarıyla unutulmaz bir Kleopatra yaratan Zerrin Tekindor'u not edelim, Antonious rolündeki Haluk Bilginer'in aşina olduğunuz - ama kendini hiç ön plana çıkarmayan - tok performansıyla enerjik ama sıkıcı bir abartıdan uzak oyunculuklarıyla ekibin kalanını da ekleyelim listeye. Hızla akan ferah bir Shakespeare yorumu çıkıyor ortaya.


Seyirciyi bu şenlikli ruh halinden koparan tek bölüm, uzun yıllardır İngiltere'de tiyatro yapan Kevork Malikyan'ın sahneleri. Muhtemel ki Türkçe konuşma pratiğine uzak düşmüşlüğünden, bir ihtimal de metni daha 'ağır bir yorumla' ele aldığından, 'Enobarbus'ta da 'köylü' olarak da başka bir oyundan çıkıp gelmişçesine dramatik bir oyunculuk sergiliyor. Bu 'uyumsuzluk' dışında; Shakespeare'in üzerindeki tüm ağırlıkları atmış bir oyun elimizdeki. Oyunla Londra'da karşılaşacak seyircinin göreceği ise dekor ve ışığın kullanılmadığı, oyunculuklara ağırlık verilmiş bir versiyon olacak.

 

Lora Baytar, Agos, 04.05.2012

 

'ASLOLAN TİYATRONUN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ SAVUNMAKTIR'


Türkiye'de tiyatro deyince akla ilk gelen isimlerden Haluk Bilginer'in Şehir Tiyatroları etrafında dönen tartışmalara farklı bir itirazı var: "Dünyanın hiçbir yerinde memur oyuncu yoktur, bu anlamda Türkiye tek örnektir. Oyuncuların asıl bununla savaşmamaları çok ilginç. Siz özgürlüğünüzü talep etmezseniz, birileri özgürlüğünüze ipotek koyar."


Oyuncular kendi güvencesini değil tiyatronun özgürlüğünü savunmalı


Son günlerde Şehir Tiyatroları etrafında dönen tartışmalar, İstanbul Belediyesi'nin yönetmelikte yaptığı değişikliğe tiyatrocuların gösterdiği tepkiler ve Başbakan Erdoğan'ın "Sanat sizin tekelinizde mi?" açıklaması etrafında kıyamet kopuyor. Yıllardır büyük bir çabayla Oyun Atölyesi'nde çok başarılı oyunlar çıkaran Haluk Bilginer'e, bu tartışma hakkında ne düşündüğünü sorduk. Bilginer, Belediye'nin tutumunun hatalı olduğunu düşünüyor ama tiyatrocuları da, sanatın özgürlüğünden çok kendi güvencelerini düşünmekle suçluyor.

Kapalı gişe oynuyorsunuz ama Türkiye'nin en pahalı özel tiyatrolarından birisiniz. Bunun nedeni ne?
Yoo, biz çok ucuzuz Devlet Tiyatrolarına göre. Devlet Tiyatrosu bizden daha pahalı... .

Nasıl yani?

Kaç para veriyorsunuz Devlet Tiyatrosu'na? Tam bilet 10 lira. Yanlış biliyorsunuz. 100 lira veriyorsunuz. 90 lirası peşin alınıyor çünkü. 10 lirayı kapıdan girerken veriyorsunuz. 90 lirayı da vergilerinizle. O oyunlar sizin paranızla yapılıyor. Parasını ödediniz aslında, hem de peşin... Biz çok ucuza oynuyoruz. 40 liranın üzerine çıkmaya korkuyoruz.


Daha önce "Sanatçı memur olamaz" demiştiniz; sanatçıya memur sıfatı veren 657. Madde için ağır eleştirileriniz oldu.
Ulusal tiyatro olmasın demiyorum, memuriyet olmasın diyorum. Dünyanın hiçbir yerinde memur oyuncu yoktur, bu anlamda Türkiye tek örnektir ve oyuncuların da bunda ısrar etmesi, asıl bununla savaşmamaları bana çok ilginç geliyor. Çünkü siz özgürlüğünüzü talep etmezseniz, birileri gelir ve özgürlüğünüze ipotek koyar. Çünkü özgür değilsiniz, memursunuz. Memur ne demek? Amiriniz var. Sanatçının amiri olur mu?


Şehir Tiyatroları zor zamanlardan geçiyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz.

Aynı sıkıntı oradaki de... Memursanız, amiriniz var ve amiriniz bir gün "Ben böyle yapmanı istiyorum" der. Yarın başka bir amir gelir, başka bir şey söyler. Tabii ki belediyenin yaptığı çok yanlıştır. Böyle bir şey olmaz, bürokratlar tiyatroya karar veremez. Ama, iyi de, sen de memursun.... Bundan 10 yıl önce Taksim Sahnesi'nin girişinde bir bildiri gördüm. "Sanatçı emekliliğine hayır" başlıklıydı o bildiri ve "Sanatçılar emekli edilemez" deniyordu. Güzel kardeşim, sen memur olmayı kabul ettin de, emekli olmayı mı kabul etmiyorsun? Memursan emekli olacaksın, işin kuralı bu.


Şimdi ne olacak peki?
Bu badireyi atlatırlarsa memur olmaya itiraz edecekler ve tiyatronun özgürlüğünü kazanacaklar. Kendi garantilerini değil, tiyatronun özgürlüğünü kazanırlarsa güzel şeyler olur.


Devlet ve Şehir tiyatrolarının repertuvarını nasıl buluyorsunuz? Cesur oyunlar sahnelenmiyor mu sizce de?
Öyle ama, bir gün geliyor, böyle şeyler oluyor. Hayatında bir kez bile olmaması gereken bir şey, bir kere bile olsa, bu çok fazladır. Sanatçı memur olamaz, nokta. Bunun tartışması bile abesle iştigaldir. Sanatçının hayatını garanti altına almak gibi bir derdi varsa nasıl sanat yapacak? Güvence aranarak hayat ve insan merak edilemez. Çünkü oyuncunun işi, insanı merak etmektir, hayatı merak etmektir. "Bir güvencem olsun da merak etmesem de olur"la oyunculuk olmaz. İki yanlış bir doğru etmez. Belediyenin yaptığı tabii ki yanlıştır ama memur olmak da yanlıştır.

Belediye geri adım atar mı?

Hiç beklemiyorum, atmayacak. Niye atsın ki, parayı ben veriyorum, benim istediğim olacak, sen benim memurumsun diyor. Niye hâlâ perde açılıyor Şehir Tiyatrolarında? Bana böyle yapsalar ben perde açar mıyım? İstifa eden oyuncu oldu mu? Olur mu sizce? Cevap veriyorum, olmaz ve bu böyle devam edecek. Oyuncular toplu istifa etmediği sürece bu böyle devam edecek. Biz bu yapının değişmesini istiyoruz demedikleri, özerklik talep etmedikleri, memur kaldıkları sürece, istediğin kadar konuş, "657'ye bağlı memurumsun, ben ne dersem o olur" der senin patronun. Patronlu sanat olmaz. Ama devlet de tiyatro yapılacak ortamı yaratmak zorundadır.

Türkiye tiyatrolarında sahnelenen oyunları nasıl buluyorsunuz?

Daha deneysel oyunlar sahneleniyor geçmişe göre... Çok güzel şeyler yapılıyor farkındayım ve tiyatro açısından bir hareketlilik var. İnsanlar cesaret edip kendi tiyatrolarını kuruyorlar ve orada oynuyorlar, bu takdir edilesi bir şey. Çünkü ödenekli tiyatrolarda oyuncular oynamayayım diye çaba sarf ediyorlar. "Aman bana oyun asmasınlar..." diye düşünüyorlar. Gidin bakın, ödenekli tiyatrolarda, eğer çok sevdiği, ille istediği bir şey yoksa "Ay bana yine oyun asmışlar yaa" diyor oyuncular. Böyle oyunculuk olur mu? Özel tiyatroların ayakta durabilmesi için devletin görevini yapıp olanak sağlaması lazım. Mesela bu tiyatro salonunu biz yaptık. Bizim işimiz olmamalı salon yapmak. Bir aktör neden tiyatro yapsın? Tiyatro zaten olmalıdır, ben ne anlarım inşaattan, betondan, tahtadan, ama biz hiç kimseden 5 kuruş almadan yaptık burayı. Ayıp değil mi? Ayıp. Ama Türkiye'de ayıplar o kadar çok ki... Bu ayıp da laf arasında kaynayıp giden bir ayıp olsun, daha büyük ayıplarımız var bizim...


Ne gibi ayıplar?

Çook... Türkiye'nin tarihi... Ayıp değil mi canım... 1915'ten başlayabilirsiniz mesela.


1915'le, 12 Eylül'le, 28 Şubatla hesaplaşmaktan bahsetmiştiniz bir röportajınızda. Nasıl olacak bu hesaplaşmalar?

'Hesaplaşmak', 1915'le ilgili kullanılacak bir fiil değil. 28 Şubat'la, 12 Eylül'le, 27 Nisan'la, 27 Mayıs'la, evet hesaplaşmak gerekir. Ama 1915'le yüzleşmek gerekir. Biz yüzleşememişiz yıllarca, 100 yıldır yüzleşememişiz ama yüzleşmenin zamanıdır, çok geçmiştir üstelik. Ve bunun yapılabilmesi için devletin arşivindeki her şey açıklanmalıdır ki yüzleşebilelim. Bize tarihte öğretilmedi bunlar.


Siz ne zaman öğrendiniz?

Okul bittikten sonra. Okulda kimse öğrenmez bunları. Merak ederek öğrendim. Benim işim bu, merak etmek. Ne oldu, ne bitti, bize niye anlatılmadı, neden saklanıyor? O kadar sıradan gerçekler var ki saklanılan. Mesela biz Can Dündar'ın belgeselinden öğrendik Atatürk'ün annesinin Ali Rıza'dan sonra yeniden evlendiğini. Niye saklandı bu bizden, ayıp mı? Bize hiçbir şey öğretilmemiş. Sabiha Gökçen'in Ermeni olduğu yazıldığında kıyametler koptu. Ne var bunda? Sabiha Gökçen evlat edinilmiş bir Ermeni olsa ne olur?


Ermenilik küfür sayılıyor, ondan olsa gerek...
Osmanlı'da da Türk küfürdür biliyor musunuz? Ve bu küfrü alıp gurur duyulacak bir şey yapmaya çalıştık biz 1923'ten beri. Ama biz bir şeyle gurur duyarken, gurur duyduğumuz şeyin de ne olduğunu unutmaya başladık. Biz bu toprakların insanı olmakla, tüm tarihini üzerimize alarak yaşayabilseydik, çok daha başka bir şey olabilirdik. Geçmişimizin hard disc'ini sildik biz, sıfırdan başlattık, halbuki orada öğrenilecek çok şey var.


1915 'le yüzleşilebilecek mi?

2015'ten önce olmak zorunda gibi gözüküyor. 2015 beklenirse ve geçirilirse çok geç kalınmış olacak. "Popülist" bir tavırla "Biz Ermenilerden özür diliyoruz" gibi bir cümle de yetmiyor bence. Yüzleşelim, anlayalım önce. Şu belgeleri bir çıkartsanıza tam olarak, herkes anlasın. Sonra diyelim ki, of ya, bu çok büyük felaket. O gerçeği tanıyalım, ondan sonra özür mü dileyeceğiz, sarılıp öpüşecek miyiz? Yolumuza nasıl birlikte devam edeceğiz onu düşünelim beraber.


Yaşananların adının soykırım olup olmaması size ne ifade ediyor?
Çok bir şey ifade etmiyor ama uluslararası literatürde soykırımın yaptırımları var, onlardan korktukları için devletler "soykırım" lafını kullanmaktan çekiniyor. Toprak talebi, tazminat talebi gibi. Ama yüzleştikten sonra ne olacağı çok da önemli değil. Ve hangi zihniyet Hrant'ı katletti, onu anlayalım. Eşinin dediği gibi, bir bebekten nasıl katil yarattık, onu anlayalım biz.


Hrant Dink'in nüfus cüzdanındaki adının Fırat olmasını Türkiye'nin bir ayıbı olarak görmüştünüz, nasıl bir ayıp bu sizce?
Çok acı bir durum. Nasıl vereceğiz bunun hesabını hakikaten. Türkiye adına çok büyük ayıp. Oyuncu arkadaşım Kevork Malikyan Türkiye'ye girerken bugün bile polis soruyor "Niye değiştirmediniz adınızı?" diye. Bu zihniyetle biz nasıl ileri adım atacağız, nasıl demokrasi sağlayacağız? Sana ne? Neden değiştirsin... Zaman zaman umudumu kaybetsem de umutluyum. Bundan daha kötü olamaz artık, o yüzden daha iyi olmak zorunda. Bakın, Agos hâlâ devam ediyor. Hrant yok ama Agos var... Hrant'ın bedeni yok ama Agos ve fikri orada hâlâ. Geleceğe taşıyacağımız şeyler bunlar. Ben de yarın ölebilirim ama burası var. Burası otopark olmayacak, birileri bomba koymadığı sürece tiyatro olarak devam edecek.


Düşünen ve üreten bir sanatçısınız. Siyasetle aranız nasıl?
Siyaset, hava almak, su içmek gibi direk hayatımızı etkileyen bir şey. Siyasetle sanatın çelişkisi var. Onun amacı iktidar olmak, benim amacım muhalefet etmek. Onun için siyasetin içine girmem. Girersem oyunculuk yapamam. Muhalif kalmam lazım, siyasetin karşısında olmam lazım. Benim her söylediğini onayladığım bir parti iktidara gelse ben yine muhalefette olmalıyım, işim bu. Muhalefetsizlik de mutlak iktidar da çok tehlikelidir.

 

KEVORK ŞİVELİ KONUŞSA NE OLUR? ENOBARBUS DA ŞİVELİ KONUŞABİLİR
Oyun Tiyatrosu'nun son oyunu, Marcus Antionius ile Kleopatra'nın aşkını anlatıyor. William Shakespeare'in tiyatroya uyarladığı bu efsane aşk, Bülent Bozkurt'un çevirisi, Kemal Aydoğan'ın yönetmenliğiyle sahneleniyor. Marcus Antonius'u Haluk Bilginer'in canlandırdığı oyunda, İngiltere sahnelerinden tanıdığımız Kevork Malikyan Domitius Enobarbus rolünde çıkıyor karşımıza.


Oyun Atölyesi'nde çok sık Shakespeare eserleri sahneliyorsunuz. Bunun nedeni ne?
İyi yazılmış ve bizim de altına imza attığımız cümleleri kuran oyunları sahnelemeyi seviyoruz. Ama Othello'dan beri 8-9 yıldır her yıl bir Shakespeare yapıyoruz. Shakespeare, Türkiye'de bugüne kadar çok fazla ceketimizin düğmeleri iliklenerek ele alındı. Halbuki sadece belli bir zümreye, sadece soylulara, asillere değil, bira içip bir peni verip gelen insanlara da masal anlatır o. Türkiye'de Shakespeare oyunlarında "Bir dakika, Shakespeare bu, ciddi olalım" gibi bir durum var. Halbuki öyle ciddi olunacak bir şey yok. Ciddiye alınacak çok şey var ama ciddi olunacak bir şey yok. Shakespeare çok büyük bir deha. Böyle bir dehanın oyunlarını oynamayı çok seviyoruz.


Bu oyunla Londra'da Shakespeare festivaline de katılacaksınız
Globe to Globe Shakespeare Festivali'ne Türkiye'den de biz katılıyoruz. 37 ülkeden 37 değişik dilde Shakespeare'in 37 oyunu oynanıyor.


Türkiye'den önce üne kavuştuğunuz yerde, yani Londra'da sahnede olmak sizin için ne ifade edecek? Londra'da ilk kez Türkçe oynamak benim için ilginç olacak. Yunanlılar Yunanca oynayacak, Pakistanlılar Urduca, Ermeniler Ermenice oynayacak; herkes için çok önemli bu.


Kevork Malikyan'la nasıl tanıştınız?
Kevork benim 30 yıllık arkadaşım. 1980'lerde bir filmde birlikte oynamıştık. Türkiye'ye yeni taşındı. Aslında ruhban okulundan mezundur. Papazdır yani. Ailesi Kevork'un yeteneğini fark edince 1963'te Londra'ya oyunculuk okuluna yollamış. Şimdi Türkiye'ye Oyun Atölyesi'nin davetiyle geldi ve çalışma izni aldı. Ama Türk vatandaşlığı yok hâlâ.


Sahnede Kevork Malikyan'ın Ermeni şivesi baskın olarak hissediliyor, bu oyunun kurgusu gereği sizi rahatsız etmedi mi?
Şive farkı var, evet; ama olsun, ne olur ki? Enobarbus da şiveli konuşuyor olabilir.

 

Murat Şevki Çoban, Taraf 04.05.2012

 

Özelleştirme değil özerkleşme


"Antonius ile Kleopatra"yı Londra'da sahneleyecek olan Haluk Bilginer'le biraraya geldik ve tiyatro tartışmalarına dair konuşmadan da edemedik. Bilginer: Kömür İşletmeleri mi bu özelleştireceksin. Biz özelleştirelim, sonra ne haliniz varsa görün anlayışıyla yapılmaz bu iş.


Oyun Atölyesi, Antonius ile Cleopatra oyunuyla Londra'da düzenlenen Shakespeare Festivali'ne katılmak için gün sayarken, biz de Haluk Bilginer'le oyun, Shakespeare ve devlet- sanat ilişkisi üzerine konuştuk. Antonius ile Kleopatra bütün güzellemeleri hak eden, incelikli bir oyun. Kaçırmayın...


Shakespeare uzmanları ve eleştirmenleri Antonius ile Kleopatra'nın çok başarılı bir metin olduğu konusunda hemfikirdir. Ama metnin hangi bakımdan başarılı olduğu konusunda ihtilafa düşer herkes. Bu oyun ihanete uğrayan büyük bir generalin düşüşünü mü anlatır yoksa sınır tanımaz aşkın kutsanması mıdır?
Sınır tanımaz bir aşkın kutsanmasıdır bence. Shakespeare de galiba tam da bunu düşünerek yazmış. Dikkat ederseniz oyunun ilk cümlesi "Madem seviyorsun, söyle bakalım ne kadar?" O da der ki "Ölçülebilen aşk zavallı bir aşktır", "Ya ben ölçmeye kalkarsam" der Cleopatra. "O zaman kendine başka bir dünya bulacaksın" Bu dünyada öyle bir ölçü yok. Ve Cleopatra dediğinin arkasında durur ve ölçer; savaşta kaçarak ölçer, yetmedi bir daha kaçar, her şeyi dener. Koca bir imparatorluk fonunda dünyanın sahibi üç kişi ve imparatorluğu, dünyayı bir kenara bırakıp Kleopatra'nın peşinden giden bir adam Antonius. Yani aşkın peşinden giden, kendini gerçekleştirmeye çalışan bir adam.


Shakespeare'in büyük trajedileri deyince akla Macbeth, Hamlet, Othello ve Kral Lear gelir. Antonius ile Kleopatra niye bu dörtlüyle birlikte sayılmaz?
Bu, trajediden önce bir aşk oyunu olduğu için galiba. Çok büyük bir aşk anlatılıyor ve sonunda ölseler de öbür dünyada da, başka bir dünyada da buluşuyorlar ve aşk devam ediyor. O yüzden somut bir trajedi olarak kabul edilmiyor olabilir. Biz Shakespeare'de Kleopatra gibi başka bir kadın görmüyoruz. Bu kadar canlı, hayat dolu, manik dalgalanmaları olan başka bir kadın yok... Lunapark gibi bir kadın. Teatral. Ama Kleopatra'nın kendi de öyle tarihte. Tüm metinler son derece tam bir drama queen olduğunu, bulunduğu her toplulukta ilgi odağı olma arzusu taşıdığını anlatıyor. Antonius Mısır'da kalsın diye her şeyi deniyor kadın. Sonunda savaşta terk ederek bile deniyor. "Affet" derken içinden kesin "Oh be! Döndü" diye düşünüyordur.


Trajik kahramanları tanımlarken bir düşüş yaşaması gerektiği ve hikâyenin sürecinde öğrenmesi, değişmesi gerektiği söylenir. Bu bakımdan tam da savaştan kaçmasıyla kendi düşüşünü hızlandırdığı için ve "Kraliçe'den önce sıradan bir kadın" olduğunu anladığı için asıl trajik karakter Kleopatra'dır. Oyunun çatışması Caesar ile Kleopatra arasında geçer, diye bir görüş de hâkim. Antonius nerede durur bu denklemde?
Antonius sadece âşıktır. Trajedinin bizzat içinde değildir, trajik karakter değildir. Durum trajiktir. Trajik karakterin geçmesi gereken safhalardan geçmez. Çemberin hem içindedir hem dışındadır. Bir şey de öğrenemez. Kleopatra'yı elde edeceğini zanneder ama Caesar'la savaşmayı da bırakmaz. Antonius'un trajedisi Roma'da mı Mısır'da mı olduğuna karar verememesidir. Karar verseydi zaten bu oyun çıkmazdı ortaya. Akıl, ruh, yürek hepsi Mısır'da. Başından karar verip "Alın imparatorluğunuzu, ne haliniz varsa görün" deseydi bu oyun olmayacaktı.


Antonius'un ruh hali oyunun geneline de hâkim gibi; erkek- kadın, Doğu-Batı, cinsellik-siyasî iktidar, rasyonalite-femme fatale, antik kahramanlık algısı-yükselen yeni komutanlık anlayışı derken oyun dualizm üzerine kurulmuş gibi...
Roma Apollon, Mısır Dionysos'tur. Mısır kendi gibi, hiçbir şeye benzemiyor. Roma tarafı bembeyazdır, mermerdir. Mısır sadece kendine benziyor, Roma da bildiğimiz Roma, savaş, iktidar odaklı. "Durumu kendine uydur" diyor Caesar. Hitler'in Caesar'ı, Roma İmparatorluğunun yapısını örnek alması hiç tesadüf değil. Bayrakları, sistemi, Nazi partisinin çalışması, hiyerarşi çok benzer.



Hitler'i cezbeden neydi sizce Roma'da?
Koşulsuz ve saf iktidar. Hitler de tam bunun peşinden gitti, sonu oldu. Sadece onun değil, dünyanın, 40 milyon insanın yaşamına mal oldu.


Roma'ya emperyal kontrolünü ve kahramanlıkla özdeşleştirilen itibarını sağlayan, hatta Antonius'un son halkası olduğu eski komutanlık anlayışı ile Caesar gibi daha Makyavellist idarecilerin çatışmasını da izliyoruz...
Antonius da Roma İmparatoru, Hitler niye onu örnek almadı?  Çünkü Antonius keyif adamı "Şarap getirin" diyor. Caesar ise sarhoş olmaktansa dört gün oruç tutmayı yeğleyeceğini söylüyor.


O dönemden beri süregelen iktidar anlayışında hangisinin hâkim olduğunu düşünüyorsunuz?
Hiçbirinin. Ben gelecekten çok umutluyum, çünkü insanlık tarihine baktığımızda hep sanat ve bilim kazanmıştır. Sonunda yine sanat kazanacak. Maalesef bu geçiş döneminde bu sıkıntıları yaşıyoruz. Siyaset hiçbir zaman kazanmamıştır, hep kaybetmiştir.


O zaman atlatılan badireler daha sükûnetle mi karşılanmalı?
Sükûnetle karşılanmalı ama bu savaşın da verilmesi gerekli. Bu kültür savaşı olacak, biri sana set çekmeye çalışıyorsa galip gelen mutlaka sanat olacaktır. Çünkü sanatın iktidar gibi bir anlayışı yoktur, siyasetin vardır ve bu nedenle hiçbir zaman uzlaşamazlar. Sanat hep muhaliftir ve muhalif olmak zorundadır. Dünya tam da bu yüzden gelişir. Siyaset yüzünden değil; siyaset hep set vurur sanat hep aşar. Bilim de öyle.


Bakanlar Kurulu, "Özelleştirme kararımız kesindir" dedi...
Ben özelleştirmeden hiçbir şey anlamıyorum. Bir anlamı olmadığı gibi pratiği de yok. Nasıl özelleştireceksiniz Şehir Tiyatroları'nı? Kim satın alacak, Sabancı mı, Koç mu, Eczacıbaşı mı? Başlarına bela mı alacaklar? Ben umuyorum Sayın Başbakan, dil sürçmesi yaşamıştır bu açıklama sırasında ve özelleştirme değil özerkleştirme demiştir. Çünkü özelleştirmenin hiçbir anlamı yok.


Devlet Devlet Tiyatrosu'nun işleyişinde sorun yok mudur peki?
Evet, Devlet Tiyatrosunun ve Şehir Tiyatrosunun ciddi sorunları vardır. Ama bu sorunlar özelleştirilerek halledilmez, özerkleştirerek halledilir. Devlet bizim ülkemizde olduğu gibi dünyanın her yerinde sanatı ve sanatçıyı korumakla, sanatın yapılacağı ortamı yaratmakla yükümlüdür. Biz özelleştirelim, sonra ne haliniz varsa görün anlayışıyla yapılmaz bu.


Devlet Tiyatrosu neden sakat doğmuş bir çocuktur?
Böyle yapılmaz tiyatro. Devlete bağlayalım, memur alalım, başına üçlü kararnameyle müdür atayalım, iktidar değiştikçe o da değişsin... Yansız olması gereken devlet, "Bu benim tiyatrom, bu senin tiyatron" dediği zaman kıyamet kopuyor. Biz ne olacağız peki? O kamusal tiyatro ben neyim? Ben kamuya tiyatro yapmıyor muyum? Hiçbir dahli olmamasına rağmen, benden bir de vergi alıyor. 40 TL'ye sattığım biletin 15 TL'si devlete gidiyor. Seyirci özel tiyatroların çok pahalı olduğunu söylüyor. Devlet Tiyatrosu ne kadar? 6 TL, 10 TL. 100 TL, 90 lirasını zaten vergilerinizle peşin ödediniz. Hatta yeni araştırmalara göre seyirci başı maliyeti 120 TL.


Sanat peki sanatçıların tekelinde midir?
Sanat hiç kimsenin tekelinde değil. Sanat zaten bizi anlamak içindir. Resim ressamın tekelinde olabilir mi? Seyircisini bulamayan oyun zaten tarihin karanlık sayfalarına gömülüp gidecektir.


Dünyada başka hiçbir yerde Devlet Tiyatrosu diye bir şey yok deniliyor...
Devlet Tiyatrosu yok ama devlet sanatı destekliyor. Hiç mi dünyaya bakmıyorsunuz? Devlet, tiyatroyu bizim 100 mislimiz kadar destekliyor. National Theatre'ın devletten aldığı bütçeyi duysanız dudağınız uçuklar. Kaldı ki sırf devlet desteği de değil, 30 tane sponsoru var. National Theatre, Royal Ballet nasıl ayakta duracak yoksa? Baleyi kim alacak? Bu bale bitti, opera yapmayacağız demek. Bunun başka bir anlamı yok.


Kâr marjı da yok galiba?

Kâr marjı sıfır. Kömür İşletmeleri mi bu özelleştireceksin? Cebinizden boyuna para vermek zorundasınız.


Siz bunca yıldır özel tiyatro yapıyorsunuz, kâr elde edebildiniz mi?

Ne kârı, ben burada tiyatro yapabilmek için üstüne para veriyorum. Hiçbir zaman kâr getirmediği gibi, sezonu eşit kapattıysak kendimizi şanslı sayıyoruz. Yoksa sürekli cepten akıtıyoruz.


Ne yapılabilir peki?

Devlet, şu anda Devlet Tiyatroları'na 200 TL veriyorsa 400 TL vermelidir. Tüm memurları işten çıkarmalı, emekliliği gelen herkesi emekli yapmalıdır. Tüm oyuncular kovullıdır. Sonra sezon başlarken tek tek oyunculara rol teklif edilmeli: "İstanbul'da başlayacak, Erzurum, Antalya, Sivas altı ay gezecek. Ayda 10 milyon da maaş" Şu anda Devlet Tiyatrosu'nda kaç oyuncu var kaçı oynuyor? Sadece çalışana maaş vereceğim için bu bütçeyle bile 10 milyon maaş bulurum. Tiyatro yapmak isteyenlerle tiyatro yapınca kalite de artacak. Emekli aktör diye bir tanım olabilir mi? Devlet sanat yapamaz, sanata karışamaz. Bütçeyi dağıtan bürokrat dünyada tiyatronun kapısından içeri giremez, sokmazlar onu.


Öneriniz büyük prodüksiyonlar oynanamaz argümanını da çürütüyor...
Oraya salon yaptıktan sonra niye oynanamasın? Devletin işi salon yapmak zaten. Siirt'te kim tiyatro yapacak, diye soruyorlar. Sen yapacaksın hem de daha âlâsını yapacaksın. Anadolu'ya daha iyi, daha güzel tiyatro gidecek. Ama devlet sanat yapmayacak. Ben kalp ameliyatı şöyle yapılır diye doktora karışabilir miyim? Bu bir formasyon işidir. Sen ne anlarsın tiyatrodan? Ben ne anlarım kalp ameliyatından? Saçma sapan bir tartışmanın içine giriyoruz. Göreceksiniz, çok yakında yapılamaz olduğu anlaşıldığında özelleştirme muhabbeti bitecek.


Oyuna dönelim; Prova günlüklerinden öğrendiğimiz kadarıyla ilk gün yönetmen Kemal Aydoğan "Hikâye provalarda öğrenilir" diyerek oyuncuların oyun hakkında tartışmasını istememiş. Siz neler keşfettiniz bu süreçte?
Shakespeare insan ruhunu derinden kavramış bir yazar olduğu için çok şey keşfediyorsunuz gizli bahçelerinizde. Tiyatro, Çetin Altan'ın da dediği gibi, hayattan daha gerçek bir yerdir. Hayatta göremeyeceğimiz gerçekleri görürüz tiyatroda. Tiyatro hayatın aynasıdır, gibi abuk sabuk hiçbir anlama gelmeyen sloganlar vardır ya... Tiyatro hayatın aynası falan değildir, hayat olsa olsa tiyatronun kötü bir taklidi olabilir. Hayatta maskelerle dolaşıyoruz. Kleopatra'nın zaferi kendi gibi olmasıdır, kendini gerçekleştirmiştir. Antonius ise düzenin emrettiği şeyi yaparken kendi gibi olmaya çalışan bir zavallıdır. Ezberlerden kurtulamamıştır.


Kendini gerçekleştirme, kişisel gelişimin fazlaca yayılmasıyla içi boşalan bir kavram olmadı mı sizce de?

Çok haklısınız. Çok fazla ağızlarda sakız oldu ve anlamını yitiriyor. Beyin ve düşüncenin özgürleşmesinden bahsediyoruz. Tarihte kazananlar hep ezberlerini bozanlar olmuştur. Dünyayı değiştirenler başkalarının deli dedikleridir. Edindiğiniz bilgi, bilgeliğe yöneltmediyse hiçbir şeye yaramaz. Bilgiyse açın Google'da tonla.


Elektronik bilgi depolama sisteminin tekelleşme ve manipülasyonla yeni bir tarih yazdığını düşünüyor musunuz?

Bence şuanda 3. Dünya Savaşı yaşanıyor. Savaşların sonunda sınırlar değişir. Orta Doğuda ne oluyor? Teknolojik ürünleri satacak pazar yaratmak için yaşanıyor bunlar. Eskiden petroldü, füzeydi, helikopterdi. Şimdi teknolojinin her eve girmesi için Mısır'da 40 milyon insanın günde bir dolarla yaşamaması lâzım. Savaşlar artık cephelerde mermi atarak olmuyor, Facebook'la da olabiliyormuş meğerse.


Nereye gider bu süreç?
Bu süreç diktatörlerden kurtulma ve özgürleşme ile sonuçlanırsa insanlar için olumlu bir gelişmedir.


Ama Tahrir Meydanı'm dolduran kalabalıkların bir kısmı askerî vesayete karşı bugün yine meydandalar...

Ne ilginçtir, sermayenin isteği bugün bizim de işimize geliyor. 30 yıl önce böyle değildi. İnsanlar özgürleşsin istiyoruz. Ama çok değişen bir şey olmuyor, askeri vesayet geliyor işte. Buradan özgür topluma gitmek zorundayız, başka yolu yok.

 

Duygu Dalyanoğlu – Eser Dilsöz, http://mimesis-dergi.org Nisan 2012

http://mimesis-dergi.org/2012/04/%E2%80%9Cshakespeare%E2%80%99i-hic-anlamamislar%E2%80%9D/

 

“Shakespeare’i Hiç Anlamamışlar”

[Haluk Bilginer’in kurduğu Oyun Atölyesi bu sene ilginç bir deneyime imza atıyor. Bu yıl İngiltere’de ilk defa düzenlenecek olan “Globe to Globe” festivalinde 37 farklı ülkeden 37 farklı Shakespeare oyunundan birisini oynayarak Türkiye’yi temsil edecekler. Bu festival için hazırladıkları Antonious ile Kleopatra oyununu izleme fırsatı bulduk ve ardından tüm kadroyla bir söyleşi yaptık. Oyunun dramaturjik göndermelerinden oyuncuların yorumlarına, iktidar mücadelelerinin günümüzdeki yansımalarından şehir tiyatrolarındaki yönetmelik değişikliğine kadar birçok konuya değindiğimiz keyifli bir söyleşi oldu. Haluk Bilginer’in yanı sıra oyunun yönetmeni Kemal Aydoğan, oyuncular Zerrin Tekindor, Emre Karayel, Mert Fırat, Onur Ünsal, Evrim Alasya, Muharrem Özcan, Gözde Kırgız, Zeynep Alkaya, Tuğçe Karaoğlan ve Mehmet Özbek’in yer aldığı söyleşiyi yayınlıyoruz. (Söyleşiyi yapanlar: Duygu Dalyanoğlu, Eser Dilsöz)]

Mimesis Söyleşi / Oyun Atölyesi’ni repertuarında düzenli olarak Shakespeare oyunlarına yer veren bir tiyatro olarak tanıyoruz. Geçen sezon da Macbeth ile seyirci karşısındaydınız. Bu sezonda Antonius ile Kleopatra’yı tercih etmenizin nedeni nedir?

Haluk Bilginer: Biz Globe’dan Kral Lear’ı, Venedik Taciri’ni, 3. Richard’ı istedik. Fakat hepsi verilmişti. Bize birkaç seçenek sundular: Kış Masalı, Kısasa Kısas ve Antonius ile Kleopatra. Biz de Antonius ile Kleopatra’yı seçtik. Bize kalsaydı Kral Lear’ı seçerdik bence. Kral Lear’ı seçemememizin nedeni Avusturalya’dan gelecek grubun Aborjin dili ile oynayacak olması ve o dile çevrilmiş tek oyunun da Kral Lear olmasıydı. Fakat iyi ki de Antonius ile Kleopatra olmuş çünkü biz oyunu çok sevdik. Oyunu biliyorduk ama oyunun içine girdikçe adeta derya olduğunu anladık. Şu ana kadar, biraz iddialı konuşuyor olabiliriz, Shakespeare’in yazdığı en iyi oyun. Gerçi daha Kral Lear’in içine girmedik, birkaç sene sonra onun da içine gireriz. Bu oyunu çok iyi yazmış. Kleopatra bence Shakespeare’in yazdığı en iyi kadın karakter. Kleopatra gökkuşağı gibi bir kadın, Zerrin gibi yani.

O zaman Kleopatra’dan bahsedelim biraz. Metni okuduğumuzda birçok farklı yönüne, gelgitlerine tanık olduğumuz bir karakter ile karşılaşıyoruz. Siz de sahne üstünde Kleopatra’nın karşılaştığı durumlarda değişen tavırlarını ve gelgitli ruh halini yansıtma konusunda oldukça başarılıydınız. Prova sürecinde Kleopatra’ya nasıl yaklaştığınızdan bahsedebilir misiniz? Metni elinize aldığınızda Kelopatra sizin için ne ifade etti?

Zerrin Tekindor: Haluk bu projeyi önerdiğinde ben çok heyecanlandım öncelikle. Haluk’la oynamak, Oyun Atölyesi’nde olmak, iyi oyuncularla birlikte olacağımı bilmek beni heyecanlandırdı.  Ve ben şimdiye kadar hiç Shakespeare oynamamıştım, o nedenle de benim için özeldi. Çok seviyorum Shakespeare’i, resimlerimde de yer veririm, figür olarak da koyarım. Sonra Haluk bu oyunun Globe’da da sergileneceğini söyleyince ben “herhalde birisi telefonda işletiyor beni” dedim. (Gülüşmeler) Pek inandırıcı gelmedi. Ama doğruymuş. O benmişim. Karşımdaki de Halukmuş. Oyuna başladık. Kleopatra bir kraliçe, Mısır kraliçesi. Ama ben bilmiyorum ki kraliçe nasıl olunur, ne yaparlar, ne yer, ne içerler. Ben kadın olarak baktım bu karaktere. “Ben bir kraliçe oynuyorum” diye bir yaklaşımım olmadı. Kadın olmayı da kendimden biliyorum. Değişkenliğini biliyorum, numaralarını biliyorum çocukluğumdan beri. Çünkü kız çocukları öyle başlarlar hayata. Erkekler sonradan öğrenir bu numaraları.

Haluk Bilginer: Doğru. Bazen hiç öğrenmeden ölebiliyoruz biz.

Zerrin Tekindor:
Onu öyle savunurlar ama ona inanmıyorum ben. Hepsi gayet iyi biliyor bence. (Gülüşmeler) Sadece kadınlık hallerini düşündüm. Oradan oraya nasıl geçer, oradan oraya nasıl zıplar. Tamamen kadından yani kendimden yola çıktım.

Antonius ile Kleopatra’nın bir “karşıtlıklar oyunu” olduğunu söylemek mümkün. Sizin yorumunuzda hangi karşıtlıklar ön planda?

Haluk Bilginer: Antonius’tan başlarsak onun trajedisi nerede olacağına karar verememesinden kaynaklanıyor. Antonius en başından beri “Ben Mısır’dayım, Roma da ne hali varsa görsün” deseydi oyunun adı orijinalinde Antonius ve Kleopatra’nın Trajedisi olmazdı. Mısır’da Kleopatra var, ona aşık; bir yandan Roma’daki sorumluluklarını bırakamıyor. Aynı zamanda evli, fakat karısı ölmüş olsa da bu sorumluluğu imparator olduğu için bir yana bırakamıyor. O kararsızlık, o iki arada bir derede kalma hali Antonius’un sonunu getiriyor zaten. Onun gönlü ve ruhu hep Mısır’da ama formasyonu, görevi, yapmak zorunda oldukları hep Roma’da. O nedenle ölümle biten büyük bir aşk hikayesi çıkıyor karşımıza.

“Mısır’ın şaşalı, büyüleyici yaşantısı karşısında kuralcı, devletçi ve askeri bir sistem karşıtlığı…”

Oyun üzerine yazılmış bir makale şunu iddia ediyordu: “Bu trajedinin diğerlerinden şöyle bir farkı vardır, ana karakter sonunda ölürken pişmanlık içinde değildir. Hamlet, Othello ya da Lear ölüme giderken onu ölüme sürükleyen koşullardan dolayı bir pişmanlık içindeyken ve bunu ifade ederken Antonius ya da Kleopatra için benzer bir pişmanlık söz konusu değildir.”

Haluk Bilginer: Evet doğru, çünkü sonsuz bir aşk! Oyun şöyle başlar. Kleopatra sorar “Madem seviyorsun, ne kadar söyle”. Antonius cevap verir: “Ölçülebilen aşk zavallı bir aşktır”. “Peki ya ölçmeye kalkarsam?”, “O zaman kendine başka bir dünya bulacaksın”. Sonuna kadar ölçüyor, ölçüyor, deniyor ama sonu ölümle bitiyor. Zaten ikisi de ölmeselerdi bu, tarihe sonsuza giden büyük bir aşk olarak kalmazdı. Bu hikaye birçok edebiyatçının da dediği gibi anlatılmış en büyük aşk hikayesi.

Onur Ünsal: Kemal Abi bu ölüm için “ölmek değil, aşkı mutlaklaştırmak” gibi bir yorumda bulunmuştu. Kendi ölümleri ile bunu mutlak hale getirme eylemi. Sadece pişman olmak ve ölmek diyemeyiz; kabul etmek/etmemek ile ilgili bir durum söz konusu.

Emre Karayel: Mısır’da olmak ve Roma’da olmak karşıtlığı ön planda. Birisi daha devletçi ve düzen içinde iken diğeri daha dağınık, daha özgür, daha başkaldıran, aşka yönelik diye tanımlayabiliriz. Mısır’ın şaşalı, büyüleyici yaşantısı karşısında kuralcı, devletçi ve askeri bir sistemin karşıtlığı üzerine bir oyun.

Oyunda Mısır daha “kadınsı” erdemlere sahip, Roma ise yüceltilen erkek aklının temsili demek mümkün mü sizce?

Evrim Alasya: Dünyaya hakim olmak isteyen bir erkek aklı var. Bunun neden ileri geldiğini tam olarak açıklayamasam da tarihe bakıldığında hep o erkek aklı egemen olmak istiyor. Mısır gibi dünyada nerede bir “taşkınlık” varsa onun tepesine çöküyor zaten.

Oyunda bu iki coğrafya arasında gidip gelen iki karakteri görüyoruz. Antonius ve Enobarbus. Antonius’un Roma ve Mısır arasında yer değiştirdiğinde hali, tavrı, verdiği kararların yani başka bir deyişle “halet-i ruhiyesi”nin değiştiğini yazmış Shakespeare. Fakat bir yerden sonra bu çatışma Antonius’un sonunu hazırlıyor.

Onur Ünsal: Aynı durum benim canlandırdığım haberci karakteri için de geçerli aslında. Habercinin görevini yerine getirdiği durumlar mevcut oyunda, bir şeyler oluyor ve haberci bunların haberini getiriyor. Bu gayet net bir iş tanımı. Ama söz konusu Kleopatra olunca haber olduğu gibi verilemiyor. Onun için verdiğin haber kötüyse sen de dayaklıksın. Yani bu ayrım habercide de çıkıyor ortaya. En kötü haberlerden birini Sezar’a veriyorum aslında, ayaklanma haberini veriyorum. O da gayet soğukkanlı bir biçimde “Tamam git biz meclisi toplayacağız” diyor ama diğer taraf öyle yaklaşmıyor. Ondan dayak yiyorsun.

Mert Fırat: Mısır dünyasının haberi algılayış ve karşılayışı ile Roma dünyasının haberi algılayış ve karşılayışı farklı aslında. Bu fark çok önemli. Baktığınızda habercinin verdiği haber aynı haber ama Roma bunu hesaplı yaşarken Mısır hesapsız ve denetimsiz yaşıyor.

Onur Ünsal:
Biz hep Roma’nın bir düzeni temsil ettiğini, bugüne kadar uzanan hukuk sisteminin kurulduğu yer olduğunu bilerek çalıştık. Bir imparatorluktan bahsediyoruz. Bu oyunda da imparatorluk sistemine geçiş dönemi yaşanıyor. Sezar’ın kılıcı kaldırmasıyla bizim bugünkü yönetim sistemimizin oluşumuna neden olan bir sürü şey ortaya çıkıyor.

Mert Fırat:
Hatta tam da “bugünkü” düzenin kurulması. Düşünelim acaba gerçekten Sezar mı yönetiyor Roma’yı ya da bu sistemi sadece Sezar mı tesis ediyor? Oyunun bu soruyu da sorduran bir yapısı var. Çünkü Sezar 19 yaşında bu işe soyunuyor, 21 yaşında imparator oluyor. Tek başına yapabileceği bir durum da olmadığı için, etrafındaki adamlar, o sistem, bir senato artık yok oluyor, tek adam politikası başlıyor. Tam da şu yaşadığımız dünya düzeninin inşasında Sezar ve Sezar gibilerin büyük payı var. Dolayısıyla tam da o kaybedişin oyunu aslında. O saf aşkın, Eros’un, Diyonysos dünyasının Apollon dünyası karşısında yok oluşu ve kaybedişi.

Onur Ünsal: Oyun neler kaybettiğimiz ve bugüne nasıl geldiğimiz anlamında beni çok etkilemişti. Oyundaki Eros karakterinin ölümünü de bu anlamda değerlendirmek lazım. Tabi Eros karakteri bir metafor onu aşk gibi, tutku gibi, sevgi gibi düşünmek lazım. Bunun yoksunluğunda yaşadığımızı ve yaşayacağımızı çok önceden ifade etmeye çalışmış Shakespeare. Dolayısıyla Eros’un kendini öldürmesi ile oyun finale yaklaşıyor. Neyin öldüğü, neyin yok olduğunu ve yeniden neyin kurulduğunu, bu kurulan şeyin içinde neyin barınmadığını, yaşadığımız dünyada neyi barındıramadığımızı çok can alıcı bir biçimde gösteriyor.

Haluk Bilginer:
Hitler’in Sezar’ı, Roma’yı, örnek alması tesadüf değil. Amerikan mafyası da eski Roma İmparatorluğu’nu, oradaki hiyerarşik düzeni örnek almıştır. Hakim olmak, her şeye hakim olmak, dünyaya hakim olmak isteği vardır. Onur’un da dediği gibi ne kazandığını görmek sonunda tüyler ürpertici. Eros öldükten sonra, geçmiş olsun Roma dünyanın sahibi olsa ne olur!

“Oyuncu olmazsa tiyatro da yok.”

Peki bu oyun Shakespeare’s Globe’s 2012 – Uluslararası Shakespeare Festivali’ne gittiğinde sizi neler bekliyor olacak?

Haluk Bilginer:
Çok değişik bir tecrübe olacak bizim açımızdan. Globe’da dekor yok zaten. Işık da olmayacak, hep gündüz saatlerinde oynuyoruz. Orada işte tam olarak tiyatronun ne olduğu, tiyatroyu nasıl tarif ettiğimiz karşımıza gelecek. Oyuncu tiyatronun olmazsa olmazı. Oyuncu olmazsa tiyatro da yok. Onun için gün ışığında, dekorsuz, sadece üstümüze giydiğimiz o kostümlerle oynayacağız. Kaldı ki Shakespeare zamanında böyle Eski Roma kostümleri falan da giymiyorlardı bunu oynarken, kendi dönemlerinin kostümleriyle oynuyorlardı. Onun için tamamen oyuncuya dayalı bir şey. İyi ki de öyle. Orada hakikaten tiyatronun tarifinin ne anlama geldiğini birinci elden anlayacağız diye düşünüyorum.

Her grubun kendi dilinde oynuyor olması da önemli.

Haluk Bilginer:
Çok büyük bir buluşma, Globe Tiyatrosu için de çok önemli. Bütün dünyadan 37 oyun, 37 değişik dilde Shakespeare’in tiyatrosunda buluşuyor. Hakikaten tarihi bir olay bu. İngiltere için de, oraya giden tiyatrolar için de. İlk defa böyle bir şey yapılıyor çünkü.

Festivalde yer alan diğer oyunları izleme fırsatınız olacak mı?

Haluk Bilginer:
Bir-iki oyun izleyeceğiz. Keşke daha fazla kalabilseydik de daha fazla izleyebilseydik. Gerçi bütün oyunlar orada videoya alınıyor ve katılımcılar ile bu arşiv paylaşılıyor.

Peki bu kadro nasıl bir araya geldi? Biliyoruz ki buradaki çoğu oyuncu, diğer oyunlarda da oynuyor.

Kemal Aydoğan: Zaten buradalardı, bir yerde değillerdi. Özellikle burada olanlardan kurduk kadroyu. Aramıza Zerrin yeni katıldı, bir de Kevork yeni katıldı. Onun dışında herkes zaten buradaydı.

Oyuna başlarken dar bir kadro ile, bir oyuncunun birkaç rolü birden oynadığı bir model kurulacağı da belliydi o zaman…

Kemal Aydoğan:
Tabii belliydi. Çünkü o kadar çok rol var ki. Bunun altından kalkmak mümkün değil. Bir iki firemiz var. Keşke onlar olsaydı diye düşündük. Mesela Agrippa rolünün aslında tek oyuncu tarafından oynanan bir rol olması daha iyi olabilirdi. Ama işte bazı oyuncu arkadaşlarımızın televizyon işleri burada olmalarına izin vermedi. Gerçi büyük olasılıkla pişmanlar ve olmaya devam edecekler. (Gülüşmeler)

“Kadın, o eksilmenin yarattığı ruh haline sahip değil…”

Hadım olan Mardian tiplemesinin bir kadın oyuncu tarafından oynanacağını tahmin etmemiştik. Nasıl yorumladınız?

Haluk Bilginer:
(Zeynep Alkaya’ya) Sahnede cinselliğini hiç yaşayamadı garibim. Bir önceki oyunda soytarıydı. Cinsiyetsiz bir soytarı. Sonra rahibeydi, şimdi de hadım rolünü oynuyor. (Gülüşmeler)

Zeynep Alkaya: Doğal bir oyunculuk yorumu tercih ettik. Yani erkek vokaline öykünen bir ses kullanmadık yapay olacağını düşünerek. Benim bir kadın olduğum da belli izleyen açısından.

Kemal Aydoğan:
Bir kadının hadımı anlaması zor bence.

Haluk Bilginer: Erkeğin de anlaması zor.

Kemal Aydoğan: Ama hissedebilirsin. Kadın ise o eksilmenin yarattığı ruh haline sahip değil. Bu nedenle bir kadın oyuncu için zor bir rol.

Onur Ünsal:
Düşününce erkek için de zor.

Onur’un oynadığı rollerden biri olan haznedar Seleucus da hadım aslında.

Onur Ünsal:
Evet ama Seleucus tiplemesinin arzusunun para olduğunu göstermek bizim için ön plandaydı.

Kemal Aydoğan: Çünkü o dönem hazine hadımlara teslim edilirmiş.

Zeynep Alkaya: Bir erkek hırslı olabilir çünkü önünde bir “geleceği” var, çalabilir, sahtekarlık yapabilir. Ama bir hadımın geleceği yok. O nedenle erkek hırsına sahip olmadığı düşünülüyormuş.

Kemal Aydoğan:
Hadım olan Mardian tiplemesinin Kleopatra’nın arzu denen şey hakkında fikri olduğunu göstermek için bir arka plan sunması yeterliydi bizim açımızdan.

Zeynep Alkaya: Kleopatra Mardian’a “hiç arzu uyandığı oluyor mu içinde?” diye soruyor o da “evet ama pek gerçek sayılmaz çünkü pek bir şey gerçekleşmiyor sonunda” diye cevap veriyor. Hemen ardından uzakta olan Antonius’a duyduğu arzu ile ilgili replikler geliyor. Yani Antonius’a duyduğu arzunun ve özlemin büyüklüğü ile hadım’ın arzuya yaklaşımı karşılaştırılmış oluyor.

Kemal Aydoğan: Aslında bir cinsellik kıyaslaması yapıyor.

En önemlisi bunu Antonius’un Kleopatra’dan uzak olduğu bir sahnede yapıyor.

Kemal Aydoğan: Evet Shakespeare hiçbir veriyi atlamayan bir yazar. Yarattığı dünyada kendi gerçekliğini çok ince ince işlemiş bir yazar. Örneğin Sezar ve Antonius ilk karşılaştıklarında Antonius’un Sezar’ın kardeşi ile evlenmesi fikrini ortaya atan Agrippa oluyor. Yani Sezar’ın akıl hocası. Bu öneriyi neden Sezar yapmıyor? Böylece Shakespeare Sezar’ın da daha bu planları yapacak olgunlukta olmadığını göstermiş oluyor.

Onur Ünsal: Devletin de aslında kim olduğunu göstermiş oluyor.

Kemal Aydoğan: Evet akıl hocalarının, kanaat önderlerinin varlığını da göz önüne koymuş oluyor böylece.

Onur Ünsal:
Sezar gider, Ahmet gelir. Ama o da yetiştirilir.

Mert Fırat: Derin devletin varlığını hissettiriyor. Sezar’ın da ipini elinde tutan Agrippa gibi akıl hocaları. Sezar’ın sahip olduğu iktidar hırsı yeterli zaten onlar için. Genç, dinamik, hırslı, gözünde iktidardan başka bir şey olmayan, belagati kuvvetli bir imparator adayı.

Kemal Aydoğan:
Hiçbir zaafı yok. Örneğin eğlence sahnesinde Sezar’ın içki karşıtlığını, perhizi önerdiğini görüyoruz. Ama Antonius öyle mi “ölürken bile bana şarap getirin” diyor.

“Antonius’un ölümüne üzülmezsen, Erbakan’ın cenazesine katılmazsan o kitleyi etkileyemezsin…”

Peki Sezar, Antonius’un ölüm haberini aldığında nasıl bir tepki veriyor? Metni okuyunca bu bölümün farklı yorumlara açık olduğunu düşünmek mümkün,  sizin yorumunuzda sahtekar bir şeklide üzülen ve ardından zaferini kutlayan bir Sezar görüyoruz.

Kemal Aydoğan: Bu klasik bir politikacı yalanı. Antonius’un ölümüne üzülmezsen, Erbakan’ın cenazesine katılmazsan o kitleyi etkileyemezsin. Erbakan %1 almıştır, sen %50 sindir ama Erbakan’ın cenazesine katılıp “bu bizim adamımız” demek zorundasın. “Çok sevdiğim bir adam” demen gerekiyor ki Antonious’u sevenleri yanına al.

Haluk Bilginer: Hatırlar mısınız o sahneyi, Zeki Müren öldüğünde Bülent Ersoy en öndeydi, mezarı başında hüngür hüngür ağlıyordu.

Mert Fırat: Sezar Kleopatra’nın kendini öldürdüğü sahneden sonra da ikisinin ne kadar büyük bir aşk yaşadıklarını, bunun dünya için ne kadar önemli olduğunu, aslında evrensel barış çağının çok yakın olduğunu söylüyor. Yani o aşkı olumlayıp, Kleopatra’yı yanına çekip, Kleopatra’ya da “sizin hiçbir şeyinizi almayacağız, sadece sergileyeceğiz sizi, yok bunda bir şey, gelin sistemimiz devam etsin, biz de taçlanalım” demiş oluyor. Bizim yorumumuz da Sezar üzerine çalışırken yukarıdan bir mikrofon inmiş de o mikrofonla bir kitleye sesleniyormuşuz gibi bir fiziksel koşul tasarlamıştık. Çünkü Antonius ne kadar büyük ve arkasından ağlanacak kişi olursa Sezar’ın iktidarı ve gücü o kadar yücedir, o kadar taçlanır. Niye şimdi Nazım Hikmet’i yeniden sahipleniyorlar? Niye şimdiye kadar dışarı attıkları her şeyi sahipleniyorlar? Sabahattin Ali’den Tayyip Erdoğan’ın alıntı yapması mümkün mü?

Onur Ünsal: Bu ülkede milliyetçi kesimi elinize almadan seçime girmeniz mümkün mü?

Mert Fırat: Dolayısıyla biz de oyunda “timsah gözyaşları” yorumuna gittik.

“Her cenazede bir gülen, her düğünde bir ağlayan mutlaka vardır…”

Dramaturjik yöneliminizi batılı erkek aklının karşısında diğer tarafın temsili yani oradaki aşkın daha ön plana çıkarılması şeklinde özetlemek mümkün. Kleopatra mizahi bir karakter olarak karşımıza çıkıyor ama sonlara doğru üslubun trajediye doğru geçtiğini görebiliyoruz. Ara ara bu kırılabiliyor, Kleopatra’nın mizahi bir karakter olmasından dolayı. Belki siz de fark etmişsinizdir, bazı dramatik sahnelerde kahkahalar da olabiliyor. Siz bunu bir sorun olarak gördünüz mü?

Haluk Bilginer: Seyirci birçok nedenle gülüyor. Mesela Antonious’un ölümünde de gülüyor seyirci. Çünkü bir tek seyirci biliyor Kleopatra’nın ölmediğini, yalan haber göndermiş olduğunu. Seyirci bildiği şeye güler. Ya da Pompeius ile Menas’ın kadırgadaki sahnesine gülüyor. “Suikast girişimini bana söylemeden gerçekleştirseydin tebrik ederdim ama şimdi konumum gereği sana kızıyorum” diyor. Seyirci oradaki ironiye gülüyor aslında.

Kemal Aydoğan: Sezar sanki önemli bir adammış gibi bunun ironisini kavrıyorlar zaten. O akla gülüyor galiba, oyun oynamasına gülüyor. Biz hiçbir zaman sorun görmedik. Hatta gülsün de zaten.

Haluk Bilginer: Her cenazede bir gülen ve bir ağlayan mutlaka vardır.

Mert Fırat: Bir de neye güldüğü çok önemli. Gülmenin birçok çeşidi vardır ya. Eminim bazı yerlerde öfkesinden gülüyor. Sadece komik olan şeye gülmüyor ya bazen insan. Öfkelendiği şeye gülüyor, bulamadığı, anlayamadığı şeyi saklamak için gülüyor, ağlamamak için gülüyor. İnsan tam öyle bir şeydir.

Onur Ünsal: Ben Kemal Abi’nin açıklamasındaki o vurguyu da çok seviyorum: Kleopatra’nın “her kadın” olması. Değişimlerinde, mizahi yönüne, osuna busuna baktığınız zaman aslında Kleopatra bir kadın değil, her kadın.

Oyuna girmeden önce Kemal ile seyirci tepkilerinin nasıl olduğu üzerine konuştuk biraz. “Kleopatra’yı hiç böyle düşünmemiştik” diyormuş bazı seyirciler. Sinemadaki o klişe Kleopatra imgeden de kaynaklanıyor olabilir mi sizce?

Zerrin Tekindor: Evet ama çok sıkıcı bir şey olmaz mıydı o?

Kesinlikle! Çok tek yönlü olurdu.

Zerrin Tekindor: Oyunda da çok sık da telaffuz da ediyor zaten. “Benim bu değişken hallerim, siz benim bu hallerime bakmayın, bir öyle oluyorum bir böyle oluyorum,” diyerek sürekli tekrar ediyor.

Kemal Aydoğan: O bir ezber, Shakespeare ezberi.

Değil mi bir oyun ya trajik olmalıdır ya da komik!

Kemal Aydoğan: Kleopatra öyle değil ki, yani metnin hiçbir yerinde öyle değil kadın. İki cümlesi başka tonda, diğer iki cümlesi bambaşka bir tonda. 5 dakikalık bir sahnede 20 tane poza giriyor, maske kullanıyor. O değişkenlik zaten en azından başka bir seyir. Kraliçe, neyse o, bize önerdikleri, görmek istedikleri. Öyle bir şey değil ki, başka bir varoluş. Kleopatra için yapılmış olan “cıva gibi” yorumu çok yerinde. Onun için ele avuca gelmez ve aslında bir parça da tanımlanamaz bir şey.

Haluk Bilginer:
Cezbeden yönü de kesinlikle bu bence. Antonius da bu sürprizin peşinden gidiyor, lunapark gibi kadın. Her hali ayrı bir eğlence.

Kemal Aydoğan: Dünyanın en büyük oyuncusu Kleopatra. Bünyesinde bu kadar çoklu olasılık barındıran, bunların hepsini iyi bir biçimde deneyen, gösteren bir oyuncu çok acayip bir şey değil mi?

Haluk Bilginer:
Kaldı ki tarihte de öyle. Sırf Shakespeare’in Kleopatra’sı değil, tarihçilerin anlattığı Kleopatra da böyle. Sürekli ilgi odağı olmak isteyen, sürekli teatral, sürekli oyunsu bir kadın. Tarihçiler Kleopatra’yı böyle anlatıyor zaten. Shakespeare de bu bilgilerin ışığında kendi dehasını katarak da böyle bir Kleopatra yaratmış.

Kemal Aydoğan:
Bir zat-ı muhterem başka bir oyunda bizim Desdemona için “köylü” demişti. Bu muhteremler gelince, henüz seyretmediler, Kleopatra için “biz burada kraliçe göremedik” diyeceklerdir.  Neyse o?

Mert Fırat: Globe’da sergilerken de bu önemli . 37 farklı ülkeden 37 farklı grup var orada ve her biri iktidarı nasıl algılıyor ve yorumluyor? Çin’de bu nasıl algılanıyor, öbür tarafta nasıl algılanıyor? Dert bu. Bu ülkede Shakespeare oynuyorsak biz, hangi soyluluktan bahsediyoruz, Kleopatra’nın soyluluğundan mı? Ya da Kemal Abi’nin az önce dediği gibi senin gördüğün hangi kraliçe?

Kemal Aydoğan: Biz bu oyunda Türkiyeli seyirciye bir şey anlatacağız, Dionysos dünyasını anlar mı anlamaz mı bilmiyoruz. Ama iki tane dünya seyredecek ve kıyaslayacak. Bir tane politikacı görecek, “a bir dakika bunun bir pisliği var” diyecek, bir yanda aşk görecek, “bunlar her şeye rağmen birbirlerine aşıklar galiba ve ölüme kadar gider o kadar da kuvvetli” diyecek. Bir tane öykü seyrettiriyor, bir tane hikâye anlattırıyoruz aslında. Kraliçe falan anlatmaz bu öyküyü, insan anlatır.

Haluk Bilginer: Amerikan başkanının oturduğu eve bile beyaz saray demişiz ya.  Yakıştıramamışız evi adama. Halbuki evin adı white house yani beyaz ev! (Gülüşmeler) “Koskoca başkan evde mi oturacak, saraydır o mutlaka, beyaz saray” algısı bu.

Kemal Aydoğan: Shakespeare altında ezilmek gibi bir gerçeklik var.

Evet, Shakespeare bu oyunda olsun, başka oyunlarında olsun farklı üslupların geçişkenliğinde yazar. Örneğin Romeo ve Juliet oyununda Mercutio ölürken bile soytarılık yapar, son sözlerini ironi içinde söyler.

Kemal Aydoğan: Çok doğru. Bu oyunda da Enobarbus bir soytarı aslında. Shakespeare’deki halk kültürü damarını unutunca ortaya elitlerin tespit ettiği bir Shakespeare çıkıyor, valla benim ona yaklaşma ihtimalim yok, elitse anlamam yani.

Haluk Bilginer:
Shakespeare’i hiç anlamamışlar. “Shakespeare klasiktir, ağırdır, ona göre oynamak gerekir” demişler.

Kemal Aydoğan:
Onun için değişik yerlerden gelen seyirciye bunu nasıl anlatırız, hepsi nasıl bizim ya da Shakespeare oyunlarının seyircisi olur bir problem. Bunu halletmek gerekiyor. Ortak bir dünya kuralım yani. Bence tiyatroda politik olan bu. Sahnedeki sosyalist marş söylemek değil.

Mert Fırat: Bu oyun dibine kadar da politik, öyle baktığında. Shakespeare’in çoğu oyunu politik. Mesela Hamlet yaşında bir adamla Sezar yaşında bir adam var. Biri iktidar oluyor, tam da derin devletin yönetimiyle içinde bulunduğumuz dönemi hazırlıyor. Hamlet de aynı yaşta, en az onun kadar zeki belki, ama öyle olmuyor.

Kemal Aydoğan: Derin devlet değil devletin kendisi. Devlet denen mekanizmayı kuran akıl bu.

“Hangi rolü oynamak isterdiniz?”

Madem Shakespeare’dan bu kadar bahsettik herkesin oynamak istediği ya da en çok ilgisini çeken Shakespeare karakterinin hangisi olduğunu soralım sizlere.

Haluk Bilginer: Ben “kadınlar dahil hepsi” derim. Ama ben Kral Lear oynamak istiyorum. Hele bir de kızım da oyuncu olmayı seçer de karşımda Cordelia oynarsa ileride tadından yenmez.

Onur Ünsal: Ben Hamlet’i çok seviyorum. Onu oynamak isterdim.

Mert Fırat: Ben de Hamlet diyecektim. Ben Macbeth’i isterdim. Ama şansımı yitirdim sanırım. (Gülüşmeler)

Zerrin Tekindor: Şimdiye kadar hiç olmadı.

Haluk Bilginer:
Ama Kleopatra ile zaten zirveden başladı.

Zerrin Tekindor: Yok yok hiç olmadı. Hep böyle rolle tanışmayı çok sevdim ben.

Zeynep Alkaya: Vallahi hiç düşünmedim ben de bunu. Çok fazla karakter var Shakespeare’de, adeta derya deniz.

Emre Karayel:
Ben bütün oyunlarını okudum ama Pompeius mu oynasam Scarus mu oynasam diye sıkıntı yaşıyordum. Sağ olsun Kemal Abi o sıkıntıyı çözdü. (Gülüşmeler) Ben Venedik Taciri’nde Gobbo’yu oynamak isterdim.

Evrim Alasya:
Ben Leydi Macbeth’i oynamayı çok isterdim. Kleopatra da isteyeceğim roller arasına girdi. Çünkü genelde Antonius ile Kleopatra öğrenciyken bile çok okunmaz. Çok itici ve ürkütücüdür. Hepimiz de Antonius ile Kleopatra’yı yeniden keşfettik. Tadı enteresanmış. O yüzden başka bir açıdan bakıyoruz şu anda Kleopatra’ya. Kleopatra da o roller arasında olabilir benim için.

Gözde Kırgız: Hepsini oynamak isterdim herhalde. Ama soytarılarını oynamayı çok isterdim. Ariel ya da Puck olabilir. Hepsi çok eğlenceli.

Emre Karayel: Oyun Atölyesi’nde müzikalle birlikte altı tane Shakespeare oldu ve herkes hayalindeki rolleri oynayacak gibi görünüyor böyle giderse. Şanslıyız bu konuda. Her özel tiyatro Shakespeare yapamıyor çünkü.

Tuğçe Karaoğlan: Emre’nin de dediği gibi bir de her oynadığımız oyunla gelişiyoruz, ben hayatım boyunca soytarı çalışmamıştım. Ama iki sezon soykarı oynadım, muhteşem bir şeydi. Soytarı olmak, her şeyi söyleyebilen olmak çok eğlenceliymiş. Benim hayalim okuldan beri 3. Richard‘dan Kraliçe Margaret oynamaktır. Yaşlanınca öyle bir rol oynamak istiyorum.

“Yazıktır, ayıptır, günahtır, zulümdür ama bugüne kadar yapamadıklarının da diyetini ödüyorlar.”

Son olarak değişen Şehir Tiyatroları yönetmeliği hakkında ne düşünüyorsunuz? Son zamanlarda tiyatrocuların gündemini oldukça meşgul eden bir konu haline geldi.

Haluk Bilginer:
Ödenekli tiyatroların çalışanları bu güne kadar yapamadıklarının cezasını çekiyor bence. Bu yönetmelik bir kepazeliktir, tabi ki böyle bir şey kabul edilemez. Ama ben şunu soruyorum, bu gece niye perde açtı şehir tiyatroları? Bu gece oyunlar vardı değil mi tüm sahnelerinde? Bütün sahnelerinde oyunlar oynandı, perde açıldı. Niye? Topluca siz kendiniz tiyatronuzun o halini düzeltmezseniz, memur kalmakta ısrar ederseniz, vaktiyle bizi “memuriyetten çıkarın, şöyle şöyle yapın” demediyseniz böyle şeyler gelir başınıza siz de tıpış tıpış perdenizi açarsınız bu gece. Yazıktır, ayıptır, günahtır, zulümdür ama bugüne kadar yapamadıklarının da diyetini ödüyorlar.

Aslında iki sene boyunca işin bu noktaya gelişi hazırlandı. Günlük Müstehcen Sırlar oyununda olduğu gibi bazı gazetelerin ciddi anlamda sansür mekanizmasını işletmeye çalışıp hedef göstermeleri aslında bu durumu hazırladı.

Haluk Bilginer: Karşı çıkamadılar, direnemediler, direnmek gerek. Memuriyeti bir kenara bırakıp, “aman beni kovmasınlar” korkusunu bir kenara bırakıp direnmek gerekiyor. Direnmezseniz böyle olacak, maalesef.

Kemal Aydoğan: Bu haliyle tiyatro yapılamıyor, çok açık konuşalım. Bu halle tiyatro yapmak fiiliyatından vazgeçilmediği sürece, başka yollar, başka kanallar aranmadığı sürece, siyasetle böyle ilişkilere girildiği sürece, onlardan tiyatro yapmak için izin istendiği, onlara boyun eğildiği sürece bunların hepsi başa gelecek. Bu arkadaşlar ve hepimiz sanatçı olarak sanatla temas etmek istiyor muyuz yoksa aylık 3 lira iaşemizin peşinde miyiz? Ona bakmak gerekiyor. Kimsenin tabi dağa çıkıp bir şeyler yapmasını beklemiyoruz ama herkesin kendi yerinde sahici faaliyetler içinde bulunmasını ben kendi adıma öneriyorum. Sahicilik de böyle olmaz. Cumhuriyet değeri falan diye de kimse kimseyi kandırmasın. Sağcılar da tiyatro yapabilir, solcular da yapabilir, onlar ya da şunlar da yapabilir. Tiyatro yapmaya ad koymak kimsenin tekelinde değil. Bundan vazgeçeceğiz. Nitelikli işler yapacağız, nitelikli işler yapmayanlar da tarihin uçurumundan yuvarlanacak. Her zaman öyle olmuştur. Niye buralarda direnemiyoruz tiyatro yapmak için? Siz direniyorsunuz bir mekanda, Oyun Atölyesi direniyor, başka direnenler de var. Birileri yapıyor bunu. Bu keyfiyet ne? Bu konfor ne? Her şeyi verecekler sana ışığını, paranı, elinde bütçen olacak, ondan sonra bize %80’i kötü oyunları seyrettireceksin öyle mi? Ve bizim de bir kamu algımız, bir vatandaş algımız gelişmeyecek ve sizden de hesap soramayacağız. Sonra duygu sömürüsü yapıp bana “destek olun” diyorlar. Sen bana destek ol! Zor koşulda olan biziz. 40 TL’ye bilet satıyoruz ve bu para seyirciye çok pahalı geliyor. Bak bu tiyatro, % 8 KDV ödüyor, %20 de gelir vergisi ödüyor. 40 TL’lik biletin 12 TL’si vergi olarak gidiyor. Bunu kimse bilmez, oyuncular da bilmez bunu. Bilet sattığımız an 12 TL’si devletin. Yani biz burada 28 TL’ye bilet satıyoruz aslında ve her şeyimizi ödüyoruz.

Emre Karayel: Oyuncular bilmez bunu derken, bu tiyatroya ait bir şey değil aslında. Biz soruyoruz bunu. Bizim durumumuz nedir? Ne oluyor? Örneğin biz Mart ayında bir ay tiyatroyu kapattık burada. Bu oyunu İngiltere’de ve burada oynayabilmek için. Bu, devletin umurunda değilse kimin umurunda olacak ki? Üzümünü ye, bağını sorma mantığıyla insanlar tiyatro yapıyorlar orada ama bağcı asmayı kestiği zaman ayaklanıyorlar. Peki oraya nasıl girdi herkes? Hakkıyla giren arkadaşlarımız var, yetenekli insanlar var, tiyatro yapmaya çalışan insanlar var. Ama, kaç tane sanatçısı var şehir tiyatrosunun? 300 tane. Nereden geliyor bu yoğurdun bolluğu? Kaç tane salonu var? 10 tane. Kaç kişi oynuyor? 100 kişi. Diğer 200 kişi ne yapıyor o zaman? Böyle bir şey yok. Elbette tiyatro kapanmasın, hiçbir tiyatro sahnesi, hiçbir tiyatro perdesi kapanmasın, biz buna karşı olan bir tiyatro değiliz, ama böyle bir mantık yok.

Kemal Aydoğan:
Örneğin zamanında Ankara’da bir hafta Devlet Tiyatrosu’ndan yer istedik yer vermediler. Oyunu sakıncalı bulmuşlardı. Vermeyin, oynayacak yer buluruz. Hiç dert değil. Sokakta oynarız, yine oynarız. Direnmek böyle bir şey. Yoksa devletin parasını al, cebine koy, yalandan oraya git tiyatro yap. Öyle değil, ruhla yapılan, kalple yapılan bir iş bu.

Haluk Bilginer: Siz kendinize mücadele alanı yaratmadığınız sürece birileri gelip size “böyle yapın” diyecek. Oyun Atölyesi’ne gelip bir kişi diyebiliyor mu, yönetmeliğinizi değiştirin beğenmedik diye?

Emre Karayel:
Dediği zaman biz Oyun Atölyesi olarak ayağa kalkarız çünkü biz bu mücadeleyi hak ediyoruz zaten. Çünkü bu yola baş koyuyoruz biz. Burada dört ay tiyatro kapanıyor, o dört ay bu tiyatronun elektriğini, vergisini vs. kimin ödediğini kim soruyor?

Duygu Dalyanoğlu – Eser Dilsöz / MİMESİS

 

Metin Boran, Evrensel 01.05.2012

 

Antonius ve Kleopatra'nın Aşkı Oyun Atölyesi'nde


Oyun Atölyesi Don Juan'ın Gecesi'nden sonra şu sıralar sezonun ikinci oyunu olarak Shakespeare'in en ünlü aşk tragedyası olan Antonius ve Kleopatra adlı oyununu seyirci ile buluşturmaya devam ediyor. Shakesperare'in sade bir öykü ile doğu batı çatışması ekseninde kurguladığı bu trajik aşk öyküsünde Romalı komutan Antonius ile Mısır Kraliçesi Kleopatra'nın tutku ile bezenmiş trajik aşkları anlatılıyor.


Orijinalinde yaklaşık 5 saat olan ve oyun mekanları olarak Roma'dan Akdeniz ve Mısır'a kadar bir coğrafyayı kapsayan oyunu, Yönetmen Kemal Aydoğan akıllı ve özenli bir düzenleme ile metnin özünü koruyarak iki saatlik özenli bir çalışma ile karşılıyor seyirciyi. Bülent Bozkurt çevirisi ile sahnelenen oyunun müzikleri Tolga Çebi'ye, dekor tasarımı ise Bengi Günay'a, aydınlatma tasarımı ise İrfan Varlı'ya ait. Shakespeare'in Antonius ve Kleopatra'yı bir önceki oyunu Julius Caesar adlı oyunun bir anlamda devamı gibi yazdığı yorumunu getiriyor İngiliz Edebiyatı Tarihçisi Mina Urgan. Ancak, Urgan; "Julius Caesar da savaş, siyaset ve tarihi olaylar ön plandayken, Antonius ve Kleopatra da ise savaş ve tarihi olaylar Antonius ile Kleopatra'nın aşklarının daha belirgin hale gelmesi için fon olarak kullanılır" yorumunu getiriyor.


Yönetmen Kemal Aydoğan sahne yorumunu bu mantık paralelliğinde kurarak aşk öyküsüne odaklanıyor. Sahne mekanını ağırlıklı olarak Mısır'a taşıyor ve tutkulu aşkın izini geçtiği coğrafyada sürüyor. Bu konsepte göre Aydoğan sahneyi görsel olarak sembolik obje ve nesnelerle tasarlayarak hem minimal bir anlatımı kotarıyor hem de mekanın duygusal atmosferini imliyor. Yanı sıra oyunda kullanılan müzikler de öykü ve olayın geçtiği coğrafyanın kültürel yaşam tarzını işaret ediyor ve rejiyle özel bir bütünlük sağlıyor. Yönetmen Aydoğan anlatım üslubu olarak da doğunun gösterim olanaklarından yararlanarak yerinde bir tercihle oyunu açık biçim bir tarzla sahneye getiriyor. Bu yorum hem öykünün anlatımını hem de olayların aktarımını daha anlaşılır kılıyor ve yanı sıra doğal ve içten bir oyunculuğa da samimi olarak olanak tanıyor. Aydoğan'ın bu reji yorumuna, doğulu bir aşkın, doğuya özgü bir anlatım tarzının, modern zamanlarda öznel bir yaklaşımla yeniden ve farklı olarak uyumlu buluşması da denilebilir.


Kemal Aydoğan, Antonius ve Kleopatra düzleminde savaşı ve entrikayı geri plana atan yorumuyla 'aşkın onulmaz kıyıları'nda dolaşırken insanı ve kendini öldüren meşru aşkın büyüsüne odaklanıyor. Yüce komutan Marcus Antonius doğunun aşk ocağına düştüğünde kalbini delişmen Kraliçe Kleopatra'ya kaptırarak, savaş, siyaset ve devlet yönetimi ile aşk arasında sıkışmış bu arada Roma'da bıraktığı karısından da ayrılarak ölümcül bir girdabın içine dalmıştır. Antonius'un yaşadığı aşk kendi deyimi ile "Bu aşk dünyanın sınırlarına sığamayacak kadar büyüktür, yeni bir gökyüzü yeni bir dünya yaratılmasını gerektirecek kadar uçsuz bucaksızdır.


Roma'nın yüceltilen asker-komutan ve başarılı yüksek siyaset idealizminin aksine farklı bir dünya algısını yaşayan Mısır'da, Kleopatra aşk, eğlence ve hedonist bir yaşamın temsilcisi olarak Yüce Komutan Antonius'u kendi büyülü dünyasında afsunlar.


Bu büyülü dünyada Kleopatra'nın 'Esmer yüzünden başka bir şey görmez olan' Komutan Antonius, Romalı ideallerinden vazgeçerek bu esmerin ateşli dünyasına kolayca teslim olur. Bu fiziksel ve duygusal teslimiyet ve bir anlamda ideallerinden vazgeçme hali Caesar'ı rahatsız eder ve onu kendi yanına çekmek için kız kardeşiyle evlenmesini sağlar. Fakat bu evlilikten kısa zamanda vazgeçen Antonius, bir kez daha Kleopatra'ya geri döner ve bu ayrılık Caesar ile Antonius arasında bir savaşa sebep olur. Savaş sonunda ise Antonius yenilir ve Eros'un kılıcı ile intihar eder.


Shakespeare'in tarihsel olaylarla iç içe kurguladığı Antonius ile Kleopatra'nın trajik aşk öyküsü, Oyun Atölyesi'nin yorumunda oyunun iki temel öznesinden biri olan Antonius, aşkı Kleopatra uğruna her şeyini feda etmeye hazır bir ruh haliyle sahneye getiriliyor. Kleopatra ise bu feda etme ruhunu elinde tutmak için başta güzelliği olmak üzere işvesini, nazını, kadınlık tılsımını ve aşka dair bütün maharetini kullanıyor.


Bu iki rolün yorumunda deneyimli oyuncular Haluk Bilginer ile Zerrin Tekindor ayrıntıyı gözeten oyunculukları ve özenli yorumları ile ideal bir ikili olarak çıkıyor seyircinin karşısına. Bilginer ile Tekindor'un yorumları seyirciyi oyunun bütününe dikkatli bir gözle odaklarken aynı zaman da yönetmenin reji konseptini de berraklaştırarak anlaşılır kılıyor. İkili, yansıladıkları karakterlerin iç dünyasını, düşünsel derinliklerini, duygusal gelgitlerini, çelişki ve açmazlarını karşılıklı etkileşimle, uyum içinde yorumlayarak yaşatıyor. Bu uyumda Yönetmen Kemal Aydoğan ve oyunda görev alan diğer oyuncu ve teknik ekibin ortak akıl ve duygu birlikteliği etrafında ortaya koydukları çalışma disiplini ve gösteriye yükledikleri anlamın ve 'ortak oyun' algısının tüm ekipte oluşmasının da payı olduğu izlenimini yazmak gerek.


Oyunda Caesar rolünü yansılayan Mert Fırat, Pompeis'de izlediğimiz Emre Karayel Lepidus' da Muharrem Özcan ölçülü ve özenli oyunculuk örnekleriyle ayrı ayrı özel kompozisyonlar yaratıyorlar. Bu üçlü ses hareket ve tavırlarıyla öne çıkmadan, abartısız ve sahici bir oyunculuk ortaya koyuyorlar. Oyuna emeği geçen diğer oyuncular başta Onur Unsal, Evrim Alasya, Gözde Kırgız, Mehmet Özbek, Zeynep Alkaya, Tuğçe Karaaslan ve uzun yıllar İngiltere'de yaşayan ve daha sonra Türkiye'ye dönen Kevork Malikyan anlatımın önemli oyuncuları olarak göz dolduruyorlar.


Sonuç olarak Antonius ve Cleopatra ile Oyun Atölyesi bir Shakespeare klasiğine daha cesurca yaklaşarak oyun ve gösteri kavramlarından düşünsel ağırlığı olan bir izlence ortaya koyuyor ve izleyicisinin ilgi ve beğenisini toplamaya devam ediyor. Oyunla ilgili olarak okuyucularımıza kısa bir not; Topluluk, Antonius ve Kleopatra'nın nisan -mayıs aylarında gösterimine devam edecek. Mayısın son haftasında ise Türkiye'yi temsilen davet edildikleri 2012 Londra Olimpiyatları'nın bir bölümü olarak düzenlenen Shakespeare's Globe's 2012 International Shakespeare Festival'i kapsamında 26-27 Mayıs tarihlerinde Shakespeare's Globe'da izleyici ile buluşacak.

 

Asu Maro, Milliyet 13.04.2012

 

BİR KADIN BİR ERKEK: ANTONİUS İLE KLEOPATRA

Oyun Atölyesi'nde izlediğim 'Antonius ile Kleopatra'nıN tartışılacak yanı yoktu. Tarihi atmosfer ne olursa olsun, büyük bir aşk hikayesi izledim.
Haluk Bilginer ile Zerrin Tekindor, tahmin edileceği gibi müthiş bir ikili olmuş.

Aşkının derecesini belli etmemeye, hep küçük oyunlarla sevgilisinin ilgisini ayakta tutmaya çalışan bir kadın: Kleopatra. Her defasında o oyunlara gelen, önce öfke nöbetlerine kapılıp sonra büyük aşkının gözünde bir damla yaş görünce yelkenleri suya indiren bir erkek: Antonius.

Shakespeare'in bizde pek kıymeti bilinmemiş 'Antonius ile Kleopatra'sı, aşkı mı, tarihi mi öne çıkardığı tartışılagelmiş bir oyun. Oyun Atölyesi'nde Kemal Aydoğan'ın rejisiyle izlediğim 'Antonius ile Kleopatra'nın ise bence tartışılacak yanı yoktu, tarihi atmosfer ne olursa olsun, bir büyük aşk hikayesi izledim. Evet, elbette Antonius'un Sezar'la iktidar mücadelesi de, bu uğurda dönen dolaplar da var ama işin odağındakiler, dışarıda kıyamet kopsa da, birbirlerinin kollarına koşunca "Şarap getirin" deyip dünyayı unutan iki aşık... Nitekim Antonius da dile getiriyor, kazandığının-kaybettiğinin teferruat olduğunu, Kleopatra'sının bir damla gözyaşı karşısında...

Su gibi akıyor

Dört buçuk saatlik oyun, Kemal Aydoğan'ın altın makasıyla 1 saat 50 dakikaya inmiş. Hem 26-27 Mayıs'ta katılacakları Shakespeare's Globe 2012 International Shakespeare Festival'in kuralları gereği, hem de bu devirde kimseyi kolay kolay dört buçuk saat koltukta oturtamayacakları düşüncesiyle. O süre de güle oynaya, su gibi akıp gidiyor. Sahiden güle 'oynaya', çünkü Tolga Çebi'nin Doğu motifli, oynak müziğiyle seyirci de yerinde küçük küçük kıpırdanarak başlıyor oyuna. Kemal Aydoğan bu Roma ile Mısır arasında sayısız mekanda geçen oyunu dekor değiştirmeden tek mekanda sahneliyor (Sahne tasarımında her zamanki gibi Bengi Günay'ın, ışık tasarımında İrfan Varlı'nın imzası var.) 'İşi biten' oyuncu da sahnedeki sıraya oturup seyirciyle birlikte oyunu izliyor.

Haluk Bilginer ile Zerrin Tekindor, tahmin edileceği gibi müthiş bir ikili olmuş. Zerrin Tekindor'un gelgit akıllı, matrak, ruh hali an be an değişen Kleopatra'sı tiyatro tarihinin unutulmazları arasına girmeyi hak ediyor. Çok yakışmış bu rol ona. Onur Ünsal ile (ki bu oyunun parlak yıldızlarından kendisi) bir sahneleri var, bitmesin istiyorsunuz... Mert Fırat, Emre Karayel, Evrim Alasya, Muharrem Özcan başta olmak üzere sağlam bir ekip oyunculuğuyla karşı karşıyayız. Ancak bir itirazım, ekibin parçası değilmiş gibi duran Kevork Malikyan'a... Malikyan, 18 yaşında İngiltere'ye gidip tiyatro okumuş, orada önemli işlerde oynamış, 50 yıl sonra yurda dönmüş bir oyuncu. Ve ne yazık ki sahnede de tam 50 yıldır Türkçe konuşmamış biri gibi duruyor, diğer oyuncular gündelik dil konuşurken, o şiir okur gibi oluyor ve bunu herhangi bir şekilde açıklamak mümkün olmadı benim için bir seyirci olarak.

1985'te oynandı

Son olarak başta değindiğim 'Antonius ile Kleopatra'nın bizde pek rağbet görmemesi konusuna döneceğim. Oyun Atölyesi ekibi, oyunun en son 1947'de sahnelendiği bilgisine ulaşmışlar, nitekim Ezgi Atabilen'in Milliyet Sanat'a yaptığı röportajda da bu bilgi yer aldı. 'İlk' ve 'son' ibarelerinden her zaman korkarım, keza yönetmen Engin Uludağ'ın uyarısıyla, oyunun 1985'te İstanbul Şehir Tiyatrolarında, onun rejisiyle sahnelendiğini öğrenmiş olduk. Antonius'u Burçin Oraloğlu, Kleopatra'yı Candan Sabuncu oynamış. Kemal Aydoğan da eksik bilgiden kaynaklanan bu hatayı derhal düzelteceklerini söyledi... Ben de buradan bildirmiş olayım. Ve bu vesileyle, tiyatromuzda düzgün bir arşivleme sisteminin, misal bir Şehir Tiyatrolarının bütün sezonlarının programına, kadrolarına ulaşabileceğimiz bir internet sitesinin varlığına ne kadar ihtiyaç olduğunu hatırlatalım.

 


İzleyici Yorumları

•  “Antonius ile Kleopatra” hakkında “ekşi sözlük”te yazılan yazılar
•  “Antonius ile Kleopatra” hakkında “itü sözlük”te yazılan yazılar
•  http://cansuca.blogspot.com/
•  http://norgunk7.tumblr.com/
•  http://etkinfare.blogspot.com/
•  birazsoylebirazboyle.blogspot.com/
•  http://birdebendeneyeyimbakalim.blogspot.com/
•  http://imgetan.blogspot.com/
•  Özgür Tamşen Yücedal



 

“Antonius ile Kleopatra” hakkında “ekşi sözlük”te yazılan yazılar

 

oyun atölyesi tarafından özgün şekilde yorumlanmış bu sebeplede oyunculuk performansları , oyunun önüne çıkmış
william shakespeare oyunu.

iki perde ve 120 dakikalık bu ziyafet oyun boyunca zaman zaman keskin sözlerle seyirciyi düşündürüken , bazen de esprilerle izleyicilere nefes alacak fırsatı bol bol yaratmaktadır.

zerrin tekindor un performansı özellikle oyunu diri tutan niteliklerden biriydi. kimileri kitaptaki kleopatradan farklı olduğunu söylemişler , haklı olmakla birlikte şunu eklemekte fayda var, zerrin tekindor 'un kendi oyunculuk yeteneklerini ekleyerek yarattığı bu hafif meşrep, biraz dengesiz, bir o kadar da kurnaz , bu tutarsız kleopatra' yı eserin aslından bağımsız düşünmek belki de bir cover olarak görmek gerekir diye düşünmekle birlikte bu yeni kleopatra'nın oyuna çok yakıştığını da söylemeden edemeyeceğim. belki böyle düşünmeme sebep zerrin tekindor 'un harika performansıdır . başka biri yapsa belki eğreti dururdu.

onur ünsal ve mert fırat ise oyunun hakkını fazlası ile vermekte. her repliklerinde tiyatroya olan bağlılıkları ve işlerine olan saygı fazlası ile hissettirmişler.

--- spoiler ---

oyuna gelirsek;

ilk düşündürdüğü kadının güce duyduğu aşk.. gücün sahibi değiştikçe , kadının aşkının da nasıl değiştiği ve tam tersine erkeğinde güçsüzleştikçe aşık olduğu kadına daha çok ihtiyaç duyduğu veyahut daha çok aşık olduğuydu . (en azından benim için)

oyunda özellikle deniz savaşları sahnesi çok yaratıcı tasvir edilmekle birlikte, repliklerinin sırasını bekleyen diğer oyuncularında sahnede yer alıp bir şekilde oyuna ait olmaları, tiyatronun ciddiyetinin temsili açısından da oldukça başarılı bir yöntem olmuş.

oyun finali ise süprizlerle dolu olmakla birlikte , antonius ' un hayattaki son dersini kendisini öldürmemek için intahar eden hizmetçisinden aldığı sahne ve bunların hepsine bir kadının ihtirasınn sebep olması düşündürücüydü.

oyunda eleştirilecek ender şeylerden biri ise kevork malikyan ın oyun genelindeki başarılı performansına rahmen , köylüyü canlandırdığı sıradaki şivesiydi. antik mısır'da tipik türk köylüsü şivesi duymak oyunun o kısımlarında ekşi bir tad bıraktı.

buna rahmen oyunda iz bırakan cümlelerden biri olarak şöyle seslendi ; " kadın mı? onu şeytan bile yemez!.."

--- spoiler ---

oyunun baş rol oyuncularından biri olarak haluk bilginer ' den ne haber derseniz, onu eleştirmek ya da kritiğini yapmak için daha çok * oyun seyretmem gerekiyor.
(borisbunny, 14.05.2012 19:00)

 

o kadar başarılı bir deniz savaşı sergilendi ki oyun hakkında söyleyecek söz bırakmıyor.

--- spoiler ---

madem gerçekten seviyorsun, ne kadar sevdiğini söyle.

--- spoiler ---
(askim bunlar cips, 12.05.2012 00:05)

 

kendisini çok sevsek takdir etsek de zerrin tekindor'un femme fatale havasından çok ergen sevgili havası verdiği, rolle pek örtüşmediği oyun. ikili arasındaki dinamik çok hoş ve etkileyici, ancak mark antony'yi başka bir kadınla izliyoruz sanki, kleopatra değil..
roma octavian dönemine ilgisi ortalama düzeyde bir arkadaş neden savaşa girip girip kaçtığını anlayamadığını söyledi mesela, seviyor mu yoksa çıkarı için mi yanaşıyor antony'ye diye de ekledi cevab veremedim, haksız değil çünkü. bir deniz çakır'ı görelim isterdik rolde. bir altı sene önce olsa sanem çelik... boy sorunu olmasa demet evgar bile olur.
octavian'ın hakkından mert fırat gayet iyi gelmiş.
girmeden önce emre karayel'le pompey'i bir türlü bağdaştıramamıştım 1 erkek 1 kadın'ın etkisiyle, fakat o da gayet iyiydi. onur ünsal'ın da sahnenin en iyilerinden biri olduğuna katılıyorum, fakat bu ikisi ikişer rolde çıkmasaydı da biraz odaklanabilseydik daha mı iyi olurdu ne...
(kirk lazarus, 11.05.2012 13:53 ~ 14:06)

 

işte şu iki harika insan:
http://twitter.com/...atus/197720112999055360/photo/1
insan bakmaya doyamıyor resme nasıl bir uyumdur ya..

ha bi de sezarlı bonus için buyrun:
http://twitter.com/...atus/198454388463906816/photo/1

zerrin tekindordan bi de onur ünsal bonusu bekliyoruz ki onların uyumu şahaneydi, oyunun favori ikilisi kleopatra&haberciydi açık ara. biletler tükenmediyse eğer mutlaka mutlaka izleyin derim,tekrar. dayanamam yine yazarım yine yazarım, öyle keyifliydi inanın.
(bunlarinhepsiaynikisi, 05.05.2012 00:47)

 

kemal aydoğan yine saygıyı hak edecek bi oyunla karşımızda...

en baştan söyleyeyim spoiler alarmı vermiyorum; izleyecekseniz önce eseri okuyun zaten, o ruha önceden bi girin. önünüzde shakespeare'in en güzel aşk hikayesi duruyor... iki koca insan, ayrı dünyaların insanları hatta nasıl böyle güzel aşık olur? nasıl birbirlerinin kollarında her şeyi unutur? nasıl birbirlerinin ufacık bir üzüntüsüne, bir damla gözyaşına dayanamaz? nasıl ikisi de bir diğeri olmadan yaşayamaz?

zerrin tekindor ve haluk bilginer muhteşem bir ikili olmuşlar. haluk bilginer hayranlığımı bir kenara bırakalım; zerrin tekindor'u ilk defa izledim ve o kadar güzel bir kleopatra olmuş ki. haluk bilginer'in de dediği gibi kleopatra için zerrin tekindor'dan daha iyisi düşünülemezdi. kleopatra'nın anlık ruh hali değişimlerini, aşkını öyle güzel oynadı ki... haluk bilginer bu entry'yi okursa duysun sesimi ve o kadını o tiyatrodan hiç ayırmasın.

haluk bilginer; o iki arada bi derede kalmış, aşık antonius'u öyle güzel oynadın ki... ilk perdede antonius'un roma'yı boşvermiş, kleopatra ile aşkını yaşadığı sahneleri ağırlıklı izledik. ikinci perde ise haluk bilginer için oldukça yorucuydu. kleopatra'nın savaşlardan çekilmeleri sonrasında antonius'un nefret etmeleri, çıldırmaları, neredeyse aklını kaybetmesi fakat arkasını dönüp de sevdiği kadının gözlerinde bir damla yaşı görünce sıkı sıkı sarılıp birbirlerinin kollarında her şeyi unutması; bunlar çok sahiciydi. eros ile olan sahnelerinde onur ünsal'ın gözyaşlarını tutamadığı gibi seyirciler de tutamadılar...
haluk bilginer! zaten sana oyunlarından aşık olmuşum, yıllardır sahnede ağzım açık izlemişim seni; sevgim iyice coştu taştı.

zerrin tekindor beğenimi ve haluk bilginer hayranlığımı da alıp bi kenara koyarsak onur ünsal oyunun kesinlikle bir numaralı oyuncusuydu. o nasıl bir yetenektir arkadaş. bir oyunun içinde hem bu kadar güzel bir şekilde mizah yeteneğini sergileyip diğer karakteriyle bir salonu ağlatabilir? oyun atölyesi'nin genç tayfasında zirvedeki ismim mert fırat'tı fakat artık onur ünsal sanırım.

mert fırat da yine çok iyiydi. o teatral tavırlar, (bence)yönetmenin yorumu. ne mert fırat kendisine söylenen şekliyle oynayamayacak yetenekte bir oyuncu, ne de kemal aydoğan 'ben böyle oynamanı istiyorum ama oynayamıyosan kafana göre takıl' diyecek bir yönetmendir. ayrıca o teatral, sahte tavırlar caesar'ın genç, hırslı, toy, dediğim dedik karakterini yansıtmak için birebir.

oyunda tüm oyuncularda (birazcık kevork hariç) temiz bir diksiyon vardı fakat en temizi sanıyorum ki mehmet özbek'te idi.

bi kaç güzel ayrıntı vardı;
-antonius ile kleopatra'nın ilk ve son repliklerinin aynı olması çok hoştu.
-sahnesi biten oyuncunun arkaya geçip izlemesi shakespeare dönemine ait; güzel olmuş.
-arkaya geçen oyuncunun oturmadan önce kısa bir süre sanki o ruhtan çıkıyor gibi yavaşlayıp öyle oturması hoş olmuş. gerçi bazı oyuncular sanki duvara bakıyormuş gibi karakteri bozmadan izledi, bazıları bizimle birlikte güldü etti. onun ayrımına varamadım; herkes kafasına göre takıldı galıba orda.
-bengi günay yine sadelikten yana güzel bir dekor hazırlamış bizlere.
-tolga çebi ve müzikleri neden bu kadar harika?

kemal aydoğan en az haluk bilginer kadar hayranı olduğum bir adam. önümüzdeki sezona turne yapın da azcık daha büyük sahnelerde izleyelim sizi...
(tiyatroisikcisi, 03.05.2012 00:47 ~ 00:54)

 

tıpkı baklava ya da künefe gibi..
aslında ağır ama insanın canının çok çektiği bi tatlıyı..
son derece hafif bir şekilde veren bi mekan gibi..
atelye'nin de öyle güzel, öyle hafif verdiği bir shakespeare oyunu..

çok güzel girdim di mi..
o zaman artık göte göt diyebilirim yani..
şimdi..
kleopatra bir femme fatale karakterdir..
zerrin tekindor'a..ve karaktere verdiği emeğe..ve o inkar edilemez komedi yeteneğine tüm saygımla birlikte..
orada olması gereken cazibeden eser yok maalesef..
ilaveten komedi sosunu o kadar fazla kullanıyor ki karakter için son kertede komik diyorum..
ya bi ara resmen kuzey guney setindeyiz de gulten hanım hani o içinde hep ukte kalmış tiyatro sahnesinde falan sandım, sağıma soluma baktım cemre nerde diye..
neyse..
yine gülten hanım'ın stiliyle şöyle söyliyim :
balenli sutyenlerle falan olacak iş diil o canım benim..
özetle..
haluk bilginer-zuhal olcay ayrılığının en büyük bedeli olmuştur bu casting..

peki devam..
emre karayel resmen şantajla tehditle oynuyo gibi anasını satiyim..
hayır, görünce heyecandan öldüğümüz bir isim de diil ki..
rahat bıraksınlar çocuğu..
gitsin istediği işleri yapsın..

kevork malikyan..
sonlara doğru o köylü performansı gelmemiş olsaydı..
bi göte daha göt diycektim ama neyse..

mert fırat..
show dünyasının overrated bi adamı olduğuna dair sarsılmaz inancıma rağmen..
(literally speaking) sezar'ın hakkı sezar'a diyor ve bunu nasıl yaptığıma şaşırarak baya bi tebrik ediyorum..

haluk bilginer..
oyundaki performansını zaten geçtim ben..
oyun bitiminde..selamdaki o ruhun, enerjin bile anlatıyo herşeyi..
yine o "orrrrrospu" ile imzanı attığın için de ayrıca teşekkür..

son olarak..
onur ünsal..
seni sona sakladım çünkü kapanışı güzel yapmak istiyorum..
seni izlerken gözlerimiz doluyo..
senin oyunculuk yapman gerekiyo..
son nefesine kadar oyunculuk yap olm sen..
sahnede öl inşallah..
paran falan biterse de beni bul..
sponsorun oliyim..
ama sakın oyunculuğu bırakma..
o kadar söylüyorum sana..

selametle..
(alkarso mannasa, 30.04.2012 11:19 ~ 12:15)

 

bu oyuna türk dil kurumundan biri gitse güzellik, asalet ve başarı kelimelerinin anlamlarını zerrin tekindor olarak değiştirir, hatta hızını alamaz zerrin tekindoru z'ye ekler karşısına da kleopatra halt etmiş yazar o derece. shakespeare'in en renkli, en oyuncu, en özel kadını bu kadar güzel oynanabilirdi. inanın başka bi kleopatra düşünemiyorum. sadece bu şahane kadını ve şahane performasını izlemek için bile gidilir, tekrar gidilir hatta.

oyunla ilgili eleştirilerde oyunun mizahi yönünün ağır bastığı ve trajedi olmaktan çıktığı, ruhunun kaybedildiği söylenmiş, şahsen katılmıyorum. tamam gereksiz mizah eklendiğini düşündüğüm ve gülmediğim ki diğer seyircilerin de gülmediği bir iki sahne oldu. ve oyunun özellikle ilk perdesinin epey güldürmesi benim için de şaşırtıcı oldu gerçekten. shakespeare'in en sevdiğim oyunudur antonius ile kleopatra ve kleopatra da shakespeare'in yazdığı en şahane karakterdir bana göre. ama oyun atölyesinin bu keyifli yorumunu gerçekten beğendim ben. özellikle kleopatra ve haberci sahnesinde zerrin tekindor ve onur ünsal harikalar yaratmış, kemal aydoğanla birlikte aslında diğer sahneler kadar önemli olmayan küçük bir bölümü alıp oyunun en keyifli sahnesi yapacak kadar büyütmüşler gerçekten takdir edilesi.

o bize çok ağır ve sıkıcıymış gibi anlatılan shakespeare ve oyunlarının psikolojik derinliklerle, bambaşka bir dehayla, eşsiz karakterlerle dolu olduğunu ve o derinlikleri yakaladığında alınan keyifi göstermek istedikleri o kadar belli ki. shakespeare'i gerçekten anlayarak, derinliklerini yakalayarak ve renklendirerek oynama gayesinde oyun atölyesi, bu kadar ağır eleştirilmesini gerçekten anlayamıyorum. evet bir mizah eklenmiş ve evet zerrin tekindor klasik kleopatra algısını yıkmış ve çok güldürmüştür oyunda. ama an be an değişen, gelgitleri devamlı olan, gerçekten oynayan bir kadının tekdüze canlandırılması sıkıcı olmaz mıydı? asıl o haliyle eksik kalmıyor mu kleopatra? ruh hali bambaşka bir kadından bahsediyoruz.

ben onur ünsalı seyretmelere doyamıyorum, yok. böyle bir yetenek, böyle bir sevimlilik görmedim ben arkadaş. daha testosteronu sayıklarken bi de bu oyunda bu kadar güçlü kadro arasında döktürmesi, oyundaki en küçük rollerden birini yeteneğiyle büyüten ve kleopatrayla birlikte en akılda kalan karakter olmasını sağlayan bu şeker yumağı adamı itinayla izleyin, izlettirin.

dekoru, sahneden çıkılmamasını ve müzikleri çok beğendim. tolga çebi döktürmüş özellike girişte çalan müzik hala aklımda ama sahnede nedimelerden biri de klarnet çalıyordu o biraz fazla olmuş gibi geldi bana ilgimi dağıttı açıkçası.

emre karayelin gerçekten çok iyi bir diksiyonu var, performansını da aynı şekilde çok beğendim ben. mert fırat gerçekten adapte olmuş, layıkıyla sezar olmuş ama o güne özel miydi bilmiyorum moralsiz gibiydi ya da bana öyle geldi galiba. tabi ne kadar iyi olduğu gerçeği değişmiyor o ayrı, oyunculuğuyla da kişiliğiyle de özel bir adam. gözde kırgız , tuğçe karaoğlan, zeynep alkaya,mehmet özbek ve muharrem özcanı idrak ettim ve takibime aldım, hepsi elinden gelenin en iyisini yapmaya gayret etmişler. evrim alasyayı sonunda sahnede izleyebildiğime sevindim ama keşke daha fazla rolü olsaydı. kevork malikyan ise enobarbustan ziyade son sahnedeki köylü performansıyla iyiydi bence.

haluk bilginer, izlemeye doyamadığım yegane adam, kara sevdam benim! o gözlerindeki ışığı bi görseniz, o enerjiyi, o sahneye, oyuna, oynamaya, seyirciye olan aşkını bi görseniz gözlerinde.. ben ne söylesem eksik kalır o ışığı anlatmaya biliyorum. sanki ilk defa sahnede ve sanki hiç durmadan yorulmadan sabaha kadar oynayacak öyle bir şevk, öyle bir aşkla oynuyor adam. ve buna canlı canlı tanık olmak ne büyük şans bi bilseniz.. böyle bir kara sevda kara toprakta biter anladım bi kez daha, benim sevgim büyür de büyür!

ve kemal aydoğanla ilgili söylemek istediklerim var son olarak.. hocam ben sizin pencerenizden izlemeyi seviyorum, çok hem de. ne anladığınızı ve ne anlattığınızı eksik anlayabilirim ya da mesajınızı hiç alamayabilirim, herşey düşündüğünüz gibi oluyor mu zaten bilmiyorum ama gerçekten düşündüğünüzü, farklı düşündüğünüzü ve düşündürmek istediğinizi anlayabildim ben. küçük bir rolü ya da sahneyi büyütebilme gücünüzü ve ya küçük ayrıntılarla kattığınız derinliği, renkliliği görebildim. gayretinizi, samimiyetinizi, yıkmak istediğiniz o klişe algıları.. ortaya çıkardıklarınız iyi olabilir de olmayabilir de, kimine göre başarılı kimine başarısız gelebilir ama bir ruhu var, ruhunuz var, emeğiniz var hem de çok. bütün bunlar sizi de, haluk bilgineri de, atölyeyi de kıymetli ve özel yapıyor. ne kadar deli dolu ve farklı olduğunuzu ve bunun bi şekilde oyunlara sineceğini anlamam için gözlerinizi görmem yetti zaten. nice başarılarınız, ödülleriniz olsun. ve deli deli bakışlarınız eksik olmasın gözlerinizden.

tiyatroya dair tüm güzellikleri ve samimiyeti,heyecanı,çabayı görmek için gidin bu oyuna. bu güzel insanlardan ve atölyeden mahrum kalmayın. bi de erken gelip antre kafede bi sebzeli böreğin ve tiramisunun tadına bakın derim:) söyleyeceklerim bu kadar, evet.
(bunlarinhepsiaynikisi, 30.04.2012 05:53 ~ 07:08)

 

şayet benim gibi devlet ve şehir tiyatroları hattında gidip gelen ve özel tiyatroları(elbette ki bilet fiyatları yüzünden) ya tercih etmeyen ya da -genellikle- tercih ederken kılı kırk yaran biriyseniz, az sonra okuyacağınız entry tam size göre. fakat işbu entry'yi okumadan önce zahmet olmazsa (bkz: #28231805).

evet, madde madde yazmanın dayanılmaz cazibesine ben de kendimi kaptırmak istiyorum şimdi.

* öncelikle zerrin tekindor tercihi üzerinde konuşmalıyım.
tekindor, çok ama çok iyi bir oyuncu. canlandırdığı karakter, hanımefendinin ruhuna ciddi ciddi siniyor. bunun güzel bir örneğini vahşet tanrısı(istanbul dt)'ndaki oyunculuğunda görmüştük, aldığı ödüller de(ödül kavramını pek takmasak da) bir şeyleri işaret etmişti.
fakat komedi geçmişiyle bu kadar ön plana çıkan bir oyuncuyu oyun atölyesi bir trajedinin başrolüne koydu.
diyeceksiniz ki:
"bunun ne önemi var ey papua yeni gine fermanı! sonuçta birçok oyuncu, birçok farklı türde oynuyor."

diyeceğim ki:
zerrin tekindor, bir trajedide-ki bu trajedi, öyle böyle trajedi değildir-, komedi yanını daha ön plana çıkarma hatasını göstermiştir. ve kleopatra'nın göğsüne yılan sokup intihar ettiği sahnede "şşş! baksana bebek uyutuyorum" gibi kan dondurucu bir ifadeye, ne yazık ki "hehehe" diye gülen malaklar olmuştur.

madde bir'in özeti: muhteşem oynadınız zerrin hanım. ciddi ve kinayesiz söylüyorum. ama canlandırdığınız kleopatra, kitaptaki kleopatra değildi.

** bu noktada konuyu sahneden koltuklara taşıyalım.
15 nisan 2012 günü oyun atölyesi'nde bu oyuna gelen kişiler, muhtemelen 'bir oyun nasıl izlenmez?' temalı bir hayat yaşayan kimselerdi. yukarıda bahsettiğim sahnede gülünmesi işin doruğuydu. oyundan kopuk bir kitle vardı. arkamdaki iki kız, aforizmaları duyunca sesli olarak "vaaauvvv" dedi. alakasız alakasız gülmeler oldu. oyun esnasında alkış oldu. bi ara sahneye domates atma potansiyelini bile gördüm seyircilerde. sahnedeki müziğe tempo tuttular mesela. e o zaman kleopatra'ya neden karışmadınız ki canım seyirciler? bağırsaydınız: durrr, etme eyleme, intihar etme! diye de, oyun konsantrasyonumun içine tam etseydiniz.
bir de şu vardı: ünlü oyuncu görmek için bilet alan bir kitle. yani ne shakespeare, ne de antonius ile kleopatra umrunda. haluk bilginer'i göreyim, sesini duyayım, mert fırat'a bakayım, aaa şu 1 erkek 1 kadın'daki adam değil mi kikiki...

madde iki'nin özeti: her sahnelenmede seyirci bu performansla mevcut değildir diye umuyor ve değerlendirmemi 15 nisan 2012 saat 16:00 seansındaki seyircilere adıyorum.

*** genel bir oyunculuk ve sahne değerlendirmesi yapacak olursak.

haluk bilginer: oyunculuktaki varlığı antonius'a bağlıymış gibi, canla başla oynadı. tekindor'la öpüşürken 'ulan cidden istiyor sanki' deyip, savaştan kaçtıktan sonraki sahnesinde 'çıldırıyor mu ya kıpkırmızı oldu' dedirtiyor. ustalığı tam olarak böyle tarif edebilirim: sahneye ilk gün çıkıyormuş gibi bir heyecan, hiç kaybolmayan bir heyecan.

mert fırat: ilk günkü heyecan, demiştim ya haluk bilginer'e; mert fırat için de tam tersini düşünün. canlandırdığı octavius karakteri, en azından duyguları olan bir insandı kitapta. askerdi, sertti, dikti ama duygulara sahipti. arkadaş, bir insan 'üzülüyormuş gibi' yaparken bu kadar mı yapmacık olur. gülerken bu kadar mı kasıntı... beni hayal kırıklığına uğrattı. hatta içimden: "acaba birisiyle mi tartıştı da böyle somurtkan ve kasıntı" diye konuşmadım da değil.

onur ünsal: çocuksu duruşunun tüm avantajlarından yararlandı. fiziksel sempatisini kullanmayı bildi. bağırdı çağırdı, zaten gülmeye her saniye hazır olan seyirciyi güldürdü. ne var ki eros rolünde ağlama rolünü yapamadı. ya da doğru ifadeyle: rol yaptı ve rol yaptığı çok belli oldu. intihar sahnesinde gülünmesini ise 'aynı kişinin üç rol canlandırması'na bağlayabileceğimiz gibi, 'seyircinin kalıplara sokma tutkusu'na da yorumlayabiliriz.

emre karayel: çok önemli rolü yoktu. kendisine düşeni oynamayı iyi bildi. vurgulamaları ve duruşu ise takdire şayan.

ve diğerleri: al birini, vur ötekine.

malikyan'a kızsam, boşuna kızmış olacağım. yahu kardeşim, enobarbus o kitabın üçüncü adamıdır. octavius'tan bile öne konulur. amaaa gel gelelim oyundaki yeri, kleopatra'nın nedimelerinden bile gerideydi. bu oyunu sahneye koyan yönetmen, shakespeare için bolca dua etsin. dua etsin de adamın sızlayan kemikleri fazla ağrımasın...

madde üç'ün özeti: biraz dağınık konuştuk belki, özetini de sen çıkar bi zahmet.

**** kleopatra'nın nedimeleri ve hadım. hahaha. çok komik.
kitapta tutkunun dibiyle anlamlanan bir şehvet vardır. atölye'nin sahnesinde ise cinsel espri kategorisine bile sokamayacağım bayağılıkta şey(?)ler mevcuttu. yani kleopatra ile antonius arasındaki tutkuyu değil de, nedimeler arasındaki ergen muhabbetlerini gördük. zaten bir de hadımın elindeki muzu görünce, "vay benim dertli başım..." dedim ve umutsuzca seyrime devam ettim.

madde dört'ün özeti: muzu erotik öge olarak kullanmanın yeri lise sıralarıdır.

***** tolga çebi'den mi kaynaklanıyor bilmiyorum, oyunun yüzde seksen'e yakınının müziklerle dolması iyi bir şey değil. müzik kullanımında seçici davranılması daha anlamlıdır.

****** oyuncuların kostüm değişimi sebebi hariç sahne dışına çıkmaması ise, shakespare zamanına çakılan güzel bir selamdı. oyunun en klas hareketi de buydu zannımca.

ve son söz: bir oyunun içerisinde oyunculuk bakımından hem en iyi'yi, hem de kötü'yü görmek; bir trajedi nasıl komediye dönüştürülür'e şahit olmak; yönetmen başarısızlığının nasıl bir oyunu mahvedeceğini yerinde tecrübe etmek ve şimdi aklıma gelmeyen daha birçok şey için gidilmesi gereken bir oyun.
cidden.
bu kadar.
(papua yeni gine fermani, 22.04.2012 13:50)

 

hakkında pek olumlu düşünmediğim bir oyun atölyesi uyarlaması.

* oyunun yönetmeni kemal aydoğan ve yoruma katkı sağlayan diğer sanatçılar (kimin ne kadar ne yaptığını bilmiyorum), oyunun anahtar kişilerinden kleopatra, octavius caesar ve enobarbus'u en iyi ihtimalle eksik anlamışlar ve dahi hiç anlamamışlar diye düşünüyorum. öncelikle zor bir oyundan bahsediyoruz, karakterlerin, özellikle de kleopatra'nın nedenleri belirsiz işler yaptıkları, hatta bazen o işleri yapıp yapmayacaklarının belli bile olmadığı - örneğin kleopatra'nın antonius'u satıp satmadığını bilemediğimiz 3. perde'nin son sahnesi - bir oyun. yönetmenin önünde iki yol var: ya bu belirsizliği olabildiğince koruyacak, ya da o karakter için genel bir yol seçecek ve ona göre ilerleyecek. bu uyarlamada ikinci yola gidilmiş ve kleopatra baştan sona kaprisli, mızmız ve aklı havada, caesar öfkeli ve aldatıcı, enobarbus ise tamamen özsüz, neticede hepsi de tek boyutlu karakterler olarak çizilmiş. bu üç karakterin oyunculuklarına gelince, zerrin tekindor ve mert fırat bu tek boyutlu karakterlerinden olabilecek en iyi sonuçları elde etmeye çalışmışlar, kevork malikyan ise hem türkçe vurgularındaki sorunlar hem de sahne enerjisinin zayıflığı nedeniyle başarısız olmuş.

* nedenini kestiremediğim bir mizah entegre edilmiş oyuna, özellikle kleopatra ve haberci sahnelerinde (ii, 5 ve iii, 3). kleopatra'nın düştüğü umutsuzluk ve daha sonra antonius'u iki kere savaş sırasında terketmesine yol açan belirsizlik hali, zerrin tekindor ve onur ünsal'dan başka oyuncular olsa komik de olmayacak bir komedi ile gözden kaybedilmiş. bu yorumla ilgili en büyük sorunlarımdan biri bu zaten: eğlendirme adına oyunun ruhu kaybedilmiş. yine mizahla ilgili: evet antonius ile kleopatra cinsel göndermelerin yoğunlukta olduğu bir oyun, ama hayır bütün bu göndermeleri gözümüze sokmanız gerekmiyor birkaç kahkaha için. ki benim olduğum temsilde gülünmedi de.

* aynı kişinin neredeyse hiçbir değişikliğe uğramadan 2-3 rolü oynamasının nedenini anlayamadım. burada en büyük problem lepidus/agrippa birleşmesi. mehmet özbek her ne kadar bu iki karakteri farklılaştırmak için elinden geleni yapsa da, oluşan karışıklığı engelleyemiyor. söylenmeye çalışılan bu iki karakterin ne kadar karton olduğu mudur? o zaman çıkarın, başka bir çoğunu çıkardığınız gibi (çıktığına en çok üzüldüğüm dolabella'dır bu arada).

* dolabella'nın olmayışına neden üzüldüm? çünkü kleopatra'nın gerçekten antonius uğruna mı, yoksa savaş ganimeti olarak sergilenmek istemediğinden mi öldüğü belirsizdir oyunda. eğer kleopatra'nın kararını verişini bu kadar hızlı bir şekilde geçerseniz, kadıncağızı fevkalade bir oksimoron olmaktan çıkarır ve sadece aşkı için ölen bir kadın haline getirirsiniz. lakin ki, öyle değildir. seyircide bu tip tepkimeye örnek: (bkz: #27995034)

* amiyane tabirle (ve kinayeyle) brechtiyen diyebileceğim kostüm değişimleri dışında çıkışsız sahne anlayışına... ne denebilir? bilemiyorum. dikkat dağıtıcı. en hafif ifadeyle gereksiz. bu noktada beğendiğim tek şey, gördüğüm kadarıyla mert fırat'ın karakterden hiç çıkmamasıydı. sahnede olanlara gülmedi (diğerleri güldü, evet), hatta onları izliyor gibi de değildi. kenara yürüyüp oturması, karakterinin çizildiği gibi askeri bir tavırlaydı. bu yüzden cümlelerini tiyatral bir ayak vuruşuyla tamamlama garipliğini es geçiyorum - ki bu da bana bir reji yönlendirmesi gibi geldi, ne kadar sakil durduğunu düşününce, ama tabii bunu kendisi de (süper) bulmuş olabilir.

* müziklerde pompeius'un şölenindeki şarkı güzel yazılmış ve bestelenmişti, onun dışında pek ilham vermeyen ama uyumsuz da olmayan bir besteleme yapmış tolga çebi. klarnetin kullanımı güzeldi bir de.

* oyunculardan tekindor ve ünsal dışında başka bir iyi performans emre karayel'inkiydi. öncelikle kendisi oyunun en temiz diksiyona sahip kişisiydi - hiçbir kelimeyi yutmadı, en kısık sesli konuşmasında bile kolayca anlaşılabiliyordu. tiyatral jestlere kendini kaptırmadı - ki bunda karakterlerinde bu jestlere hiç yer olmamasının da nedeni olabilir aslında, ama aynı durumda böyle davranmayan oyuncuları da görüyoruz.

* haluk bilginer, haluk bilginer'i oynadı. haluk bilginer akıllı bir oyuncu, bir dev, kendisinden sahne çalınması aşırı derecede zor. ancak (ne yazık ki) antonius haluk bilginer değil.

kısacası beklentim çok mu yüksekti bilmiyorum, ama olmamış gibi. oyun irdelenmemiş, çözümlenmemiş ve doğal olarak anlaşılmamış gibi. yine de umarım londra'da başarılı olurlar.
(andromakhe, 20.04.2012 15:10 ~ 16:23)

 


zerrin tekindorun harikalar yarattığı, onur ünsalın da kendisine hayran bıraktığı, özellikle haberci rolünde gülmekten gözlerimizden yaşlar getiren oyun.
(prettybrute, 15.04.2012 00:27 ~ 00:28)

 

 

o ne kleopatraydı öyle !

diye başlayabiliriz bu oyun hakkında konuşmak istersek. oyunun daha yeni sahneye konmasını göz ününde bulundurursak ileride daha bir çok mizansenin yerli yerine oturacağı düşünürsek çok başarılıydı oyun.

--- spoiler ---

kleopatra, o şehvetli - ihtiraslı kadın. antonius'unun gidişinden sonra seyirci tarafından '' antonius'ta gitti kızlar, şimdi ben mısıra geçip, ya da cukkaladığım ziynetlerimle dilediğim gibi yaşarım'' diye göbek atacağını sanarken, zehirli yılanla intiharı ve son sözleri çok farklı dokundu. shakespeare yine tutkulu aşkın nasıl olabileceğini hissettirmiş - zerrin tekindor ise her bir kirpik harekeyle kleopatrayı harkulade sahnelemişti.
haluk bilginer ''su alabilir miyim?'' dese bile etkilenecek olan ben oyunu seyrederken 01.04.2012 tarihli oyunda onur unsalın eros'u canlandırdığı sahnede ağzından şıp dedi düşen salyası gibiydim. o sırada öyle ciddi bir sahneydi ki - durup dururken düşen salyaya gülemedik.
ve sezar! mert fırat'ta mavi kan olduğu şüphesindeyim ben. asil bir monaco prensiydi bence bir önceki hayatında...

özetle: oyun samimiydi. özellikle fazlaca sahne değişimi yaşandığı senaryoda, sahnesi olmayan oyuncuların sahnede karanlıkta kalması - ama orda olması - hatta oyuna tepki vermeleri , gülümsemeleri-şaşırmaları güzel bir tat bıraktı bende.
--- spoiler ---

edit: bu arada onur ünsal- eros'um - habercim benim. seviyorum. ailecek. *
(pegassus, 02.04.2012 15:48 ~ 16:00)


pırıl pırıl parlayan bir oyundur. "muhteşem" bir ifade olarak, bu parlamanın yanında sönük kalır.
(yalniz okur, 02.04.2012 09:51)



--- spoiler ---
oyunu sarhoş izledim. şans ezeri izledim zaten içip içip oyunlara giden bir karakter sanmayın. ayık kafayla daha çok severim tiyatroyu ama ne yapak... kısmet böyle bir şey. son zamanlarda ayık bir şey izleyemiyorum zaten. tabi sarhoş olunca daha bir mutlu, daha bir huzurlu izliyorsunuz oyunu, bunu gördüm. kleopatra'yı oynayan zerrin tekindor yardı, coştu, uçurdu adeta. o nasıl harika bir oyunculuktur ya. öyle böyle değil çılgın attı.

sezar'ı oynayan, mert fırat'ın sesi, inişleri çıkışları, hitabı haluk bilginer'e çok benziyor. bizim çocuklara bunu dediğimde, "öğrencisi lan, tabi benzeyecek." dediler ama... ne bileyim. bu kadar harika bir oyundan sonra ufacık kötü bir şey diyesi gelmiyor insanın. zaten sarhoştum, bence bu benim hüsnü kuruntum.

haluk amcayı yolda görsem üzerine atlayacağım artık. o kadar sever oldum. sarılıp bırakmayacağım, öyle bir şey. sen ne güzel insansın be haluk amca, sen ne harika bir oyuncusun.
--- spoiler ---
(anarco poeta, 01.04.2012 17:55)


oyun atölyesi'nin shakespeare's globe tarafından the world shakespeare festival'a davet edilmesi sonucu ortaya çıkardığı muhteşem oyun. 26-27 mayıs tarihlerinde londra'da türkçe sahnelenecektir.

--- spoiler ---
oyunu ikinci gösterimi olan 29 mart'ta izledim. daha seyirci salona girerken oyuncuların ses açma tekniklerine şahit olmalarıyla başladı performanslar. haluk bilginer'in benim için yeri özeldir. antonius ile kleopatra'ya kadar oyununu izlemeye gitmediysem benim eşekliğim. perde açıldığı anda haluk bilginer'i görmemle duygulandığımı söylemek zorundayım.

kleopatra rolüyle izlediğimiz zerrin tekindor karaktere inanılmaz bir ruh katıyor ve özellikle ilk perdede güldürü unsurunun kaynağını oluşturuyor. haberci rolünde seyrettiğimiz onur ünsal ile uyumu muhteşemdi. onur ünsal haberci, eros ve seleucus rolleriyle karşımıza çıkıyor ve haberci performansı ile adeta parlıyor.

haluk bilginer'in antonius rolü hakkında yorum yapmam roma'nın gaddar tanrıları tarafından cezalandırılmama neden olur, bu yüzden susuyorum.

oyun atölyesi'nin bu oyun için davetiyle türkiye'ye dönen oyuncu kevork malikyan, enobarbus rolüyle epey gündürdü beni. mert fırat ise octavius ceasar layıkıyla oynadı, ciddiyeti ve disiplini mükemmel verdi. emre karayel'i görmek güzeldi, fakat ekstra bir performans gösterdiğini söylemek zor. dekorun ve ışık kullanımı gayet yerinde kullanılmış. oyunun müziklerini hazırlayan tolga çebide harika iş çıkarmış.
son olarak:

"ölçülebilen sevgi zavallı bir sevgidir"
(darth werther, 31.03.2012 00:44 ~ 00:58)


--- spoiler ---

kleopatra: pekala, madem gerçekten aşıksın, o zaman, ne kadar, onu söyle.
antonius: ölçülebilen aşk zavallı bir aşktır.
kleopatra: peki, ya ben ölçmeye kalkarsam?
antonius: o zaman kendine yeni bir dünya bulacaksın.

--- spoiler ---
(purpleseratonin, 31.03.2012 00:11)

 

(bkz: kemal aydoğan) in yönettiği (kendisiyle tanismayi cok isterdim).
zerrin tekindor, haluk bilginer, kevork malikyan, emre karayel, mert fırat, onur ünsal, evrim alasya, muharrem özcan, gözde kırgız, zeynep alkaya, tuğçe karaoğlan, mehmet özbek

in oyuncusu oldugu w. shakespeare in yazdigi ve su anda oyun atolyesinde sergilenen tiyatro.

cok zaman once okudugum ve siyasi yasam mi yoksa ask mi diye tam olarak bir sonuca varamadigim bu eserin tiyatrosunu izlemek oncelikle cok keyifli ve bu belirsizligin bitmesi icin bir umut tasimasi guzeldi. gel gor ki oyunun sonunda da bilinmezlik hakimiyetini surdurdu. aslinda cok da onemli degil bu konu. sorumlulugu fazla olan kisiler icin gayet olasi bir yasamdi okunan ve izlenen. onur unsal en cok begendigim ikinci oyuncu olmustur bu tiyatroda. gercekten cok sempatik ve dogaldi. mert firat oldukca agresif bir karakterle karsimizdaydi. bu sinirliligi her daim sergilemesi nin biraz rahatsizlik duyurucu olmasinin yani sira inandiriciligi da bi o kadar fazlaydi. kisacasi fazla mi yoksa gerekli mi diye tam olarak karar verebilmis degilim.
haluk bilginer in cepten yedigi oyun(ki bunu asla kucumsemek amacli soylemiyorum) bir parantez daha(ressam pablo picasso nun hikayesini tam da burda hatirlatarak duydugum saygiyi sanirim dile getirmeliyim: picasso nun iki dakika da cizdigi harika ve cok degerli oldugunu soyledigi resim karsisinda saskinligini gizlemeyen garson, sanatcidan su yaniti alir: 60 yil+ 2 dakika). demem o ki haluk bilginer simdiye kadar besledigi agacinin meyvelerinden faydalanmakta. ki daha farkli bir antony gormek isterdik demeden de gecemeyecegim tipki zerrin tekindor un harikalar yarattigi ve hic ummadigimiz bir klopatra yla bizi karsilastirmasi gibi, kendisi cok ama cok keyifliydi. seyircili genel prova da izledigim bu oyunun bir iki ay sonra gercegini de izlemek isterim dogrusu.
aksani olan oyuncu nun kevork malikyan oldugunu tahmin ederek olmamis diyorum. sanirim aksanindan ve teyatral oyunculugunun abartilmasindan oturu bu oyuna gitmemis bence.
ha bu arada oyun yanlis bilmiyorsam ingiltere de w. shakespeare adina duzenlenen festivalde sergilenmek uzere cikarilmis.
(role, 29.03.2012 17:49)

 

oyunun galasını bugün izleme şansına eriştim. öncelikle şuradan başlamak istiyorum, değil türkiye, dünyadaki en mükemmel kleopatra'yı gördüm oyunda. zerrin tekindor muhteşem bir kleopatra'ydı. yazacak bir şey bulamıyorum o denli. duruşuyla, bakışıyla, mizacıyla her şeyi ile parlıyordu sahnede, hayran bıraktı beni kendisine. haluk bilginer ise bir başka kelimeleri kifayetsiz bırakan isim zaten. o adamın sahnede verdiği enerji gibisini görmedim ben. kendisini izleyebilmek bile büyük bir şans, sahneye hakimiyeti, oynamayıp yaşaması gerçekten kendisini türkiye'nin en iyi erkek oyuncusu yapıyor. (bunları eleştirel yazarken de kendimden ayrıca utanıyorum, iltifat vari olsa dahi eleştiri yazmak haddim değil) mükemmel bir antonius sergiledi bize. kurşun geçirmez bir ceasar gördük mert fırat sayesinde. oldukça başarılıydı. bir de mimikleri ve jestleri ile bizi yine keyiflendiren, gülümseten, yer yer hüzünlendiren onur ünsal vardı üç ayrı karakterde. çok hoş bir haberci, eros ve seleucus olmuş. onun başarısı da su götürmezdi.

fakat şu kesin ki, oyunun müzikleri mükemmeldi her oyun atölyesi oyun müziği gibi. tolga çebi yine harikalar yaratmış. londra'da gururla sergilenecek bir oyunumuz var. hayırlı olsun hepimize.
(icelicious, 29.03.2012 01:31 ~ 01:43)

 

“Antonius ile Kleopatra” hakkında “itü sözlük”te yazılan yazılar

 

28 nisan gösterimini sonunda izlediğim oyun atölyesi oyun. (beni bilen bilir, tahmin edildiği üzere mutluyum)

salona girdiniz, koltuklarınıza oturdunuz ve biliyorsunuz ki dünyanın en güzel aşk hikayesi anlatılacak birazdan size. normalde sessizlik hakimken salona, bu sefer öyle değil. perde kapalı ama oyuncular orada; bağırışıp, tepişip, koşuşup, gülüşüyorlar. perde açılıyor, o muhteşem eğlenceli ilk sahneye şahane bir müzik eşlik ediyor. tolga çebi yine döktürmüş.

antonius ve kleopatra yetişkin iki insan; biri mısır kraliçesi, diğeri roma'da komutan, dünyanın 3'te 1'i ellerinde. haluk bilginer'in bas bas bağırdığı şekliyle söyleyeyim; oyunun orjinal ismi "the tragedy of antony and cleopatra". trajedi kelimesinin nereden geldiği çok belli. antonius'un roma'da bir takım sorumlulukları var; fakat aşık. her şeyi bırakıp aşkının peşinden gidiyor ama öyle bi seferde gitmek yok. aklı bir roma'da bir mısır'da. bir türlü buluşamıyorlar zaten, ya da sonsuzlukta buluşuyorlar diyelim. (ay çok romantik oldu.)

oyunun en başında kleopatra soruyor; madem aşıksın, söyle, ne kadar? antonius; ölçülebilen aşk zavallı bir aşktır. kleopatra ısrarlı, emin olmak istiyor, oyun boyunca bunu görüyoruz zaten; ya ben ölçmeye kalkarsam? o zaman kendine başka bir dünya bulacak...

kleopatra dümdüz bir karakter değil, çok renkli. sürekli aşkından emin olmak istiyor, devamlı bir entrikası var. o cin fikirleri zaten ikisinin de sonu oluyor(sonsuzluk romantizmini her yerde yazmiyim artık). zerrin tekindor harika bir seçim olmuş, o ruhu bu kadar iyi taşıyan başka bir oyuncu düşünemiyorum. oyunun komedi kısmında da dram kısmında da müthişti.

antonius sevgilisinin kollarındayken başka hiçbir şeyi düşünmüyor. güveni sonsuz. bilmiyor ki her dakika denendiğini. kleopatra savaşın ortasında topukluyor, bakalım peşimden gelecek mi diye. antonius gidiyor, aşık, ama çıldırıyor. nasıl bırakır, nasıl ihanet eder ona kraliçesi? deliriyor, az daha aklını kaybedecek... o anda bırakıp gitmek istiyor mısır'ı da sevgilisini de. ama arkasını dönüp de sevgilisinin gözlerine bakarsa? hele o gözlerde yaş görürse? işte o zaman dünya üzerinde hiçbir şey kalmıyor adeta. o anda tek isteği sevdiği kadın üzülmesin. sıkı sıkı sarılıp birbirlerinin kollarında her şeyi unutuyorlar. neyse sonlara doğru yine böyle bir kleopatra'nın "antonius'u bi deneyeyim bakayım, kraliçen öldü derlerse ne yapacak" adlı cin fikriyle karşı karşıyayız. antonius ne yapacak, tabi ki peşinden gelecek. ama beceremeyecek, son nefeslerini yine sevgilisinin kollarında verecek. kleopatra'nın sevgisinden şüphe etsem de son sahnede anlıyorum ki, o da en az antonius kadar seviyor; dayanamayıp o da arkasından gidiyor. haluk bilginer'den yine müthiş bir oyunculuk, yine salona yaydığı o muhteşem enerjisi. ve yine selamda gözlerindeki o her şeye değer mutluluğu. seviyorum bu adamı, bilmeyen varsa öğrensin. *


şimdi her şey bir yana; oyunun zirvedeki ismi onur ünsal'dı. o ne yetenek öyle ya? bir oyun içinde hem komedi (salonu anıra anıra güldürdü, hayvan! *) hem dram (evet antonius eros sahnesinde de ağlattı) bu kadar güzel, bu kadar gerçek oynanır. kevork malikyan'a şive sebebiyle saydırmışlar da sadece bi farklılık vardı, o kadar. köylü performansı da gayet iyiydi. mert fırat beklendiği gibi iyiydi; caesar'ın o sahte, sert, oyuncu, dediğim dedik, bir o kadar da toy tavrı gayet güzel vücut bulmuştu. emre karayel'in bi numarası yoktu. mehmet özbek'i ilk kez izledim; çok beğendim, hele ki diksiyonuna hayran kaldım.

bengi günay'ın sahne tasarımlarına hayranlığımı her yerde söylüyorum, burda söylemezsem ayıp olur.
sahnesi biten oyuncunun arkaya geçip izleme olayına da bayıldım.
kemal aydoğan'ın ise tiyatroya baktığı yeri o kadar seviyorum ki o kadar olur. önünü alamıyoruz yani. bu adamın deli bakışları (evet, cafede gördüm, deli deli bakıyo) hep o tiyatronun üzerinde olsun.

(rakamla 7, 07.05.2012 21:38)

 

 

uzun ve heyecanlı bir bekleyişten sonra izledim oyunu, heyecanla beklediğime değdi oyun. oyun gerçekten çok çok güzeldi, oyun süresi boyunca bir saniye bile sıkılmadan izledim oyunu. kemal aydoğan mükemmel bir iş çıkarmış. bu oyunun sahneleneceğini duyduğumda kitabı aldım okudum ama kemal aydoğan'ın sahnelediği oyun kadar zevk almadım okurken. işin garip tarafı oyunu izlemeye doyamadım, keşke fırsatım olsa da hergün gidip izlesem.

dekor çok hoşuma gitti, sahnesi biten gidip oturup oyunu izliyor. bir de oturuşları dikkatimi çekti;arkaya doğru yürüyorlar 1-2 saniye bekleyip oturuyorlar, sanki rollerinden çıkıp oturuyorlarmış gibiydi. zaten arkada haluk bilginer gülerek izlerken oyunu,onu izlemekten odaklanamadım bir türlü oyuna.bu kadar çok sahnesi olan bir oyuna buldukları çözüm çok iyi.

oyunun müzikleri harikaydı, tolga çebi o dönemi çok iyi yansıtmış müziklerinde. hele 1.perdenin açılmasıyla bizi karşılayan müziğe bayıldım, hala mırıldanıyorum. albümü sabırsızlıkla bekliyorum.

onur ünsal aşmış, taşmış, coşmuş adeta. 3 farklı rolde ancak bu kadar iyi oynanabilirdi. kleopatra/haberci sahnesinde kahkaha atarken, antonius/eros sahnesinde duygulandık ve ardından karşımıza seleucus karakteriyle çıktı yine güldürdü bizi. onur ünsal o kadar iyi oynadı ki, bu 3 karakteri aynı oyuncunun oynaması hiçbir şekilde göze batmadı.

zerrin tekindor'u matmazelle tanıdım antonius ile kleopatra'yla devleşti gözümde. kleopatra gelse izlese "ben bile bu kadar iyi kleopatra olamadım" der kesin. kleopatra'nın antonius'a olan tartışmalı aşkını tartışmasız ve net bir şekilde izlettirdi bize zerrin tekindor. şunu demeden geçemeyeceğim; oyun çıkışı kendisiyle çok kısa bir sohbet etme şansım oldu,dünya tatlısı bir insan.

haluk bilginer'e değinmiyorum bile demiyorum çünkü asıl ona değinmek lazım. bence sözlüklerde oyuncunun karşılığına haluk bilginer yazılmalı. çok klasik olacak ama oynamıyor yaşıyor adeta ve bize de antonius'un aşkını, çaresizliğini yaşattı. oynamaktan o kadar mutlu oluyor ki,oyun bitip selam verdiklerinde gözlerinin içi gülüyordu, bir an alkışlamayıp kendisini izleyesim geldi ama bu kadar güzel bir oyun,bu kadar mükemmel oyunculuklar alkışlanmadan olmazdı. herkesin emeğine sağlık,globe'da iyi şanslar diliyorum ve sabırsızlıkla ankara'ya turneye gelmelerini bekliyorum.

edit: provalar başladığından beri prova notlarını büyük bir heyecanla takip ediyorduk, okuldan eve koşa koşa geliyorduk; bugün ne yapmışlar, ne etmişler diye. tabii provalar bitince üzüldük, boşluğa düşmüş gibi olduk.ama aynı zamanda da kırıldık; son prova notunda herkese teşekkür vardı ama okuyuculara bir teşekkür yoktu. olmadı, olduramadık, üzüldük...

(nirvanaya eriş, 27.04.2012 00:01 ~ 00:19)

 

 

http://cansuca.blogspot.com/

23.04.2012

 

*Ölçülebilen Aşk Zavallı Bir Aşktır...
Kleopatra "Pekala, madem gerçekten âşıksın, O zaman, ne kadar, onu söyle." diye sorar Antonius'una...
Antonius "Ölçülebilen aşk zavallı bir aşktır." der...bunun üzerine Kleopatra "Peki, ya ben ölçmeye kalkarsam?"...  Antonius "O zaman kendine yeni bir dünya bulacaksın."



Haftanın en yorgun en uykulu olduğum gününde Oyun Atölyesinin yeni oyunu Antonius ve Kleopatra'ya biletim vardı ve hiç bir durum bu oyunu kaçırmama neden olamazdı... Oyunu izleyeli beş gün oldu ancak halen her biri sahne gözümün önüne geliyor...




Shakespeare’in kaleme aldığı tarihin en büyük aşklarından Antonius ile Kleopatra oyunu bir iki aydır Oyun Atölyesinde sahnelenmeye başladı... Oyunun hazırlıklarının yapıldığını,  26-27 Mayıs’ta, Londra’da, “Shakespeare’s Globe’s 2012 International Shakespeare Festival”inde Türkiye’yi temsil edeceğini basından takip ediyordum fakat Kleopatra'yı Zerrin Tekindor'un oynayacağını bileti aldığım gün öğrendim... Kleopatra ve Zerrin Tekindor... bu role yakışacak başka bir isim düşünemiyorum... hele oyunu izledikten sonra kendisine olan hayranlığım kat be kat arttı...Ne tiyatro sahneleri ne beyaz ekran böyle bir Kleopatra görmemiştir... işvesiyle cilvesiyle hırsıyla entrikasıyla duruşuyla bakışıyla uçurdu resmen Kleopatra'yı... Haluk Bilginer'e söylenecek söz yok, adam resmen yaşıyor rolünü... Mert Fırat rolünün hakkını verdi, çok ahım şahım bir rol olmadığı için Octavius Ceasar rolü çok büyük bir oyunculuk ta beklemiyorsunuz... Onur Ünsal harikaydı, bu çocuk çok güzel işler yapacak eminim... sanırım 3 farklı karakter oynadı oyunda, özellikle haberci rolünde harikalar yarattı...


Kesinlikle kaçırılmaması gereken bir oyun olduğunu düşünüyorum...hatta gelecek sene tekrar izleyebilirim...ama biletler öyle hızlı tükeniyor ki, izlemeyenlere de haksızlık yapmamak adına biraz erteleyebilirim :)

 

 

http://norgunk7.tumblr.com/post/22136668450/antonius-ile-kleopatra

30.04.2012

 

ANTONİUS İLE KLEOPATRA

 

Shakespeare’in aşkı mı tarihi mi ön plana aldığı tartışılagelen, iki yetişkinin aşkını ve iktidar/devleti konu alan oyunu.

Bi kere olası en mükemmel çiftten ve ekipten izledik bu oyunu; şanslıyız.

* Oyun müzikle başladığına göre ben de müziklerden başlayayım; Tolga Çebi yine şahaneler yaratmış. Tuğçe Karaoğlan da öyle.

*Antonius ve Kleopatra’yı bi kenara bırakacak olursam oyunun parlayan adamı özellikle Haberci ve Eros karakterleriyle Onur Ünsal’dı. Oyunun komedi tarafını haberciyle, hüzün

lü yanını Eros ile öyle güzel öyle gerçek oynadı ki. Haberci-Kleopatra sahneleriyle salonu kırıp geçirirken Eros-Antonius’un son sahnesinde ağlattı.

*Caesar rolündeki Mert Fırat, beklediğim gibi iyiydi. Genç, hırslı, iktidar peşindeki Octavius Caesar’ı layığı ile oynadı. Kendisinde eleştirilen çok teatral oynamış kısmını şahsen haksız buldum, Caesar’in o genç ve hırslı halini anlatmak için iyi bi yöntemdi. Bir de bi yerde repliğini şaşırdı mı şaşırmadı mı diye çıkmaza düştük. Ben çıkarayım o çıkmazdan sizi; şaşırmıyor, Antonius’un ölümüyle birlikte işi iyice piçliğe vuran Caesar’in kendinden geçmiş halleriydi onlar :)

* Lepidus karakteri çok yerindeydi, malum Antonius ve Caesar arasında sürekli uzlaşmayı sağlayan, Caesar’in akıl hocası bi yerde. Mehmet Özbek’in diksiyonunu da çok beğendiğimi belirtmeliyim.

*Sextus Pompeius karakterindeki Emre Karayel’in fazla sahnesi yoktu, olduğu yerlerde gayet başarılıydı.

* Kevork’a (babamın oğlu sanki, Kevork :) ) yorumlar diksiyon sebebiyle çok kötüydü. Akıcı bi konuşması yoktu, doğru. Ama yine de kelimelerde yanlış söylenişler yoktu. “Globe’lu” da oyunun nazar boncuğu olsun:)

* ve Kleopatra… Bu kadar renkli bir kadını Kemal Aydoğan iyi ki karşımıza dümdüz bi karakter olarak sunmamış.  Zerrin Tekindor çok çok iyiydi, o anlık duygu değişimleri, tepkiler falan.  Bence bu kadını oyun atölyesi’yle daha çok izleyeceğiz. Kleopatra kitapta bu kadar komik bi kadın degildi galiba, o da benim hayal gücü eksikliğim olmuş. Çok çok guzel bir Kleopatra izledik.

* Haluk Bilginer’e gelelim mi? İlk perde ağırlıklı olarak vur patlasın çal oynasın, siktir et Roma’yı ben kraliçemin kollarındayim havasında bir Antonius izledik. O savaşlarda Kleopatra’nın Antonius’u yüzüstü bırakıp kaçmaları sonucunda ikinci perde Antonius’un gel gitli ruh hallerine  sahne oldu. Antonius’un Kleopatra’dan cığlık çığlığa, kendini paralarcasına, aklını yitirircesine nefret edip; sevgilisinin gözlerinde bir damla yaşı görünce dayanamayıp sıkı sıkı sarılma sahneleri hiç sahte değildi, çok gerçekti. Hele Eros ile olan son sahneleri o kadar gerçekti ki, tüyleri diken diken ettiler, ağlattılar… Yalnız özellikle ikinci perde Haluk Bilginer için oldukça yorucu bir performans gerektiriyor.



*oyunun güzel bir yanı Antonius ve Kleopatra’nin ilk ve son repliklerinin aynı oluşuydu.
* Bir diğer güzellik sahnesi biten oyuncunun arkaya geçip oturması, bizimle birlikte oyunu seyretmesiydi. Shakespeare dönemine ait bir şey bu yanlış hatirlamıyorsam. Güzel bi selam çakma olmuş. Orada dikkatimi çeken bikaç şey oldu; sahnesi biten oyuncu oturmadan önce 3 saniye kadar seyirciye arkası dönük bi şekilde durur ve öyle oturur.  Sanki karakterden, o ruhtan çıkar gibi. Bi de böyle hızlı hızlı giderken birden yavaşlar 3 saniye bekler; hani şu yeni teknoloji hızlı çarpılan çekmece kapanacağı anda kendi kendine yavaşlıyo usulca kapaniyo ya; aynen öylelerdi:))
Oradan oyunu izleyenler arasında en rolünden cıkmayan oyuncu Mert Firat’tı. Haluk Bilginer ise gayet gülerek izledi oradan.
* Şen Makas’ı tebrik etmeli. 5 saatlik oyunu güzel kırpmalarla 2 saate indirmis.
* Sahne tasarımlarında Bengi Günay yine sadelikten yana, şaşadan

uzak, hoş bir dekor sunmuş bizlere.

* Ben artık kaçayım çok yazdım, kafa ütüledim:) Son sözlerim de Haluk Bilginer, Zerrin Tekindor, Onur Ünsal ve Kemal Aydoğan olsun; özellikle Kemal-Haluk muhteşem ikilisi bizleri hiç tiyatrosuz bırakmasın… :)

 

http://etkinfare.blogspot.com/2012/04/antonius-ile-kleopatra.html

23.04.2012

 

ANTONİUS İLE KLEOPATRA

 

Işılımın tam bir ay öncesinden “21 Nisan’ını boş tut” diyerek bilet aldığı Antonius ile Kleopatra'nın gelip çatmasını Kalamış’ta kutlamaya başladık. Yağmurun ardından gelen gün batımındaki yemeğimize ilk kez denediğimiz bir İtalyan pinot grigio eşlik etti. Üstüne birer Türk kahvesi ve ver elini Oyun Atölyesi.

Oyun, perde açılmadan başlıyor. Arkada gülüşmeler, kahkaha, bağırış, koşuşturma ile seyirci ısındırılıyor. Müzik son ses, çok etkili, kıpır kıpır, kalk oyna diyor. Biraz omuz salladım ben de.

Konu: Tüm Shakespeare oyunları gibi zamansız... Akıl mı aşk mı / uygarlık mı doğa mı? Her iki durum da birbirini yeme pahasına bir arada var olmaya çalışıp da var olamıyorlar ya oyunda bunun yansıması Marcus Antonius ile Kleopatra. Bir an Midas Operası ile çapraz kurgu yaptım da, aslında Dionisos Apollon kapışması da konuyu gayet iyi özetler.

Zerrin Tekindor'u ilk kez tiyatro sahnesinde izledim. Çok keyif alarak oynadığı hissediliyor, özellikle 'Müzik başlasın' diye cariyelerine bağırdığı anlarda bacaklarını omuz hizasında sabitleyip üst bedeniyle yaptığı danslar çok eğlenceliydi.

Haluk Bilginer'i en son Vahide Gördüm ile  Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler oyununda izlemiştim. Usta, yine usta sadece saçlar biraz daha uzun biraz daha kır. Yani nasıl bir aurası varsa karşısındaki oyuncu onunla olan sahnelerinde daha bir yükseliyor.


Mert Fırat her zamanki gibi çok etkili oynadı ama sahne üstündeki banklarda oyun sırasını beklerken niye sürekli Süleyman oturuşu yaptı onu anlamadım. Hoş olmuş aslında. Yönetmen acaba “Sen geleceğin İmparator Sezarısın karanlıkta sıranı beklesen dahi diğerlerinden farklı oturmalısın!” mı dedi.

Emre Karayel'i az biraz yorgun gibi gördüm. Bir sahnesinde de replik karıştırdı ve bölümü baştan aldı. Aslında gece sonunda (ertesi gün) kendisi ile nuperada karsılaştığımıza göre fazla da yorgun olmadığı ortaya çıktı.

Onur Ünsal ise açık ara favorim. Böyle bir esneklik böyle bir berraklık yok. Oyunda hem Haberci hem Eros hem de Seleucus rollerini canlandırıyor. Seviyorum onu.

Nisan oyunlarına hiç yer kalmamış ama Mayıs için çabalamaya çok değer… Bir de Oyun Atölyesi, Antonius ve Kleopatra ile Londra Uluslararası Shakespeare's Globe Festivali'ne davet edilmiş. 26-27 Mayıs’ta Londra'da sahne alıyorlar.

Tiyatro çıkışındaki Ali Usta dondurma seansımız 10 numaraydı:
helokiti yazık değil mi
attın o kavunlu karamelliyi
arkandan ağlar mini mini*


Özgün Adı: Antony and Cleopatra
Yazan: William Shakespeare
Çeviren: Bülent Bozkurt
Yöneten: Kemal Aydoğan
Dünya prömiyeri: Blackfriars, Londra, 1605–1607 yılları arasında bir zamanda

* Shakespeare'e gönderme, zamansız şiirim

 

http://birazsoylebirazboyle.blogspot.com/2012/04/antonius-ile-kleopatra.html

22.04.2012

 

Antonius ile Kleopatra


İki festival filmi izledikten sonra, dışarıda deli gibi yağan yağmura aldırmadan yürüyerek gittim Oyun Atölyesi'ne. İçeri girdiğimde -dışarıdan gelen diğer insanlar gibi- sırılsıklamdım. Hemen Antre Cafe'ye geçip sıcak bir çay istedim ve kendimi kurumaya bıraktım. Oyunun başlamasına bir saatten fazla zaman vardı. Kitap okuyarak beklemeye koyuldum. Elbette her zaman olduğu gibi zaman su gibi aktı gitti ve oyun saati geldi. Huyumdur, salonunun kapısı açıldığında hemen içeri girenlerdenim. Erkenden yerime ulaşıp dekoru, etrafı ya da perdeyi izlemeye bayılırım. Bu kez görüntünün yanında sesler de eşlik etti bu keyfime. Oyuncular perde arkasında -sanırım seslerini açabilmek için- hazırlanıyordu.

Oyuna gelince, Mısır kraliçesi Kleopatra ile Antonius'un aşkını ve Antonius ile Pompeius ve Ceasar arasındaki siyasi oyunları anlatmakta. Kleopatra rolünde daha önce Vahşet Tanrısı'nda izleyip oyunculuğuna bayıldığım Zerrin Tekindor var. Sanki bu rol için yaratılmış. İnanılmaz enerjik, şımarık, aşık, keyifli ama aynı zamanda aşkının peşinden gitmeyi bilecek kadar kararlı bir Kleopatra olmuş. Antonius rolünde artık oyunculuğu için yorum yapmanın bile gerekmediği bir isim var, Haluk Bilginer. Sahnede, ekranda -hatta daha önce yolda gördüğümde bile- izlemeye doyamadığım adam. Katı ve savaşçı Ceasar rolünde Mert Fırat, Pompeius rolünde Emre Karayel ve haberci rolünde Onur Ünsal var. Kleopatra ile habercinin bir sahnesi var, bitmesin isteyeceğiniz tarzda. Bir de sürekli dinlemek isteyeceğiniz müzikler var. Hem keyifli hem hüzünlü bir hikaye.


Kleopatra : Pekala, madem gerçekten aşıksın, o zaman ne kadar onu söyle.
Antonius : Ölçülebilen aşk zavallı aşktır.
Kleopatra : Peki ya ben ölçmeye kalkarsam?
Antonius : O zaman kendine yeni bir dünya bulacaksın.

 

http://birdebendeneyeyimbakalim.blogspot.com/2012/04/antonius-ile-kleopatra.html

19.04.2012


ANTONİUS İLE KLEOPATRA

 

Ne diyebilirim ki. Muhteşem bir oyun

26-27 Mayıs'ta yapılacak Shakespeare’s Globe 2012 International Shakespeare Festival’i için Oyun Atölyesi tarafından hazırlanan Antonius ve Kleopatra bize büyük bir aşk hikayesini o kadar güzel anlatıyor ki. Tabii sadece aşk hikayesi olarak algılamamak lazım. Sezar'la olan iktidar mücadelesi ve bu uğurda yapılan entrikalar da cabası. 2 saat su gibi akıyor .

Yönetmen alışık olduğumuz üzere Kemal Aydoğan. Müzik alışık olduğumuz üzere Tolga Çebi :)
Oyunda Haluk Bilginer Antonius, Zerrin Tekindor Kleopatra, Kevork Malikyan Enobarbus, Mert Fırat Cesar, Emre Karayel Pompeius, Onur Ünsal Haberci ve iki rolde daha oynuyor.

Haluk Bilginer her zamanki gibi. Bunun anlamı kötü değil. Gerçekten çok iyi bir oyuncu ve standartlarını yine bozmuyor. Asıl hayran olduğum iki isim ise Zerrin Tekindor ve Onur Ünsal. Hele ikisinin karşılıklı oynadıkları sahneler acayip keyifli.

Zerrin Tekindor'a ödül aldığı Vahşetin Tanrısı oyunundan beri deli gibi hayrandım zaten ama bu oyunla beni bir kez daha benden aldı. O nasıl bir oyunculuk ve güzellik.
Ayrıca tablolarının da fanatiğiyim. Allahım lütfen lütfen lütfen bir gün benim de onun yaptığı bir tablom olsun .(Evren sende kulak ver)

Emre Karayel ve Mert Fırat'ı da unutmamak lazım tabi.

Sonuç ; Konu muhteşem, oyunculuklar muhteşem, müziklerine bayıldım . Bu oyunu kaçırmayın derim.

Bilet için Oyun Atölyesi ......

 

http://imgetan.blogspot.com/

17.04.2012


ANTONİUS İLE KLEOPATRA

 

Öncelikle itiraf ediyorum: Cumartesi akşamı oynanacak olan Beşiktaş-Galatasaray derbisi bizim yüzümüzden ertelendi. Haftalar öncesinden aldığım tiyatro bileti ile Süper Final'in ilk derbisinin saatleri çakışınca öyle bir enerji gönderdik ki adeta İstanbul'u sel aldı! Böylece maç ertelendi İso'cumun aklı maçta kalmamış oldu, ben de yaşanması muhtemel koca dırdırından kurtuldum. :) Ama enerji olayını biraz abartmışız sanırım, çünkü neredeyse biz bile gidemeyecektik trafik ve yağıştan. Yine de her şeye rağmen tiyatro aşkıyla düştük yollara. Ve tam zamanında o bayıldığımız sıcacık atmosferiyle Oyun Atölyesi'nden içeri girdik.  

Shakespeare'in Antonius ve Kleopatra'sının Oyun Atölyesi uyarlamasını izlemek için oradaydık. Bakın bu yazının sonuna not olarak eklemişim: hedefim Mart ayında biletler çıkar çıkmaz ilk üç sıranın ortasından yer bulmak diye. Hedef gerçekleştirme oranımın 100% olduğunu belirteyim çünkü ikinci sıranın ortasından izledik bu harika oyunu.

Bu nasıl geçtiğini anlamadığımız iki saatlik harika uyarlamada, tarihi kahramanlar bir yana bence müthiş bir aşk hikayesi ön plana çıkıyor. Julius Sezar'ın ölümünden sonra Roma'yı yöneten üç generalden biri olan Antonius ile güzeller güzeli, kadınsal numaralarla, işve, cilve ve minik kaprislerle dolu Mısır kraliçesi Kleopatra'nın tutkulu aşkının konu edildiği oyunun kadrosu harika. (Tamamını aşağıdaki kolajda görebilirsiniz. Hemen yanıbaşlarına da kendimi kondurdum.:)) Antonius rolünü sahnede yedinci kez izlediğim ve hayranı olduğumu artık çok iyi bildiğiniz Haluk Bilginer canlandırıyor. Kleopatra'yı ise hem oyunculuğu hem resimleri hem de fiziği ve tarzına bayıldığım ve ikinci kez sahnede izlediğim Zerrin Tekindor.  (Minik bir not: Zerrin Tekindor'a Kleopatra olmak kesinlikle yaramış. Güzelliğine güzellik katılmış gibi geldi bana. Bu Şekspiryen ortamda Türk usulü tık tık tık masaya vuruyor ve Maşallah diyorum kendisi için.:)) Her ikisi için de söyleyecek kelime bulamıyorum desem yeterince açıklayıcı olur sanırım. Gözümü kırpmadan izlediğim sahnelerinde büyülendim diyebilirim. Birbirlerinin kollarında her şeyi unutmaları, birbirlerinin ufacık bir üzüntüsüne, kıskançlık krizine ya da tek damla göz yaşına dayanamayıp teselliyi aşklarında bulmaları ancak bu kadar güzel aktarılabilirdi.


Diğer oyunculardan en öne çıkan başarılı isimler Roma'yı yöneten üçlüden Octavius Sezar'ı canlandıran Mert Fırat, Akdeniz'deki azılı korsanlardan Sextus Pompeius'a hayat veren Emre Karayel ve Antonius'un yardımcısı Domitius ve haberci rollerini canlandıran genç oyuncu Onur Ünsal'dı (hatta Haluk Bilginer ve Zerrin Tekindor'dan sonraki favorimdi diyebilirim). Hizmetkar kızlar, Romalı yöneticilerden Lepidus, Antonius'un Kleopatra'dan kaçmak adına evlendiği Sezar'ın kardeşi Octavia gibi pek çok yan rolün de yer aldığı oyunun yönetmeni her zamanki gibi Kemal Aydoğan. Müzikler de yine Oyun Atölyesi ekibiyle özdeşleşmiş isimlerden biri olan Tolga Çebi'nin elinden çıkmış.

Bu oyunla İstanbul olarak berbat bir hava ve trafikle boğuştuğumuz geçtiğimiz Cumartesi akşamını olabilecek en güzel şekilde kapattık. Çıktığımızda inanılmaz mutluyduk. Tiyatro mucizesi hem içimize hem de havaya iyi gelmişti. Her yer kurumuş ve o kasvetli ve yağmurlu sonbahar gününün devamı olarak ılık bir ilkbahar gecesi başlamıştı. 26-27 Mayıs'ta aynı mucizeyi Londra'da Shakespeare’s Globe 2012 International Shakespeare Festivali'nde yaşatacaklarına eminim. Oradan harika yorumlarla ve bol alkışla dönmelerini tüm kalbimle diliyorum. Sizlere de bu başarılı ekibin sahnelediği bu harika oyunu kaçırmamanızı öneriyorum. İstanbul'da yaşamanın en büyük nimetlerinden biri de bu fırsatlara küçük çabalarla ulaşabilecek konumda olmak değil mi zaten? Lütfen o küçük çabayı gösterin, karşılığında o kadar büyük bir mutluluk hissiyle dolacaksınız ki...

Teşekkürler Oyun Atölyesi! İyi ki varsınız ve biz de iyi ki yıllardır sizi takip ediyoruz.

Şimdiden iyi seyirler hepinize..

 

Özgür Tamşen Yücedal

http://ozgurtamsen.com/2012/04/02/2284/

 

İşte bunlar dün düşünülenler. Cumartesi ise apayrı sorular, endişeler, şaşkınlıklarla geçti gitti. Bir de Oyun Atölyesinde sahnelenen ‘’ Antonius ile Kleopatra ‘’ adlı oyunu izledik. Şahaneydi. Bu sezon neredeyse iki haftada bir oyun izledik. İzlediklerimiz arasında kostümünden, müziğine, oyunculuklarından, sahnesine her şeyiyle dört dörtlük olanı sanırım bu oyundu. Kaçırmayın derim. Oyun bahanesiyle Anadolu yakasına geçmişken Çiya’da gözü dönmüşçesine Hatay yemekleri yemek, çıkışta Ali Usta’da dötümüz donsa, dudaklarımız uyuşsa bile dondurma yemek farzdı tabi.

Bütün bu kafa karışık ve yorgunluklarının ardından, içinden hepinize tekrar iyi haftalar diliyor ve huzurlarınızdan ayrılıyorum. Sevgiyle kalın.

Oyundan:

Kleopatra: Pekâlâ, madem gerçekten âşıksın, o zaman, ne kadar, onu söyle.

Antonius: Ölçülebilen aşk zavallı aşktır.

Kleopatra: Peki, ya ben ölçmeye kalkarsam?

Antonius: O zaman, kendine yeni bir dünya bulacaksın.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 


Prova Notları

•  28 Mart 2012 Çarşamba
•  27 Mart 2012 Salı
•  26 Mart 2012 Pazartesi
•  25 Mart 2012 Pazar
•  24 Mart 2012 Cumartesi
•  23 Mart 2012 Cuma
•  22 Mart 2012 Perşembe
•  21 Mart 2012 Çarşamba
•  20 Mart 2012 Salı
•  18 Mart 2012 Pazar
•  17 Mart 2012 Cumartesi
•  16 Mart 2012 Cuma
•  14 Mart 2012 Çarşamba
•  13 Mart 2012 Salı
•  12 Mart 2012 Pazartesi
•  10 Mart 2012 Cumartesi
•  9 Mart 2012 Cuma
•  7 Mart 2012 Çarşamba
•  6 Mart 2012 Salı
•  5 Mart 2012 Pazartesi
•  4 Mart 2012 Pazar
•  3 Mart 2012 Cumartesi
•  2 Mart 2012 Cuma
•  1 Mart 2012 Perşembe
•  29 Şubat 2012 Çarşamba
•  28 Şubat 2012 Salı
•  27 Şubat 2012 Pazartesi
•  25 Şubat 2012 Cumartesi
•  24 Şubat 2012 Cuma
•  23 Şubat 2012 Perşembe
•  22 Şubat 2012 Çarşamba
•  18 Şubat 2012 Cumartesi
•  17 Şubat 2012 Cuma
•  16 Şubat 2012 Perşembe
•  15 Şubat 2012 Çarşamba
•  11 Şubat 2012 Cumartesi
•  10 Şubat 2012 Cuma
•  9 Şubat 2012 Perşembe
•  8 Şubat 2012 Çarşamba
•  4 Şubat 2012 Cumartesi
•  3 Şubat 2012 Cuma
•  2 Şubat 2012 Perşembe
•  1 Şubat 2012 Çarşamba
•  28 Ocak 2012 Cumartesi
•  27 Ocak 2012 Cuma
•  26 Ocak 2012 Perşembe
•  25 Ocak 2012 Çarşamba
•  21 Ocak 2012 Cumartesi
•  20 Ocak 2012 Cuma
•  19 Ocak 2012 Perşembe
•  18 Ocak 2012 Çarşamba
•  14 Ocak 2012 Cumartesi
•  13 Ocak 2012 Cuma
•  12 Ocak 2012 Perşembe
•  11 Ocak 2012 Çarşamba
•  6 Ocak 2012 Cuma
•  5 Ocak 2012 Perşembe
•  4 Ocak 2012 Çarşamba



 

28 Mart 2012 Çarşamba

 

Oyuna ‘hiç’ kalmaya!
Kurban olduklarımıza:
Bu yolculukta yanımızda olan demli çaylara, demsiz çaylara, şifa dağıtan adaçaylarına, hayat kurtaran ağrı kesicilere, masamızdan eksik olmayan Gaviscon’a, hırçın kızımız Kate’e, on kuzu yeme potansiyelimizi dindiren güzel yemeklere, sunuluşuna, yaşadığımız alanın pürlüğüne, paklığına, kalemkutulara, iyi yazan kalemlere, hiç yazmayan kalemlere, sarı-mavi kahvehane kalemlerine, kültablalarına, kürdanlı peynirlere, gevreğe, havuçlu keklere, elmalı kurabiyelere, sütlü – sütsüz bütün tatlılara, gerginliği dağıtan bebek gülüşlerine, hıçkırıklarına, nutellaya, kruvasana, muza, reji masasını bir an bile terk etmeyen müzisyen Serdar Ortaç’a, Ümmü Gülsüm’e, Orhan Gencebay’a, bardağın içine konan telefonlardan dinlenen Bergen’e, acımızı dindiren yapış yapış yakılara, sözetmenimizin volta yolu G sırası ve konaklama yeri G 2 koltuğuna, sahneye çıkmamızı sağlayan iki basamaklı merdivene, sahneye inmemizi sağlayan çok basamaklı merdivene, dert ortağımız sahibinden az kullanılmış prova defterine, ‘bilinç çakışı’ yıldızlarına ve hoşgörülerine, reji masasındaki yanlış yerde duran masa lambasına, yine orada duran nazar boncuklu kolyeye, Türkçe – İngilizce sözlüğe, mitoloji sözlüğüne, felsefe sözlüğüne, daha ilk günden bebeğimiz olan Nietzsche’ye, kötü gün dostu Kadıköy Çarşı’ya ve onun halden anlayan kitapçılarına, gözyaşlarıyla ıslanan Moda Burnu’na, sade – orta – şekerli Türk kahvelerine, anamızı belleyen tüm gezegenlere, ısrarla bize kayan tüm yıldızlara, doğal afetlere, yapay afetlere, afet-i devranlara, Müjgan Ablalara, bir türlü gelemeyen bahar ayına, konuşulmayan yerde söylemek gereken Adana dürümlere, bahsi geçen içli köftelere, bize uğramadan geçmeyen muayyen günlerine, kırmızı converse ve içine giyilen kırmızı çoraba, yer yer yaraya yer yer ağıza basılan tütüne, bastığımız yerleri dekor deyip geçmediysek sebebi olan Don Juan ve Testosteron dekoruna, tüm öğrencilere, tüm ustalara, 4 ayaklı canımız, aşkımız, evladımız, emektar reji masasına, spotlara, i-pod’lara, can kurtaran jeneratöre, onlarsız nefes alamadığımız, buralarda hiç duramadığımız klimalara, ara sıra bazı bazı göz zevkimizi sağlayan berber ve kuaförlere, hastalıklara, sağlıklara, güzel şarkılara, alkole, ispirtoya, muntazaman yanmayan çakmaklara, greenroom’daki uyku koltuğuna, deflere, zillere, davullara ve tokmaklarına, klarnetlere, kemanlara, şairlere, felsefecilere, psikanalistlere, kurtulamadığımız kilolara, gellere, gitlere, erken gelenlere, geç gelenlere, gel demeden gelenlere, çekip gidenlere, yaz demeyenlere, kış demeyenlere, destekçi ebeveynlere, köstekli saatlere, ‘oyun geçirmez’ perdeye, semaverlere, semazenlere, çirkin ve güzel tüm gözlüklere, egzama başta olmak üzere çeşitli deri ve bilumum mide hastalıklarına, burçlara, hurçlara, harçlara, kumara, yazıya, turaya, sayısal lotoya, her şeye şahit fotoğraf makinası Karamercek’e ve son olarak mahallenin abilerine, ablalarına teşekkürü, minneti, şükranı borç biliriz. Gözyaşlarımızı bitti mi sandınız?

 

 


 

27 Mart 2012 Salı

 

Oyuna 2 gün kala!

 

 

26 Mart 2012 Pazartesi

 

Oyuna 3 gün kala!
“Bebeyim oldun ilk günden” adlı şan çalışması saat 13.00’te başladı. Fonda, seyircili genel akış  heyecanı olsa da yılmadılar “kiyaşa manın” şarkısını çalıştılar. Sahnede bu performanslarını Tolga ve Ka’yla paylaştıklarında başlarına geleceklerden habersizlerdi. Tolga ve Ka, kimsenin gözünün yaşına bakmadan şarkıyı -geri alma ihtimalini de bildirerek- oyundan attılar. Artık şan çalışması olmayınca oyuncular büyük bir boşluk ve depresyon yaşadılar. Kadırga sahnesini çalışmaya başladık. Ka, sahnenin sorunlarını tespit etti. Oyuncular üzerlerine düşeni yaptılar. Fondaki gerginlik bizi hiç yalnız bırakmadı ama çaktırmadık. Şarkının atılması üzerine final trafiği değişince ‘e o zaman bir de final çalışalım’ dedik . Tolga’nın final için yaptığı alternatif şarkıyı kullanarak yüreklere su serptik. Yemek arasının ardından oyunda buluşmak üzere oyuncular ve reji uzun bir ayrılık yaşadı. Can sıkıntısı, ilk genel provada bile salonun neredeyse dolu olacağı bilgisi fondaki heyecan ve gerginliği fonda olmaktan çıkardı. Böğrümüze oturan filin etkisiyle iştahsızdık ve canımız sıkkındı. Saat 20.30’da başlayan seyircili genel prova çeşitli mide, oyun, bel ağrılarına neden oldu. Akış sonrasında Ka’nın yaptığı “durum beğerlendirmesi” nin ardından ağır ağır çıktık o merdivenlerden. Antre’de oturduk. O bize yetti.

Bilinç Çakışı

Ka: (Mert’e) Suyu yavaş dök. (es) Gerçi su yavaş dökülmez. Kendi hızında dökülür ama olsun.

(Mehmet’in şişesini Kevork’a vermesi üzerine)
Ka: “Kevork bi tutsana, oyunum geldi” gibi oluyo. Olmaz öyle.

Mert: Emre abi geçiş yapıyoruz, hadi gel.
HB: Hadi geçelim o zaman.
İrfan: Geçişten mi şeyden mi?

( Babacanın tatlı, asil ve güzel Octavia olarak sahneye girme süprizi üzerine)
Emre: (Ceaser’ın ilk repliğini bozarak) Sen en büyük parçası oldun gerçekten Ceaser’ın.
Ka. Sen Oklavya oldun ya. Neden düşünemedik bunu. Octavia için doğru cast senmişsin.

(Mert, Kleopatra’nın eline adeta abanır)
Ka: (Mert’e) Ayıı! Ayııııı1Kafana koysaydın Kleopatra’nın elini. Ayı Ceaser! Ayı Ceaser!
(Ceaser’ın ayılığı üzerine geyik dallanır)
Evrim: Kleopatra parodisi olmaya başladı 2. perde.
Mert: Pazara kadar değil Ceaser’a kadar.

(Mert repliğini söyler) Öyle demeyin. Öyle demeyin.
(Zerrin ilgilenmemektedir, umarsızca arkasına bakar)
Mert: Kime diyorum beennnn??? Aloooo kime kimeee??!!

( Kevork sahnede hareket çeker)
Zerrin: Bunu yapıcan mı burda?
Kevork: (hareketin kralını göstererk) Evet. İşte yılan bu.
Zerin: Ya ama bu bir el hareketi.

Ka: Eğlence kaçınca, istasyonlar var, durmuyosunuz, kaçıyo. Geçmişler olsun.

Ka: (Mehmet’e) Şu an yatakta sadece debelenmeye başladın.

Ka: (Mert’e) Abi orda büyük gerginlik var. Yani orayı buz kestirmen gerekiyo anlatabildim mi?
Mert: Tabi tabi.

 

 

25 Mart 2012 Pazar


Oyuna 4 gün kala!
“Kömürlükte Ayı Var” adlı seyircili genel provadan bir önceki provamız saat 13.00’te oyuncuların şan çalışmasıyla başladı. Reji masası İspanya’ya gitme hayalleri kura dursun , adeta bir MFÖ bir İzel-Çelik-Ercan olan ekibimiz “kiya  Şamanın” adlı final şarkısının uzmanı oldular. Beyler şan çalışmaya devam ederken Mısırlı kızlarımız Kleopatramızla birlikte “let the music play” sahnesini çalıştılar. Zerrin, izleyenleri kahkaha krizine soktu. Sonuç hepimiz için tatmin ediciydi. Ardından “kiya şamanın” adlı eseri seslendirmek üzere sahnede yerlerini alan oyuncular sanatlarını icra ettiler. Ka’manımız yetmez ama evet(!) diyerek memnuniyetsizliğinin derecesini bildirdi. Kendisini attığımız günden beri ağlayarak bizi bekleyen final oyunumuza kıyamadık, attığımız yerden geri aldık. Şarkıyla finali birleştirerek çalıştık. Bu sefer kısa süren yemek arasının ardından 18.00’de akış almak üzere sözleştik. Sorunsuz bir 1. perde akışı aldık. Çeşitli  vahiylerin ve gezegenlerin terazi burcu üzerindeki kafa açan etkisi nedeniyle 2. perdeye çeşitli müdahalelerde bulunan Ka -haklı olarak- bunun  bir 2. perde akışı olmasını engelledi. Akış bitiminde selam provası yapan ekip görenleri hayrete düşürdü. Ka, oyuncuların neden selam veremediğinin nedenlerini sessizce araştırdı. Bir neden bulamayınca bunu gürültülü bir şekilde yaptı. En sonunda becerdiğimiz selam verme işinin oyunda asla olmayacağının hüznüyle provayı sonlandırdık. Bu gün reji masasının son günüydü. Buna sonra değineceğiz. Reji ekibi fotoğraflar çekip masalarını öptüler. Seyircili genel prova için pazartesi saat 13.00’te buluşmaya karar vererek dükkanı kapattık.

Bilinç Çakışı

Ka: (kullanılan nesneyi kast eder) Tabi canım, serbest alan orası, oraya at.(söylediğine yabancılaşır) Mersin Serbest Bölge Ticari.

Ka: (Kleopatra için) En sevdiğimiz kadın tipi. Dengesiz, ruh hastası. Gitcem İspanya’ya on tane alıcam onlardan..

Ka: (Buraya nasıl geldik bilmiyoruz) Ayı oynatırlardı eskiden. İnönü Stadı’nın önünde filan.
Zerrin: Evet ya mahalleye de geliyorlardı. Bi adam bi de yazık kirli bi ayı. Yazık ya.
(Zerrin dayanamaz)
Zerrin: Öbür tarafta onlar sahiplerini gezdirsinler inşallah.
Ka: Bence asıl macera o ayıyı bi şekilde bulup evde beslemek. Düşünsene kömürlükte ayı var.

Ka: Siz zaten bas değilsiniz ki.
Mert: Bas söylüyoruz ama abi.
Ka: Bas mı? Yalandan basıvermişler size.

Zeynep: Kemal abi?
Ka: BENİMM??

Zerrin: (Kaftan üzerine kapatılırken) Kleopatra’nın ölüm nedeni kaftanın ağırlıymış mesela.

Zeynep: (Kleopatra’nın yatağını silkeler) Misafirgiller gelecek, çırpmak lazım buraları hep.

Emre: Evet Zerrin Hanım da geldiler.
Zerrin : (ironi bilen oyuncu ) Teşrif ettiler denir ona.

Ka: (Ses sisteminden çat çut sesler gelince) İrfan “çat”lar açık kalmış.

78.Oyun Atölyesi Selam Provası Sendromu
Ka: Oyun Atölyesi selam podityonunu alınız.

Ka: (Portali kast eder) Abi dalgametrenin yanında kalın.

Zerrin: ( Atölye selamı için) Bu da mı üç kere?
HB: Evet çünkü Allah’ın hakkı üçtür biliyosun.

Emre: Herkes Muharrem’e baksın, şu tahtaya basalım.
HB: Aman yaş tahtaya basmayın.

Zerrin: (ironide zirve) Banane ben selam markesi isterim.
HB: Evet ‘S’ yapıştıralım oraya. Fosforlu yaparız.

Ka: Bu selamı veremiceğinizi biliyoruz. Olsun nasıl olması gerektiğini biliyoruz.
Emre: Fikir olsun diye.
Ka: Çünkü ortadakine güvenmez o kenardakiler, bütün sorun ondan çıkar.

(Ka , selam kuyruğunu ikiye bölerek)
Ka: Burda seven insan evlatları var, burda çok seven insan evlatları var.

Onur: (orta yapar) Biz Muharrem’le eşit miyiz?
İrfan: (gelişine)  O senden daha uzun.

Onur: İrfan abi bu sene “en iyi dalda” adaymışsın.

Ka: Bunu yapamayacağınızı biliyoruz. Israrcı değiliz.
Emre: Olsun buna yakın yapalım bize yeter.

 

 

24 Mart 2012 Cumartesi

 

Oyuna 5 gün kala!
Saat 12.30’da bu kez greenroom’da toplanan oyuncular şan çalışmalarıyla adeta piyanoyu ağlattılar. Sopranosundan tenoruna sınır tanımayan ekip sayesinde hayat bir müzikal olsa nasıl olurdu sorusu oyun atölyesi’nde cevap buldu. Önceki akşamın akışı için bütün olgunluğumuzla sergilediğimiz yokmuş gibi davran belki gider tutumu Ka’çınılmaz sona erdiğinde saat 13.30’du. Ka’nın dünden aldığı notlar tek tek okundu, sahne sahne çalışıldı. Biz Caesar için ‘Daha ne kadar çirkinleşebilir?’ derken yeni ayrıntılar yine sarsıcı oldu. Tüm o dugyu selinin içinde öne çıkan düşünceler ‘Böyle insan olmaz olsun!’, ‘Hele şunun sıfatına bak!’ şeklindeydi. Duruma sert bir cisimle müdahale etmediysek Mert’e sevgimizdendir dedik yolumuza devam ettik. Bipolar kişiliğiyle göz kamaştıran Kleopatra’yı daha da renklerdirdik. Yine yeni yeniden veriminden, tadından, balından yenmez bir çalışma geçirip, içimizde 19.30’da alacağımız akışın heyecanıyla saat 17.00’de yemek yemeğe çıktık. 18.15’te oyuncuları sahnede ses çalışması için toplanmış olarak bulmanın sevinciyle, gözlerimizde yaşlar, Mısır’da mehtaba çıktık, sandallarımız neşe doldu zevke daldık, etrafı bütün şarkı, gazellerle yaktık. Tam 19.30’da başladığımız akışı da alnımızın akıyla bitirince, değerlendirmeler için soluğu bir kez daha Antre Cafe’de aldık.

BİLİNÇ ÇAKIŞI

Zerrin: Ha yani öyle çok mantık aramak gerekmiyor di mi kadında?
HB: Mantık?? Kadında???

HB: ( Antonius ölürken Zerrin’e) İlgilenir misiniz benimle ölüyorum.
Ka: Sen gel yerine otur da ben yatıcam üstüne.

Ka: (Ceaser’ın oyunu için Mert’e) Abi neden gardınızı almıyorsunuz?
Mert: Abi iki nedenle...
Ka: Ne uydurucaksın şu an o kadar merak ediyorum ki. İrfan aç ışıkları Mert konuşucak.

Ka: Kolyeyi çıkarmanız lazım Ceaser gittikten sonra.
Zerrin: Ay evet unuttuk.
Ka: Fark ettik.

Ka: ( Mert’e) Abi neden çekiyorsun kızı öyle? İyi kız sporcu da devrilmiyo.
Emre: Abi şikayetçiyim. Kızın saçını da bozuyo.
Onur: Yapmıştır o bişey yapmıştır hak etmiştir o.

Mert:  Yürekten mi söyleyim abi?
Ka: Hayır, kesinlikle yürekten diil.
Mert: Göbekten söyleyim o zaman.

Ka. İroni diye bir şey var ya ironi sanatında. Hani?

Mert: ( Oyunculara) Baştan alalım mı?
Zerrin: ( ironi sanatında zirve yapar) Sen al. Senin yüzünden biz niye alıyoruz? Hayret bişeyy.

Ka’dan tanım-tespit :Ceaser karıncayı s.kiyo, belini incitmiyor.

Mert: İçine girmeden oynayamıyorum.
Ka: Ben de içine girmeden yönetemiyorum.

Kevork: ( Köylü demek ister) Kemal burda köycü diyor ki...

Şefin önerisi: Cesur Yeni Dünya- Aldous Huxley
                       Aşka Övgü- Alain Badiou
                      Sebebini Senle Gece Gezenlere Aç Bir Sor-  Sir Serdar Ortaç

 

 

23 Mart 2012 Cuma

 

Oyuna 6 gün kala!
Oyun Fakültesi Merkür Gezegeni’nde saat 12.00’de buluşan oyuncular “ Esra ile bu gece sooonnn, biraz sonraaa” adlı ısınma çalışması yaptılar. Esra’yı öpüp sevip kokladılar. “Herşey için teşekkürler, yine bekleriz” diyerek provaya başladılar. Ka’ra dutumuz ekibe sahneleri çalışmaya başlamadan önce oyunun akışı, olay örgüsü, sahnelerin yoğunluğu, seçilen eylemler, sahne geçişlerinde dikkat edilmesi gereken hususlar ve replikler üzerine bir hatırlatma konuşması yaptı. Oyuncuların görevinin oynamak dışında aynı zamanda hikayeyi doğru ve en anlaşılır biçimde anlatmaları olduğunu, söyledi. Sahne sonlarında oynanan şeyin herkes için net olması gerektiğini dile getirdi. Evet, bütün bunları “dile getirmek, belirtmek, dillendirmek, aktarmak” fiillerini kullanacak kadar ciddi bir şekilde bizlere aktardı. Büyük hızla Pompeıus-Menas sahnesinden itibaren rötuş çalışmaların başladık. Ardından Pompeıus-Antonıus-Ceaser sahnesine geçip sahneyi ayrıntılandırdık. Yönetmenimiz bu sahnede üç farklı renk ve ses olduğunu söyledi. Rollerin farklılıkları belirginleşti, niyetler kesinleşti. Kadırga, Kleopatra-Enobarbus-Antonıus, Kleopatra- Ceaser, Ceaser- Scarus ve Mardian’ın sahnelerini çalışıp 19.30’da akış almak üzere yemek molası verdik. Akışta konuklarımızın olması bu sefer güldürmedi. Şimdi de iyi bir 2.perde ama enerjisiz bir 1. perde olduğunu söyleyen Ka “anlaşıldı bize yüzde yüz bir mutluluk yok” diyerek ama bu sefer yukardaki kadar ciddi olmayan bir üslupla provayı saat 22.00’de sonlandırdı. Konuklarımızı ağırlamak üzere Antre’ye çıktık. “Antre’de Cuma Gecesi” pek kalabalık pek neşeliydi. “Bundan sonraki ilk Cuma gününde –neşemizden ve enerjimizden- Antre bize aşık olacak” diyerek kendimizi sakinleştirdik.




Bilinç Çakışı


Ka: ( sahne oynanırken bir anda reji masasını öper, meraklı anlamsız bakışlarla karşılaşınca) Emre orda yatağı öpmeyi denesene.

Muharrem’in repliğine “Fulvia” adını eklemesi gerekince birden yabancılaşmada tavan yapar)
Muharrem: Ful..Fulva..Fulvi..Fulvi..Fuli.Söyeleyemiyorum şu an.
Emre: Hele bir kalk otur belki diyebilirsin, belki bir şey değişir.

HB: (Emre’ye) Ha sen şaşırmak istiyorsun?
Ka: Allah şaşırtmasın.

Emre: O zaman bir kez daha alayım mı abi?
HB: Ayy al al al çok iyi olur.

( Buraya nasıl geldik bilemedik)
Ka: Kasımpaşalıların Romalılar’dan daha uygar olduğunu söyleyebilirim, Kasımpaşa kıyıları tersane çünkü.

Ka: ( Mert konuşmaya başlayınca) Allahtan cümle sayacı diye bir şey yok.

Ceaser: Fazlasını isterseniz sonuçlarının ne olduğunu düşünün. ( Emre güler, aynı ciddiyetle) Ayrıca gülmeyin.

Mert: Misafirin yüzsüzü ev sahibini ağırlarmış.
Ka: Güzelmiş ama konumuzla ilgisi yok.

Ka: (Kevork’a ) Orda nedimeleriniz yerine yanınızdaki kızlar desene.
Kevork: Yanınızdaki kızlar dönetiyor diye.
Ka: Abi o yönetiyo olmasın.

Ka: ( Mardian’ın oyununu tarif ederken ) Oynuyor ya. Mardian’a oyunculuk teklif etmişler. O da odisyona girmiş.

(Ka, Zerrin’e ‘rezil hadım’ repliğini ekletir)
Tuğçe: Mesela seni ruhsuz hadım!( hız kesmeden Zeynep ve Onur’a) Siz sevilen hadım ve hain hadım olarak ikiye ayrılıyosunuz.

Ka: ( Oyun değişince ezber unutan Mert’e) Zerrin başını sallayınca ezberini unuttu çocuk.
Mert: Efendim abi?
Ka: Yok yok, ben gittim gittim. Şu an  İmge’de kitap bakıyorum.

Ka: ( Geç kalmanın dayanılmaz hafifliğiyle) Seleucus hadımmış abi.
Mert: ( Aile içi espiri yapar) Neeeee kör müyüm?

( Sağ koluyla HB’nin sol elini tutmaya çalışırken Kleopatramız paralize olur)
Zerrin: Sağ kolum hangisi ya ağlıcam şimdi.
HB: (uygulamalı) Sarımsağın olduğu yer burası, soğanın olduğu yer burası. Hıh şimdi sen sarımsağınla benim soğanımı tut. Yani bi sakıncası yoksa.
Ka: Sen yap. Haluk abi seni tutcak zaten.
Zerrin: Yanlış bir yeri tutmayım da.
HB: O da olabilirdi.
Zerrin: Öyle bir film vardı. Köprüüstü Âşıkları mıydı?  Adamı tutmuş  şeyinden tövbeler olsun. O da can. O da can.
( ancak dalak bir kere teslim edilmiştir)
Zerrin : Şöyle olur mu? Tutayım, yakalayım, çekeyim. Tuttuğum yeden emin bir şekilde tabi.

(Zerrin’in çıt çıt saçlarını gören Tuğçe)
- Aaa... Çok güzel olmuş ha! Has bir şey olmuş.

(Fıtık hakkındaki detaylarla herkesi aydınlattıktan sonra)
Emre: Benim doktorluk 4.sınıfa kadardı. Sonra devam edemedim, başka sorunuz olursa bilgi veremeyeceğim. Son olarak fıtığı işlemiştik 4.yıl. Aklımda o kalmış.


(Akış sonrası Ka’nın konuşmasının yarısına yetişen Onur)
- Ay başını kaçırdım ya!!
Ka: Aybaşını mı kaçırdın? Hamile olmayasın?

 

 

22 Mart 2012 Perşembe



Oyuna 7 gün kala!
Asistan bugün Arthur Rimbaud’un ‘Bu çağda aşkı yeniden icat etmeli, besbelli’ sözüyle uyandı. Bugün prova oyuncular için saat 13.00’te, asistanlar için 17.00’de başladı. Bir takım kuşlar, 17.00’ye kadar baharı karşılayan asistanlara, oyuncuların Tolga Çebi’yle final ve kadırga sahnesindeki şarkıyı çalıştıklarını saat 16.50’de de yemek molası verdiklerini söylediler. Göz atmanımız Ka, oyunculardan saat 19.00’a kadar iyi dinlenmelerini, sonrasında sahneye inip büyük bir hızla hazırlanmalarını talep etti. Akış saatinin 20.30 olması, oyuncularda prömiyer gerginliği ve heyecanı yarattı. Akışta bazı konuklarımızın olması heyecanı arttırdı. Tüm bu hisler ve soru işaretleri ile akışa başladık. Kah güldük Kah hüzünlendik. Yönetmenimiz akış konusundaki fikirlerini söyleyerek saat 23.05’te provayı sona erdirdi. Başımız önümüzde, Antre’de buluşmak üzere kapandı dükkanlar, doldu kupalar, döndü başlar.

 

 

 

 

Bilinç Çakışı
-Esnaf Kan Ağlıyor! İşler Kesat!-

Emre: (Darbuka çalarken) Kızlar akşam Aksaray’dayım.

KA’tazözü: Her gerilmiş deri davul değildir.

Mert: (Repliğini söyler) Hoşgeldiniz Roma’ya. Roma’ya hoşgeldiniz. (Daha iyi nasıl söylerim denemesi yapmaktadır, ama olmaz.) Vizeniz var mı?
(Gülüşmeler)

Onur: Kemal abii bişey söyliycem.
KA: Olmaz!
Onur: En azından şöyle yapsak...
KA: Olmaz!
(Gülüşmeler)
    
Gün Bitmeden...Turgut Uyar’dan bugüne gelsin bu şiir:

Kapıyı açtım mutsuz değildim geldim, yorgun olmalıydım dövüşmüş olmalıydım,  öyle değilim ama bırak öyle belliyeyim.
Önce oranı gördüm önce orandan öpeceğim, önce orandan başka yerden değil.
Yolda beygirler için balya balya ot taşıyan kamyonlar gördüm.
Bak sana renkli renkli camlar getirdim, bak sana akşam gazeteleri getirdim, yedi katlı evlerin balkonların şenliğini getirdim, o haylaz kalabalığın varagele yaşamasını
al sana ışıkların yakıldığı vakti getirdim.

 

 

21 Mart 2012 Çarşamba

 

Oyuna 8 gün kala!

‘Ama olmaz ki böyle de yatılmaz ki’ adlı provamızdan sevgiler.. Bu sefer de saat 12.00’de toplanmamızla ilgili herhangi bir imada bulunmadan tören programını açıklıyoruz. Açılış “Esra yoksa Gözde var” adlı aktivitemizle yapıldı. Ardından oyuncularımız Tuğçe’nin önderliğinde 678 ses yapmaları gereken final şarkısını çalıştılar. Harikulade bir sonucun üzerine gelen canımız cigerimiz Ka’nımızın isteğiyle 1. perdeyi çalışmaya başladık. İlk sahneden başlayarak perde finali olan Kleopatra-Haberci sahnesi dahil ilk perdeyi ayrıntılandırarak çalıştık. Biraz enseden aldık, yüze biraz gölge verdik, yapabildiğimize güzel makyajlar yapıp perçemi öne düşürdük. 2.perdeyi de aynı şekilde çalıştıktan sonra Ka provayı bitirdi. Şaşırdık. Gerçekten mi dedik. Sorunu olan kalabilir dedi. Yemek arasının ardından provaya devam edelim dedik ve “Gösteri Toplumu” üzerine sohbet ettik. Okuyanlar okumayanlara okutsun tavsiyeleriyle sona eren konuşmamızın ardından Charmian, Ceaser, Mardian’ın repliklerini teker teker çalıştık. Oyuncular sorun yaşadıkları yerleri sordular, aman doktor derdime bir çareyi söylediler. Şifacı Ka yaralara melhem oldu.  Saat 21.00’de “e hadi ama açım ben yemek yicem” diyen yönetmenimizi kıramadık. Çantaları, kalem kutularını, sıra örtülerini toplayıp Antre Cafe’de buluştuk.

 

 

Bilinç Çakışı

 

Antonius: (Replik söyler) Bu habercileri bir kenara bırakıp...

(Mert’ten replik gelmez)

HB: Bu habercileri bir kenara

( Mert’ten bir kez daha replik gelmez)

HB: Haberciyi diyorum huuu

Mert: Benim devreler yandı valla.

 

Ka:Evrim bize bir kızmak ve kızmanın temsilini gösterebilir misin?

(Evrim es verir)

Ka: Tamam ya Mehmet yapsın. Sana çok değmedik bu provalarda ama uğrarım böyle arada.

Mehmet. Tabi abi buyur.

Onur: Ortalığı topla.

Evrim: Ben kızmayı yapayım, Mehmet temsilini yapsın.

 

Mehmet: Mert’e zarar verebilir miyim bu esnada?

 

Ka: (Mert’e) O köylü elini kullanma gözünü seveyim.

 

(Ka’nın sahneye çıkmasıyla)

Mert: Hayırrrr  hayırrr yaptımmm, yapççammm, yapmıştımmm.

 

Ka: (karakterin elini nasıl kullanacağını tarif eder) Serçe parmaklı yavşak eli gibi.

 

(Mert, Ceaser oynarken)

Gözde: Öfff.

Ka: Tabi aynen böyle dedirtecek bir çirkinlik işte Ceaser’ınki.

Gözde: Kafasına tekme atasım var.

 

Ka: (Mert’e) Yatak odası sesi kullansana bi.

(Mert.. kullanır.)

Ka: Ulan bu ne! Buna kim gelir? Çakallık var sesinde. Kimsenin gelme ihtimali yok.

 

Gözde: Ben bunu bir türlü söyleyemiyorum, bulamadım.

Ka: Tamama attık onu. Replik gitti. Problem çözüldü.

 

Ka: Midyeyi hatırlıyorsunuz di mi?

Ekip: Evet.

Tuğçe: (anlamaz) Midyat ne ya? Benim bilmeyip hepinizin bildiği bi de yediği bir şey mi var? Ne yiyosunuz lan hepiniz?

 

Ka: (replik bozumu) Kraliçem nasıl bir laf bu böyle? Destuuurrr!!

 

Ka: Oyun oynamayı hiç sevmiyorsunuz siz.

Mehmet: Niye abi seviyoruz ya.

Ka: Laannn çıııkkkkk!!

 

Ceasar: Kleopatra’yla ilgili herşeyi anlatın bana.

Asistan: (asistan uyanarak mırıldanır) Hakkında herşeyi duymak istiyorummm.

 

 

 

 

20 Mart 2012 Salı

 

Oyuna 9 gün kala!
Bu pazartesinin bütün ağırlığından, sürprizlerinden, kendini unutturuşundan, ‘yılbaşı sanki dündü, ne de çabuk geçiyor zaman’ geyiklerinden, bizi kurtararak bu uzun günü bize hediye eden KA’lmibize teşekkürü borç biliriz. ‘Ey doğa tanrıçam sensin benim’ dedirten bu güzel havalarda pazartesimizi atlatarak Salı provamıza başladık. ‘Şşşt Maniyelelelli Nayniriniri Ram’ provamız saat 12.00’de Zeynep’in oyunculara final şarkımızı çalıştırmasıyla başladı. Kleopatramız ve Pompeius-Scarus’umuzun aramızda olmamaları nedeniyle ‘akış alamıyorsak sohbet edelim bari dedik’. ‘Mesele darbuka çalmak değil, darbuka olmaktır’ temalı sohbetimiz, Shakespeare, Kodlar, Dünya, atmosfer başlıklarıyla devam etti. Kutsallaştırmanın denetlemek ve dondurmak olduğunu, bundan vazgeçmek gerekliliğinden bahsettik. ‘Aşk, Antonius ve Kleopatra ile öldüyse ve hatırlatılması oyunlara kaldıysa...’ dedik. Artaud katıldı aramıza, ‘Tiyatro ile devrim yapamazsınız, devrim bir top mermisinin işidir’ dedi, bir çay içti, kaçtı... Yemek molasının ardından Kadırga Sahnesindeki Lepidus’un oyununu çalıştık. Ardından Antonius-Enobarbus sahnesini ayrıntılandırdık. Kevorkumuz’un neşesi hepimize can verdi. Eski dostlar HB ile Kevork, bize hep önerdikleri gibi birden beş yaşında oldular ve uzun zamandır en çok güldüğümüz çalışmalardan birini yaptık. Ardından Caesar-Lepidus sahnesini kelime kelime çalıştık, sahnede canımızı sıkan bütün engelleri aşmaya çalıştık. Mısır kızlarının sahnelerine geçtiğimizde, Tuğçe, Evrim, Gözde ve Zeynep’in buldukları oyunlar neşemizi ikiye katladı. KA bu oyunları düzenledi. Bizce sonuç dadından yenmez niteliklere ulaştı. Günü bitirmeye yakın Octavia- Agrippa- Caesar sahnesini de çay ve geyik eşliğinde çalışarak saat 23.00’te provayı bitirdik. ‘Toplu voleybol oynanan mahalle pikniklerini’ özledik. Yok yok şaka yaptık, prömiyer çok yakın, son haftadayız çok heyecan yaptık.

Bilinç Çakışı
- İşler tıkırında! Kısa günün kârı -

Pilot KA’lem hostese seslenir : Tatlı şeyler lütfen kokpite.

(Ka, Mısır kızlarının fal oyunu için)
Ka: Devamlı fal bakan dört karı.
Onur: Her sahneye yeni fal bakıyolar.
Muharrem: ‘Bakalım bir sonraki sahnede ne olucak’ falı bakıyolar.

Ka: (...) Oluyodu ya mahallede soruyolardı: Hişşt lan kuş ötüyo mu diye.
Onur: Ötmüyo deyip ağlayan da görülmemiştir .

Ka: Ya bir insan rezil olur mu? (içten trombalinli Ka devam eder) O zaman sıçmayın. Hepinizin sıçtığını biliyorum. Leş gibi sıçtığınızı biliyorum. Osuruyosunuz da. Ya zaten ne yapıyo olabilirsiniz ki?
HB: Bu arada yeri gelmişken söyleyim; eğer biri size hiyerarşik davranıp siz aşağılamaya çalışırsa onu hemen tuvalette düşünün. Bu sizi sakinleştirir.

Ka: Ben tiyatroyla güzelleşiyorum.

(Ciddi bir sorunla ilgili tartışırken)
Evrim: Peki Kemal böyle birşeyle karşılaşınca ne yapıcaz?
Ka: Ağzının ortasına tekmeyi yapıştırmak lazım. Çat diye yapıştırman lazım.

(Ka’nın “birtakım insanlar” hakkında konuşması üzerine)
Evrim: ( masal prensesi kıvamında) Ama onlar kötü kalpli insanlar.

Ka: (Mehmet’e) Lepidus abi, senin problemin ne abi?
Mehmet: Buradaki sorun mu? Buradaki prolemi mi diyosun abi?
Ka: Ne oynucağını biliyo musun?
Mehmet: Evet abi.
Ka: Hıh şimdi onu oynayabilir misin?

Ka: Mehmet orda ‘sarhoş ohhlaması’ yapsana. Napalım kurtulamıcaz, çok sarhoşum offlaması.
Mert: Bütün gecemi anlatan offlama.

Mehmet: Abi burası (es) burası (es) burası oluyo mu?

Ka: Sarhoşun boşlukta el tutma çabası vardır ya. Elini en az iki kez elini boşa sallar.

Ka: Ayıp olan herşeyi yapıyorum. Ayıp ve çirkin olan herşey.
HB: Ne kadar ayıp o kadar iyi.

(Cümlenin melodisini tarif ederken)
HB: Yani -hiip hipp höeğğhhpb- gibi bir şey.

HB: Peki bu repliklerin arasında gülsek? Mesela söylüyorum şimdi: Eniyle genişliği aynı
Mert: Ahahha.
HB: Boyuyla yüksekliği..
Mert: Ohohoho.
( Mert uyanır)
Mert: Abi ben bu kadar gülüp eğleneyim mi?
Ka: Hayır.
Mert: Ben böyle gülüyorum ama gülmek olsun diye yani.

HB. Hatta azarlayabilirsin Antonius’u .
Mert: Giderli olsun istiyorsun yani abi?

(Müzik biterken)
Ka: Evet Arı Stüdyolarından herkes iyi akşamlar diliyoruz.

Bir Ceaser Atasözü: Son gülen iyi gülermiş.

Ka: (Shakespeare için) Çok tatlı bir yazar. Geometrik yazıyor ya. Çok datlı valla.

(Ka’nın içindeki çocuk zıplar, ayağı takılır, bi hareketlilik olur)
Onur:  Abi ben bir yara bandı alıp geleyim o zaman.
Ka: Evet yere yapıştırman gerekebilir.

Mehmet: Peki abi bu şey...
Ka: Mehmet abi konuşmayalım bunları.

Mert’ten inci tanesi: Peki abi 18’i bozar mı bu affedicilikler?

(Dekordaki kürekle oynayan Ka, manalı bakışlara kayıtsız kalamaz)
Ka: Yok yok oturmuycam üstüne, senin için oturmucam Mert kendim için istiyorum da.
Mert: Abi yüzümüze sürüyoz biz o dekoru.

(Dekordaki kürekleri kast ederek)
Evrim: Onlar da ne kadar fallik duruyo.
(Reji masasına)
Evrim: Bunu da yazdınız mı?

Ka: (Önerdiği oyunu aşırı bulunca, kendi kendine) Çirkinlikten ölücem anladım.

Antonius: (seslenir) Enobarbus! Enobarbus!
Kevork : (antre kaçırır, ayağını acıtır)  Ohh fuck me.
HB: No, thank you sir.

Kevork: Ya abi ben biraz geç gelebilir miyim?

Tuğçe: Mesele Kevork o oyunda bana kur yapıyo.
Ka: Kim yapıyo? Çağırın çabuk onu bana.
Tuğçe: O Kevork buraya gelecek.

Ka: Acıkan şehvet yapalım o zaman hem müzikale gönderme olsun.
Evrim: (aksesuarı kast eder) Babacan şevket nerde?

Ka: Mehmet orda ellerini arkadan mı bağlasan acaba bi deneyelim mi? Hani öğretmen bağlaması diye bir şey var çaldın mı hiç?

Ka: Yazıklar olsun. Kaç saat oldu bir bardak çay getirmediler önüme. Yuhh!
Asistan: Getireyim.
Ka: Oyunculara da getirin bari.
(oyuncular şaşırır)
Evrim: Benimki açık olsun bari.

(Mısırlı kızların sahnesini çalışırken)
KA: Uyuma burda.
Zeynep: Tamam.
(5sn. Sonra) KA: Uyuma!
Zeynep: Uyumuyorum, gözlerimi dinlendireyim dedim.

KA: Babam gibi kes mesafeyi.

Zeynep: Ben hepinizim hadımıyım. Hepinize yeterim. Ben hadımım! (Tuğçe’yi kucaklar.)
Tuğçe: Napıyo acaba şimdi?
Zeynep: Vuhuhuhu... Oldu mu tuttum mu?
KA: Ne rezil insansın sen ya! Senle tanıştığımız güne lanet olsun, her yere kerkiniyosun.

Mert: Ya faşizminde bir cazibesi var.
KA: Faşistin cazibesi olur mu bilmiyorum ama, kitleleri arkandan sürükleyebilecek bir bedenin elektiriği olduğu kesin. (Evrim’e) N’oldu be?
Evrim: Çok etkileyici konuşuyosun.

Mert: 150 milyon dolar kazanmış herifler var abi Hollywood’da. Alpaçino 50 milyon dolarda kazansa sahnede hala büyüleyici.
KA: Ben bunları bilmiyorum, ilgilenmiyorum ve o sektörle uğraşmıyorum Mert.
Mert: Tabi tabi.

(KA, oyun denetiminden bahsederken)
Mert: Mesela abii, İran’ı şu an denetleyemiyorlar. Amerika’nın İran’ın ekonomisinin denetleyemiyor olması garip değil mi?
KA: (Es) Işığı, müziği oyuncunun tabiki kontrol ediyor olması lazım, denetimini yitirmemeli ama...

-Şıp Sevdi Tiyatro Sözleri-

KA: Oyunculuk, her girdiği kabın şeklini alabilmektir.

HB: Koskoca adam olursan tiyatro yapmanın ihtimali yok!

KA: Oyun boşlukları doldurma sanatıdır. Fantazi bunlar zaten.


Mert:  1 tane tek ‘Tabi’
         14 tane ‘Tabi Tabi’
         Toplam 29 ‘Tabi Tabi’ ile rekorlar kitabına aday gösterildi.

Oyun Atölyesinin yeni ürünü:  Etli ekmeğe âşık olan oyuncu

Günün Şarkısı: Sen neymişsin be abi- MFÖ

 

 

18 Mart 2012 Pazar

 

Oyuna 11 gün kala!
‘Şnitzel uzun sürer’ provası için Oyun Hastanesi Cefa Gezegeninde buluştuk. Hepimizin adına ‘Pazar’ dediği güneşli bir gündü. Dertlere derman aradık. Oyuncular pek keyifli ısındılar. Isınmayı ‘Neler Oluyor Hayatta’ kanonuyla bitirmeye çalışan ekip bu konuda ısrarcı davrandılar ta ki şarkının kanona uygun olmadığını anladıkları ana kadar. Bir ara verdik, bize KA’dar. Haklı KA’svetlerimizin salona gelmesiyle ‘çalarak oturun abi’ provasına başladık. KA’nın isteğiyle oyunun giriş bölümünü çalıştık. ‘Adımlara riayet ederek’ herkes için ortak bir oyun haline getirdik. Ardından 1. perde 1.sahneden itibaren çalışmaya başladık. Mönüde taze ezber ve ışık-müzik oturtma vardı. Çalıştıklarımızı müzikle denedik. Oldu, olmadı. Olsa da yaptık, olmasa da. 2. perdenin sonuna kadar çalıştık. Yemek molasının ardından tamamlanan kostümlerle adeta bir prömiyer akışı yaptık. Bugün prömiyer olmadığına çok sevindik. Yolcu!Akış sonrası zengin KA’lkışı yapan KA’nın ardına bakamadık. Koştuk, gittik arkasından. Z raporunu unutmadan dükkanı saat 21.00’de kapattık.
‘Yürüyüşe eşlik eden güneş. Kalbe eşlik eden güneş. Beyne eşlik eden güneş. İnsanlığa eşlik eden güneş.(...) Bahar geliyor demektir. Bahar gelir gelmesine de insanoğlu onu karşılamayı bilir mi göreceğiz.’

 

 

Bilinç Çakışı

KA: Onu ordan aldım, orasını tuttum, getiricem derken Salı pazarında pazen toplayan kadınlar gibi oluyorsunuz.

Evrim: (Kevork’a) Bacağında ne var senin?
Emre: Kemik. Kevork. Bacak. Kemik. (Güler) Ama yanında başka bir şey var, ne olduğunu bilmiyorum. (Güler) Neyse sahne bitti abi... Teşekkür ederim. Ben hep böyle bir adammışım aslında. (Güler) Sahne senin artık. Müzik!

KA: Kolunda mı herşey?

KA: Burası düzüşmenin tepe noktasıdır.

Kevork: (Büyük bir ciddiyetle) Kemalciim burda dört kız var ya ben yanda olmayım, onların tam ortasında olayım ne dersin?
KA: Şahane olur bence abi. Olağanüstünden biraz daha iyi olur.
Kevork: (Ciddiyet azalır) Ne edeyim ya? Benim de bir desteğim olsun işte oyuna.
Zerrin: Son noktayı koydun gerçekten, cuk oldu.
HB: İnsanoğlu işte.

 

 

17 Mart 2012 Cumartesi

 

Oyuna 12 gün kala!
Bugün “Biraz teslimiyet olursa evrensel barış çağı yakın provası” için  hepimiz kendimize ufak tatlı bir süpriz yapalım dedik ve bu sefer saat 12.00’de toplanarak kendimizi bir nebze olsun mutlu ettik. Provaya 1. perdenin müzik akışıyla başladık. Bugün, dünden daha güzel bir gün oldu. Hemen 1. perdenin ışık akışını da çalıştık ve kısa bir aradan sonra 2. perde teknik akışına başladık. Ka’nımızdaki Merkür oranı bizi uzun bir yemek arası vermeye ve saat 18.11 de buluşmaya zorladı. Yemekten sonra var olan kostümlerle tüm oyunun akışını aldık. Teknik provaların bir an önce bitmesini ve artık oyun oynamayı istedik. Güzel yazan kalemlerimiz olsun, şahane kitaplar okuyalım, paten kayalım, kahvaltı yapalım, at binelim, maç izleyelim, denize bakalım, göğe bakalım, ajandaları atalım, sosyal medyaya vuralım, âşık olalım, Angara havasında coşalım, festivale gidelim, zorunda değilken anlamsızca erken uyanalım ve kendimize sitem edelim, ağaçlara tüneyip oralarda yaşayalım, her köşe başında birileri dans etsin, sokakları boyayalım, güzel müzikler dinleyelim, dondurma yiyelim, boşluktan sıkılalım, zillere basıp kaçalım, platonik olana değer verelim, yalın ayak dolaşalım, oyun oynayalım, kendimizi sıyıralım, zeytin ekmek yiyelim, ölelim, dirilelim, yenilelim, bir kez daha deneyip yine yenilelim,  hep yenilelim temennileriyle dükkanı kapatıp Antre’ye yollandık. ‘Uzanıp kendi yanaklarımızdan öptük.’ Sonra..Sonrası n’olsun işte iyilik, güzellik, sağlık.

 

Bilinç Çakışı

Ka: Haluk Abi repliği ışık odasına söyler misin ?
HB: Yer gök bizi alkışlasıınnn..İrfan kime diyom? Emrah kime diyom?

Emre: (Ka’ya) Abi ben burda ışığa çok girmeyim di mi?
HB: Gir gir göster kendini biraz.

( Işık provasında yaptığı hatayı düzeltmek isterken güzel Türkçemize takılan İrf)
İrf: Kusura bakmayın ben erken geldim.
Ka: Tamam bir daha alalım, geç gel bu sefer.

İrf: Şöyle yapalım. Q’yu bölelim.
Ka: ( ironik bir hiddetle) Q’yu mu bölelim??!?

Zerrin: Kemal birşey denedik az önce de gösterelim mi bi?
Ka: Eminim çok güzel olmuştur.
Zerrin. O kadar güzel oldu ki..İnanamazsın.
K: Tamam kabul edicem ama önce kurdeşen dökmem lazım. Kurdeşen döktükten sonra kesin kabul edicem.

 

 

16 Mart 2012 Cuma

 

Oyuna 13 gün kala!
Bugün ‘Gerim gerim gerdiniz, bizi perişan ettiniz’ provasına hoşgeldiğimizi nerden bilebilirdik. Hep kahkaha hep eğlence mi olacaktı sonuçta. Her ailede olurdu bu tür küçük soğukluklar. Morali bozuk komutanlar olarak yaralarımızdan şarap sızdırılmasını bekledik çaresizce. Esra ile makrome ve nakış’a başladık. Isınma faaliyeti kadar etkili oldu ki dükkan yandı, odalar kireç tutmadı. Ama olsun olsun, perişan değiliz. 1.perdenin teknik akışını denedikten sonra 2.perdeye geçtik. Işık, müzik akışından beklediğimiz verimi alamadık. Yemek molası verdik. Aranın ardından saat tam 17.00’de var olan kostümlerle oyun akışına başladık. Sorunsuz duran bir 1. perde ve 2. perde akışından sonra Ka, konuşmanın erken olduğunu belirten bir konuşma yaptı.  Kaybolmuş ve üstünden geçilen anlamlar dünyası ile ilgili uyarılarda bulundu. KA, teknikle harcayacağımız üç günün hemen geçmesi ve artık “oyun” oynamamız gerektiğini söyledi.

 

 

Bilinç Çakışı
-İşler kesat-

(Zerrin’in eline kıymık batar. Ka bu konuda o kadar deneyimli konuşur ki dayanamaz, kendine)
Ka: Akşamları eve gidip kıymık çıkarıyorum da.
Onur: Bir efsaneye göre yürüyüp yürüyüp kalbe saplanıyormuş.

HB: (onur’a) Sünnet ne zaman?
Onur: Hayırlısıyla bu akşam .

 

 

 

14 Mart 2012 Çarşamba

 

Oyuna 15 gün kala!

“Şekere bulanmış çay kaşığı” kıvamındaki provamızda herkese merhaba dedik. Kleopatramız bu gün yoktu ama olsun olsun şişman değildik. Biz burda geyik yaptıkça ”Pompeius kazançlı çıktı.” , Ka “yapmadığım neyi yapmalıyım” diyerek koşuyu başlattı. Günlerdir provalara katılamayan, sizleri de aramızda görmekten mutluluk duyarız davetiyeleriyle aramıza katılan Emre için bir uyum provası aldık. Değişen ağır reji koşullarında, kameraman, tipi nedeniyle zor anlar yaşamadı. Emre’nin ‘saniyede uyum’ yeteneği nedeniyle ekip olarak “şekerli misin vay vay kaymaklı mısın vay vay’ türküsünü mırıldandık bilinçdışımızdan. Pompeius ve Scarus’un sahne geçişlerini belirledik. Kadırga sahnesine geçtiğimizde Mehmet’in sarhoş Lepidus’u hepimize iyi geldi. Şarkımızı ezberledik. Ardından Ka, Kevork’un sahnelerine bir takım kalp acıtan müdahalelerde bulundu. Canımız yandı.  Ka, bu kalp ağrısına dayanamayıp ‘gidin kendini bırakanı siz de terk edin’ diyerek oyuncular için provayı sonlandırdı. Verdiğimiz yemek arasının ardından Ka, asistanlarla oyunun ışık geçişlerini belirledi. Bilinç çakışına çok müsait olan bu beşliden istenen randıman alınamadı. Sırası gelen, Kleopatra’nın yatağına uzandı. Sri LanKA’mızın yorgunluktan gözleri şişti. Saat 22.30’da provayı sona erdirdik, dükkanı kapattık, ev yemekleri düşledik, kimimiz yedik kimimiz yiyemedik. Hayat bildiği gibi geldi. Zaten biz bunları anı olsun diye yaşadık.

 

Bilinç Çakışı

Ka: Emrah var mı?
Emrah. Var.    

Mehmet: Burda Lepidus dalga geçiyor di mi?
Ka: No no sıfır dalga.

Emre: Lepidus için Mısır biraz Jurassic Park gibi bir dünya.

Ka: Limitsizesemeslerim var. Sağa sola savuruyorum.
Mert: Kemal abi mekana mesajı bırakıyo, sahibi gelip sessizce ortadan alıyo.

Ka: (HB’ye) Abi bunlar Antonıus ve Kleopatra. Normal bildiğin Halukla Zerrin değilsiniz yani.
HB: (ironik bir telaşla) Neee değil miyiz?

(Eylemin nedenini netleştirmek isteyen Ka sorar)
Ka: Mehmet bunu neden yapıyosun abi?
Mehmet. Sen diyorsun diye abi.??
Ka: Hayatımda bi oyuncudan duyduğum en iyi cevap.

Şefin önerisi: Nikita Mikhalkov- Güneş Yanığı

Kom bam ma kom bam ma ORUÇ ARUOBA  yapaşiti:

Kişi, tek yaşam olanağını ölümde görüyorsa;
Görebiliyorsa özgürdür.  
Kişinin özgür olabilmesi, ölümüdür.
Ölüm, özgür olabilmektir.
“İnsan ölümlüdür” ama, ölümü hep belli bir insan;
bir kişi yaşar; çünkü ölen insan, hep , şu belli insandır;
kişidir.
Ölüm kişi olabilmektir.

 

 

13 Mart 2012 Salı

 

Oyuna 16 gün kala!
Sevgili Günlük, bugün Emre yoktu. Esramız da gelemediği için oyuncularımız kendi imkanları ile ısındılar. Bugün de bahar gelmedi, Mart kapıdan baktırıp, kazma kürek yaktırmaya devam etti. Sabah kahvelerimizde şeker, yemeklerimizde tuz, dudaklarımızda ruj eksikti. Ağacı balta kesmişti, balta suya düşmüştü, suyu inek içmişti, inek dağa kaçmıştı. Dağ yanmış kül olmuş, yetmezmiş gibi midelerimizi, canımızı, ciğerimizi de yakıp geçmişti... Bugün ‘Sobanın kırmızısından güneş doğmuyor’ adlı provamız, 1. perde denemeli-yanılmalı teknik akışı ile başladı. Işıklı-müzikli 1. perde, KA’nın yeni reji düzenlemeleri ve oyuncuların uyum sağlama süreci derken saat 16.00 sularında, yemek yemek için verilen tenefüs ile son buldu.  Yemekten sonra 2. perdeye bir bakış attıktan sonra, 2.perde çakışı, kaçışı ve akışı alıp KA’mızın mide ağrısı sebebi ile provayı 20.30’da bitirmeye karar verdik. KA’mızın derdine deva olamasakta, yanında oluruz diyip, hepimize iyi geleceğini düşündüğümüz bitki çaylarımızı içmeye Antre Cafe’ye doğru yol aldık.

 

Özroma Turizm Yolcularının Bilinç Çakışı
-Lepidus Sellers-


(Kullanmaktan vazgeçtiğimiz davul tokmakları üzerine güzellemeler)
Onur: Tokmakları da satın aldık.
KA: (Cinbakışlı ES) Olsun abi tokmağımız oldu.
Onur: Neyse bu konuyu kapatalım.
KA: O kadar güzel ve empatik bir yerden konuştunki, 1 dakka saygı duruşu yapayım dedim.

(Replik bozumu)
HB: Benim gidişim...(ES) Hem gidiş, hem geliş.

Muharrem: (Elinde bıçakla) Kemal abii bişey sorabilir miyim?
KA: Mehmet’i mi bıçaklıycan?

(Replik bozumu)
HB: Mısır’da piramitlerin üzerine grafitti yapmışlar.

HB: Zerrin nerede?
Kevork: İçerde sigarete içiyor.
HB: O niye herkes gibi sigara içmiyor?

KA: Kleopatra’yı taklit eder misin orda?
Mehmet: Zerrin’in yaptıklarını mı yapayım?
KA: Başka Kleopatra yok zaten hayatımızda.

(Sahne bir türlü ilerleyemez)
Mert: (Israrla tekrar eder) Burası hala İskenderiye şöleni olamadı.
Onur: Haklısın abi olamadı.

KA: Anladın mı oyunu?
Mehmet: İnşallah yapıcam abi.
KA: İnşallah tarafı senin, yapıcam tarafı bizim.

Kılıç YanlısıKA: Hançer pek bi olmuyo abi, cücük gibi kalıyor.

Zerrin: (Repliğini söyler) Ben anlamıyorum ki neler oluyo?
Tuğçe: (Datlılıkta zirvede) Valla biz de anlamıyoruz.

(Muharrem’in kırbaçlanma esnasında nidaları üzerine)
KA: Sal abi sal, boşalcaksan boşal.
Muharrem: Ohhh, yeaaah...

Muharrem: ( Haberci anonsu yapar) Roma’ya haber götürücem. Yazdırın lan haberlerinizi! Yok ben duymadım demeyin sonra... 15 gün yokum valla.

KA’dan KleoFATMAtik duygu geçişleri: Işık provası yapalım... Böyle olacaksa hiç yapmayalım daha iyi. Tamam abi 2. perde çalışıcaz, müzik yok bişey yok. Yok ya da 1. perde akış, herşeyiyle, en baştan!

(Onur enstrüman denemesi yapar)
Onur: İrlanda olarak Eurovision’a gidiyorum.

(Asistan sözlük için örnek getirir.)
KA: Ben şimdi bunlarla mı uğraşıcam?
Asistan: Valla ben de emir kuluyum.
KA: Tamamdır heralde ya ne istiyorsun benden?
Asistan: Tamamdır demeni abiii.

(Klarnetten gelen abuk sabuk seslerden sonra)
Evrim: (Mehmet’e) Kamış çatladı galiba.
KA: Tuğçe’nin kamışı çatlamış duydunuz mu?

HB: Bir söz vardır, Less is more, -Az hep daha çoktur- diye.
Mert: (Kesici ve onaylayıcı bitttabili tavrıyla) Tabi tabi...

(Yeni rejiye uyum sürecindeki haklı panikli oyunculara)
KA: Şimdi beni yormayın. İçinizden 27.000 kere ‘oyun’ deyin.

Günün KA’tasözü: Öfke baldan tatlıdır.

 

 

12 Mart 2012 Pazartesi

 

Oyuna 17 gün kala!
Bu pazartesi Merkür şimdiye kadar yaşamadığımız bütün pazartesi sendromlarını bir hap halinde hepimize dağıtmış olacak ki kafalarımızı kaldıramadık. Böğrümüze oturan fillerden kurtulamadık. Esra’nın güzel müzikleri bizde “acaba bugün çatıdan atlasam mı atlamasam mı, nerede battaniyem, anneanneme söyleyeyim de patik örsün bu kötü havalarda sıcak sıcak, aşk ne güzel şeydi ya, nerede şimdi nerede, ben de özledim ben de” etkisi yarattı. Janbi bir sürpriz yapıp bizi görmeye geldi, oyuncular ısınmaya başladı. Muharrem, Emre, Kevork ve Onur olmadan yaptıkları ‘Esra ile Günbatımından Şafağa’  Janbi’nin de son çalışmaya katılmasıyla sona erdi. Ardından I. Perde’yi değişen reji koşullarına uygun hale getirmek için çalışmaya başladık. Bu uyum ve ezber provasını bol tekrarla ışık ve müzik geçişleriyle çalışmak istedik ama Merkür “Buradayım canlarım buradayım, yavaş olun, adım adım.” dedi. Algıladığımız bu gaipten sesi kimse yadırgamadı. Tuğçe, Zeynep, Evrim ve Onur’un geçişlerdeki efektleri belirledik, çalışmaya başladık. Herkes hevesli, Merkür acımasızdı. “İntihar etmeyeceksek içelim bari” diyerek yemek arası verdik. Kuru fasulye, pilav, turşu, boş bardaklarda Bergen çalan telefonlar, nerede o eski dünyalar, kezzaplar bile kurtaramadı bizi. Ekibin yemek sonrası sahnede “ fidayda da Angaralım fidayda, bu fasulya yedi buçuk lira, ooo mastika mastika” çalmasıyla attığımız göbekler bizi kendimize getirdi. Evrim’imizin yaptığı ‘sakızlı Müjde’ tatlısı adeta ikinci hayat oldu bize. 18.15’te toparlanıp I. Perde akışı yaptık. Saat 21.00’de bazı oyuncular için prova bitti. Evrim, Tuğçe ve Zeynep yeni ışıklar ve yeni müzik denemeleri için marke yaptılar. Saat 23.00’te Tolga yeni düzenlemeler yapmak üzere aramızdan ayrıldı. Ka yemek için Antre Cafe’ye, oyuncular ve asistanlar da uyumak için evlere dağıldılar.

 

 

Bilinç Çakışı
(Çalgı Çengi ve Işık)

Ka: Bu problemi adım adım çözmeyi umuyorum. 5 bilinmeyenli problem çünkü. Denklemi çözmek zamanımı alacak.

Ka (9/8’lik darbuka çalan Mert’e): Çok Türk bu. Olmaması gereken ritimleri çalıyorsun.
Mert: (Her zamankinden) Tabii tabii…
HB: Aslında yapmaz böyle. Anneannesi Mısırlı onun.

Ka: Prova dediğin tek dişi kalmış canavar.

(Ka bir oyun için kafasındaki rejiyi anlatır)
Ka: Herkesin çıplak olmayı kabul etmesi lazım.
Mert: Bana uyar. Protez takabiliyor muyuz bazı yerlere?
Ka: Neden ihtiyacın mı var?
Mert: Kim istemez ki 3 bacaklı olmayı.

HB: Oyunda Octavia ölüyor mu?
Evrim: Hayır ölmüyor.
HB: Tarihte ölüyor mu?
Evrim: Hayır ölmüyor.
Zerrin: Hala yaşıyormuş.

(Reji planını açıklarken)
Ka: 2011 yılında oyuncuların coşkusu…
HB: 2012 oldu ama.
Ka: Aaa… Oldu mu o kadar ya?

Ka: 2008’de Satürn’ün girdiği tarih.
HB: Neyin girdiği?
Ka: Satürn’ün girdiği.
HB: Haa…

Ka (yan flütü kast ederek): Çal onu. Tam protokol aleti, soksan acıtmaz.

Kevork: Herkes bir enstrüman oynuyor mu peki?
Ka: Sen bir enstrüman oynuyor musun?

HB: Bunlar topluca delirmiş. Da ra re ra kafası.

Ka (ters anına gelen Mehmet’e): … Kızarma kızarma, bir şey yok. Küçük bir kinaye kadar hepsi.

Ka (oyuncunun istekleri üzerine): Yemekten sonra ıslak mendil de vereyim mi?

Ka: Dostlar! Arkadaşlar! Romalılar! Akışa 5 dk. 3dk. 1 dk. 1 sn. ve başlıyoruz!

Ka (Kleofatma’nın kızlarına): Dörtdizilenler.

Onur: Ben Eros Büyükburç’um. Ben saksı değilim. Türkiye’ye aşkı ilk ben getirdim.

Onur: Kiiiileopatra

(Ka sinirlenir, cebinden uçak bileti çıkarır)
- Bir tane de bana uçak bileti alır mısınız Roma’ya?

(Müzik hakkında)
Ka: Bu ne?
Emrah: Abi bu haberci.
Bir dost: Bu bozuk ses sisteminin habercisi.

Ka: Şu an yaşamadığım iki günden yiyorum. Ölümden sonra, gömülmediğin iki gün var ya.

Ka: Tanrı’yla Kelam yani Tanrı ile Kelam. Kelam yaptım.

Ka: Benim ile ‘ile’ bağlacı ile bağlanamazsın arkadaşım.

Günün Şarkısı:
Daldan dala atlar yar
Hep sana yandım
Osman’a yandım

 

 

10 Mart 2012 Cumartesi


Oyuna 19 gün kala!
Saat 12.00’de sahnede toplanan oyuncular, Esra’sızlığın acısını kalplerine gömüp ‘kendi imkanları’nca ısınmaya başladılar. Gözde’nin önderliğindeyken son derece seviyeli seyretmiş olan egzersizler, Emre’nin işe el atmasıyla öğrendiler ki, ne oldum dememeli ne olacağım demeli. ‘Emre bunu gerçekten yapacak mıyız?’ sorusu, bir berberin bir berbere aslında neler diyebileceğini, o berberin hakkının nasıl da yendiğini fark etmemizle önemini yitirdi. Bu aydınlanmaysa yerini ‘Neler oluyor hayatta, bir de şu rüya gerçek olsa olsa’ya bıraktı. Allah sonumuzu hayır edecek miydi hiç bilemedik zira dibini göremeden sevdiğimizi gördük. Provaya Ka eli değmesiyle devrimi yaptık ve pek tabii ki fabrikalara geri döndük. I. Perde IV. Sahne nasıl başladı, ne ara başladı biz de anlamadık. Mert’in içindeki Caesar’ı, kendisinin yüzüne vurup keyiflenmekte hiçbir sakınca göremedik ama bilmiyorduk ki Mert’in ahı ışık hızıyla tutuyormuş. Tek kişilik dev in-yer-face Ka, acımasız gerçeklerini bu kez bize çevirdi, adeta ‘Ne gülüyonuz lan!’ dedi. İğne Ka’ya çuvaldız kafamıza kafamıza battıktan sonra, birkaç tekrar daha yapıp Pompeius – Menas sahnesine geçtik. Az zamanda çok ve büyük işler başarınca Scarus – Enobarbus sahnesiyle devam ettik. Yalan yok, sahne şahane oldu. Böylece sıra I. Perde IX. ve X. sahnelere geldi. Saat 16.00’da bir yemeği hak ettiğimizde hemfikir olup provaya ara verdik. 1,5 saatlik aranın ardından, Zerrin’e kavuşmanın perçinlediği şevkimizle akışa başladık. Tam I. Perde bitmişti ki aslında her şeyin yeni başlıyor olduğu gerçeği, suratımıza toKAt gibi çarptı. Bu kez farklı bir şekilde Şen Makas’lığını konuşturan Ka, rejiye ‘O eski halimden eser yok şimdi’ dedirtti. Saat 19.00 sularında, yenmeyip de yanında yatılası düzenlemelerle tekrar başladığımız akış, 21.30’da sona erdi. Beklenen ‘adaptasyon’ konuşmasını da yaptıktan sonra 22.00’de provayı bitirdik.

 

 

Bilinç Çakışı


Ka: Arkadaşlar çok özür dilerim, Bahtin terazi burcuymuş.
Zeynep: Aaa sen o yüzden böylesin!

(Sahnede replik unutulunca oyununu yapamayan Mehmet nam-ı diğer Lepidus)
- Biri Lepidus’un sağlığına demeyecek mi?

(Sahne tozu yutmuş kimlik karmaşası)
Onur: Ay abi, içeride Muharrem I. Perde, senin tiradından alıyoruz deyince Testosteron’dayız sandım bir an!

Emre: Şimdi böyle anlatınca komik olmadı bu. Fark ettim. Çalışıp geleceğim.
Ka: Küçük oyunları yapmazsanız şey gibi oluyor… Bıdı gıdı bıdı bıdı!


Mert: Sen mesela tiyatroyu bana, Onur’a, Ulaş’a bırakmışsın.
Ka: Mümkün değil!!!
Mert: Ya işte mesela… Tamam başka bir şey bulalım.
Ka: Dur bulma!

(Ka’dan bilinç akışı tekniğine giriş)
- Aynı akla ve zevk dünyasına dahil olmalarına rağmen Caesar’a karşı Antonius’u savunması, kabak dolması!

Ka: Yetkin icra, etkin dinleme diyoruz ve bugünkü perdeyi kapatıyoruz.

(Mert’in beslenme alışkanlığı üzerine)
Ka: Bu faaliyetleri öyle sevme ki, zaten her gün ızgara göğüs yiyen perhizci bir adam olarak Caesar’ı tanıyor olman lazım. Bir de şey çıktı yeni… Izgara sebze. O ne lan?!

Ka: Caesar Tanrı’nın oğlu olmaya çalışıyor. O yüzden dikey büyümüş, Lepidus ve Antonius gibi yayvan değil.

(Oyununu nasıl kurduğunu anlatırken)
Onur: Muharrem’i Moda’da bağıra bağıra yürürken düşünüyorum.

(II. Perde akışı başlamadan önce, perde kapalıyken duyulanlar)
Erdal: Arkadaşlar II. Perde’ye başlayacağız. Hazır mısınız?
HB: Hayır henüz hazır değilim. Ah evet hissettim şimdi.. Ayy yok yok vazgeçtim.
Emre: Uçağım var akşam, başlayalım artık.
HB: Aaa… Benim de var. Sen de mi aldın?

Günün Sözü: 20’sinde komünist olmayanın kalbi, 40’ında hala komünist olanın beyni yoktur. – Bernard Shaw

Şefin Önerisi
Kitap: Keçinin Şarkısı – Konstantin Konstantinoviç Vaginov

 

 

9 Mart 2012 Cuma

 

Oyuna 20 gün kala!
’Yetmez ama evet’ dediğimiz, perişan olmayan Perşembelerin en güzelini bize tatil veren bir Beyin oğlu KA, kendi tatil gününden ödün vererek teknik provayla ilgilendiğinden olacak ki 12:45’te bir hışımla girdi içeri beh beh beh! O vakite kadar Gözde ile ‘Sabahın sesi’ programına 12:00’de canlı-kanlı katılan oyuncularımız EyletmenimizKA’nın gelmesiyle ‘EyletMEN  beni  oynatMAN beni’ deseler de II. perde VII.sahneye kadar datlu datlu çalıştılar. Saat 16:00 ile 17:00 arasında yemek molası veren KA, aradan sonra I. perde ile başlayacağımızı söyledi. Oyuncularımız yemekte nohut-pilav yedikleri için enerjisi düşük I. perde istediğimiz kıvamda değildi. Yoksa bir tatil rehaveti miydi? Bilinmez. Kısacası yedikleri  nohut bile onları gaza getiremedi. KAmeteorunun meteforik bir şekilde pekmez akıtmasını beklerken AceletMENimizKA, II. Perde’ye de çarçabuk başladı. 19:00‘da provayı bitirdik. Herkes evli evine köylü köyüne yol alırken, Emre’nin ricası üzerine Pompeius- Menas sahnesi (I. Perde/VI. Sahne) Muharrem ile Emre’nin iştirakleriyle kısmi olarak tekrar tekrar alındıktan sonra saat 20:30’da  prova gerçekten bitti. Bugünlük prova bize yetti deyip, geride kalanlar olarak Antre Cafe’de soluğu aldık.

 

 

Bilinç Çakışı
(Karabük Korsanları)


(Sahneyi tarif ederken)
KA: Metronom 160
HB: Kuş kalbi gibi tam.

(Replik HB’mizin başına bela olur:‘Kalanı alır, tam tayfa kadroyla Actium burnunda Caesar’ı karşılarız. Başaramazsak o zaman karada savaşırız.’)
HB: Talanı da kam tayfa…Kalanı da tam kayfa Actium burnunda…Olmadı karada…

(Sahne sonu)
KA: Olmadı çay demleriz.

(Zerrin’in HB’nin düğmelerini yanlış iliklemesi üzerine)
HB: …Actium burnunda Caesar’ı karşılarız. (Kendi kendine) Bu kıyafetle mı komutanım?

(Zerrin, KA’nın eline batan kıymığı çıkarmaya çalışırken)
HB: İrfan ameliyat ışığı verir misin?

(‘Onunla denizde savaşacağız’ repliği yerine)
HB: Onunla karada savaşacağız. Aaaa…Bunu söylediğime çok şaşırdım Zerrin, görüyor musun?

HB’ den Shakespeareyen tantana: Aklımın rüzgarı ters yönden esse de
                                                              Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına

HB: (KA’ya) Ben öfkemi kısıp, siteme ve aşka dönüştüreyim yani? (Zerrin’e) Ben bir şeyi çok iyi siteme ve aşka dönüştürüyorum biliyor musun Zerrincim.

HB: (Zeynep’e) Hem topal hem hadım.

KA: ‘’Mısırlı’’ çorap markası gibi.
HB:  Ah Mısırlı yok muydu bir jartiyer giyesin savaşta.

HB: Çıkış nerden?
Tuğçe: Exit orada yazıyor
KA: Exit olmayın…

(Onur’un HB’ye repliğinin arasında ‘’Eros’’ dedirtme ısrarı üzerine)
KA: Abi sahnede çocuğun adını bir kez söyle de, şey olmasın çocuk.

KA: Şey güzeldi dün yaptığın onu yapsana
Muharrem: Yaa… Dün büyük yaptım diye bugün küçük yaptım…

(Zerrinsel tanım)
Zerrin: Ayva çiçek açmışa bağlamıyayım hemen di mi?

KA:  (HB’ye) ‘Allah belamı versin öyle değil’ sahiciliğinde oynasana abi.

HB: Caesar’ın… Ne Caesar ‘ı be benim adım Antonius.

HB: (Emre’ye) Sen Romalı mısın?
KA: (HB’ye) Sana diyorum abi.
HB: Ama ben kendimi hiç Romalı gibi hissetmiyorum

Mert: Yol gösterin ona oyduların arasından (Ordu demek istiyordu aslında)
KA:  Ki oymasınlar

Mert: (Yanlışlıkla) Ceaser’dan gelen adam (güler)
           (Bilinçli) Kemal abiden gelen adam
           (Zorunlu olarak doğru repliği söyler) Antonius’tan gelen adam.

Günün Keşkülü:
Dakikatten! (Kevork ‘dakikadan’ demek ister.)
KA’dan edebik yorum: Cellatlarımız bizi çok seviyor.
Biz bu lafı çok sevdik,’Günün Sözü’ demeye karar verdik: ‘Hatta hayal gücünü kullan,istediğinden fazlasını vaat et.’

 

 

7 Mart 2012 Çarşamba

 

Oyuna 21 gün kala!
Duyduk duymadık demeden, peynir ekmek yemeden, anneler beşikleri tıngır mıngır sallar iken masalcılarımız oyun atölyesi ‘sefam olsun oh oh gezegeninde’ toplandılar. Gözde ile -Sesli Nefesli’ye- dahil oldular. Yaz demeden kış demeden eğlendiler. Oyunlar oynadılar. Saat 13.00’te provaya 2. perdeden başladık. 2. perdedeki tüm sahneleri (14. sahneye kadar) en az ikişer kez tekrarladık. Ezberimizi tazeledik, oyunlarımız hatırladık. Saat 15.00 ile 17.00 arası yemek molası verdik. Bizi bu güzel havalar mahvetti, çarşılara indik. Geri döndüğümüzde kaldığımız 14. sahnenin başından oyunun sonuna kadar çalıştık. Aramızdan erken ayrılacak olan Kevork için Köylü-Kleopatra sahnesini de çalıştıktan sonra, Muharrem’in onu markelemesi ile ilk önce 1. perde  akışı aldık. Baktık enerjimiz var, ‘2. perdenin akışını da alalım’ dedik. Anladık ki, o son dubleyi içmeyecektik. Akış bittikten sonra  KA, oyunun sorunları ile ilgili olarak oyuncularla konuştu. Kulis yaşantısı ile ilgili çeşitli kararlar aldık. KA’nın ‘hadi çay ısmarlayayım size’ diyerek sonra erdirdiği prova bitmiş gibi dursa da, beynimizin içinde hepimizi kemirmeye devam etti. ‘Ne de datlı bir his bu’ dedik, Antre Cafe’ye yollandık.

 

 

Bilinç Çakışı

-There will be blood-

Kleopatra: (Repliğini harikulade, doğal bir şekilde söyler.) Bu ses ne?
İrf: (Üstüne alınır) Ya klimalar çalışıyor da kapanır birazdan.

Kleopatra: Kaftanımı ver.
Tuğçe: (Lokal çalışınca kafası karışarak KA’ya) Vereyim mi?
KA: Kleopatra dediyse vercen abii.

(Kleopatra’nın diz çökmesi üzerine)
Zerrin: Bilmiyor da nasıl çökeceğini, hiç çökmemiş ki...
Mert: (Caesar olarak) Biz öğretiriz.

KA: (Asistana) Söyleyin şunlara halı döver gibi dövmesinler. İnsan eti o!

HB: Zincirle kollarını boynuma. Bin üstüne zaferle atarken kalbimin...(Repliğini unutunca) Zıpla üstünde onun orda, ahahhaha...

HB: (KA’ya) ‘Elbiselerinle gel’ repliğini atıyorum kardeşim. Ne gerek var di mi? Kiloş eteğinle, karpuz kollarınla gel der gibi.

(Emre’nin Zerrin’in elini ‘şıllap’ diye öpmesi üzerine)
HB: Yılışma, demin bir adam dövdüm bu yüzden.

(Sahne sonunda HB’ye)
KA: Abi ordan çıkış yok!
Hb: Yok mu kardeşim?
KA: Burası Kadıköy, burdan çıkış yok.

(HB’miz Antonius’u oynarken, tavrını bozmadan)
HB: Çoğul konuşuyorum ama kimse yok etrafımda.

(HB’miz günün ilk sahnesinde keşkülü fazla kaçırınca)
Antonius: İkimizin de kabahati aynı olmazsa, kabahatimiz de aynı olmaz!?! Baştan alalım mı Octavia? Benim kafam biraz karışık, savaş çıktı ya, ahh... bir de Kleopatra’yı özledim.

(Zerrin ile HB ölüm sahnesinde yerleşmeye çalışırlar.)
Zerrin: Ama böyle olunca Antonius’u taa buradan öpmek zorunda kalıcam. Örümcek adam gibi ne o öyle?

KA: Kadın olsaydım akıta akıta giderdim.

HB: Sahnede obje kullanmaya bayılıyorum. Ne demiş Çehov? Sahnede bir obje varsa patlamalıdır.
Zerrin: Kime patlamalıdır mesela? Nereye patlamalıdır?
Muharrem: ( Gözde’ye) Sahnede oje mi patlamış?

(Zerrin ölmek üzere olan hareketsiz Antonius’u öpmeye çabalar, şekilden şekle girer, HB’ye)
Zerrin: Sen de biraz çabalasana. Bir el atıver ya...

(Oyuncular kendi aralarında sohbet ederken, Zerrin’e Hira hakkında sorular sorarlar.)
Onur: Boyu benim kadar var mı? Sesi nasıl? Saçları ne renk? Kime benziyor?
(Zerrin kime benzediğini anlatmaya çalışırken)
Tuğçe: Şu anneye baksana, sana benziyorsa dünya güzelidir kesin.
Zerrin: Ayy çok teşekkür ederim.
Tuğçe: Senin ağzını yerim ben.

KA: 1. perde akışı için son 5 dakka!
Emre: ( Mehmet’e) 2. perde için konsantre oldum ben. Oynayamıycam 1. perdeyi.

KA: Benim kafam oyuncu kafası, siz beni anlamıyorsunuz. (Testosteron klibinden bahseder) İlksen bana ne dediyse onu yaptım, öyle oynadım ben. Ondan güzel oldu.
(Klipteki takım elbisesiyle şaşkınlık yarattığı kadar övgü de toplayan Ka)
- Şimdi böyle tercih ediyorum, istesem öyle de olurum...

EgzajereciKA: Kuzguncuğa gidip kahvaltı yapmıyorum yaklaşık 60 yıldır.
(5 dakika sonra) Yaa... Tolga Çebi, yıl 2011-2012 filan. Biz Antonius-Kleopatra çalışıyoruz. Hatırlıyor musun o zamanları? Oyuna kalmış 20 gün filan. Asistanlardan biri kalem yutmuştu, napsak bilememiştik. Bengi miydi? Bengül müydü, o sırada o da oradaydı. Amaaan sıkıldım, anlatmıyorum, bitti burada masal.

KA: Herkes sahneye bir kere giriyor, iki kere çıkmış gibi oluyor.
(Oyuncular anlamazlar)
Evrim: Bir kere daha söylemek ister misin?

KA’buk söz: (Marke) Markajlamak
Şefin Önerisi: Tragedya ile Sınırları Aşmak&Theodoros Terzopoulos’un Tiyatrosu
Günün Repliği: Katlansan aptallık olur, katlanmasan kuduz köpekten farkın kalmaz!
Günün Şiiri: İsmet Özel-Şehrin insanı
                  Şehrin insanı, şehrin insanı
                  Şehrin kaypak ilgilerin, zarif ihanetlerin
Günün Şarkısı: Çarşambayı Sel Aldı...

 

 

6 Mart 2012 Salı

 

Oyuna 22 gün kala!
Bugün oyuncular, ‘Kleopatramız yok ama olsun olsun şişman değiliz’ provası için datlılık yapıp 12.00’de buluştular. Ciğerimizin köşeleri, başımızın taçları, kendi imkanlarıyla ısınma faaliyetlerini oldukça geliştirdiler. Oyuncuların, kıyıdan, köşeden arttırdıklarıyla yapılan çalışma neşe içinde -Temel BritanniKA’nın- gelmesiyle sona erdi. Aceletmenimiz provayı dün bıraktığımız sahneden başlattı. Caesar-Agrippa-Octavia sahnesini (2. perde 2. sahne) hatırlamak üzere çalışmaya başladık. Çabucak hatırladık ve çalışmaya devam ettik. Özellikle Caesar ile Octavia arasındaki ilişkiyi uzun uzun konuştuk. Birden gökten bir KA’meteor düştü ve sahneyi izleyen herkesi kulise yolladı. KA’meteor etkisi geçtikten sonra oyuncular sahneye döndüler ve provaya ‘yargılayan dünya’ konulu sohbetle devam ettik. HBmiz ‘sahnede oyuncular arasında eşitlik olmazsa, oyunun oynanamayacağını’ belirtti. ‘Sanatın işi meydan okumaktır’ dedik. Brecht, Stanislavski, Grotowski’ye sinyal çaktık. Sohbet, iştahımızı açtı, ‘e ne yapalım o zaman, yemek yiyelim’ dedik. Öyle de oldu. İlksen’in aldığı tatlılar bu Salı’yı fena salladı. Tuğçecanımızın, Kleopatramızı markelemesiyle 2. perdedeki Enobarbus sahnelerini de teker teker çalıştıktan sonra ‘SALI KANTARON SALI, YANDIM HEY HEEYYY’ türküsü ile provamızı biraz erken olsa da bitirdik. Derken Bengimiz bazı kostümlerin hazır olduğunu söyledi. Oyuncular kostümlerini ve ayakkabılarını denediler. Göze ne gada da datlı, şıkır şıkır göründüler. Süper KAhraman, Evrim’in ayakkabılarına bayılan asistanlara, aynısından almak için 4 tane daha sipariş etti. Kısa günün KA’rına pek sevindik. Onur’un Eros kostümü içindeki halinden bir daha asla bahsetmemek üzere yemin ettik ve tükanı kapatıp Antre Cafe’ye koştuk.

 

Bilinç Çakışı
-Star Wars-


KA: Blo...Blok...Bloke nasıl denirdi ya?

(Mert’in ‘seksus’ demesi üzerine)
HB: Adamın adı Sextus.
KA: İtalyanca eğitim görmüş o, di mi Mert?
Mert: Yok abiii.

(Octavia’nın harikulade replikleri üzerine)
KA: Shakespeare fena bir adam değil.
HB: Biraz daha çalışsaymış yazar olabilirmiş aslında.

KA: Bişey yapamamaya takılmayın. Bişey yapıcaz. Bişey yapamıyor olabiliriz, (es) bişey yapabiliyor olmalıyız biz.

KA: Biz, yapamayan tiyatro yapıyoruz.

KA: Biraz dur. Es kadar. Tanıdığın bir ses çünkü.
Mert: Eskada tanıdığım ses?

KA: (Caesar’a) Orası sahte. Sahte bir gülümsemeyle söyle.
Mert: Vazelinli yani?

HB: (Oyuncunun yönetmene sormadan oyunu değiştirmesi üzerine) Niye değiştirdin abii? Abii çünkü, hımmm, gak guk kabarak.

(Tolga ve Kerem’e göstermek için sahneler ‘öylesine’ alınır.)
Tolga: Anladım. Hababam sınıfının hızlı versiyonu.

(Onur’un Eros için beyaz peruk takması üzerine)
KA: Oyuna katılamıyorum.

(Onur Eros’un beyaz kostümünü giyer.)
Bir Dost: Globe’a Çağrı
Bir Dost daha: Takıyı nereye takalım Onur?
Kadim Dost: Toplu sünnetten kaçmış çocuk.

(Karakter isimlerinin anlamları üzerine)
KA: Enobarbus, Barbar demekti di mi?
Mert: (Neşeli ve atik) Baltazar desek ya ona?

Asistan Notu: ‘ Eğer elimde sihirli bir değnek olsaydı çaya batırır yerdim.’
Sıfat KA’mlamaları: İyi niyetle edilmiş saftirik laflar
Şefin Öneri kitabı: Oliver Sacks / Karısını Şapka Sanan Adam
Şefin Öneri Filmi:  Penny Marshall / Uyanışlar

         

 

5 Mart 2012 Pazartesi

 

Oyuna 23 gün kala!
Bu Pazartesi de hiçbirimiz hafta başı sendromunu yaşamadık. Hiçbirimiz işimize küfrederek gelmedik. Hiçbirimiz diyete başlamadık. Saat 12.00’de bütün enerjimizle Esra’ya teslim olduk. Sahnede bulunmayan asistanlar,  ekibin gülme krizine ve bunun dakikalar sürmesinin nedenini ‘kahkaha temrini’ olduğunu sanarak büyük bir yanılgıya düştüler. Güven temrini esnasında Onur’un bir hareketle sahnede boxerla kalması ekibi ağlattı. Boxerın yukarı katlanmış olması gerçeğinden bahsetmediler bile. Tamamı bilinç çakışı halinde geçecek olan ‘konsantrasyonu düşük ergen’ provamıza başladık. Yemek arasından sonra aramızdan ayrılacak olan Kleopatramızı bulunca hemen Mısır sahnelerini çalışmaya başladık. 1. perde 3. sahneyle başladığımız çalışmamız, 2. perde 3. sahneyle devam etti. Antonius, Kleopatra ve Enobarus’un olduğu ‘Muhteşem Üçlü’ sahnesi tekrar tekrar alındıkça türlü keşküllere, kelime oyunlarına, göbekten konuşmalara ev sahipliği yaptı. Ardından 2. perde 5. sahne olan ‘Bizim bey sinirlendi’ sahnesine başladık. Bir süredir 2. perdeyi çalışmadığımız için ezber provası yaptık. Art arda oynanan sahnenin ardından, 2. perde 7. sahneye (Thizzz izz Sıpartaaaa) geçtik. Zerrin, HB, Kevork, Emre ve Muharrem olmadan devam ettiğimiz prova provalıktan çıktı. Kuyruk yağlarından, Hollandalara, yerel kimliklerden, Amsterdam’da kardan adam sevindiren Türklere kadar herşeyi konuştuk. Olmuyor toparlanamayacağız derken konudan sıkılmış Mert ve Mehmet’in sahnede bizi rahatsız etmesinler diye sessiz sessiz prova almaları takdire şayandı. Dayanamadık Caesar, Lepidus, Octavia sahnesini (2. perde 2. sahne) çalışmaya başladık, Caesar’ı çok sevdik. KA, sahneden, sorusuna yanlış yanıt veren asistanlara ayakkabı fırlattı. Bize kadar gelmedi kiiii, acımadı kiiiii dedik içimizden. Provanın bitmesi için asistanlar uyuyormuş gibi yapmak, alkış eylemi başlatmak... gibi planlar yaptılar. Prova giderek ciddileşti, baktık ki verimli çalışıyoruz devam ettik. Caesar, Octavia, Agrippa’nın olduğu sahneyle provayı saat 21.30’da bitirdik.

 

 

Bilinç Çakışı
(Ah Hollanda Vah Hollanda)


Zerrin: Burası köy oyunu gibi oluyor, ‘Esgiden can atardın ya galmaya’

KA: Biliyorum ara vermek istiyorsunuz ama yönetmen bugün gıcık gününde, çalışmak istiyor.

Onur: Alexas Tommiks

HB: ‘Bu nasıl birşey ki’ sahnesini mi diyorsun Kemal?

KA: (Sahne için) Bir daha alalım, sonra değişik birşey yapıcaz. Gözde’den, Hamlet’ten Ophelia tiradını istiyoruz.  

(Sahne bittikten sonra)
KA: O zaman bunu bir de oynayalım.

Zerrin: Bu olmadı mı?
KA: Olmaz! Yönetmen ikna olmaz. Çok büyük oluyor.(Es) Yalandan diyelim.
Zerrin: Eser miktarda.

Zerrin: Zenginin filtresi beyaz olur.
KA: Ama zenginin ateşi olur.
        Fakirin olur ateşi, zengin ateş taşımaz.

Onur: (Haşmetle) Kaçmak mı? Nasla!
HB: (Aynı haşmetle) Ben kaçtım...
KA: Zerrin kaç kaçıyorlar.

(Mizansenin üzerine)
HB: Afiş yaptık sana, oyunun afişi.
Zerrin: Afiş tuttum bir Allah.

(Onur’un önerisi üzerine)
Asistan: Zaten replik o.
KA güler.
Onur: Sus sus replik oymuş zaten. Provaları kapatın.

(Oyunu değiştirmeye çalışır)
Zerrin: Bence sadece yürüyünce olur.
KA: Olmaz.
Zerrin: Olur olur ben onu canlandırırım.
(KA’nın konuşması üzerine, oyunu değiştirmek için kararlı)
Zerrin: Evet evet, gayet iyi anlıyorum. (Es) Ama ne gerek var?
KA: O öyle olmuyor, burdan öyle görünmüyor.
Zerrin: Yaparız onun olur halini.

Onur: Şu özgüvenin yarısını ben de istiyorum gerçekten. ‘Eros’u oynamıycam ben abii’ dediğimi düşünsene.

Kevork: Boss nerden alalım boss?
KA: (Sevinçle tekrarlar) Boss! Boss! Geriden alın boss.

KA: Çok tatlı bir provadayız, yüksek kafa provaları.

KA: Yemek arası...(Es) Fakat...(Sessizlik)
Onur: 15 dakka...Hap yutup gelelim hemen.

KA: Size Çarşambaya müthiş sürprizim var. (Es) 8 tane oyuncu bulmuşum di mi? Bunlar oynayacak diyip getirmişim. Geceleri çalışmışız biz onlarla...

KEŞKÜLLER

Kevork: Oysa Caesar’ın dönenmesinde (donanmasında)
HB: Tam kayfa tadroyla (tam kadro tayfayla)
Zerrin: Tanru (tanrı)
HB: Ay battı (ay tutuldu)
(Bunun üstüne) KA: Ay battı
                                  Canımı yaktı
Mert: Bış hareketi ( baş hareketi)
KA: Caddebostandan gelmiş Caesar

KA’dan Edebik Tanım: Deneyim fukarası
Şefin önerisi: Özgürleşen seyirci-Rançer (orjinal adı bu)
KA’buk Atasözü: Belayı üreten kadın, kendini kucakta taşıtır.

 

 

4 Mart 2012 Pazar

 

Oyuna 24 gün kala!
‘Pazar kahvaltısı kalbimizde yaradır’ adlı parçayı mırıldanarak, saat 12.00’de Oyun Atölyesi Fena Gezegeninde buluştuk. Esra’nın bizim için seçtiği şarkıları daha çok sevdik onun için de cânımız Esramız ile çalışmaya başladık. İyelik ekleriyle dolduk. Sevgili Zümrüdü An-KA’nın salona gelmesi ile ne kadar dert sahibi olduğunu anladık. Bugün içinde, bizim de dert sahibi olacağımızı gösterse de, yükünü hafifletmek için gözlerinin içine baktık, hak verdik, başımızı öne eğdik, çaresizce kendimize kızdık, kıyıdan sessizce gitmeyi istedik uzaklara...Yer yarılmadı, içine düşemedik. KA hepimizi, korkak, küçük burjuva paranoyaklıklarımızı ve mülklü dünyamızı sorgulamaya etmeye davet etti. Hep beraber ‘o biraz Scarus’ dedik. Ama ne de güzel toparlandık, ne de güzel başladık 1.perdeyi çalışmaya... Ne gadar da datlı çalıştık. Yemek arasından sonra, ne de keyifli bir 1. perde akışı aldık, anlatamayız. Keyfimiz yerine geldi. ‘Mısır Ekibi’ için prova sona ererken ‘Roma tarafı’ çalışmaya devam etti. KA, Roma’nın mesafeli ve protokol yapan halini, uzun bir yemek masasının etrafında oynayarak çalışmayı önerdi. Oyuncular emektar yemek masasımızı sahneye taşıdılar. Bütün Roma sahnelerini masaya oturarak oynayan oyuncular, duyguyu kendi sahnelerine taşımaya ant içtiler. Saat 21.30’da provamızı bitirdik, dükkanı kapatıp Antre Cafe’ye koştuk.

 


Bilinç Çakışı
-Konuş Onunla-

(SerzenişKa yıpranarak)
KA: Dünkü maç kaç kaç bitti?
Mert: 6-1
KA: Bak gördünüz mü? Bunu biliyorsunuz ama...
Mert: Ama cebime geliyor.

(İroniKA)
KA: Datlı datlı geçinip gidiyoruz. Kasaba kurnazıyız biz.

KA: Bu sahne oynanamayacak öyle anlaşılıyor.

(Repliğini söylemeye çabalar.)
Kevork: Nakarata herkes ‘etlik’ etsin.

KA: Heyecandan coşkudan yanımdaki adamın memelerini sıkıyorum. Adam ama, bi tek onun memesi sıkılır çünkü.

KA: Gitti, yönetmenlik gitti benden.
Asistan: Tövbe de.

SesleniKA: Haberciler! Yol aslanları! Dizelciler!

KA: Aşk öyle birşey. Tümü varsa aşk var. Yarım aşkı ne yapayım? Kes ordan 250gr.
Evrim: İnsan birşeyi severse çok sever. Aşırılık kaçınılmazdır. (Don juan’dan)

GüvercinKA: Napayım ya? Üffff... Hamsi mi yesem acaba?

KA oyuculuk kuramlarına yeni terim ekliyor: Çocuk oyunu koşması.

(Zerrin Kleopatra’yı oynarken birden keser.)
Zerrin: Aaa... Yalancıya bak. Aşağılık kadın.

Mert: Akmayan bir şey var, bana akmıyor. Sana da akmıyor.

(KA’dan oyunculara edebik atışlar)
KA: Siz de Antonius ve Kleopatra’nın dilini ağzınıza alailir misiniz?

2. Fotoğraf çekme Olimpiyatları
Artistik puan: 9.1
                       9.1
                       9.0

HB: (Fotoğrafı çeken İrf’e) Üstteki düğmeye basacaksın.
Zerrin: Kulak filan yapmayın.
HB: Bi fotoğraf çekinebilir miyiz?
HB: İrfan karaciğer tahlili mi çekiyosun?
İrf: Allah çektirmesin.
Emre: 2 yılda çektin valla.

KA: ( 2 saatlik dertli konuşmanın ardından) Anladınız mı?
Ekip: Çok iyi anladık.
KA: Anladığınız şeyleri oynayabilir misiniz?

KA: Hepimiz haselkader tiyatro yapıyoruz.

KA: Kendinize başka türlü özenler gösteriyor olmanız lazım.
Mert: Kesinlikle.
KA: Sonuçta Mert ile aynı yere gelmiş olmak...

 

 

3 Mart 2012 Cumartesi

 

Oyuna 25 gün kala!
oyun atölyes’nin “Dibini Görmeyen Kimbilir Neler Görür” provasına saat 12.00’de hoşgeldik. Aradığımız dahili numarayı bilmediğimiz için hiçbir tuşa basmadan, sessizce bekledik. Bekleye bekleye bir hale gelince oyuncular ‘kendi imkanlarımızla 2’ ısınmasına başladılar. Operatör Ka’nın gelmesiyle karınca kararınca ısınması sona erdi. Bir gece önce üzerine uyuyup bugüne uyandığımız I. Perde VII. Sahne’yi (Godfather Sahnesi) Caesar, Antonius ve Lepidus’la çalışmaya başladık. Caesar’ın bu sahnedeki öfkesini retorik yaparak nasıl çıkardığını konuştuk. Caesar’ın pisliğine, fesatlığına, gudubetliğine dayanamayıp –Ka’nın doldurmasıyla – Caesar’a cimdal çektik. Bu sahnenin ardından, kendisine “Bir Gün Görmesek Yanar İçimiz Yanar” adlı şarkıyı armağan ettiğimiz Kleopatra’mızın da katılımıyla giriş sahnesinden itibaren çalışmaya başladık. Oyuncular oynadıkça rejinin Mısır sahnelerine zaafı arttı da arttı. Mısır’ı ve Kleopatra’yı ne kadar özlediğimizi fark edip I. Perde’nin sonuna kadar – bedeni değil ruhu bizimle olan Emre’nin sahneleri dışında – çalıştık. Kleopatra’ya, Antonius’a, gülmelere, sevmelere, aymalara doyamadık. Bu durumun bizi acıktırması üzerine yemek arası verdik. Ekip olarak yemekten hemen sonra denize girmeye, spor, banyo ve prova yapmamaya karar verdik. ‘Ömür biter yemek arası bitmez’ mottosuyla ilerlediğimiz bu haftaya uzun bir ara daha ekledik. Aranın ardından I. Perde I. Sahne’den başlayarak perde sonuna kadar tekrar çalıştık. Aklımıza takılanları tekrar sorduk, öğrendik. Bazı replikleri düzenledik, bazı yeni oyunlar bulduk. Provayı saat 19.30’da Muharrem, Mert, Mehmet ve Onur’un kalması şartıyla kısmi olarak sona erdirdik. Kalan sağlarla VII. Sahne’yi çalışmaya başladık. Uzun, ince ve incelikli olan sahnemizi, ilk replikten itibaren titizlikle çalıştık. Caesar’ın Antonius’u nasıl bir ruh haliyle dinlediği ve yanıtlarını nasıl bir yerden verdiğini teker teker deşifre ettik. ‘Ka bu kadar şeyi nasıl biliyor? Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi?’ soruları havada uçtu. Saat 19.00’da provayı sona erdirdik.

 

Bilinç Çakışı
(Paramparça Provalar ve Asistanlar)

HB: Lepidüs kaldı adamın adı. Otobüs gibi. Lepidus ya onun adı.

Ka: Mert biz Caesar’la ne anlatacağız seyirciye?
Mert: Abi nasıl?
Ka: Dün ödev verdim ya.
Mert: Allah allah. Ben duymadım?
Ka: (Salona kendini onaylatır) Dün ben bu soruyu ödev verirken herkes burada değil miydi?
Mert: Abi ben acaba 5 dk. kulise gitmiştim, o arada mı acaba?
(Mert soruyu yine de cevaplar, alnı aktır artık.)
Ka: Mert ödevin şartı 5 kelimeyle anlatmaktı.

Mert (Ka’ya): Nereden alalım abi? Alttan mı?
Ka: Yeter, 2 ay alttan aldık. Kaldığınız yerden alın artık. Üstünden de alabilirsiniz kaymaklı kaymaklı mis.

(Mehmet’le Mert sahneyi dip dibe oynamakta ısrar edince)
Ka: Mehmet Mert’in alt dudağını çok sevdi, bir gün kapacak belli.

(Söylenen ama uygulanamayan oyunlar için)
Mert: Farazi tiyatrosu gururla sunar...

(Mert Onur’u markelerken)
Mert (Labienus’a): Libiyenus!

Ka (Kevork’a): Bunları denediğin için teşekkür ederim. En azından cesaret sahibisin ama ilk yaptığın ne güzeldi be!

(Antonius sahne sonunda yanlız ve repliksiz kalınca kendine sahneden çıkma nedeni bulur)
HB: Ben bir gideyim de elimdeki mektubu çerçeveleteyim.

Ka (Kleopatra için): Çok namussuz bir kadın. Bir tane olsa da alsak. Nasıl acı çektirir biliyon mu?

(Klarnet çalarken Kleopatra’nın birden kendisine bağırmasıyla panikleyen Tuğçe)
- Klarneti yutuyordum.

(Antonius’un kullandığı aksesuarın üzerine)
HB: oyun atölyesi yine aşırı yorum yapmış. Yine bokunu çıkarmış.

(HB’den edebik yorum)
- Baca nasıl olursa olsun yeter ki dumanı bol olsun.

(oyun atölyesi yeni piyasalara giriş yaptı)
- “Hafızam da tıpkı Antonius gibi beni bıraktı gitti.” diyen Kleopatra bebekleri tüm oyuncakçılarda. Üstelik üst üste, istediğiniz kadar söyletme olanağıyla birlikte.

HB (Antonius): Karıma gelince... (replik atlamanın getirdiği es) Dur! Niye geliyorum karıma?

(Zerrin’in vurduğu yerde gül biter)
Zerrin: Ay çok vurdum. Çok özür dilerim. (Sarılır)
Onur: Hep böyle sarılacaksanız ağzımı yüzümü ponçik edebilirsiniz.

HB (Antonius’un Kleopatra için hissiyatını anlatırken) Bir yandan ben bu zevzeğe nasıl âşık oldum diye düşünüyor. Ama tam da bu yüzden âşık oldu aslında.
Ka: Daha eğlencelisi var mı ya? Lunapark gibi kadın.
Evrim: Bazen kusturuyor bazen eğlendiriyor.
(Kahkahalar)
Evrim (asistanlara): Yazarsak bunu... Hep Mert hep Mert...

(Kleopatra’nın dağıttığı altınlar üzerine)
Zerrin: Hayır tamam zenginiz falan da, kim kime öyle avuçla altın verir?
Ka: Mısır’ın zenginliği öyle bir zenginlik ya...
Zerrin: Yok cimriyim ben. Yeter 1 tane.
Onur: Böyle böyle Kleopatra olduk diyor.

Evrim: I.Perde mi sadece?
Ka: Yani isterseniz II.Perde akış deneyelim, görün neler oluyor...

(Samimi İtiraflar)
Ka: Ben hıyarın başıyım!

Asistan: Beynim beni terk etti, gerçekten!

 

HİRA’YA SELAM OLSUN! SELAM SANA LONDON BEYİ
Zerrin’den sıla kokan, fıkra tadında anı: Hira küçükken Zerrin’e fransızca bir tekerleme söyler. Annesine bilip bilmediğini sorar. Annesin de der ki asıl sen şunu biliyor musun: Amerıkalı Götüyamalı!
(Hira bir süre sonra dönüp sorar)
- Anneeee Amerika mı daha uzak Götüyama mı?

(Asistanlardan ‘Ağla! Ağla!’ tezahüratları eşliğinde, gece biterken)
Sıradaki parçamız bizleri gurbetten takip eden Hira için geliyor:
Erkan Oğur – Pencereden Kar Geliyor şaka şaka ‘Sakın Geç Kalma Erken Gel’

 

2 Mart 2012 Cuma


Oyuna 26 gün kala!
Zerrin ve Emre’yi aramızda gördüğümüzde mutlu olacağımız, ama göremediğimiz ve bunu zaten önceden bildiğimiz, ‘olsun yine de hepimiz biriz’ dediğimiz provamız saat 12.00’de başladı. Oyuncular, Gözde liderliğinde, kendi imkanlarıyla, ısındılar. 1.5 saat süren ‘kahvaltı sonrası prova başı’ geyiğine son verip I.Perde II.Sahne’yle çalışmaya başladık. Haberci, Antonius ve Enobarbus’un olduğu bu sahneyi ayrıntılandırdık. ‘Enobarbus’ karakteri üzerine biraz daha konuştuk. Kleopatra’yı tarif etme halini çok sevdik, Shakespeare’in posterlerini yaptırmaya karar verdik. Posterleri odamıza asıp her gece uyumadan bir kez öpeceğimiz günleri düşledik. Ardından IV. Sahne’ye geçip Caesar – Lepidus – Haberci sahnesine geçtik. Sahneyi replik replik çalıştık. Caesar’ın en az Kleopatra kadar ‘oyuncu’ olduğu fikrine vardık. VII.Sahne’yle devam ettiğimiz provaya acıktığımız için ara verdik. Son üç gündür giderek uzayan yemek arasının ardından VII.Sahne’ye devam ettik. Antonius, Caesar ve Lepidus’un bu sahnedeki niyetlerini belirleyip, tavırlarını replik replik çalıştık. I.Perde XI.Sahne olan Octavia – Caesar – Antonius sahnesini de çalışıp provayı kısmî olarak sona erdirdik. Ka; Mert, Mehmet ve Onur dışındaki oyuncuları evlerine yollayınca IV.Sahne’yi çalışmaya devam ettik. Sahneyi bir de cıbırca çalışıp Mert’in içindeki Japon’u, Mehmet’in içindeki Bulgar’ı, Onur’un içindeki Alman’ı çıkardık. Giderek gevşeyen provamız, haznedar – hazinedar spekülasyonları ile saat 22.00’de sona erdi.


Bilinç Çakışı
(Caesarcık, Yavrum Benim)

(Oyuncular ses ısıtırken)
HB: Niye fısıldıyorlar ki? Seyirci duymaz bunu.
Ka: İçlerinden konuşuyorlar. İçlerine oynuyorlar.

(Mert’ten ironik temrin önerisi)
Şu köşe yaz suşisi
Bu köşe kış suşisi
Ortada su suşisi

Ka: Uzaktan tanınan aura geldi.

Ka: Başlayalım o zaman, 1.5 saat geyik yetmez mi? Topu taca atıp durdum.

(HB, sahne sonunda sahnede kalmaya devam eden Antonius’a çıkış nedeni bulur)
HB: Ben de bir çişimi yapıp geleyim.

(Repliği hatırlamaya çalışırken)
HB: Komutanlara söyle, söyleyelim, söylesinler ya da tahmin etsinler geleyim. (Mert’e döner) Mert, içimizdesin.
Ka: Mert her yerde parça parça yaşıyorsun artık.

Gaipten Kitap Önerisi: Antipatik Olmadan ve Yumurta Kırmadan Caesar Olmak.
(Tüm Kitapçılarda)

Ka: Vermek fiili vermek fiilidir. Vermek isteyince verin. Yanlışlıkla vermek yok yani. (sahneye) Pardon bir daha verir misiniz? İstemeden verdiysen o zaman kuntakintesin demektir.

Ka (Caesar’ı tarif ederken): Misfakla dişlerini fırçalıyor.

HB: Kasıtlı değildi. (es, gülme krizleri)
Sinirli Ka: Ka’sitli

Mert (replik için): Biz aslında bunu Haluk Abi’yle şey yapmıştık... (cesareti gittikçe kırılır) yapmıştık, gösterebiliriz. Gösterebilir miyiz? Göstere....
HB: Kemal, Mert sana bir şey gösterecekmiş.

(HB’nin Mert’le sahnesindeki dil sürçmelerinin devamı üzerine)
Ka: Abi üzüm üzüme baka baka kokarır.

HB (çevirinin diğer hali): E çok güzel. Ben çok sevdim onu. Onunla evlenebilir miyim?

Ka: Delikleri kapatırsak ses çıkar. Delikleri kapatıp sıkı basalım.

(Bilinçli Ka’nın ‘pozisyon’a povifyon demesi üzerine)
Ka: Ben Caesar’ı peltek oynayayım abi.

Tuğçe: Bizim hocanın kızının adı da Ophelia.
Evrim: Allah bahtını benzetmesin.

Ka: Çok tatlı bir yerdeyim. Hep yönetmen olacağım bundan sonra.

HB (kasıtlı değildi kargaşaya geldi repliği yerine): Reddetmedim gargaraya geldi.

Mert: Abi ben burada ayağa kalkmak istiyorum.
Ka: Otur otur. Ayrılış diye bir oyun oynadık. Sadece telefonla oynadık.

(Mehmet yürekler arası yerine direkler arası deyince)
- Bir de ekmek arası var ama konumuzla ilgisi yok.

(Kapasite lafı üstüne)
Onur: Acıbadem Kapa Sitesi’ne gidiyorum ben.
Hızını alamayan Onur: Geçen gün bir snickers geçirdim.

(Cıbırca temrini yaparken)
Ka: Ama cıvıtmayın.
Mert: (gayet ciddi) Tabii tabii.

 

 

1 Mart 2012 Perşembe

 

Oyuna 27 gün kala!
Bu sefer büyük bir değişiklik yapıp saat 12.00’de Oyun Atölyesi ‘Sefa Gezegen(g)inde’ buluştuk. Uzun zamandır oyuncuları bekleyen Esra ile Kelle Paça’ya geçtik. Ve biz asistanlar, reji masasının, Zerrin’in getirdiği çikolatalardan görünmez olmasından dolayı bu işi daha fazla yapamayacağımızı düşündük.
Tersten uyanan KA, bugün provaya 1. perde 12. sahneden başlamaya karar verdi. Piyangonun Kleopatra ve Haberci’ye çıkması üzerine provaya hemen başladık. Sahneyi ayrıntılı çalıştık, yeni oyunlar denedik. Hemen ardından 8. sahne olan Kleopatra-Haberci sahnesine başladık. Reji masasının izlediği sahne Kevork’un getirdiği tatlılar eşliğinde izlediği sahne tatlı tatlı çalışıldı. Yemek molasında Emre’nin örgütlediği Ekip, Onur ve KA’ya şakalar yaptılar. Emre’nin anlattığı aşırı komik(!) fıkraya çılgınlar gibi gülen ekip, KA ve Onur’un ortamdaki fıkrasızlığa gülemeyişlerine, gülüyormuş gibi yapmalarına çok güldü. Giriş sahnesinden başlayarak provaya devam ettik. 1. perde 1. sahne (ezme Antonius) sahnesiyle başlayıp, 3., 5., 10., 11. sahneleri teker teker çalıştık. 10.sahnede provanın en uyumsuz çifti olan Emre ve Muharrem, bu sahnesinin trafiği nedeniyle sürekli birbirleri ile çatıştılar. Tiplerini Laural ve Hardy’e bağlayan ikili, izleyenleri pek eğlendirdi. Devam edemeyeceğimizi anlayan Emre ve Muharrem’in ‘Ama Olsun’ adlı parçaya yaptıkları koreografiyi izledikten sonra, saat 20.00’de provayı bitirdik.

 

 

Bilinç Çakışı

KA: Şöyle bişey rica edicem(es)...Edemiycem galiba.

Provada olmayan Kevork’tan KA’ya mesaj: Abim 13.15 vapurunu alıyorum.

(Haberciye ‘adam’ kelimesinin kullanılmasının, ancak oynayanın Onur olması üzerine)
KA: Adam yerine çocuk kullanalım.
Onur: Doğru. Yani ben... Adam olmuyo abiii haklısın.
KA: Yani adam olmuyor evet.
Onur: Emre’yi mi çağırsak?
Bunun üzerine bulunan kelimeler: Habermen, postacı, gudik, kerata, deliganlı

Zerrin: (Onur’un oyunu üzerine) O kadar gerizekalı gibi değil ama!
(Gülüşmeler)
Onur: Bugün benim günüm, belli.

KA: Yemekten sonra niye üşürüz ki?
Kevork: (Alınır) Kim üşüyo abiii?

Kevork’a ŞAMAN kelimesini anlatmamız üzerine:
Onur: Biz şamanla müslüman olmuşuz.
          Türkler şaman içinde müslüman olmuşlar.

Zerrin: Bence Kleopatra’nın davranışları nedensiz değil.
HB: Bence Kleopatra nedensiz kötü.

(HB arayı zamansız uzatınca)
KA: 5 dakikalık aradan yağ çıkaran Haluk abii.

(Yaptığı tonlama yüzünden kendine yabancılaşan Onur’a)
HB: O tonlamayı nerden aldıysanız bize de alın.
Onur: Biraz büyük alayım da başka oyunlarda da kullanırsınız.

Zerrin: Nerden alıyoruz?
HB: Alttan olabilir.
KA: Ön oyunu yapmışız, bitmiş, yatağa geçilmiş.
Zerrin: Üzerime rahat bişeyler giyineyim ozaman.

HB: (Onur’a) Mimik aldın mı bugün yanına?
Onur: Aldım.
HB: Ben evden çıkarken unutmuşum gene.

(Kleopatra’nın aşk oyunları üzerine)
KA: Veremli veremli, ayy  kan kusuyo, ölecek.

KA: Kleopatra burda Antonius’un o kadar canını yakıyor ki, bayağı dipten vuruyor, bir daha yetişmemek üzere dipten vuruyor.

YENİ ÜRÜNÜMÜZ TÜM SEÇKİN MARKETLERDE:

Biz Âşıkların Hüzünlü Gıdası

Günün Filmi: Kleopatra’nın çikolata fabrikası

Günün Şarkısı: Şaman düşer ellerimden yere
                         Oradan tahta boşluğa
                         Saatler çalışır izinsiz hep bir sonraya...

 

 

29 Şubat 2012 Çarşamba

 

Oyuna 28 gün kala!

Oyuncular saat 12.00’de ‘Oyun Atölyesi Sefa Gezegeni’nde’ buluştular. Büyük bir hızla ‘Janbi ile Günatımından Şafağa’ programına katıldılar. Uykulu gözlerle geçen bir saatin ardından Zerrin ve HB’nin de katılımıyla saat 13.05’te oyun provasına 1.perde 1. sahneden başladık. Günü, yemek molasını dikkate alarak Mısır ve Roma provası yapılması üzerine ikiye böldük. Hızımızı alamayarak 1.perde 2.sahne ile 3.sahneyi çalıştık. Baktık duramıyoruz, 5.sahneye atladık ve hatta 8. sahneye kadar sıçradık. Geçtiğimiz iki gün yaptığımız altın günü provaları işe yaramış, enerji depolamışız diye düşündük. Durmadık Zerrin’de de yorulma belirtisi göremeyince 12.sahneyi de çalıştık. Yemek arasına kadar Kleopatra’nın olduğu bütün sahneleri çalışıp, Kleopatramızı istirahate gönderdik. Yemek arası sonrası ‘Roma provasına’ 7.sahneden başlamaya çalıştık. Olsun, en azından ezber almış olduk. Aceletmenimiz KA, 7.sahnenin oyuncularını greenrooma ezber yapmaya yolladı. E o zaman 6.sahne olan ‘Ama olsun, olsun, pişman değilim’ sahnesine bir bakalım dedik. Pompeius-Menas’ın olduğu sahne üzerine çalıştık. Sahnenin geçtiği mekan hakkında konuştuk ve bu bilginin oyunu güçlendirebileceğini düşündük.  Ardından Emre’nin ‘ezberde devleştiği’ 9.sahneyi çalışmaya başladık. Emre şakalarla durumunu çabuk toparladı ve 10.sahne olan ‘Tikli Lepidus’ sahnesine geçtik. Mehmet’in düşüp kalkmaları, yılan-timsah tikleri ve tüm sempatisiyle damgasını vurduğu  kadırga sahnesi trafiği Emre’nin canını sıktı, herkes eğlenirken o kendini paraladı, onu izleyen reji onun haline çok güldü. Artık provalara gelebilen koltuk değnekli Zeynebimize ‘Seni gidi topal’ şarkısını çaldık. Zeynep, sahnede çiftetelli oynayan oyuncuları görüp dayanamayınca koltuk değnekleri ile sahneye fırlayıp dansa katıldı. Neşe ile geçen bir provayı da 21.00’de bitirmiş olduk.

 

Bilinç Çakışı

(Oyuncuların provaya geç başlama isteği Zerrin engeline takılır.)
Onur: Provalara biraz geç mi başlasak?
Zerrin: Bu saat yeterince geç değil mi zaten?
Onur: Hah, tamam o zaman.
Emre: Ama biz karşıdan geliyoruz.
Zerrin: Biz karşıdan gelmiyor muyuz?
KA: (Emre’ye) Siz daha karşıdan geliyorsunuz galiba. Sen Etiler’de oturmuyor musun?
Emre: Biz, kısa bir süre önce Gaziosmanpaşa’ya taşındık. Ekip olarak ordayız.

Emre: (Zerrin’e) Spor yapalım beraber.
Zerrin: Yaptım ben.
Emre: E biz de geçip yapsak onlarla hep beraber?
Zerrin: Olmaz bana kadar var.

KA: (Geçen provayı anımsayıp) Mesela oraya gelmişsiniz, konuşmuşsunuz, dans olmuş, bitmiş. Ordan başlayalım.
Mert: Farazi tiyatro

(Müziği başlatamayan İrf’e)
Emre: İrfan polis mi çağıralım?
KA: Tamam İrfan’dan müzik çıkmıyor sanırım.
HB: Ağzıyla yapsın.
(İrf.  ağzıyla dans müziği yapar.)

(Onur’un çılgın önerisi ışık hızıyla bloke edilince)
KA: Ama bu çılgın fikirlerin hepsine açığız.

(Toplu fotoğraf çekimi sırasında)
HB: Hadi İrfan bu zamana kadar röntgenimiz çıkardı.
(10.sn sonra)
HB: İrfan ben bugün flu çıkabilirim. Evden bu sabah çok flu çıktım.

KA: (Pompeius için) Konuşma senden biraz uzakta abi. Ne demek istediğimi bilmiyorum

KA: (Kadırga sahnesindeki terazi burcu Emre için) Terazinin hüznü
(Mehmet’in sarhoş Lepidus’u oynarken düşmesi üzerine bu anı kaçıran kameramana)
KA: Sende bir boku çekemedin, tüm olaylarda offline.

Emre: (Sahne sonunda Muharrem’e) Atıl kurt
Muharrem: (Kulisten) Katıl kurt
Emre: ...Var gücümüzle savaşmaya...
Muharrem: Argggghhh!
Emre: Abi onu yapmasan?

Emre: Elimizde fazla Menas var mı?

(Kleopatra sahnesini deşifre ederken Mert atılır.)
Mert: Zaten Kleopatra diyor ya ‘Antonius öldü dersen hanımını öldürürüm’ diye. Çok tehlikeli yani, haberciyi karısını öldürmekle tehdit ediyor.
(Ekipte kısa süreli sessizlik)
KA: Oğlum orda ‘hanımını öldürürsün’ diyor, yani kendisinden bahsediyor. Kleopatra habercinin hanımını napsın?
(Kahkaların arasında evimizin neşesi Mert zaman zaman)
Mert: Depresyondayım. Beyin duyum çalışmıyor.
Mert: Hadımağayı hanımağa anlamak kolay mı? Ben yıllarımı verdim.
KA: Bunun komedisi olur. Pazartesi günleri Mert oynasın.
Gözde: Ama n’olur sadece Mert oynasın.

KA: Replik böyle mi gerçekten?
(Selin repliği söyler.)
KA: E niye böyle söylemiyor Mehmet?
Selin: (Es) Sarhoş galiba.

Geyikler dize kadar: Oyuncunun oynayamayıp tarif etmesi ‘Takla Payı’
Lepidus: Bir denetim hatası
Günün Batılı: Zerrin Kleopatra’nın hançerini KA’ya verirken hançere tükürür.
KA’dan-söz: Sıyırsınlar dedim, sıyırdı. Yanlış anladı.

 

 

28 Şubat 2012 Salı


Oyuna 29 gün kala!
Evrim, Gözde, Muharrem, Mehmet ve Onur’un katılımıyla prova için buluştuk. ‘Salı sallanır’ adlı provamız bir süre başlayamadı. Neden başlasındı ki? Provaya gelen oyuncuların hiçbirinin ortak sahnesi yoktu. Bu durum başta yontmanımız Ka olmak üzere hepimizin işine geldi. Bunu fırsat bilen asistan gitti, kekler, muzlar, bonibonlar, mercimek köfteleri aldı, provayı adeta neşeli bir pikniğe çevirdi. ‘Ka ile Sabah’ sohbetleri eşliğinde yaptığımız altın gününde, maymunların parayla buluşması, menapoz, kemik erimesi, bel ağrıları, doğurganlık, tutumluluk, Küba, bir olmak, erkeklerin salaklığı, seks, meme, kalça, ekşili köfte, girilen tatlı krizleri hakkında uzun sohbetler ettik. Bu konuları birbirine nasıl bağladık, buralara nasıl geldik, neden böyle olduk, bilemedik. Gözde’nin ‘Charmian dürtmeleri’ ile Charmian üzerine konuştuk. Charmian’ın repliklerini teker teker çalıştık. Evrim’in ‘Alexas dürtmesi’ ile devam eden çok ciddi (!) provamız, Tolga ve Kerem’in gelip sahneye kurulmalarıyla bölündü. Çok sinirlendik, bedenimiz sakatlandı. E o zaman ‘Lepidus dürtmeleri’ne aldırmadan, provayı bitirelim dedik. Saatlerimiz 19.47’yi gösterirken dükkanı kapatıp soluğu Antre Cafe’de aldık.

 

 

Bilinç Çakışı
(Neşeli Günler)

Ka: Muharrem 6 kilo doğmuş.
Muharrem: Çıkamamışım zaten.
Evrim: Oha baya iki yaşında doğmuş.

Evrim: Beni ebe doğurtmuş. Ebelerin son dönemiyim.

Ka: Gözde, oyunun tematik cümlesi ne olur sence?
Gözde: Kendinize gelin.
Ka: Savaşma seviş.

Ka: Dün çok iyi bir prova yaşadık. Zerrin bizi çok eğlendirdi.
Mehmet: Ölçülebilen Zerrin, Zerrin değildir.

(Genel bir oyunculuk problemi üzerine)
Ka: O kadar Dionysos konuş, sonra gel burada Apollon kilitlenmesi yaşa...

Ka: Korku ve nefretli bir cümle vardı ya, Macbeth’de miydi müzikalde miydi? Aaaa! Kafam takıldı. Korku ve nefret....
Onur: Sordular seni, neredesin?

(Günün spekülatif atasözü)
- İki camii arası beynamaz. (Tercihe göre bi’namaz da diyebilirsiniz)

(Bir şey yapmaya çok niyetsiz olmamız üzerine)
Onur: Abi prova garip bir yere doğru gidiyor. Ya şu an bitirip ilişkimize devam edeceğiz ya da hava değişikliği ver bize.

(Ka’dan edebik yorum)
- durum tarifi yaparken -
Şöyle bir şey “Gemiler kalkar limandan.”.

(Oyuncuyu kıvama getirdikten sonra)
Ka: Bir şey diyeceğim. Mısır de bakayım?
Evrim: Mısır.
Ka: Gel g.tümü ısır!

(Cümleyi tarif ederken)
Ka: O Romalı...
Evrim: E, ben Roma diyorum.
Ka: Romalı olacak o.
(problem çözülünce)
Ka: Anaa Antonius hakikaten Romalıymış.

Ka: Dünyanın en güzel asistanları diyorsun, diyelim. Yani... Öyle diyelim... Öyleymiş mesela...
(Asistan notu: Not alıyorum, içim yana yana...)

(Şekspiryen sahnelere Kemalyen çözümlemeler)
Caesar’a bunu yaparsan, Caesar dinlemez çocuğu koyar yani.

(Günün repliği boğa burcu olan Gözde’ye patlar)
- Nerede? Koca Nil’in (boğa) yılanı nerede?

(Ka Kleopatra’yı markeleyen Gözde’ye kurulur.)
- Fil yutmuş Kleopatra.

Ka’dan Günün Şarkısı: Ben yine sana mecburum.

Günün Olmaz Olası Sorunsalı:
Apollonik kilitlenm

 

 

27 Şubat 2012 Pazartesi


Oyuna 30 gün kala!
‘Cumartesiden çarşambaya çılgınlar gibi tatil yapıyoruz’ provaları bugün itibariyle sona erdi. Kevork, Emre, Muharrem, Onur ve Zeynep’siz ilk Pazartesi provasına bugün saat 12.00’de başladık. Sahneye girdiğimizde Bengi’nin sürprizi ile karşılaştık. Dekorumuz gelmişti. Oyunun 28 Martta olduğuna bir kez daha aymış olduk. Prova diğer günlerin aksine lokal geyiklerle başladı. Salonu üçe bölen geyiklerin KA-Zerrin ayağında oyunun oynanma amacı, HB ve oyuncular ayağında kakara kikiri kukumov, asistanlar ayağında ise telefondan oynanan ve Oscar ödülleri spekülasyonları hakimdi. Sahne çalışmaya geçmeden önce, KA-HB’ye ‘bu oyunu neden oynuyoruz’ sorusunu yöneltti. HB’den aldığımız cevap üzerine hiç birşey söyleyemeden HB’mizi ayakta alkışladık. Çalışmaya oyunun giriş bölümü ile başladık. 1.perde 1.sahne, 2.sahne, 3.sahne ve 5. sahneleri ayrıntılı bir şekilde çalıştık. Zerrin Ablanın bilinç akışı hepimizi pek bir keyiflendirdi, kahkahaların ardı arkası kesilmedi. Provanın ilerleyen saatlerinde bizlere dahil olan çalıştıratörlerimiz Janbi ve Esra, özenle yazdıkları ısınma programını, zarf içinde reji masasına sundular. Mektubun içeriği neşeli, ısınma programı ise yoğundu. Salondaki dördüncü geyik alanını yaratarak gönüllere taht kurdular. Yemek arasının ardından 4.sahneyi çalışmaya niyetlendik ancak Mert’in sesinin kısık olması üzerine KA, Mert’i yormamaya karar verdi. Tolga’nın oyun için yaptığı 4 adet temayı dinledikten sonra bugün çalıştığımız üç sahneyi ard arda alarak provayı 20.00’de bitirdik.

Bilinç Atışı


Mehmet: Dünyadaki ilk Shakespare filmini Fransızlar yapmış.
HB: Dünyadaki ilk Shakespare müzikalini de Türkler yaptı. Moda’da Tek büfenin karşısında neydi adı ya?
Evrim: Otelyo muydu? Oyun Othellosu muydu neydi, öyle birşey...

KA: 1.perdeyi hatırlıyor musunuz?
HB: Öyle bir perde vardı, görmüştüm ben. Cümle içinde bile kullanabilirim.

Zerrin: Öbürü sası kalıyor. Sası, sası, sası...( herkes birden sası demeye kalkar)

KA: Sesin mi kötü?
Mert: Don Carleone gibi çıkıyor di mi?

Bilinç Akışı


Tuğçe: Meryl Streep’in kaçıncı Oscar’ı?
Asistan: 17. adaylık 3 Oscar
Tuğçe: Büyüyünce Meryl Streep olucam.

(KA’nın ‘oyun ve roller ile ilgili sorusu olan var mı’ sorusu üzerine)
Mehmet: Var abi. 1.perde dans sahnesi?
KA: Oraya gelince sorarsın.
Evrim: Ben kızların oynadığı erkek rolleri ile ilgili soru sormak istiyorum.
HB: Ameliyat olmam gerekiyor mu? Cevap veriyorum, hayır gerekmiyor.

‘Bedenimi sakatladınız’ lafı üzerine
HB: Hamasetin sonu yok kardeşim.

 (Oyunu neden oynadığımızla ilgili konuşmasını bitirirken)
HB:Tavsiye ederim tiyatro çok iyi birşey.

(Tolga’nın yolladığı müziğin oyuncuya etkisi)
Mert: İnsanda bir Braveheart duygusu yaratıyor ama hiç ilgisi yok.

Mert: (Atinalı Timon’a) Atillalı Timon

Ka’tasözleri

KA: Diyafram sıkıştırmaya gelmez!

Haberci: Haber getirdim efendim Roma’dan
KA: Biraz yağ aldırdım kabadan.
        Ben vazgeçmem çabadan.


Bilinç Çakışı

Kleopatra: Aşk celladı

 

25 Şubat 2012 Cumartesi

Oyuna 32 gün kala!
Antonius ve Kleopatra olmadan yaptığımız Antonius ile Kleopatra provamıza, saat 12.00’de başladık. Ka’ya sorulmak istenen “Eee abi, ne yapacağız?” sorusu Ka tarafından sorulunca kendilerini dansa veren oyuncular, bir yandan göbek bir yandan da şaşkınlıklarını attılar. Bu süreden faydalanıp kararını veren Ka, provayı Gelin Olmuş Gidiyorsun Sahnesi’nden başlatmakla kalmayıp bir de kıyak yaptı. Prova süreci boyunca ilk defa, oyuncuların çalıştıkları yerden sordu: “Sıkıştığınız yer ne?”. Haftalardır bu soruyu bekleyen oyunculardan Mert ve Evrim anlattı da anlattı. Onlar anahtar kelimeler buldukça sevinç gözyaşları döküp şahlanırken, Ka bir sabah böcek olarak provayı terk edeyazdı. Konuşmayı bitiren şey, ışık odasından ansızın çalmaya başlayan tekno müzik oldu. Tanımlayamadığımız şarkının, dün gece yapılan ve davet edilmemiş olduğumuz bir partiden kaldığını düşünüp provaya devam ettik. Bizi istemeyeni biz hiç istemedik, onlar bizi kovmadı biz istifa ettik. Baktık ki yapılan konuşmayla boyutlanan sahne, tadından yenmiyor, biz de Enobarbus’un sahnelerine baktık. Scarus – Enobarbus sahnesinde Emre’den gelen “Haluk Abi’ye Zerrin’e sufle veriyonuz da bana niye vermiyonuz?” serzenişi yer yer kalp kırdı, yer yer haset koktu. Verdiğimiz kısa aranın ardından II.Perde’nin III. ve IV. sahnelerini çalıştık. Caesar – Agrippa Sahnesi için alışılmadık bir temrin olarak, Mehmet’in Mert’i sırtında taşıması, ekipçe tüm fesatlığımızı ortaya dökmemize sebep oldu. Şarkılı türkülü ikinci bir aradan sonra, tam gaz X. ve XVII. sahnelere giriştik. Yermekte hızlı, övmekte yavaş Ka’dan ‘yahşi’ sıfatını kapan prova, çalıştığımız tüm sahneleri arka arkaya tekrar etmemizle, 17.00 sularında sona erdi.

 

Bilinç Çakışı

(Play It Again Enobarbus)

 

Ka: Hoş mafya tehdidi.
Evrim: O nasıl oluyorsa artık...

 

Mert: Abi girebilir miyiz?
Ka: Çıkabilirsiniz.

 

(Bkz. Boku çıkmak)
Mert: Öyle mi? O zaman kutunuzu açıyoruz.
Ka: Aaa! Bok çıktı?!
Evrim: Bok çıktı, bok çıktı, bok bok çıktı, bok çıktı.

 

Ka (Octavia’yı oynayan Evrim’e): Romalı soylu kadını da düşün, sınıfı düştü şu an.
Evrim: O benim sınıfım işte.
Ka: O benim de sınıfım annem, gurur duyuyorum. 3C.

 

(Samimi İtiraflar)
Ka: Emre şurada prova yapabilir miyim? Beni azdırıyorsun.

 

Mehmet: Ben konuşamıyorum ya!

 

(Ka’rşılaştırmalı Edebiyat)
- Caesar’ın oyunu satranç, Macbeth’inki poker.

 

(Caesar – Agrippa nam-ı diğer Mert – Mehmet sahnesi)
Ka: Ne oluyor şimdi bu sahnede?
(Mert atılır)
Ka: Mehmet anlatsın.
Mert: Yani şimdi... Ben burada... Şey sonuçta ilk kez duyuyorum haberleri tabii...
Ka: Siz iyi dengeliyorsunuz birbirinizi, biriniz (Mehmet) hiç konuşmuyor, biriniz (Mert) çok konuşuyor. Özet Mehmet.

 

(Ka’tasözü)
- Keskin kürpe .ikine zarar!

 

(Alışıldık dil sürçmesine alışılmadık çıkış)
Mert: ... Zepidus, Zepidus ne Sefilus...
Mert: Ya ama iyi gidiyordum bugün! Hiç hata yapmamıştım! (Asistana) Bu da takmış gözlükleri yazıyor orada!
(Mert’e asistan notu: Yazdıklarım yazacaklarımın teminatıdır.)

 

(Mehmet’in sırtına binen Mert, Octavia’ya söylemesi gereken repliği söyler ama olması gereken pozisyonda değildir...)
- Niye ansızın çıkıp geldin?
(Ekip güler)
Mehmet: Meşgulüz burada, iş yapıyoruz. (kaplumbağa çiftleşmesi)

 

(Mehmet’in sırtından inen Mert, bu sefer repliği söyleyemez)
- Niye ansızın çıktın gittin?

 

Mert: Tabii... Baktı ki oynaşıyla arasındaki engel kalkacak...
Ka: Oynaş ne lan?
Mert: Dalga aslında ben şey edemedim.

 

(Şekspiryen sahnelere Kemalyen çözümlemeler)
- (Octavia için) Ne talihsiz başım var, yine dul kaldık a... k...
- Caesar galip geliyor çünkü Antonius’un yavşaklığı var.

 

(Ka’dan bilinç akışı tekniğine giriş)

Ka: 1,5 saniyeyi esirgeme bizden, üstüne de biraz yoğurt koysunlar. Kevork, çıkışta iskender yemeğe gidelim mi?
(Yönetmen notu: gittiler. gitmişler. yemişler iskenderi.

 

(Ka uzun uzun sahne anlatır)
Ka: Anladın mı?
Evrim: Anladım.
Ka: Bunların hepsini nasıl anladın, anlamadım.

 

Günün Fiili: Sönümlendirmek

 

 

24 Şubat 2012 Cuma

 

Oyuna 33 gün kala!
Vidası gevşemişler gününün, saat 12.00’de başlaması gerekirken 13.00’te başlamasından anlamalıydık ki; bugün, herzamanki prova akışından farklı olacaktı.  Bir gece önceki ‘Testosteron’ oyununun kritiğini yapan KA, ardından oyunculara düzenli uyku, uyku saatleri, uykunun gereksizliği hakkında ufak bir konuşma yaptı. KA’ nın neşesi, oyuncunun esprisi, Kate’ in halleri derken, kahkahanın esiri bir prova günü oldu. Bu gevşekliğin hem önderi olan aynı zamanda da buna tahammül edemeyen KA; bugün çalıştığımız sahneleri son bir kez alıp, saat 16.03’te provayı bitirdi.

 

 

Nietzsche Günlüğü

Öç ve hınç duyguları zayıflıktan nasıl ayrılmazsa, saldırganlık tutkusu da öyle ayrılmaz güçten...

Nietzsche Sözlüğü

-Pahalıya mal olur ölümsüzlük, birçok kez ölür daha yaşarken insan.

KA Sözlüğü

-Roma usülü büyük yavşşşak propagandası: Caesar tavrı.

Mert sözlüğü


-töner: tören

Bilinç Akışı

Mehmet: Kemal abiii burada Agrippa...
KA: (Hiddet ve şiddetle aniden keser) Ağabey siktir et Agrippa’yı!
Mehmet: Peki abiii...
(Fonda Türkü: Ben bir garip Keloğlanım)

Mert: Kisti. Aaaa, söyleyebildim. Kilim demediğime dua edin.
KA: Kist me Kate o zaman. (başka bir oyuncuya) Moda çay bahçesinde çay mı içsek. Bak ayaklarım da çarpıldı, hazırım gitmeye.
Mert: Sahne perisi çarpmış olabilir seni abiii.
Evrim: ( Mert’e) yaa dur kesme, devam etsin. Süper bilinç akışı çıkar burdan.

HB Antonius’un ölümünü oynarken gülünce,
Zerrin: Yaa ben ne kadar güzel, hisli hisli oynuyordum burada... Ziyan oldu yaa!

 

 

23 Şubat 2012 Perşembe

 

Oyuna 34 gün kala!
Dakik’Ka ‘bundan sonra prova aralarında kimse kimseyle konuşmayacak, herkes müzikçalarını getirip tek başına klasik müzik dinleyecek ve önemli ressamların kitaplarını alıp resimlerine bakacak. Bu oyun bizden, başka bir yaşama hali istiyor. Hadi bakayım göreyim sizi’ diyerek saat 12.00’de provayı başlattı. Konsantre olmak için yalnızca odaklanmanın yetersiz olduğunu, konsantre olunan şeyin etrafında gezilmesini de öneren KA, büyük bir hızla 2. perdeyi çalışmaya başladı. Emre’nin sorduğu soruyla futbol-şike tartışmasına kadar giden prova akışını, tribünlerden hayretle izledik. Verilen aranın ardından 2. perdeyi çalışmaya devam ettik. Her sahneyi en az iki kere tekrarladık. Nietzsche’nin katkılarından dolayı gözlerinden öptük. En son Eros-Antonius sahnesini çalışıp kostüm provasının başlamasıyla saat 16.50’de provayı bitirdik.

 

Bilinç Çakışı

(Alınması gereken 12 kitaplık resim serisi için)
KA: Aranızda bonkörler vardır, belki herkese almak isterler..
(Herkes HB’ye, ardından Emre’ye bakar.)

KA: Bundan sonra arada klasik müzik dinleyerek, resimlere bakacaksınız.
Mert: Ara vermeyeceğiz yani.

Zerrin: Bugün sünnet yarın deniz.

KA: Mehmet bize Antonius-Kleopatra-Eros sahnesini anlatsın.
Mehmet: Habercinin olduğu mu?
KA: Biz ona Eros demeyi tercih ettik.
Onur: Ben ikisini çok net ayırdığımı düşünüyorum.(Hem Haberciyi, hem Eros’u oynayan Onur’un dramı)

(Mert ve Mehmet’in bacaklarına ip bağlanır.)
KA: İpleri önce birbirine bağlayacağım. O da olmazsa iplere taş bağlayacağım. Kaya bağlayacağım hatta.

KA: (Biri için) Bir tür tiyatrocu: Lavuksuyuna çorba.
Emre Feat KA: Bizimki ne yaptığını bilmeyip umudu olan oyuncu tekniği.

KA: (Caesar’a) ‘Benim yanımda çok mutlu olacaksınız Tontik’ adlı şarkıyı hediye ediyorum.

KA: O kafa başka olduğu için, kafadan doğurabiliyor.

Günün Keşkülleri


 (THİZZ İZ ANTONİUSS sahnesi)
HB: (Replikteki Antonius’a Caesar deyince) Ne Caesar’ı ben Antonius’um.
KA: Caesar seni andı abiiii.

Onur: Soylu Antonius, kalkın efendim Kara-liçem yaklaşıyor.

Kevork: Karadaki esin küskünlüğü...ayy kesin üstünlüğümüz...

HB: Ben bunun için mi labala lubalallala....

KA’dan Oyuncu Sınıflandırması Part 1
KA: Siz portakal sıkacağı gibi duruyorsunuz.
KA: Gürcü kanırtması, teke oturtması derler senin yaptığına.
KA: Sizdeki geyikten doğan enerjiyi sahneye getiremiyoruz. Henüz öyle içinizden geçeni dışınıza çıkaran mekanizma üretilmedi, malesef.

 

 

22 Şubat 2012 Çarşamba


Oyuna 35 gün kala!
‘Köprüden Önceki Son Çarşamba’ provası, saat 12.00’de Kevork, Emre ve Zeynep olmadan başladı. Don Juan’ın Gecesi’nin son oyununda tarak kemiğini kırıp dizine kadar alçılanan Zeynep, alçısını imzalatmak bahanesiyle provaya gelerek neşe saçtı. Ka, bir hafta boyunca kalbimizde yaşayacak olan Zeynep’in yerini, bu süreçte Tuğçe’nin dolduracağını söyleyerek yüreklere su serpti. Bunun üzerine dürtmenimiz Ecce Homo ile ilgili fikirlerimizi sordu, böylece güne damgasını vuran Nietzsche oldu. Ecce Homo’daki varlık – oluş, olumlama kavramlarının aslında ne olduğu ve Nietzsche’nin ne anlattığı üzerine sohbet ettik. Oluş kavramının Kleopatra’yı tanımladığını, Caesar’ın ise ‘varlık’ olduğunu keşfettik. Oyundaki hallerin kitaptaki karşılıklarını belirleyerek gelmiş olduğumuz noktanın sağlamasını yaptık. Ka’nın ortaya attığı ‘Peki bu oyunu oynayanlar neyi yıkacaklar?’ sorusu ile bu bölümü bitirerek ‘Karanfil Deste Gider’ adlı ikinci bölümümüze geçtik. Gelin Olmuş Gidiyorsun sahnesiyle (II.Perde I.Sahne) başlayan çalışmamız, Şıracı – Bozacı (Kleopatra – Haberci) sahnesiyle devam etti. Ardından Bırak Bu İşleri (Antonius – Octavia), Ne Talihsiz Başım Var (Caesar – Agrippa – Octavia) ve Koşun Bizim Bey Sinirlendi (Antonius – Kleopatra – Eros) sahnelerindeki replikleri tek tek çözümleyerek çalıştık ve sahneleri ayrıntılandırdık. Prova saat 21.00’de sona erdi.

 

 

Bilinç Çakışı
(Tabutta Rövaşata, İkili Salto, Üçlü Burgu ve Bilumum Akrobatik Hareketler)

(Günün alt başlık seçimini anlamlandıran gaflar)
Ka: Okudunuz mu kitabı?
Mert: Okuduk, boş boş laflar.

(Mert’in ‘oluş’ ile ilgili yorumu üzerine)
HB: Oğlum sen tersten okumuşsun.

Evrim: Kabaca şey diyebilir miyiz?
Ka: Kabaca değil de ince ince bahsedelim istersen. Nietzsche’den bahsediyoruz.

Ka (Gözde için): Bölünerek azalanlardan...

Onur (repliğini söylemeye çalışır): Öyle değilse... Ben... Gözlem... Körüm demektir...

Ka: Atina’dan neden geldiniz?
Evrim: Aracıbuluk (arabuluculuk demek istedi, olmadı, olduramadı.)
HB: Amasya’nın bir ilçesi. 20 km sonra Aracıbuluk. Elması da var. Aracıbuluk elması.

Ka: Zapt ettiğim yerlere gelince beni indirir misiniz?

Ka: Ama sen... ama sen... yani... Mert, o çok güzel bir oyun, bulsana onu.
HB: Unutmuş ama nereye koyduğunu.

(Sahne çalışırken)
Mert: Tamam
Ka: Tamamsa çek donunu.
Mert: Aaa tamam.

(Oyuncu kreşando yapar)
Ka: 1’den 5’e attın abi olmaz.

Ka: Gürcü kanırtması, teke zortlatması hoop

Ka: Nietzscheci davranış no 1: İtinayla kıyılır.

Ka: Tepki olması lazım Mehmet.
Mehmet: Büyük bir tepki mi?
Ka: Tepki öyle bir şey, içe vermeyin annem.

Memleketimden Diksiyon Parçalamaları
- Anam Romıyı severdi.

Ka’dan Diksiyon Parçalamaları
- Ama bu ilkokul 1 heceleme dersi gibi oldu.

(Potansiyel Antonius ile Kleopatra II)
Ka: 5 cümle kuramıyoruz, Shakespeare’den bir bu kadarlık oyun attık.
Zerrin: Onu da önümüzdeki sezon artık.

Ka’forizmalar
- Shakespeare’e inanalım, kendimizden şüphe edelim

Ka: Pazartesi gününden itibaren provaya Pazartesi başlıyoruz.

(Şekspiryen sahnelerin Kemalyen çözümlemeleri)
Ka: Deli deli, Kleopatra deli.

Şefin Önerisi
Kitap: Hınç Ayları – Pascal Bruckner
Film: Acı Ay – Roman Polanski

 

 

18 Şubat 2012 Cumartesi

 

Oyuna 39  gün kala
Oyuncular son piknik provalarında buluştular ve standart piknik mönüsü olan nutella, muz ve kruvasanla beslendiler. Başlatmanımız Ka, geyikler ve lanetlere izin vermeden provayı tam 12.00’da başlattı.1.sahne olan ‘gelin olmuş gidiyorsun’ sahnesinden başlayarak durmalarla, kalkmalarla, durağa yanaşmalarla sahneleri teker teker çalıştık. Ka, bütün ekibe –özellikle Mısır tarafının oyununu zenginleştirecek-bir kitap dağıttı: Ecce Homo-Nietzsche. Kitabın son okunma tarihini 22.02.2012 olarak belirledi.Sahneleri çalıştıktan sonra 2.perdenin  tamamını hiç kesmeden, süre tutarak çalıştık. Bu kaba saba akışın süresi yüreklere korku salsa da hepimiz Ka’ya güvendik. Bundan sonraki provaların yoğunluğu hakkında önbilgi veren Ka, ilgi, alaka ve endişeyi ayakta tutarak saat 17.00’de provayı başladığı ivedikle bitirdi.

 

 

 

 

Bilinç Çakışı

 Neşeli Günler

 (Tolga müzik çalar)
Tolga: (Ka’ya) Bak bu Amerikan yapımı ola. Filistinli olanla arasındaki farka bak. (dinletir)
Ka: Hah işte bunu Türkiye’ye getirmen lazım. Efes dolaylarına doğru getir şu müziği.

Ka: (Mert’e) Koltuğa da aynı muameleyi çek, onu da ele geçirdin.

Ka: 2. perdenin başından başlıyoruz.
Emre: O zaman bir sigara içip mi başlıyoruz?

(Evrim konuşan kızları uyarır)
Evrim: Kemalay kızıcak şimdi sessiz olun. Hey Enobarbus sahnen geldi.

Ka: (Ecce Homo için) Şimdi okursanız faydalı olur, sonra okursanız faydalı olmaz.

(Tolga’nın dinlettiği müzik Emre’de ezan çağrışımı yapınca, ezan üzerine ahkam kesen Emre’ye Zerrin itiraz eder. Bunun üzerine sabah ezanının diğer ezanlardan farklılığı üzerine iddiaya girerler.)
Zerrin. Nesine?
Emre: Araban var mı?
Zerrin: Duydunuz. Var ama bir tane daha olur.

(Emre iddiayı kaybeder)

Emre: Ben araban var mı dedim, arabasına demedim ki.
(Zerrin itiraz eder)
Emre: Hadi Zerrin hadi. 6 şişe şarap alıcam sana.
Zerrin. Hayır ya. Bir koli olsun. Öyle uyduruk bir şey de olmasın, Fransız filan olsun.
Emre: Zerrin’e çubuk şarabı, size de litrelik gazoz alıcam.

(Emre kıvranmaktadır)
Emre: ( iddia üzerine) Ben onu yine de sorucam abi.
Mert: Sen onu sarı çiçeğe sor abi.

Emre: Söz alıcam arabayı, ara verelim arada gidip alıcam hatta.

Emre: (can çekişir) Bir şey söylücem,yazı tura atabilir miyiz? Tamam ya alıcam arabayı, hadi prova yapalım. İlk defa provayı bu kadar çok istiyorum.

Muharrem: (Kleopatra için ) Üç altın, beş bilezik...ohooo yollu bu yolluuuuu...

Ka (müziği tarif ederken) Tam yılan yani.
Tuğçe: Tısss.
Ka: O kız kaçıran annem.

Ka: ( Emre’ye) Bilgi sahibi olmadan neden kumar oynuyosun ?
 
Günün Lafı Uğur Mumcu’dan geldi:
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.
 
Sorulardaki iki sorunsalı bulunuz:
 Bu rolün yönelimi nedir?
 Bu rolün güzergahı nedir?

 

 

17 Şubat 2012 Cuma

 

Oyuna 40 gün kala!
Oyun Atölyesi Kılç Kaynıyor’ ekibi saat 12.15’te sözleştikleri yerde buluştular. Güne ‘ölürsem kabrime gelme istemem’ şarkısı eşliğinde 11. sahneyi çalışarak başladık.  Oyunun finaline kadar  okuduk, ezberi tamamladık, durumlar üzerine konuştuk. 12. 13. ve 14. sahneleri tekrar tekrar alıp, ikinci perdenin gidişi hakkında da fikir sahibi olduk.  KA ile,  diktatörlük, Ceasar ve temsil ettiği dünya, günümüzde Roma etkisi üzerine konuştuk. Dionizik etkinin,sistemin tanımıyla ‘hastalık’ diye adlandırılmasına da değindikten sonra saat 17.00’de provayı bitirdik.

 

 

KA: (oyuncuyu tanımlarken) Seks desen onda, pas desen onda.

KA: Restpot açık.
Zerrin: Facebook açık?
Onur: Despot açık?

HB’yi taşıma sahnesi;
KA: Orda bir de Muharrem değil Emre olacak, Emre daha güçlü ya.
Muharrem: Niye öyle diyorsunuz? Yaşanan onca şeyden sonra...

Mert: (Janbi’ye) Zanbi...
KA: Bambi demek isteyebilir. Dilli, kaşarlı, portakal suyu bir de ohh...

Onur: (Ceasar için) Bu adamda herkesin haberi şaaşaalı gelsin istiyor.

(Mert, Mehmet’i kolundan çekiştirerek sahne önüne getirir.)
KA: Elalemin çocuğunu öne çekme! Annesi onu sen öne doğru çek diye doğurmadı.

KA: Eşek en kestirme yolu bulan hayvan. En mümkün yolu buluyor.
Mert: (büyük hayretle) Vaayy be abiii...

Gözde: Kemal abiii burda ben de bir şeyler yapmak istiyorum, yapayım mı?
KA: Yapma! ‘Allah belanı versin’ de içinden.

KA: (Artık nasıl bir şoktaysak) Keçiyi izlemek güzel, koyunu değil.
Zerrin: Keçiyi sayması güzel.
Mehmet: Tabi, keçi seçici bir hayvan.

GÜNÜN YANILGISI: Emre, Muharrem’den daha güçlü!
GÜNÜN 5sn’lik FIKRASI: Narkotik
GÜNÜN ROMANI: Keçinin dünyası
GÜNÜN FİLMİ: Keçinin seçimi
GÜNÜN KAHRAMANI: Suyun her daim temizini içen hassas seçici keçi

GÜNÜN ŞİİRİ:
Küçük Emrah Küçük Emrah
Napıyorsun bize söyle...
Ceylanımı piştliyorum
Onu bunu fişliyorum...
 

 

16 Şubat 2012 Perşembe

 

Provaya 41gün kala!
Çaylı, kahveli, ballı, kaymaklı, nutellalı, tereyağlı, kızarmış ekmekli, patatesli yumurtalı, tahinli bekmezli kahvaltılar yapamayışımızın bilmem kaçıncı günü... Provaya bugünde serbest kıyafetle geldik ve tabi ki bugün de provamız 12.00’de başladı. Çalışmaya 9.sahneden başladık ve Eyletmenimiz KA, oyunculardan Cumartesi gününe kadar ezberlerini bitirmelerini istedi.10. ve 11. sahneleri de yarı ezberli çalıştıktan sonra saat 15.30’u biraz geçe provayı sona erdirdik.


Bilinç Çakışı

KA’YT CLUB

(Antonius’un repliği)
Ka: gel kollarını dola zırhlı boynuma
        Vay bana vaylar bana (malatya türküsü)

Ka:Dünyayı sonsuz kere değillemek.

OYUN ATÖLYESİ’nde bu ay:

Kleopatra: tarihin ilk nihilisti

Ka’dan felsefik-psikolojik yorum:
‘her nililist biraz narsist’

Günün Sözü John FANTE-TOZA SOR’dan geliyor...
‘Tanrım bir ateist olduğum için beni bağışla ama sen hiç Nietzche okudun mu?’

 

15 Şubat 2012 Çarşamba

 

Oyuna 42 gün kala!
Bugün provaya Emre’nin seçtiği resmi anlatmasıyla başladık. Monet’nin bir tablosunu seçen Emre, yine beklediği ilgiyi görememekten şikayet edince, atıfkâr Ka, bir dahaki sefere Kibariye’den bir tablo getirmesini önerdi. Oyunculardan oyunu Globe’da oynayacakları bilgisini unutmalarını, bu oyunu Türkiye’de oynamak üzere çalıştığımızı söyleyen Ka’nın start vermesiyle koşu başladı. II.Perde’nin başından X.Sahne’nin sonuna kadar bir hatırlama provası yaptık. Sahneler oynandıkça, her sahne için yeni öneriler getirdik. Yemek arasının ardından oyuncular – belki de yemekteki fasülyenin etkisiyle – güldür güldür geldiler. Fasülyenin nöronlar üzerindeki etkisi, oyuncuların enerjilerini denetleyememelerine neden oldu. Öyle ki ‘öfke’ye ‘köfte’ diyerek Mert, zirveyi kaptırmadı. Çığ gibi büyüyen gülme isteği, Ka’nın isteği üzerine oynanan sayı ve el oyunlarıyla engellendi. Toparlandıktan hemen sonra XI.Sahne’yi çalışmaya başladık. Sahnenin nasıl oynanması gerektiğini konuşup, replikleri ve durumları çözümledik. Antonius – Eros sahnesini “Ölürsem Kabrime Gelme” eşliğinde çalıştıktan sonra saat 21.00’de provayı bitirdik.

 

 

 

Bilinç Çakışı
(Fasulye)

(Ka’cı Gerçekler)
- Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum, kendimden başka.

- Pink Floyd bu ülkeden hiç çıkmayacak, heves etmeyelim ama onlar da buradaki gibi bağlama çalamayacak.

Zerrin (Kleopatra ve nedimeleri için): Biz çete gibi bir şeyiz aslında.

Ka (Zerrin’e): Bugün bir şey mi yaptın kendine? Çok güzel olmuşsun.
Onur: Hah! Harcadı bizi yine...

(Onur’dan zafer dansı)
- Kleopatra’yı güldürdüm!!

(Şimdi gel de gör Mert’i bambaşka biri...)
HB: Arıbuvu... Arıbala... Söyleyemiyorum bunu ben. Bana söyler misiniz?
Ka: Arabula... Hahahahahah!!
Mert: Arabulucuk!
HB: Cümle içinde kullan bunu?
Mert: İstersen arabuluculuk yapabilirsin aramızda.
(Kopan alkış kıyametin ardından)
Ka: Vay be Mert! Zor işlerin adamıymışsın.
Mert: Tabii abi yeter ki Lepidus falan dedirtmeyin bana.

Ka (Kevork’a): Burada tiradın varmış.
Kevork: Neyim?
HB: Tiradın.
Kevork: Neyin?
Zerrin: Tiradına tiradına tiradına bandım...

(14.45)
Ka: Zerrin nerede?
Ekip: Ayak ölçüsü veriyor.
(14.55)
Ka: Zerrin nerede?
Ekip: Ayak ölçüsü veriyor.
Ka: Bu ne ayak ya?

Onur: Kemal abi Caesar bu sahnede sana çok benziyor. Yani referans olarak sana çok benziyor bu sahne.
Ka: Canım benim, teşekkür ederim sağol(!).

(Shakespeare’e Selam Olsun)
HB: Shakespeare İngiliz falan değil, dünyalı o, İngilizce yazıyor sadece.

Ka: Shakespeare yazmış, hikmetinden sual olmaz. 21.yy’da rejisörün çözebileceği bir şey değil bu. Patron öyle yazmış, boynumuz kıldan ince.

Ka (Kevork’a): Türkçe’de buna ‘ne emmeye ne gömmeye geliyor’ deriz.
Kevork: Onu diyeyim o zaman replik olarak?

HB: Aşağı Suriye lafı size garip gelmiyor mu? Aşağı mahalle gibi? (es) İçerenköy.

Onur: 30’a kadar ilk seferde sayıyoruz güldür güldür, sonra prova yapıyoruz.
Ka: Kim? Mert mi güldürüyor gene?

Mert: Aynı anda ağızdan çıkar mı?
Ka: Aynı anda ağızdan çıkar mı dedi ya...
Asistan: Bir çocuk gibi şaşarak yaşamak...

Mert: Böylece Antonius ilk köftesini... Ay... Öfkesini.
Ka (Mert’e): Bu adam (Caesar) iyi konuşmasıyla meşhur ama biz sana şaşırmıyoruz.
Mert: Ben de şaşırmıyorum. Ben vakayım. (Kısa a’ları sebebiyle vakayı telaffuz etmekte zorlanmadı değil...)

(Repliği söylemeye çalışan oyuncunun dramı)
Evrim: Antonius senin mazı bal ve servetini. Ay...

Ka: Türlü yedik ya ondan oluyor. Fasülye dimağı kurutuyormuş.
Evrim: Kesin ondan o zaman.
Ka: Hassiktir lan oradan!

Ka: İngilizcesi oluyor olabilir ama Türkçe’si geçmiyor.
Kevork: O benim problemim değil.
Ka:Kimin?
Kevork: Türkçe’nin!

Kevork: Kızkırıldın gittin. Kıskırlamak?
Ka: Kıstırılmak Kevork...

Kevork: Güzel bir şey olsaydım çıplak gelirdim de...
Ka: Sen bir gel de güzel misin biz karar verelim.

(Bir sahne sonra kendisini kırbaçlayacak olan Emre’nin ne kadar ‘role girmiş’ olduğunu fark etmeyen Muharrem gülme krizine girer)
Emre: İki kırbaç ataydım?

(Bir Kleopatra testi)
- Bakalım aşkı cümle içinde kullanabiliyor mu?

Ka: Bu Kral Lear’ın orman sahnesine benziyor.
HB: Biz zaten Timon’a, buna, erken Kral Lear diyoruz.

Ka: Abi Globe’da olsan nasıl ölecektin?
Kevork: 30 – 40 tane asker var sahnede, alıyorlar götürüyorlar.

Sözlük

Kontur: İhaleyi yaparım.
Sürkontur: Yapamazsın annem.

Günün Şarkısı
Sen Shakespeare misin, beni öldürdün
Eşime dostuma, beni güldürdün

 

 

11 Şubat 2012 Cumartesi

 

Oyuna 46 gün kala!
Oyuncular, güne ‘Al Aşkını Sok Gözüne’ şarkısıyla başladılar. Koridorda, green roomda, kuliste, tuvalette, evde, bahçede, tatilde bu şarkıyı mırıldandılar. Akıllaraysa tek bir soru hakimdi: “Bu şarkı dilime nereden takıldı?”. Bu güzel cumartesinin harikulade havasını göz önünde bulundurarak “Bugünkü provayı bahçede yapalım mı Kemal Abi?”, “Sinemaya mı gitsek Kemal Abi?” diyen oyuncular, kulise, en fazla oyunun belgeseli için İlksen’le röportaj yapmaya gidebildiler. Ka’nın, Antonius’un IX.Sahne’deki ruh halini çeşitlendirmek için getirdiği iki şarkıyı dinleyerek, provaya HB ile başladık. İbrahim Tatlıses ve Ümmü Gülsüm’den gelen şarkılar, dertli asistanın canına kıydı. II.Perde’den başlayarak X.Sahne’nin sonuna kadar, canımızın istediği gibi ayrıntılı çalıştık. Çalışmamızı balla kesen isim ise elinde Sahne Müzikleri 1-2 adlı double albümüyle çıkagelen Tolga Çebi oldu. 16.40’ta, sayı oyunuyla provayı sona erdirdik. Dünkü el oyununun kaybedenlerinden topladığımız 100 TL ile, reji masası olarak kendimize şahane kitaplar aldık. Bunun için oyunculara teşekkür etmeyi bir borç biliriz.

Bilinç Çakışı
(Güneşli Cumartesiler)

Ka: Kadın çok mutlu şu an. Yani üzülüyor ama teyzenin enerjisi bir başka.

(Bir kelime değişikliği girişiminin hazin öyküsü)
HB: Zerrin, o ahbap lafını seviyor musun?
Zerrin: Seviyorum! Hayatımda hep ahbap demek istemişimdir.

(Şekspiryen sahnelerin Kemalyen çözümlemeleri)
- Gerdek gecesi kendini bırakması o. Az sonra otel kapısı tekmelenecek.
- 5 herif eskitmiş ama dul değil!
- Yalan üzerine kuruyor gerçekliğini. Ne gadan da datlı.

Onur: Lan gerçek altın var, versenize ondan bana!

Ka (Mert’e): Konuşurken zıplıyorsun?!

Kevork (Enobarbus): Kudurmuş üfke ay öfke.
HB: Antre Cafe’nin mönüsüne çok güzel bir katkıda bulundun. Kudurmuş köfte, sarımsaklı falan.
HB: Raging meatball.

Ka: Ne oldu? Atma benim lafları, bana laf yaz diyordun.
Kevork: O zaman Türkçe bildiğimi sanıyordum.
Ka: Benim lafları atma, Haluk Abi’nin lafları at diyordun.
Kevork: O çok konuşuyor ama yaa...

Ka: Shakespeare denen adam keşfettikçe garipleşiyor.

Ka: Yok abi oraya koyacak adamımız.
HB: E, ben kime söyleyeceğim bunları?
Zerrin: Ortaya?
Seyirciye dönen HB: Seyirciler, sizi ağlattığım için özür dilerim. Adam yok, kadro eksikliği.

Ekipçe inanmakta güçlük yaşadığımız Ka beyanatı: Benim fikrim daha radikal.

(VI.Sahne’yi teksten takip etmek isteyen Kevork)
- Abi bunlar bende yok! Neredeler?

(Karşılıklı sahnelerinde Kevork’a zamansız sufle veren Evrim’e)
Ka: Sen peşin oynamaya mı alıştın?
Onur: Dur, adam trajediyi yaşıyor.

Onur: Kevork burayı attı ama, cümle havada mı kalıyor?
Ka: Evet. Sadakat diyemiyor da Kevork...

(Sayı oyunu oynayan Kevork sıkılır)
Kevork: Bu oyunda çıkmak yok mu?
Ka: Kevork sen çık.
Kevork (HB’yi kastederek): Ben niye çıkıyorum? Abi çıksın.

(Sayı oyunu)
Ka: 50’ye kadar sayabilirseniz prova yarın saat 1’de.
Onur: Yarın prova yok ki.
Ekip: Hadi ya...
Onur: Ben hemen atladım galiba, evet.

 

 

10 Şubat 2012 Cuma


Oyuna 47 gün kala!
Provaya yönetmenimizden gelen ‘Sıyırsınlar’ buyruğu ile başladık. İlk olarak, Muharrem seçmiş olduğu resmi hikaye etti. Baktık ki ‘resim olmaya’ başlayınca dağılıyoruz, yönetmenimiz oyuncuların kalanından da resimlerini sadece hikaye etmelerini istedi. Oyuncular teker teker çıkıp seçtikleri resimleri anlattılar. Ardından II.Perde başından başlayarak VII.Sahne’ye kadar çalıştık. Gözetmenimiz Ka, sahneleri hissettirmeden ayrıntılandırmaya başladı. Caesar – Octavia, Kleopatra – Enobarbus, Scarus – Enobarbus, Antonius – Eros – Kleopatra sahnelerini çalışarak provayı sonlandıramadık. Provayı Ka’nın ‘prova sonu ezber temrini’ ile bitirmeye karar verdik. Oyuncular yerlere uzandılar, gözlerini kapatıp II.Perde başından başlayarak ezber akıttılar. Neşeli Ayaklar Kevork, bu temrine son noktayı koydu. Bu temrinin ardından sayı oyunu oynadık. Yönetmenimizin dediği gibi 30’a kadar saydık. Ka’nın baştan buyurduğu gibi sıyırdık, bitirdik.

 

Bilinç Çakışı
(Karanlıkta Ezber)

Mert: Canlı renkler böyle...
Ka: Canlı renk ne?
Mert: Abi işte kırmızı olsun sarı olsun...
Ka: Mert bu kimin tablosu? Kendin mi yaptın dün gece?

Zerrin: O resim kime ait?
Onur: Abidin Dino
HB: Aaa, mutluluğun resmini çizemeyen adam!

Muharrem: Abi kimim ben burada?
Ka: Bana böyle sorular sormayın, altından kalkamıyorum.

Ka’dan beklenmedik ödev: Mert’e kerhane ödevi

(Muharrem’in acı dolu dakikaları)
- Hep dayak yiyorum ben yaa...

Yönetmenin Bellediği Tek Laf: Alttan alalım.

(Ka’dan Şiire Giriş)
Öyle bir laf ki yüreğin soğudu benden,
Onun telafisi başka bir yerden

- Onun bedenine sar bu cümleleri.

Mehmet (Agrippa): Öfkeyle kalkan zararla oturur.
Mert: E, damlaya damlaya göl olur.
Mehmet: Hmmm... Türkler söylemiş bunu.

Mert: Benim kafam çalışıyor bak şimdi. Kan gitti beyne.

Ka (Oyundan elenen Muharrem’e): Abi, her seferinde de ağlanmaz ki ya!

(Böyle Buyurdu Ka’düşt)
- Bağıran araba gitmez.

- Akit Kadınları (bunun ne demek olduğunu biz de bilmiyoruz)

 

 

9 Şubat 2012 Perşembe


Oyuna 48 gün kala!
Prova saat 12.00’de Ka’nın Gözde’den, seçmiş olduğu resim olmasını istemesiyle başladı. “Stüdyoda gerginlik” anlarının sonunda, Gözde’nin performansı, başta kendisi olmak üzere hepimize “oh bee” dedirtti. Ardından Kleopatra – Haberci sahnesini çalışarak provaya başladık. Scarus – Enobarbus sahnesine kadar çalışıp ara verdik. Aradan sonra Emre’nin büyük bir ciddiyetle dinletmek istediği, oyunla ilgili şarkı “yanayım yanayım, ateşlerde yanayım” oldu. Beklediği dionizik etkiyi yakalayamayan Emre’ye yönetmenimiz Ka teşekkür etti. Kostümler için erkek oyunculardan ölçü alındıktan sonra, ‘Antonius’un dramı’ sahnesini çalışmaya başladık. Kleopatra’nın bu sahnedeki yönelimleri üzerine uzunca konuştuk. Ka’nın aşk, doğa ve zaman kavramları üzerine konuşması ve Kleopatra – Antonius – Eros sahnesini çalışmamız sonrasında, saat 17.15’te provayı bitirdik.

 

Bilinç Çakışı
(Kleopatra Hakkında Konuşmalıyız)

Ka: Kafaya gelmişler. Kafayı değiştirmek istemiyorlar. Mısır kafası var bunlarda.

Ka: Burayı biraz abart.
Zerrin: Abartmanın önde gideniyim ben.

Ka: Bu bir tesadüf ama tesadüfün iğne deliği.

Ka (sahneyi tarif ederken): Haluk Abi, burası öpeyim geçsin sahnesi.

(Caesar sahneye girer, II.Perde başlar)
Ka: O eski halinden eser yok şimdi.

Emre: Oyun biraz da Emre Karayel’in tragedyası gibi. Pompeius gibi bir komutanla başlayıp, Scarus, ardından elçiyle bitiriyoruz.

(Yapılan terzi provasının ardından)
Ka: Alındı mı boyunuzun ölçüsü?

Ka: İnsan zayıf bir yaratıık arkadaşlar. Bakın tüyünüz yok üzerinizde.

(Emre’nin oyunla ilgili şarkısının Kibariye – Yanayım olması üzerine)
Ka: “Sen olmasan bu oyunu nasıl çıkarırdık Emre” adlı şarkıyla, Emre’ye teşekkür ediyoruz.

(Ka’dan edebiyat dersleri)
- Kifayetsiz muhteris

Şefin Önerisi
Film: Wall-E – Andrew Stanton
         Blue Velvet – David Lynch

 

8 Şubat 2012 Çarşamba


Oyuna 49 gün kala!
Oyuncular saat 12.00’de toplandılar. Yönetmenimiz Ka’nın Esra ve Janbi’yi aratan performansıyla provaya başladık. Şiir ödeviyle karşı karşıya kalan oyuncular, teker teker şiirlerini okudular ve birbirlerine not verdiler. Sahnede tek başına şiir okuyarak provanın en zor anlarını geçiren File Bekçileri, Ka’nın şutlarına ve kıt puanlarına maruz kaldılar. Zeynep en yüksek puanı alarak, adını ‘şiir’ okuma tarihine yazdırdı. Ardından, II.Perde I.Sahne’den başlayarak sahneleri çalışmaya başladık. Prova esnasında enerjilerini kontrol edemeyen oyuncular, Ka tarafından cezalandırılarak provayı izlememeye mahkum edildiler, dolayısıyla provayı lokal olarak sürdürdük. Yönlendirmenimiz Ka, oyunculara verdiği doğaçlamalarla gözümüzü açtı, ufkumuzu genişletti. Çalıştığımız sahneleri art arda alarak provayı sonlandırdığımızı sandık, ancak Ka, oyunculardan bu bir aylık süreci değerlendirmelerini istedi. Kah dertleştik, kah umutlandık, kah üzüldük. En içten kaygılarımızla provayı 19.00’da bitirdik.

 

 

Bilinç Çakışı
(Ömrümüzden Bin Sene)

Ka: Doğru yolu 10 yıl sonra buldum. Hep ben kitap alıyordum, ne gerek var? Toplat parayı bunlara, al kitabı. Tiyatro battı sizin yüzünüzden.

Ka: Sabah akşam asistanlarla burada oturup sizi mi dinleyeceğiz? 5 lira değil, 50 lira verin!

- ŞiirSizsiniz-
(Evrim: Kibar Hırsızın Türküsü – Can Yücel)
Evrim: Ay çok gerildim!
Mert: Kendi kendine çalış bari, oku birkaç kez.
Evrim: 9 Eylül giriş sınavında gibi hissettim.

HB: Bugün 23 Nisan!

Mert (başlayamayan Evrim’e): Şiire ön oyun yapmışlar.

Onur: Hocam ezberden puan kırıyor muyuz?

(Mert: Fahriye Abla – Ahmet Muhip Dranas)
Mert: Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı... Yani çok güzel bir kadındın... Çok içimde kaldı be Fahriye Abla!

(Zeynep: Mor Menekşe Aç Dostlar ve Altın Gözlü Çocuk – Nâzım Hikmet)
Onur: Burası oldu. Buranın bir sigara arasına ihtiyacı var.

(Tuğçe: Kitabe-i Seng-i Mezar – Orhan Veli Kanık)
(Onur: Yokuş Yol’a – Turgut Uyar)
(Gözde: Akşamın Ninnisi – Federico Garcia Lorca)
(Muharrem: Sevgilerle – Behçet Necatigil)
(Mehmet: Akrep Gibisin – Nâzım Hikmet)

(HB: Aşk – Cemal Süreya)
HB: Olmak ya da Olmamak okuyayım mı? 2 satırı ezber, gerisini kızlar biliyordur zaten.
Onur: Haluk Abi’ye puan veriyor muyuz?
Ka: Yok, o size jürinin kıyağı.
Evrim: Size hayat boyu başarı ödülü.

Zeynep: Tamam, geliyorum.
Ka: Biz onu bilemeyiz. Beyana inandık hep.

(II.Perde I.Sahne için)
Ka: Bu ne ya sahne mi bu?
Onur: Bunu 15 dk. arada mı oynasak?

Onur: Shakespeare yazmış ama ben öyle düşünmüyorum.
HB: Artık nasıl bir şoktaysanız...

Ka: Su olsam, ateş olsam... Söylemesi kolay, bir de oynayın bakalım.

Evrim (Octavia ve Kleopatra karşılaştırması yaparken): Biri konserve, biri organik.
Mert: Toktavya var, o daha güzel. Onu vereyim?

Ka (Onur’a): Biz bu oyunu daha önce çözdük abi, neredeydin sen?
HB: Shakespeare var hani? İngiliz yazar?

Ka: Ne diyorsunuz siz ona..... hımmmm... Siz Türkler nasıl diyor? Hah, töre cinayeti.

Ka: Komedinin çakarı var, bu oyunun akarı var.

Mert: Bu sefer de ben Kleopatra’nın yanına gideceğim hadi bakalım!

(Ka’dan samimi itiraflar)
- Prova neymiş? Tek dişi kalmış canavar...
- Tamam, bu sahne olmuyor, üzerine gitmeye gerek yok.
- Yönetmenin canı istemiyor. Yönetmen havasında değil.

HB (Octavia’ya): Enseest! Sizin aile de nasıl bir aileyse...

Ka: Olmadık yere problem çıkarıp evden kaçan adam işte meyhaneye gidecek o, yenge bekliyor orada.
HB: Zeytinyağlıya şeker koymadın mı Octavia? Ben gidiyorum!

Muharrem: Oha!
Ka: Oha mı dedin?
Muharrem: Öyle geldi.
Ka: Oğlum, sebze halinde konuşmuyorlar...

Mert: Delirecek yerlerim ağrıyor.

HB: Kalanları alır, tüm kayfala...
Yönetmenin Bir Diyeceği Var: Kendinize yapılmasını istemediğinizi başkasına yapmayın.

(Ka’dan edebik yorum)
Bu iş çıktığı gün de büyüydü
Şimdi de büyü
Büyücü olmayı tasarlamıyorsan
Bu işi yapma

(Ka’dan hayat dersi)
- Kötü olmaktan korkmamalı.

Sözlük


Nedimet: Nedime (Bir Kevork klasiği)
Lepidus: Pokerde dört 10’lu.

 

 

4 Şubat 2012 Cumartesi


Oyuna 53 gün kala!
12.00’de başlayan provaya, ilk kez 12.08’de gelen sözetmenimiz Ka, oyunun müzikleri ile ilgili olarak Tolga Çebi’yle konuştuğu için provaya geç kaldığını söyleyerek hepimizin kozlarını kursaklarımızda bıraktı. Pompeius – Menas sahnesiyle başlayan prova, Emre ve Muharrem’in besteleyip koreografisini yaptıkları “Ama Olsun” adlı şarkıyı sunmaları üzerine Caesar – Lepidus sahnesiyle devam etti. Böletmenimiz Ka, oyunculara sahne ile ilgili farklı yönelimler verdi. Ardından VIII.Sahne’den I.Perde finaline kadar çalışmayı çok istedik. Ancak bu güneşli cumartesi gününe kalabalık sahne trafiğini yakıştıramadık. Sahnenin ezberini oturtup kabasını alıverdik. Baktık içimiz rahat etmiyor, çalışmış olduğumuz bütün sahneleri sırasıyla tekrar aldık. Saat 16.25’te Ka, bir cumartesi gününe bu kadar prova yeter diyerek çalışmaya noktayı koyduk.

 

 

Bilinç Çakışı
(Testosteron Vol.2)

 

Ka: İnsan acaba dairesel bir yaratık mı?

 

Ka: Kelimeler alındığını söyledi bana. Haftalık toplantı yaptık.

 

Mert (Pompeius’u izleyen Menas’a): Katıl kurt!

 

Ka: Terazinin en ayısı senin gibi işte. Bu kadar nazik bir burcun…
Emre: Sabah sabah provaya başlarken böyle motive edildiğim için teşekkür ederim.

 

Ka: En sevdiğim şey, rol değişmece hata mıcır mıcır konuşmaca.

 

Ka: Olmayan ne acaba?
(Haklı sessizlik)
Ka: Buna cevap vermesi gereken benim biliyorum.

 

Ka: Bir komiklik yapacağım şimdi. Siz de güleceksiniz ister istemez.

 

(Ka’dan matematik dersleri)
Ka: Şimdi çeyrek daire yaptı o, demek ki bu sahneden 4 tane olsa tam daire çizecek.

 

(Dört senedir Testosteron oyuncusu olan Mert’ten serzeniş)
- Yine bana taşak geldi ya…

 

Ka: bu ‘götteki yıldızlar’a fazla basmasan?
Mehmet: Gökteki…

 

Ka: Şu ‘ya’ları bir atarsak… Çok mahalle ağzı oluyor.
Mert: Tabii abi, ben şey olsun diye.
Ka: Ne olsun diye?
Mert: Yardımcı.
Ka: Hayırdır? Kayganlaştırıyor mu?

 

(Mert’ten yine yeni yeniden)
- Ya ben çıkınca hep gülüyorsunuz!

 

HB: Tohumları terpiyor. (Repliğin Mert’e söylenmiş –söylenememiş- olması bizce de manidar)

 

Ka: Bunu yönetmen mi söylemeli?
Kevork: Yoo, ben söylüyorum.

 

Ka: Çok iyi bir insansın.
Kevork: Bir de Türkçe konuşabilsem…

 

Ka: Mehmet’i kapatıyorsun.
Kevork: Mehmet kim abi?

 

(Ka’dan hayat dersleri)
- Şarabı çok içince Dionysos oluyorsun.

 

Sözlük
Caesar: Hevesli Koçhisar

 

Günün Düeti: Emre feat Muharrem – Ama Olsun (Tüm müzik marketlerde)

 

(Ka’nın Asistandan İstek Parçası)
- No Don Juan, No Cry

 

 

 

3 Şubat 2012 Cuma

 

Oyuna 54 gün kala!
Bugün saat 12.00’de ‘Ka ile Sessiz ve Derinden’ provalarının ikinci gününe hoşgeldik. Dünkü ‘kadınlar hamamı’ provasından sonra bugünkü ‘ocakbaşında maç keyfi’ provası başladı. Asistanlar “Bazı kızlar çok güzel.” diyerek Mısır’dan ve kadından yana olduklarını dillendirdiler. Caesar – Lepidus sahnesini çalışmaya başladık. Caesar’ın dilinin kuvveti hakkında konuştuk ve bu yönde doğaçlamalar yaptık. Çılgın doğaçlamatör Ka, Mert ve Mehmet’in omuzlarına, apolet niyetinde ikişer sandalye yükleyip bu şekilde oynamalarını isteyerek, bizi ‘-miş gibi’nin doruklarına çıkardı. Provaya Pompeius – Menas sahnesiyle devam ettik. Emre ve Muharrem sahneyi ayrıntılandırarak çalıştılar. Verimli bir çalışmanın ardından durdurulamayangillerden Ka, VII.Sahne’ye başlamamızı istedi. Ayrıntımatik Ka, HB, Mert, Kevork ve Mehmet’le bu sahneyi çözümlemeye başladı. Sahnenin şanına uygun, uzun süren bir çalışmanın ardından saat 17.05’te provayı bitirdik.

 

Bilinç Çakışı  
(Mehmet’in Sandalyeyle İmtihanı)

Ka (Mert’in ellerini bağlarken): Romalı komutan yapıyorum. Çamaşır ipinden Romalı komutan geldi.

Emre (reji masasının gülüşmeleri üzerine): N’oluyo orada? Elimde kılıç var dikkatli konuşun.

(Ka’dan edebik yorum)
Antonius,
Kırgınım sana, dargınım sana.

Ka’dan yeni single: Anarşist Gecede Yaşar.

Ka: Kalkma! Otur! Edepsiz bir şey planlıyoruz şurada.

Ka: Alalım, yiyelim, kimi öldüreceğiz, hop hop hop al git mantığı var bunlarda. Güvenli ticareti sağlayabilmek. Tetikte bir abi Pompeius
Emre: Orospu bu biraz.

HB: Adam 95 yaşında, yaşıyor hala.
Mert: Rahmetsiz yani?

(Ka’dan dilbilgisi dersleri)
- Ki olanağı.

(Ka’fası rahat)
- Bizim halimiz! Ne ayıp ne günah. Eğleniyoz işte.

Caesar’ın ilkesi: Kafir Suresi

(Rolü ziyadesiyle içselleştiren Mert)
- Kölelerle tövbe estağfurullah kadeh tokuşturup alem yapmak.

Emre: İşte burayı yapamıyom ya! Kleopatra’ya geldi miydim akan sular duruyor.

Ka: Gitme oraya, dur Mehmet’in yanında. Hah, şimdi aç kollarını sar boynuna, üşüdüm üşüdüm saramam ben.

K’aforizmalar
- Tiyatro hep konuşulan bir yer değildir. Zaman zaman susulur, kıymetlidir.

- Es tiyatronun aynasıdır
Mert: Aynısıdır.
HB: İnsanın kendine yakışanı giymesidir.

Ka: İroniyi ingilizce mi öğrendin sen?
Kevork: Yok ya, sonra buluruz, boşver.
Ka: ?!‘^%&/()=)(/&%+!’

(Dönüşü Muhteşem Mert Show)
Mert (Caesar): İşte elim. (Sadece Mert): İşte ipimle kuşağım.

Mert: Habarcımlan alay edip....

Mert: Dilerim onun sayesinde goprksjbcdsavdfejrıoaşosf...
HB: Şimdi bunun Türkçe’sini alıyoruz.

Mert: Meğm...
Ka: Tamam annem, seneyeki oyunda tamamlarsın o cümleyi.

(Ka’dan Yeni İcat)
Eskirtme: Eskrim + Çökertme

(Ka’dan yeni iş olanakları)
Epeyle koltuklara yapıştırılmış sakızları toplamak.
 
Şefin Önerisi
Kitap: Cehenneme Övgü – Gündüz Vasaf
          Tarihten Güncelliğe – Murat Belge

 

 

2 Şubat 2012 Perşembe

 

Oyuna 55 gün kala!
Provaya ne ‘Esra ile Kelle Paça’ ne de ‘Kılıçtan Aparkata Janbi’ ile başladık. Provamıza Kleopatra damgasını vurdu. Haberci – Kleopatra sahnesini çalıştık. Zerrin’in gelecek iki günlük yokluğu hissedilmesin diye bugün ve yarını Kleopatra’mıza ayırdık. Habercinin Kleopatra karşısındaki ‘ezikliği’ni güçlendirdikten sonra Kleopatra sahnelerini ayrıntılandırmaya başladık. Oyunun komedi yanını büyük bir sevinçle tespit edip, şaşkınlıkla karşıladık. Bir kez daha fark ettik ki Kleopatra’mız biraz öyle, biraz böyle ilahi bir karışımmış. Kleopatra ve Haberci’nin iki sahnesi arasındaki ilişkiyi görmek için, sahneleri ard arda çalıştık. Saat 16.00’da prova sona erdi.

 

 

Bilinç Çakışı  -Mert’in yokluğunda kendilerine ekmek çıkartamayan asistanlar, özürle sunar...-
(Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar vs. Onur)

Zeynep: Ben ne yapacağım Kemal Abi?
Ka: Oyun oynayacaksın annem. Antonius ve Kleopatra diye bir oyun var işte. V.Sahne’de oynayacaksın.

 

 

 

1 Şubat 2012 Çarşamba

 

Oyuna 56 gün kala!
Şubat ayının ilk gününde, oyuncular “Esra ile Kelle Paça”landılar. Provaya başlarken Sürprizci Ka, oyunculardan Dionysos’u anlatmalarını istedi. Ardından Kleopatra – Haberci sahnesini çalışmaya başladık. Yönetmenimiz Ka (ka – kafa açan) yönelimler vererek sahneyi geliştirdi. Otorite kavramı üzerine tartıştıktan sonra Caesar – Antonius – Lepidus sahnesini çalıştık, ardından IX. Sahne’ye geçti. Prova, Tolga’nın I.Perde sonu için getirdiği müzik ile sona erdi. Erkeklerin halaydaki uyumu önce tedirgin etti sonra Ka’nın gür sesi ile göz yaşarttı. Emre’nin halaybaşı olmasıyla, huzur içinde provayı bitirdik.

 

Bilinç Çakışı
(Pompeius Ağladığında)

Ka: Fallik ezgiler söyleyip eğleneceğim.

Ka: Kar yağdı, serçelere don vurdu.

Ka: Bizim değerli vaktimizden çalamazsınız, kendi değerli vaktinizden çalacaksınız.

Ka (Mehmet’e sahneyi anlatırken): Hayır! Bak şimdi! İ, o, u, ah, ii...
Mert: Aramıza hoşgeldin Mehmet.
HB (Ka için): İşte kendisi de geliyor.

ÜtopiKa: Hâlâ, benim için bir dünya mümkün.

Ka (Onur’a): Yanlış yerden giriyorsun.
Onur: Roma değil mi işte?
Ka: Mısır’dasın ama.
Onur: Roma’dan geliyorum ama.
Ka: Şimdi Mısır’dasın.
Onur: Roma’dan geldim Mısır’a.
Ekip: ŞİMDİ, ŞU AN MISIR’DASIN!!!

(Ka’dan dilbilgisi dersleri)
Erekte cümle.

Ka: 3 saniyede erekte olan pipi.
Onur: Nasıl olacak ki?

Mehmet (Lepidus): Anne tarafından bir kardeşiniz var sizin. Bedelli Octavia.

HB (Antonius): Mısır’dan hurma getirmiştim.
Mert (Caesar): Sağol abi, ben yeni adana yedim.

Ka: Abi, dekorları yemeyin ya!

Ka: Almazlar mı beni Globe’a?
Kevork: Tabii canım, aybettin.

HB: Lepidus? Otobüus, minibüus, metrobüus.

Günün Alıntısı:
İntihar etmeyeceksek, içelim. – Adalet Ağaoğlu

 

 

28 Ocak 2012 Cumartesi


Oyuna 60 gün kala!
Oyuncular saat 12.00’de Janbi ile ısınmak üzere toplandılar. Bu güzel karlı havayı battaniye altında geçirmek isteyen yanlarını kuliste bırakıp voleybol oynamaya başladılar. Biraz açıldıktan sonra Janbi ile ‘no pain no gain’e katıldılar. Janbi’nin “Bırakma! Bırakma! Hadi!” ikazlarıyla çalışma sona erdi. Janbi, giderken buğulu gözleriyle “Jamurayın yolu, yolun ortasından gitmektir.” dedi ve ufukta kayboldu. Verdiğimiz aranın ardından V.Sahne’den itibaren çalışmaya başladık. VII.Sahne’nin sonuna geldiğimizde Keskin Ka, haftaya bu sahnenin 27 kez okunmuş olmasını talep etti. Herkes kabul etti zira aksi biraz Scarus. Ardından I.Perde VII.Sahne’nin sonuna kadar mini bir akış alarak provayı, 16.50’de bitirdik.

 

 

Bilinç Çakışı
(Ocak Sıkıntısı)

HB: Hiç kullanılmamış gerekçe geldi.

Ka (Şiddetle merak duygusunu tarif ederken): Mesela yeni bir gezegen keşfedilmiş. Büyükayıgötü, Sikimyolu, Yandanyiyen gezegen...
Emre (Asistanlara): Sıkıyorsa bunları da yazın.
Onur: Takımtaklavat yıldızı.
(Asistanlardan Emre’ye not: Sıktı abi, yazdık abi.)

Ka: Abi Shakespeare ne biçim yazmış ya!
HB: Yazmamış ya... Başka bir şey bu.
Onur: Yok ya büyütüyorsunuz abi. O kadar değil. Muzaffer İzgi okudun mu hiç abi?

(Kleopatra’nın şehvet oyunu üzerine, Charmian, Iras ve Mardian’a)
Ka: Labaratuvarda tüplere bakar gibi bakmayın. Bir şey uyansın içinizde.
Onur: Valla ya, biz perişan olduk burada.

(Oyuncunun repliğe müdahale etme çabası üzerine)
Ka: Sen Shakespeare misin, beni öldürdün?

Ka: Oradaki, o replikteki “gerçi”yi kullan. “Gerçi olanağı” diye bir şey var bu dünyada.

Zerrin: (Sahneye girer) Aaa, dur, gerekçelerim vardı.
Ka: Oyuncu gerekçeleriyle geliyor, kaçın!

Ka (Zerrin’e): Ayrıca bugün, ayrı bir güzelsiniz. Damardan, sabah gazı verilir.
Onur: Kemal Abi bizi bitirdin.
Ka: Onun sahnesi diye annem, sizin sahne gelsin size de söyleyeceğim.

HB: Halbuki Mısır’da dal yaprak ne rahattık.

Ka: Gözlerinde sahte bir iyilik olsun Mehmet.
Onur: Emlakçı tavrı gibi mi abi?

HB. Van minüt sahnesi burası değil mi?

Ka: Benim bir, şey sızım var. Ne sızım var? Şey sızım, siz sızım, sen sızım...

(Baba figürüyle karşı karşıya gelen 20’lik Caesar’ın dramı)
Mert: Burda atarlı bi durum var taaam mıaa?!

Evrim (Alexas): “Aziz dostum” diye başladı, “De ki, sadık Romalı, yüce Mısır’a onun göt...” (es) Ay çok özür dilerim!
Ka: Oğlumuz Mert’le kızımız Evrim’in teşhir gecesine hepiniz davetlisiniz.Keşküller burada.

(Emre nam-ı diğer Pompeius, Muharrem nam-ı diğer Menas’a)
- Ne gülüyon lan eşşoğlueşşek! Savaşa gidiyoz burada.

(Ka’dan özeleştiri)
- Yumoş’la Kosla arasındaki farkı bilsem çocuğum olurdu.(Kendi işini kendi yapamayan erkek örneği)

(Yapıbozumcu Ka)
- Haberini giy, haberini giy, a benim canım haberini giy. Haberim yok. Haberim yok...

Ka (Gözde’ye serzeniş): Sen beni eskisi kadar sevmiyorsun!

 

 

27 Ocak 2012 Cuma

 

Oyuna 61 gün kala!
Saat 12.00’de başlayan ‘Esra ile Sararıp Solma’dan sesler yükseldi: “Allah’ım sana gelmek üzereyim.”, “Daha dört mü oldu yaa?”, “Gözde yavaş! Gözde yavaş!”, “Ama benim kafam yok.” diye diye gülmekten öldü oyuncular. Diğer oyuncular Muharrem’in gülüşüne istek yaptılar. Fazla naz âşık usandırdı. Alkışlarla uğurlanan Esra’nın ardından Onur “Ülkemizde her yıl 5000 insan amuda kalkıyor.” deyip amuda kalkarak ısınmaya son noktayı koydu. IV. Sahne’den itibaren sahneleri çalışmaya başladık. Bazı sahneleri çözümledik, sahnelerle ilgili doğaçlamalar yaptık. Verdiğimiz aranın ardından Emre’nin reji masasına ikazı üzerine hızla provaya devam ettik. Sıranın Emre’nin sahnesine gelmesiyle salonda büyük bir alkış tufanı koptu. Pompeius – Lepidus sahnesini de çalıştıktan sonra I.Perde’nin başından başlayıp VII. Sahne’ye kadar kabaca bir akış aldık. “Prova sonu temrini” ve sayı oyunuyla provayı bitirdik.

 

Bilinç Çakışı
(Emre – Kebap Connection)

Kevork: Çok enerjitik şeyler yapıyorlar.
Ka: Sen enerjitik değil misin tosun?

Ka: Kişiliğimiz 14–18 yaş arasındaki deneyimlerimizle oluşuyor.
Onur: Aaa, abi niye daha önce söylemedin?

(Mehmet’in tahrikkâr ensesi üzerine)
Ka: Ensede orgy!

Ka: Ani zıplayan bir adamım.

Ka: Kapat kemanı.
Onur: Kevork gibi konuştun.

Ka: Haber verme = hız x yol x zaman

Ka: Biliyorum, biz burada dört yıldır Testosteron oynamaktan cinsiyetçi bakışımızı kaybettik, insan olmaya adım attık ama...
Onur: Pipisiz erkekler olarak.

(Testosteron dekoruyla oynayan Evrim’e)
Emre: Oynama kızım, oynama annem. Akşam lazım o bize.

Kevork (Enobarbus): Müthiş bir hızla akıveriyor, geliveriyor, ölüveriyor.

Mert (Caesar’ı savunurken): Para topluyorum abi napiim? Savaş çıktı.

Suflör: Askeri gücüm hilal gibi...
Emre: Neyim ne?

(Oyuna o an katılamayan Mert)
- Sıkışmıştım, çok fenayım.

Zerrin: (Grev usülü) Gerekçe isteriz! Gerekçe isteriz!
Ka: Dilerim en yakın zamanda buluruz.

Ka (Pompeius için): Antihamlet

Ka: Var mı bana katılmayan?
Gözde: O biraz Scarus.

Ka: Emre, senin ödevin nerede?
Emre: Kemal Abi, ben Zerrin’in resimlerine baktım. Ondan şey yapsam?

Onur: Şu ‘lalala’lı melodi garip geliyor abi. Alışamıyoruz. Renk renk bir şey olmalı burada.

Ka: Aristo’nun Retorik’i çok işimize yarayabilir.
Onur: Kimin?
Ka: Aristoteles’in Retorik’i diyorum.
(Onur anlamaz, Emre’ye bakar)
Emre: Aristo diye bir adam var, soyadı da Retorik’miş Onur, o işte.

Evrim: Acele işe şeytan karışır.
Ka: Acele işe, ben de işeyeceğim.

HB (Sahneye girerken): Gerekçeyi unuttum. (Sahneden çıkar)

(Replikleri söylemekte “hafifçe” zorlanan Mert)
- Ben olsam böyle çevirmezdim.

Türkiye’de bir Globe’lu der ki:
- Bu da sizin gibi bir gezgin için büyük sayıp kayılırdı.

Muppet Show Loca 2012: Muharrem, Kevork, Emre

Günün Geyiği: Siktir git başka yerde oyna!

Kuliste Unutulmaması Gerekenler:
- Sahneye çıkmak için gerekçe!

Günün Şarkısı: Göksel - Depresyondayım

Şefin Önerisi
Film: Le Gamin au Vélo (Bisikletli Çocuk)

 

 

26 Ocak 2012 Perşembe


Oyuna 62 gün kala!
Oyuncular provaya Janbi ile çalışarak başladılar. “Janbi ile Kılıçtan Aparkata”nın 1,5 saat sürmesi “Esra ile Kelle Paça”yı arattı. Oyuncuların ev ödevi performanslarından çok memnun kalan Ka, gözünü kırpmadan çekirgeyi üçüncü kez sıçrattı. Süresi bir gün olarak belirlenen ödevin konusu: Herkesin kendi rolleri ile ilişkili olacak sessel ve fiziksel özellikleri araştırması. I.Perde I.Sahne’den V.Sahne’ye kadar ayrıntılı çalışmayla süren prova, çalgılar, çengiler, kahkahalar eşliğinde sona erer gibi oldu fakat Ka’nın devreye girmesiyle ermedi, eremedi. Ka’nın yeni buluşu olan ‘prova sonu temrini’ ve sayma oyunuyla provayı bitirdik. Sayma oyununu ilk kez oynayan ekip “Biz sayınca böyle sayarız!”, “Biz sayarken devleşiyoruz.” hissiyatıyla  “Öyle olmaz, böyle olur!” dedirtti. Gelen gideni bu sefer aratmadı, bu sefer ağlatmadı. Sevinç gözyaşlarıyla kesin olarak provayı sona erdirdik.

 

Bilinç Çakışı
(Kleopatra: Little Miss Sunshine)

Savaşçının notu: Canları pahasına savaşanlar hayatın tadını bilirler. Saklananlar ise bilemez.

Onur: Bir de şey var...
Mert: Aynı zamanda (es) pardon Onur, sözünü kestim.
Onur: Evet!

Ka: Herkes yanlış zamanda gerçekleşir, ben hariç!

Zerrin (Kleopatra): Kibar beyim, bir dakika.
Ka: Galetacıyı çağırıyor.

Mert: Bir Kleopatra kolay yetişmiyor.

(Ka’dan edebik yorum)
- Kleopatra lunapark gibi, bir tek gişeciyken sahici.

Ka: Kevork! Globe’lu! Gel abi. Yat abi.

Oyunun Lafı (Kleopatra’nın alt metni)
Bu işi kıvırabilmek için Kleopatra gibi ter dökmek, sancısına katlanmak gerek.

 

 

25 Ocak 2012 Çarşamba


Oyuna 63 gün kala!
Oyuncular sözleştikleri gibi saat 12.00’de oyun atölyesi sahnesinde buluştular. Bir saat boyunca ‘Esra ile Kelle Paça’ çalışması yaptıktan sonra provaya başladık. Kendisinin de dediği gibi boş bırakmaya gelmeyen Şen Makas, tekste yaptığı yeni budamalarla yeşil sahalara geri döndü. Ardından Ka’nın seçtiği müzikler eşliğinde oyuncular ‘aşk oyunları’ oynadılar ve I.Sahne’yi çalışmaya başladık. Yemek arasının ardından Zerrin’i uğurlayarak provaya devam ettik. Oyuncular, kendi karakterleriyle ilgili getirdikleri resimleri gösterdiler ve bu resimleri neden seçmiş olduklarını anlattılar.Haberci – Antonius sahnesiyle devam eden prova, Antonius – Enobarbus sahnesiyle kahkahalar eşliğinde sona erdi.

 

Bilinç Çakışı
(The Ultimate Effect of Mert)

Ka: Bir fetiş olarak tahta bacak.

Onur: Kızlar tablolardaki gibi, beyaz tenli, suyun içinde...
Ka: Beyaz? Mısırlı? Anladım...
Onur: Süt darı.

Onur: İçinde binlerce sote noktası bulunan...
HB: Sota?
Mert: Ben yapsam yıkılmıştı burası. (Asistanlara) Yazdınız mı soteyi?

Onur: Haber geterdim efendim.

HB: Pompus denizde...
Ka: Ulan Mert ele geçirdin herkesi.

Ka: (Budamalar üzerine) Hayırlısı olsun. Önümüzdeki hafta yeni budamalarda görüşmek üzere. Hoşçakalın.

Onur (Haberci): Haber getirdim efendim, Roma’dan.
HB: Elbise yaptırdım canım, Roma’dan.

Onur: Bir de bunlar çırılçıplak suyun içinde falandır muhtemelen.
Tuğçe: Hahahaha! Fantezi dünyasına bak. Soyunmayacağız Onur!
Onur: En azından biriniz?

Ka: Kleopatra diziyi seyretmeyecekmiş. Haber dinleyecek o.

Mısırlı Ka: Oynar mısınız acaba? Yemek yiyeceğiz de karnım acıktı.

HB: Ahada memelerim! Yeni çıktı.

HB (Antonius): Roma kaynıyor, bir sürü bela türüyor.
Ka: Boruları döşememişler, heykeller yapılmıyor, kanalizasyon yok.

HB: Çağırın habercileri yerine, elçileri dese?
Ka: İkisi de olur.
Onur: Statü atladım.

Ka: Eros’a sormuşlar neden eskisi gibi aşk yok? Eros cevap vermiş, kıçınız ayrı başınız ayrı oynuyor, denk getiremiyoruz.

(Ka’dan edebik yorum)
- Kıyıya yakın geçiyorsun, hız kesmen lazım.

Kevork: Herkes matlaklarıyla beraber.
HB: Matlak ne abi?
Kevork: Matlak değil mi? What do you call ‘girlfriend’?
Ekip: Manita?!?!?!?!

Sözlük


Yılan: irade
Playstation: Büyük ideolojik sorun
(Ka’nın Sözlüğü – Kevork ‘matlak’ üzerine)
Patlak: Manita

Asistanın İçi Gitti:
“Ölçülebilen aşk, zavallı bir aşktır.”

 

 

21 Ocak 2012 Cumartesi

 

Oyuna 67 gün kala!
Oyuncuların tamamının voleybol oynama çabalarıyla başlayan prova “Janbi ile Kılıçtan Aparkata”yla devam etti. ‘Acı yoksa kazanç da yok.’ Fikriyle yaptıkları çalışma “Öldürmeyen Allah öldürmüyor.” naralarıyla sona erdi. Adeta bir kokteyl havasında II.Perde’yi çalışmaya başladık. Dün kaldığımız yerden devam ettiğimiz prova, II.Perde akışıyla sona erdi. Haftaya ‘geçtiğin yerleri toprak diyerek geçme, tanı’ temrinleriyle çalışmak üzere anlaşıp, ayrıldık.

 

 

 

 

Bilinç Çakışı
(Once Upon A Time in Mısır)

Caesar: Hanginiz Mısır’ın Kraliçesi?
Muharrem: Benim!
Gözde: Ben
Zeynep: Hayır, benim!

Emre: Bana bakma abi, ben köyün delisiyim

Mert: Okumayı biliyorum, söyleyemiyorum.

Ka: Empatik bir yönetmenim

(Ka’dan ebedik yorum)
- Benim baharım eksik, kalsiyumum değil.

Onur: Allah belasını versin öyle kadınların. Öyle aleni yalan mı olur?
FeminiKa: Yalan söylemek zorunda bırakanlar var.

Günün Repliği: “Dilerim yılan hoşunuza gider.”

Şefin Önerisi
Kitap: İsmail – Reha Çamuroğlu

 

 

 

 

 

 

 


 

20 Ocak 2012 Cuma

 

Oyuna 68 gün kala!
Ekip saat 11.00’de seyretmelere doyamadığımız provaya başladı. “Esra ile Kafa Kol” çalışmasının ardından II.Perde ile çalışmaya başladık. Yönetmenimiz Keskin Ka, oyunu oynayabilmek için, içinde bulunmamız gereken “yaşama” hali ile ilgili uzun bir konuşma yaptı. Provaya devam edip Antonius’u öldürdükten sonra, yarın kaldığımız yerden devam etmeye ant içip provayı saat 17.00’de bitirdik.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bilinç Çakışı
(Eros Ayakta Ölür)

Onur: (Kılıcı kendine batırdıktan sonra) Çıkarak ölüyorum.

Ka: (Mert’in sahnesi) Caesar geldi çok komik, durun.

Ka: (Kevork’a) Güzel ölüşünü bize bir gösterir misin? Globe tipi ölme.
Evrim: Global ölme.

Ka: Sade laf değil, eylem dünyası da şiirsel. (es, Kevork’a) Duydun mu Globe’lu?

HB: Ben öleyim arkaya doğru, sürüne sürüne çıkarım.

Ka: Shakespeare’e sadakat esastır.

Aforizmalar

- Ölürsen gerçekleşirsin. (Camus)
- Var olmak için önce yok olmak lazım. (HB)

(Ka’dan Edebik Yorum)
- Günlük yumurta gibiyiz. Son kullanma tarihi var üstümüzde
- Kıblen aşksa...
- Aşk kayıp...
- Trajik salınım...
- Yaver gibi ölmek değil, aşk gibi ölmek.

Günün Dizesi:
‘Masa da masaymış ha’ – Edip Cansever
(Buradaki masa bir tek gerçek masa değilmiş, onun dışında her şeymiş.)

 

 

19 Ocak 2012 Perşembe


Oyuna 69 gün kala!
Efsane “Janbi ile Sabah Sabah” geri döndü ve programın adı “Janbi ile Gün Aşırı” olarak değişti. Oyuncular ısındılar ve dövüş çalıştılar. Çalışmanın ardından Zerrin ve Onur, Janbi ile Haberci sahnesini çalışmaya devam ettiler. Dün aramızda olmayan Emre ve Kevork, karakterlerinin burçları hakkında bilgi verdiler. Ardından II.Perde’yi çalışmaya başadık. Sahneler üzerine konuştuktan sonra, saat 16.50’de prova sona erdi.

 

 

 

 

 

Bilinç Çakışı
(Bir Caesar Sevdim)

Janbi: Bu hareket sarkık göbeği toparlıyor.
Emre: Sarkık göbek üzerinden gitmesek?

Mert: Antonius’a karşı Kleopatra. Ay,olur mu öyle!
Ka: Senin ağzında her şey olur abi.
Mert: Ya, bir ezberleyeyim, bir daha unutmam.

Emre: Yani gerçekten grotekst bir etki yarattınız.

Mert: Enobarbus!
Onur: A,a! Doğru söyledi!

HB: Buradan bir şey atmış olabilir misin?
Ka: Kesinlikle olabilirim. Her yerden, her şeyi atmış olabilirim.

Ka: Peki Mert, Antonius’un bu çok yeme durumunu bir açıklar mısın?
Mert: (Gülerek) Tatminsizlik... Hep tıkınıyor?... (Ciddi) Ne olabilir abi?

Ka: Roma’nın halayı yok.

Emre: Yukarıda psikolog var demiştin değil mi Kemal Abi?
Ka: Tabii tabii, ambulans var ya, acil yanmalar için.

(Oyuncuların provayı kaynatması üzerine)
Ka: 34 AK 2012 devam et abi.

HB: (Antonius) Kleopatra’m, canım benim... (Sadece HB) sayfa 64’e geçemedim.

Aforizmalar


- Bir insan ben hala Antonius’um diye bağırıyorsa, o artık Antonius değildir.

- İktidar her zaman komedi unsurudur. Yıkılmaya muhtaçtır.

- Öfkeye kapılan her zaman kaybeder.

Sözlük
Grotesk: Su almayan ayakkabılar.

 

 

18 Ocak 2012 Çarşamba

 

Oyuna 70 gün kala!
Provanın üçüncü haftasında oyuncular “Janbi ile Sabah Sabah” a ara vererek “Esra ile Kafa Kol” adlı yeni programa başladılar. Gelenin gideni arattığı ısınma çalışması –Janbi’nin de katılımıyla- tatlı isyanlar ve holigan egzersiziyle sona erdi. Verdiğimiz aranın ardından , asistanlara “Küskün Ka” oyunculardan geçen hafta verdiği ödevleri talep etti. Oyuncular, oynadıkları karakterlerin güneş, yükselen ve ay burçlarının ne olabileceğini nedenleriyle birlikte açıkladılar. Ödevlerini büyük bir titizlikle yapan oyuncular Ka’nın gözlerini yaşarttılar ve övgüsünü kazandılar. Ancak bu, yeni ödevler almadıkları anlamına gelmedi. Ka, verdiği yeni ödevlerle “merak ve kaygı”yı canlı tutmayı başardı. Yemek arasından sonra II. Perde’yi çalışmaya başladık.Oyuncular, Ka’nın verdiği doğaçlamalarla sahneleri çözümlediler. Prova saat 20.00’de sona erdi.   

 

 

 

Bilinç Çakışı
(Başka Dilde Mert)

Mert: (numoroloji ile ilgili  bilgi veririken, hayretle ) 8 diye bir rakam var

Ka: Antonius’un burcu ne abi?
H.B: İkizler.
Ka: Peki yükseleni ne?
H.B: Beni hiç ilgilendirmez.

H.B: Mert bir 8 görmüş, sen gördün mü?

Onur: Yanlış söylemeler Mert’e mahsus.
Mert: Yanlış anlamalar sana ‘mağrur’.

Muharrem: (savaşa sevinirken) Hey, hey , hey
                                                     Hey, hey
                                                     Hey !
Zerrin: Böyle olmayacak değil mi?
Ka: Hı hı, ben gerçeğini yaptım, parodisi kaldı.

(Onur’un içsel devinimleri)
Onur: O zaman denizde savaşalım
Onur: O biraz Scarus.
Onur: O zaman karada?
Onur: Oha Enobarbus.

(Muharrem’in sevinirken haritayı yıkması üzerine)
KA: Muharrem gel , sevin, git abi. Yoksa bu sahnenin ...........

(Mert’in Sözlüğü)
Antonıus: Anstanatusun.
                           
(KA’ nın edebik rol tanımlamaları)
(Kleopatra için): Gözlerinin içindeki edepsiz ışıltı...
(Antonıus için) Üzerindeki okyanusu sahneye bırakıyor..
                           Öfke değil, intizar
(................. için): olamamış yılan formu.


Asistan Şiiri

Nedenimsin harita
Bedelimsin harita
Ebedisin harita
Bebeğimsin harita

 

 

14 Ocak 2012 Cumartesi

 

Oyuna 74 gün kala!
Yeni uygulamamız sayesinde bugün provaya 11.30 ‘da başladık. Bu uygulamaya göre bir önceki gün ne kadar geç ısınmaya başlarsak sonraki gün o kadar erken başlayacağız provaya. Dolayısıyla ekip, 12.30’da Janbi ile çalışmasını bitirmiş oldu.
Ardından Ka’nın bitmeyen sürprizlerinden biri daha ekibi bir kez daha mutlu – çok mutlu – epey mutlu etti. Tren şeklinde ardarda dizilen sandalyelere yerleşen oyunculara birer boş kağıt verildi. Kağıtlara, önlerindeki oyuncuların rolleri hakkında bilgi yazılması istendi. Ka, oyuncuların bu işi kolayca yaptıklarını görünce, devreye arka sayfayı sokarak, oraya da kendi rolleri hakkında bilgi yazmalarını istedi.
Sayfalar Ka’nın beklentisini karşıladığı vakit toplandı. Okumaya geçilmeden önce Ka’nın şüpheli sorusu herkesi şaşırttı. “Oyunda ne olmazsa bu oyun olurdu?” Soru üzerine tüm karakterlerin oyundaki yeri tartışılıp oyunun sağlaması yapıldı. Oyun 7. sahneye kadar üzerine konuşulup okunduktan sonra prova 17.00’de bitti. İyi halden dolayı önümüzdeki prova tekrar 12.00’ye alındı.

 

Bilinç Çakışı

KEVORK: Enobarbus karakteri olmasa, işlevi yok, toprağı yok.
( Ekibin Enobarbus hakkındaki görüşleri ve ‘o olmasa’lı cümleleri üzerine..)
KEVORK: Bence o zaman kalsın abi..

( Prova arasından sonra..)
KA: Haluk Bey gelecekler mi acaba sorar mısınız?
HB: Çok istiyorum.
KA: Kendisi Antonius’u oynayacak da..

(Kleopatra’nın sahnesi üzerine)
EMRE: Abi bu kadın Aslan Aslan, kesin Aslan!
KA: Abi, kuyruğu yanan konuşuyo.

KA: Sahneyi bir kez daha alalım mı, ister misiniz?
ZERRİN: Sen bilirsin.
KA: Güzel, o zaman istemiyosunuz. Alalım!

Şekspir’den oyunculara not! ;
    Bu işi kıvırabilmek için
    Kleopatra gibi ter dökmek
    Sancısına katlanmak gerek.

 

 

13 Ocak 2012 Cuma

 

Oyuna 75 gün kala!
Oyuncular 12.15’te toplandı. ‘Janbi ile Sabah Sabah’ yumruklarla başladı, sürprizlerle devam etti. Janbi oyuncularla salsa ve bachata yaptı. Keyifli dans çalışmasının ardından program, 13.15’te sona erdi. Diğer oyuncular ara verirken, Zerrin ve Onur, Kleopatra – Haberci Sahnesi’ni  Janbi’yle çalışmaya devam etti. Ekibe yeni katılan Mehmet’in bereketiyle gelmiş olmasını dileyerek provaya başladık. Pompeius – Menas Sahnesi’ni okuyarak başladığımız çalışma VII.Sahne’nin çözümlenmesiyle devam etti. Ardından I.Perde sonuna kadar ‘alışma akışı’ alındı ve prova 17.10’da sona erdi.


Suskun Ka, provanın yarın 11.30’da başlayacağını söyledi ve bunun ‘geç kalmalar’ sürerse sabah 6’ya kadar yolunun olduğunu dile getirdi.

 

Bilinç Çakışı
(Pimpius ve Ailesinin Aşırı Acıklı Öyküsü)


Ka: Her yazgı sonsuz değilidir.
Ka: Şiir sorgulanırsa şiir olmaz.
(Hemen ardından)
Ka: Ne gada da grotesk bir tipim

 

Ka: 10 dakika ara.
Onur: Arıyoruz.

 

Ka: Janbi vur deyince öldürür?


İlksen: (Mert’e) Gribiniz, nezleniz nasıllar?
Mert: Hamdolsun.
Ka: Hamdolsun ne lan?!

 

(Mert’in Pompeius’a Pimpius demesi üzerine)
Ka: Pimpius ne ya? İnsan söylerken kendinden vazgeçer.

 

Ka: Türkiye’nin en güzel yanlışı: Kevork.

 

Günün Musikisi
Kasımpaşa kıyıları tersane
Bir kız sevdim alimallah bir tane
(Oktay Rıfat)

Günün Sorunsalı: Kuşların çinko damı gagalaması

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

12 Ocak 2012 Perşembe


Oyuna 76 gün kala!
Ekip, 12.00’de ‘Kılıçtan Aparkata Janbi’ ile güne başladı. Oyuncuların bağımlısı olduğu program, 14.00’te sona erdi. Ardından ‘Ka ile Yürüyoruz Gündüz Gece’ başladı. İzmirli asistanlar çiğdemlerini alıp yerlerine oturdular. Ka oyunculardan oyunla ilgili kullanmak istedikleri nesneleri –seçme nedenleriyle birlikte- getirmelerini istedi. Bu nesneler üzerinden karakterler ve oyunun atmosferi ile ilgili saptamalarda bulunduk. Oyuncular ara verip, çaylarını içtiler. ‘Hangi çaydanlık Fatma Abla?’ sorusu yine can yaktı. Ardından VI.Sahne’yi çalışmaya başladık. Ka’nın “Gücünüz silahınız!” demesi üzerine oyuncular, ellerindeki sopaları nokta, virgül, vurgu olarak kullandılar. Çalışmanın bitiminde Haberci’nin sahnelerine geçtik. Haberci’nin durum çözümlemeleri herkesi çok eğlendirdi. Prova, 17.00’de neşe içinde sona erdi.

 

 

 

Bilinç Çakışı
Bir Kleopatra Klasiği (Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar)

 

Ka: (Haberciye) Öne gelsene biraz
Onur: Götüm götüm kaçıyordum.

 

(Habercinin dayak yemesi üzerine)
Ka: Herkes de bu çocuğu dövüyor. Testosteron’da da öyle ya.
Onur: Evet abi. Hele o Tuna’nın parmakları... Kıvrılmıyor yani.
Emre: Abi kurtulamazsın, dayağı yiyeceksin, devam et.

 

(Pompeius – Menas Sahnesi)
Ka: Ne konuşuyorlar abi? Bu iki adam niye bir araya geldiler?
Emre: Dur bi okuyayım abi.

 

Emre: Ben oyun nesnesi olarak gemi dümeni düşündüm ama getiremedim tabii.

 

(Gözde oyun nesnesi olarak ‘su’ getirir ancak bundan emin değildir.)
Ka: Gözde ağlama, savun!

 

(Onur’un getirdiği 3.nesne yündür)

Onur: Yünü... (es) savunamayacağım.

 

Günün Musikisi


Kapıldım, gidiyorum
Bahtımın rüzgarına

 

 

11 Ocak 2012 Çarşamba


Oyuna 77 gün kala!
Saat 12'de toplanan ekip Janbi'yle dövüş ve mızrak çalışması yaptı. Günün sürprizi Gürkan'ın oyundan ayrılması oldu. Yaşadığımız şaşkınlığı kısa sürede atlatıp provaya başladık. Teksti 20 sayfa budayan Şen Makas, bütün sempatiyi bir anda üzerinde topladı. Provaya başlamadan önce tüm ekip çocuk oyunu oynadı. Karakterler üzerine bir süre konuşulduktan sonra bu sefer gerçekten provaya başladık. III.Sahne'ye kadar çalıştıktan sonra yemek arası verdik.
17.00'de sahnede toplanan ekip Mert, İlksen ve Seda için sürpriz doğum günü partisi hazırladı. Üzerinde "Sezar'ın hakkı" yazan pastayı yedikten sonra Enobarbus karakteri üzerine çalışmaya başladık. Prova VI.Sahne'ye kadar okunarak ve çözümlenerek ilerledi.
Prova sonunda, oyun 17.sayfaya kadar kesintisiz okundu. 20 dakikalık bu süreç, ekibin süre konusundaki endişelerini giderdi. Ekip bir kez daha Şen Makas'a minnet duydu. Saat 19.10'da prova sona erdi.

 

 

Bilinç Çakışı
(Sen giderken sahilden sessizce)


(Şen Makas'ın budaması üzerine)
Ka: Haluk Abi, Antonius'u çıkardık. Girişte bir Mısırlı var, onu oynuyorsun.

 

Ka: Ben de çok makarna yiyince halisülasyon görüyorum. Kulağımdan soluncanlar çıkıyor. Makarna kafası.

 

(Alexas'ı okurken)

Evrim: Hemen erkek olamıyorum.

 

(Çocuk oyunu oynayan ekibe)
Ka: Neden sadece siz oynuyorsunuz abi?
Tuğçe: Haluk Abi, oyunu kavrayalım gireceğiz dedi.
Ka: Sen de yedin mi bunu?

 

HB: 'Hay aksi' lafını atıyorum Kemal. Teksas Tommiks'te vardı.

 

(HB'nin reji sorusu üzerine)
Ka: Abi 28 Mart'ta değiliz değil mi?

 

Ka: Kadın karakteri o. Hiçbir duyguyu sonuna kadar götürmez.
Onur: (İçlenerek) Allah kahretsin böyle kadınları!

 

Asistanın Favorisi: İşte hep böyle öldürüyoruz kadınlarımızı. Gücendirmekle öldürmek aynı çünkü.

 

Günün Musikisi
Alla beni payla beni
Al koynuna yar

 

 

6 Ocak 2012 Cuma

 

 

Oyuna 82 gün kala!
Bugün, bardağın dolu tarafını görerek saat 12.00’de provada olan oyuncularla çalışmaya başladık. Janbi; Gözde, Evrim, Tuğçe, Zeynep, Muharrem, Mert ve Onur ile bir saat dövüş çalışması yaptı. Metinde bazı değişiklikler yapılmasına karar verildi. Ka’nın Mert’i gözüne kestirmesi üzerine Caesar’ın ilk sahnesini gün boyunca çalıştık. Caesar ve Haberci karakterlerinin yönelimleri üzerine tartışarak doğaçlamalar yaptık. “Hayat ve sanat hakkında konuşmak her ne kadar önemli olsa da” provayı 17.10’da bitirmeyi tercih ettik.

 


Bilinç Çakışı
(Yaprak Sökümü)

Ka: Tamam mı? Herkes geldi mi?
Onur: Herkes diyemeyeceğiz Kemal Abi.

Onur: Aslında anlatıcı dediğin Haberci gibi bir olay.
Ekip: Çakaaaaal...

Ka: Senin bir dövüş hocan varmış, adı Janbinyus’muş.

Mert (Caesar): Bizim durumumuz hiç umrunda bile değilmiş Caesar’ın.
Sadece Mert: Dur lan Caesar benim!

Ka: Kendi kendine oynasana abi.
Mert: Hahaha delirmiş!
Ka: Tabii o kadar iyi ki artık.
Mert: Ben kendimi yenerim de şimdi!

Mert (Caesar): Sen de görüyorsun ve anlayacaksın Lipidos.
Sadece Mert: Lipidos ne ya?! Libido? Libidos?

(Caesar – Lepidus Sahnesi’nin detaylı çalışılması üzerine)
Ka: Sondan ikinci hafta provası gibi oldu ama olsun.
Onur: Yarın seyircili genel prova mı yapsak?

Mert: Diyonizok, Diyonizak, Diyonizi...
Onur: Söyleyemediğini biliyoruz abi, devam et sen.
Emre: Diyonizyak!

(Mısır’dan bahsederken)
Tuğçe: Antonuis’a burası pek tatlı gelmiş.
Ka: Orası herkese bek datlı gelir.

Ka: Var mı aranızda Divan Edebiyatı’ndan bir şiirin bir beyitini söyleyebilecek?
Emre: Han Duvarları dahil mi buna? Meşin kırbaç şakladı?

Ka: Ben kendime tuhaf geliyorum.

Ka: Müsade ederseniz isyan edeceğim.

Günün Lafı

Ka: Yürekli adam yok!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

5 Ocak 2012 Perşembe


Oyuna 83 gün kala!
18.Geleneksel oyun atölyesi Buluşması geçmişte kaldı. Ekip saat 12.00’de toplandı. Oyuncular Janbi ile bir saat dövüş çalışması yaptı. 13.30’da provaya başlamak üzere sahnede yerini alan ekip yine bir sürprizle karşılaştı. Kendilerinden, Ka’nın gönlünden kopan beyaz sayfalara, Apollon ve Dionysos’u tanımlayan maddeler yazmaları istendi. Temiz kalpli yönetmenimiz Ka, talep ettiği yazıları okumak için sabırsızlanırken, müzisyenlerimiz Tolga ve Kerem önderliğinde cümbüş başladı. Oyuncular, teksti dans ve müzik eşliğinde III.Perde’ye kadar okudular. Ardından Ka oyuncular ile olay dizisi ve oyunun coğrafyası hakkında konuştu. Apollon ve Dionysos’u tanımlayan tüm maddeler Ka tarafından oyunculara verildikten sonra kah aydınlanma kah soru işaretleri ile prova saat 17.00’de sona erdi.

 

Bilinç Çakışı
(Kuzuların Hissizliği)

Mert (Cesar): Son gördüğümden bu yana değişmişsiniz.
Emre (Pompeius): Diyosuuuuun!

Onur: Abi ben nerede duruyorum? Kimin habercisiyim?
Ka: Ona takılma. Şu an oradasın.
Onur: Hayır yani ben pek Romalı gibi hissetmiyorum da...!

(Habercinin Alexas’ın haberini de getirsin önerisi üzerine)
Emre: E oyunun adı “Haberci ile Kleopatra ve Antonius” olsun bari...

(Oyuncular olay dizisini anlatırken bir an afallayınca..)
HB: Yahu ‘Salıncakta İki Kişi” diye bi oyun vardı.

Ağıza Alınmayacak Laflar

 

Mümkün Mertebe!

 

 

4 Ocak 2012 Çarşamba


Ekip saat 13.00’te, şampanyalar eşliğinde 18. Geleneksel Tanışma – Görüşme – Okuma Provası yapmak üzere toplandı. Fotoğraflar çekildi, şampanyalar içildi. Ka’nın talebi üzerine tekst hakkında çok konuşmamaya özen gösterdik. Ka, hikayenin yolculukta bulunacağını söyledi. oyun atölyesi’nin İngiltere’den transfer ettiği oyuncu Kevork’un ‘teşekkür konuşması’nın ardından, okuma provası için çok hevesli olan oyuncuların hevesleri, Ka tarafından kursaklarında bırakıldı. Çünkü Ka oyunculardan önlerine konan beyaz sayfaya ‘Antonius ile Kleopatra’* hakkındaki genel düşüncelerini yazmalarını istedi. İstek sahibi Ka neşe ‘ile’ süre tuttu. Bir süreliğine ilkokul yıllarına geri dönen oyuncular “bin atlı akınlarda çocuklar gibi şen” olmaktan bir anda vazgeçtiler. Oyuncuların yazdıklarını, prömiyerde kendilerine geri vermek üzere topladık. Ardından okuma provasına başladık. 2 saat 22 dakika süren okuma provasının bitiminde prova süreci ve oyun hakkında genel bir konuşma yapıldıktan sonra prova sona erdi.

 

*”Antonius ve Kleopatra”, “Antonius ile Kleopatra” olarak değiştirilmiştir.

 

 

Bilinç Çakışı


Ka: Ev ödevleriniz olacak, hevesli olduğunuzu tahmin ediyorum.
Gürkan: On tane Mısırlı çiz!


(Çaresizliğin Dayanılmaz Hafifliği)
Evrim: Sayfa sınırlaması var mı?


Mert: Hocam bir sayfa daha alabilir miyim?

 

Zerrin: Ben provaların bu kadar zor olduğunu bilmiyordum.

 

Emre: Muharrem ne yazıyon ya?
Muharrem: Ben Antonius’tan başladım.

 

Emre: Ben bu yazının koruma altında ve özel olup olmayacağını bilmek istiyorum.

 

HB: Hocam kopya çekiyor.
Kevork: Yo, yo. Tercüman yapıyorum.

 

HB: Bizim ödevimiz bitti hocam! Zerrin’in adını yazması gerekiyor mu?

 

Onur: Ama biz “Antonius ve Kleopatra” okuduk.
Gürkan: “İLE” olunca her şey değişti.

 

Emre: (kağıdını yırtar) Ya ben yeni bir kağıt alabilir miyim?

 

HB: Önce biz bitirdik örtmenim!

 

Onur: Muharrem de aşk mektubu yazıyor sanki.
Ka: Müzikal’in 3. Çağ’ı.

 

Onur: (Mert yazmaya devam ederken) Mert rolün büyük galiba.
            Kimisinin rolü büyük yazdıkça yazıyor.
            Muharrem çok bişi oynamıyoruz gel.

 

Zerrin: Ben derste öğrenenlerdenim.

 

Ka: O zaman bismillahirahmanirahim…

 

(Antonius’un ilk repliğini bütün erkekler söylemek isteyince)
Onur: Ee, Kleopatra’yı Zerrin Tekindor oynarsa…

 

Pompeius Emre: Dinle Dolabella… (Sadece Emre): Ne güzel bir adın varmış senin öyle?
HB: Makarna markası gibi.
Dolabella: İmparatoriçe, adımı duydunuz mu?

 

(Charmian’ın oyundaki yeri üzerine)
Emre: Acaba oyunun adını “Antonius ile Kleopatra ve Charmian” mı yapsak?

 

Günün Kısaltması

İ.K: İte kaka

 

Günün Repliği

Kleopatra: Eh aktörlerde olduğu gibi iyi niyet olsun da zararı yok, seyirci bağışlar.

 

 


 

[yukarı]