Kundakçı (2016-2017)



Kundakçı

 

 

Sene M.Ö. 356... Pazarcı Herostratos dünya harikası Artemis Tapınağı’nı yakar. Peki neden? Oyun mu? Kumpas mı? Komplo mu? Şöhret aşkı mı?
Peki kutsal Artemis Tapınağı’nın kundaklanması, efendiler ve ezilenler dünyasında nasıl bir yangına neden oldu? Kundakçı Herostratos bir terörist mi yoksa kahraman mı?

Sene M.Ö. 356... Pazarcı Herostratos dünya harikası Artemis Tapınağı’nı yakar. Peki neden? Oyun mu? Kumpas mı? Komplo mu? Şöhret aşkı mı? Peki kutsal Artemis Tapınağı’nın kundaklanması, efendiler ve ezilenler dünyasında nasıl bir yangına neden oldu?

Kundakçı Herostratos bir terörist mi yoksa kahraman mı?

 

 

Orijinal Adı

Forget Herostratus!

 

Yazan

Grigory Gorin

 

Çeviren

Haluk Bilginer

 

Yöneten

Muharrem Özcan

 

Sahne Tasarımı

Özlem Karabay

 

Müzik

Çağrı Beklen

 

Işık Tasarımı

Ayşe Sedef Ayter

 

Beden Çalışması

Rüya Büyüktopçuoğlu

 

Afiş Tasarımı

Ethem Onur Bilgiç

 

Oyun Fotoğrafları

Emre Mollaoğlu

 

 

Oynayanlar

 

Herostratos

Tuna Kırlı

 

Kleon

Devrim Özder Akın

 

Tissafernes

Muharrem Özcan

 

Klementina

Tuğba Çom Makar / Tuğçe Karaoğlan

 

Gardiyan

Evren Erler

 

Erita

Gözde Kırgız

 

Krisippos

Timuçin Başgül

 

Kentli-Tarihçi

Kerem Arslanoğlu

 

Kentli-Tarihçi

Mithat Ozan Küren

 

Kentli-Tarihçi

Serkan Ilgaz

 

Yönetmen Asistanları

Melih Pamukçu

Kader Karadeniz

 

Stajyerler

Ezgi Acıoğlu

Mehtap Kaçar

Pınar Demir

 

Kara Komedi

(2 perde; ara ile birlikte 140')

 

Dekor için 'ya teşekkür ederiz.

 



 

Yazar
12 Mart 1940'da Moskova'da doğdu. 1963 yılında Moskova Tıp Enstitüsü'nden mezun oldu ve bir süre ambulans şöförlüğü yaparak hayatını kazandı. Yazarlıkla öğrenciliğinin ilk yıllarında ilgilenmeye başlayan Gorin okulun kulübünde skeçlerini oynanamaya ve aynı zamanda yazılarını yayınlamaya başladı. Bu yılların ardından meslek olarak yazarlığı seçmeye karar verdi ve Yunost dergisinde çalışmaya başladı. Aynı yıl içinde "Bütün Avrupa'ya" isimli ilk komedisini yazdı. 1970'lerin başında birkaç kitabı ve oyunu bilinen bir yazardı artık. "Herostratos'u Unutun" (1972) en beğenilen oyunlarından biri oldu. 1959'dan beri Sovyetlerin ünlü yönetmenlerinden olan Mark Zaharov'la çalıştı. "Aşkın Förmülü" ve "Swift'in Yaptığı Ev" gibi filmlerin senaryo yazarlıklarını yaptı. "Benim Sevgili Hafiyem" ve "Zavallı Gusar'ı Savunun Hiç Değilse..." isimli senaryoları da  başka bir ünlü  yönetmen olan Elder Ryazanov'la birlikte yazdı.  
Tiyatro oyunları; Til(1970), Forget Herostratos( 1972), The Very Trutful (1974), Domestic Cat of Avarage Downiness( 1989), Kean(1991)


Grigory Gorin

Yazan


12 Mart 1940'da Moskova'da doğdu. 1963 yılında Moskova Tıp Enstitüsü'nden mezun oldu ve bir süre ambulans şöförlüğü yaparak hayatını kazandı. Yazarlıkla öğrenciliğinin ilk yıllarında ilgilenmeye başlayan Gorin okulun kulübünde skeçlerini oynanamaya ve aynı zamanda yazılarını yayınlamaya başladı. Bu yılların ardından meslek olarak yazarlığı seçmeye karar verdi ve Yunost dergisinde çalışmaya başladı. Aynı yıl içinde "Bütün Avrupa'ya" isimli ilk komedisini yazdı. 1970'lerin başında birkaç kitabı ve oyunu bilinen bir yazardı artık. Herostratos'u Unutun (1972) en beğenilen oyunlarından biri oldu. 1959'dan beri Sovyetlerin ünlü yönetmenlerinden olan Mark Zaharov'la çalıştı. Aşkın Förmülü ve Swift'in Yaptığı Ev gibi filmlerin senaryo yazarlıklarını yaptı. Benim Sevgili Hafiyem ve Zavallı Gusar'ı Savunun Hiç Değilse... isimli senaryoları da  başka bir ünlü  yönetmen olan Elder Ryazanov'la birlikte yazdı.  

 

Yazdığı tiyatro oyunları; Til (1970), Forget Herostratos ( 1972), The Very Trutful (1974), Domestic Cat of Avarage Downiness (1989), Kean (1991)

Haluk Bilginer

Çeviren

 

Ankara Devlet Konservatuvarı Yüksek Bölümü’nden 1977 yılında mezun oldu. Londra Müzik ve Drama Sanatları Akademisi'nde (LAMDA) ileri tiyatro öğrenimi gördü.

1980 ile 1991 arasından İngiltere’de çeşitli tiyatrolarda rol aldığı oyun ve müzikallerden başlıcaları: My Fair Lady, Kafkas Tebeşir DairesiMacbeth, Pal JoeyBelamiPhantom of the Opera (West End'de Ken Hill'in).

Uluslararası televizyon ve sinema çalışmaları: (TV dizileri) Eastenders, Glory Boys, Murder of a Moderate Man, Bergerac, Memories of Midnight, The Bill (Filmler) Half Moon StreetChildren’s CrusadeIshtar, Buffalo SoldiersSpooksShe’s Gone, The InternationalW.E.The Reluctant FundamentalistRosewater, Winter Sleep (Kış Uykusu).

Başrolünü oynadığı Kış Uykusu filmi Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülü kazandı. Ayrıca bu filmdeki rolü ile de Palm Spring Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı.

Winter Sleep (Kış Uykusu).
Başrolünü oynadığı Kış Uykusu filmi Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülü kazandı. Ayrıca bu filmdeki rolü ile de Palm Spring Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı.

1990 yılında Tiyatro Stüdyosu’nun kurucuları arasında yer aldı. Tiyatro Stüdyosu’nun Aldatma, Kan Kardeşleri, Derin Bir Soluk Al, Çöplük, Histeri ve Balkon oyunlarında başrolleri üstlendi.

Ülkemizde sinema ve televizyon çalışmaları:

TV dizileri: Gecenin Öteki Yüzü, Ateşten Günler, Safiyedir Kızın Adı, Borsa, Son Söz Sevginin, Gülşen Abi, Eyvah Babam, Tatlı Hayat, Karanlıkta Koşanlar, Cesur Kuşku, Sayın Bakanım, Yine de Aşığım, Sevgili Dünürüm, Nerede Kalmıştık, Sıkı Dostlar, EzelCuma'ya Kalsa, İstanbul'un Altınları, Hayatımın Rolü, Kaçak.
Filmler: Kara Sevdalı Bulut, Ölürayak, İki Kadın, 80. Adım, İstanbul Kanatlarımın Altında, Nihavent Mucize, Masumiyet, Usta Beni Öldürsene, Harem Suare, Fasulye, Güle Güle, Filler ve Çimen, Neredesin Firuze?, Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü?PolisGüneşin Oğlu, Devrim Arabaları, New York'ta Beş Minare, Çanakkale Çocukları, Kış Uykusu.

Rol aldığı oyunlar ve filmlerle birçok ödül kazandı.

1999 yılında oyun atölyesi’ni Zuhal Olcay’la beraber kurdular. oyun atölyesi’nin Dolu Düşün Boş Konuş (1999), Ayrılış (2000), Ermişler ya da Günahkarlar (2002), Cimri (2004), Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü (2005), Atinalı Timon (2006), Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler (2007), "7" (şekspir müzikali) (2009), Don Juan'ın Gecesi (2011), Antonius ile Kleopatra (2012), Nehir (2013) oyunlarında oynadı. Dolu Düşün Boş Konuş, Ayrılış, Hansel ve Gretel'in Öteki Hikayesi, Aşk Delisi, Pencere oyunlarının çevirisini yaptı ve Dolu Düşün Boş Konuş (2002), Nehir (2013) oyunlarını yönetti.

Muharrem Özcan

Yöneten

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü Oyunculuk Anasanat Dalı’ndan 2005 yılında mezun oldu. İzmir Devlet Tiyatrosu’nun Siyah Çoraplılar (2002-2003), Hollanda Theatre Rast’ın De Kus Van De Roos (2003-2004), Tiyatro Kedi’nin Kamelyalı Kadın (2004-2005), Sadri Alışık Tiyatrosu’nun Selvi Boylum Al Yazmalım (2005-2006), Tiyatro Siyah Beyaz ve Renkli’nin Ateş Yüzlü (2009-2010) adlı oyunlarında oynadı. Eğitmenlik yaptığı Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde Sevgili Doktor oyununu yönetti.

oyun atölyesi’nin Hırçın Kız (2006), Macbeth (2010), Don Juan'ın Gecesi (2011), Antonius ile Kleopatra (2012), Araf (2013) oyunlarında oynadı ve Araf (2013), Dolu Düşün Boş Konuş (2014) ve Aşk Delisi (2015) oyunlarını yönetti. 

 

Özlem Karabay

Sahne Tasarımı

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Tiyatro-Sahne Tasarım Bölümü’nden 2005 yılında mezun oldu. Sivas Devlet Tiyatrosu'nun Oyunun Adı Külkedisi (2007),  Kelebeğin Günlüğü (2008), Sevgili Doktor (2010), Konya Devlet Tiyatrosu'nun Orkestra (2010), Biz Size Hayranız (2012), Bursa Devlet Tiyatrosu'nun Altın Kafeste Yangın-IV. Murat (2012), Kaçaklar (2012), Sırça Köşk (2014), Antalya Devlet Tiyatrosu'nun Pinokyo (2011), Adana Devlet Tiyatrosu'nun Beyaz (2011), Erzurum Devlet Tiyatrosu'nun Herkes (mi) Hırsız? (2012), Van Devlet Tiyatrosu'nun Kurşun Askerin Utancı (2013), Ayışığı Sirki (2014), Ayrılık (2014), Ankara Devlet Tiyatrosu'nun Elma Hırsızları (Bir Ceza Avukatının Anıları) (2011), Nereye? (2013), Miyhavlar Tiyatrosu (2013) oyunlarının sahne tasarımlarını yaptı.

oyun atölyesi'nin "7" (Şekspir Müzikali) (2009) oyununun maske ve tasvir tasarımını, Araf (2013) ve Dolu Düşün Boş Konuş (2014) oyunlarının sahne tasarımını yaptı. Çeşitli sinema, televizyon ve reklam filmlerinde sanat yönetmeni olarak çalıştı.

 

Çağrı Beklen

Müzik

 

9 yaşında gitar çalmaya başladı. Ortaokul ve lise döneminde kurdukları grup ile çeşitli konserlerde çaldı. Liseyi bitirdikten sonra müzik eğitimi almak için Viyana'ya gitti. Orada ilk 3 yıl caz gitar eğitimi, 1998 ile 2010 yılları arasında klasik kompozisyon eğitimi aldı. Bu esnada Avusturya'da çeşitli etkinliklerde sahne aldı, stüdyo kayıtlarında müzisyenlik yaptı. 2001 senesinde kurdukları Details isimli grup ile yaptıkları albümün Türkiye'deki ilk performansını İstanbul Caz Festivali Genç Caz'da gerçekleştirdi. Dönem içinde çeşitli dünya müziği sanatçılarına da eşlik etti. 2006'dan beri tiyatro müzikleri de yapmaktadır. Kocaeli Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda 2012-2016 yılları arasında öğretim görevlisi olarak çalıştı.

Aldığı ödüller: 2012 Lions Tİyatro Ödülleri "En İyi Müzik" Michelangelo, 2013 Tiyatro Tiyatro Ödülleri Sessizlik, 2014 Yeni Tiyatro Dergisi "Emek ve Başarı Ödülü" Beşinci Frank ve Eğer Bu Bir Film Olsaydı.

oyun atölyesi'nin Dolu Düşün Boş Konuş (2014) ve Aşk Delisi (2015) oyunlarının müziklerini yaptı.

 

Ayşe Sedef Ayter

Işık Tasarımı

 

İTÜ Elektrik-Elektronik Fakültesi Elektrik Mühendisliği Bölümü lisans ve yüksek lisans programlarının ardından 1999 yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Yarı Zamanlı Koro Şarkıcılığı Bölümü'nden mezun oldu. 1999-2001 yılları arasında London Academy of Music and Dramatic Arts (LAMDA-Stage Management and Technical Theatre) Sahne Yönetimi ve Tekniği Bölümü'nde ışık tasarımı eğitim aldıktan sonra 2002 yılında Türkiye'ye dönen Ayter, yurtdışında National Theatre, Royal Albert House ve West End'de,  yurtiçinde ise muhtelif ödenekli kurum ve özel tiyatro sahnelerinde ve çeşitli uluslararası festivallerde bir çok projeye ışık tasarımcısı olarak imza attı. 2002 yılında bir İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları prodüksiyonu olan ve Şükrü Türen tarafından yönetilen Othello adlı oyun için yaptığı tasarımla Afife Jale Tiyatro Ödülleri'nde En İyi Işık Tasarımcısı Ödülü'ne aday gösterildi. 2004-2011  yılları arasında MSGSÜ Tiyatro ve Modern Dans Bölümleri ve Yıldız Teknik Üniversitesi Modern Dans Bölümü'nde, 2014-2015 öğretim döneminde ise Bilgi Üniversitesi'nde "Işık Tasarımı ve Prodüksiyonda Sahne Arkası" dersleri verdi. Halen İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü'nde doktora eğitimine devam etmektedir.

 

Rüya Büyüktopçuoğlu

Beden Çalışması

 

İstanbul Üniversitesi (yarı zamanlı) Klasik Bale Bölümü’nün, M.E.B Özel Yıldız Alpar Bale Kursu’nun, M.E.B Özel Suna Uğur Bale Kursu’nun klasik bale  bölümlerinde okudu. 1993 yılı itibariyle asistan öğretmen, 2001 yılı itibariyle resmi öğretmen olarak göreve başladı. Gisela Rochow Metin’den ve Kahraman Nasirov’dan (Amerikan sitil) Tap dans eğitimi aldı. İsmet Müftüoğlu’ndan Rumba, Cha Cha, Samba, Paso Doble, Jive, Viyana Valsi, İngiliz Tango, Quick Step gibi tekniklerin yer aldığı ileri seviye çalışmalara katıldı. Mariana Graciotti ve Raul Benitez’den Arjantin Tango tekniğiyle hareket repertuvarı ve koreografi çalışmalarına katıldı. Zeynep Tanbay’ın çağdaş dans atölyelerine katıldı ve kendisinin Kollara Dair  eserini çalıştı.  2003 yılında; Yıldız teknik Üniversitesi Modern Dans Fakültesi’nde ve Eminönü Halk Eğitimi Merkezi’nde Kaya İilhan’nın Hareket Laboratuvarında asistanlık yaptı. Aynı yıl; yine Eminönü Halk Eğitimi Merkezi’nde Klasik Bale Laboratuvarı’nı kurdu. 2004 yılında; İKSV’nin düzenlediği, Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali bünyesinde Gökkuşağı adlı enstelasyon performans gösterisi olan interaktif bir projede görev aldı. Aynı yıl; Tiyatro Kedi bünyesinde sahnelenen Kamelyalı Kadın adlı müzikalde koreograf olarak çalıştı. Uzun yıllar; Özel Irmak okulları, Özel Alev Okulları, Saint Joseph Lisesi, Ted İstanbul koleji gibi kolejlerde; klasik bale, International Latin dansları ve kendi kurduğu program olan “hareket atölyesi”nde dans öğretmeni olarak çalıştı. ÇATDAL adlı toplulukta; koreograf olarak çalıştı. M.E.B Özel Suna Uğur Bale Kursu, M.E.B Özel Art Akademik Bale Kursu, M.E.B Özel Özlem Güzel Bale ve Müzik Kursu, M.E.B Özel Tango Evita Dans ve Sanat Merkezi gibi özel kurumlarda Beden Felsefesi, Tap Dans öğretmeni, Klasik Bale öğretmeni olarak çalıştı ve yöneticilik yaptı. 2013 yılında; TDSF’nin 1. Kademe salsa antrenörlük hakkını aldı. Kedi-C ve Toyuncakçı Baba adlı iki interaktif çocuk müzikali yazıp yönetti. 1999’da Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu ve halen şantiye şefi olarak da çalışmaktadır.

Tuna Kırlı

Herostratos

 

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nden 2003 yılında mezun oldu. Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda çeşitli çocuk oyunlarında, Mephisto Tiyatrosu’nda Estetik DialektikTitanlarHangisi Karısı, İstanbul Büyükşehir Tiyatrosu’nda HamletCandan Can KoparmakBizans Düştü oyunlarında oynadı. BaşkaDilde AşkErkek Tarafı, Düğün Dernek 2 sinema filmlerinde; KuzenlerimGurbet Kadını, Çiçek TaksiMaki Hayat Devam Ediyor , Kara Ekmek tv dizilerinde rol aldı. Ayrıca çeşitli tv dizilerinin senaryo ekiplerinde çalıştı.

oyun atölyesi’nin Othello (2004), Atinalı Timon (2006), Testosteron (2008), Dolu Düşün Boş Konuş (2014) oyunlarında oynadı ve Aşk Delisi (2015) oyununda yardımcı yönetmenlik yaptı. 

Devrim Özder Akın

Kleon

 

Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nden 1999 yılında mezun oldu. Zengin Mutfağı (Trabzon Devlet Tiyatrosu), Bir Şehnaz Oyun, Misafir, Resimli Osmanlı Tarihi, Vişne Bahçesi, Bahar Noktası, Kantocu, Karmakarışık, Kuvvayı Milliye Destanı, Gözü Kara Alaturka, Kamyon, Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü (Sadri Alışık Komedi ya da Müzikal dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu) Lüküs Hayat, Tom Dick Ve Harry (Eskişehir Şehir Tiyatroları) oyunlarında oynadı. Arkadaşlar İyidir, Umutsuz Ev Kadınları, Öyle Bir Geçer Zamanki dizilerinde rol aldı.

Muharrem Özcan

Tissafernes

 

 

Tuğba Çom Makar

Klementina

 

Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nden 2011 yılında mezun oldu. 2010-2012 Yılları arasında İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda çaılıştı.

Pilatesim Geldi, Yandın Yerinde Orkideler (Müjdat Gezen Tiyatrosu), Suçlu Avcısı Sam Smith, Sihirli Hediyeler (İstanbul Devlet Tiyatrosu), Jekyll And Hyde Müzikali oyunlarında oynadı.

Benim İçin Üzülme dizisinde ve Komedi Türkiye programında rol aldı.

 

 

Evren Erler

Gardiyan

 

Tiyatro eğitimine 10 yaşında Shem-TK'da başladı. Burada çocuk, gençlik ve A kadrosunda oyunculuk, yönetmenlik, yazarlık ve eğitmenlik yaptı.  Kavgam, Gitgel Dolap, Yangın Yerinde Orkideler, keşanlı Ali Destanı, Carrar Ananın Tüfekleri (Shem-Tk), Uyarca, Rosencrantz, Guildenstern Öldüler (Eski Tiyatro), Tersine Dünya, Sokağa Çıkma Yasağı, Dava, Sıkı Yönetim, Külhanbeyi Müzikali "Yardımcı Rolde Yılın En İyi Erkek Oyuncusu" - 2012 Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri (Bakırköy Belediye Tiyatrosu), Domino "Yılın En İyi Erkek Oyuncusu" - 2013 Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri (The Club), Zübük (Tiyatro Kare), 11'e 11 (Emek Sahnesi) oyunlarında oynadı. 

Leyla ile Mecnun, İnadına Yaşamak, Diriliş Ertuğrul, Kalbimdeki Deniz dizilerinde rol aldı. Yusuf, Güvercin, Kırık Kalpler Bankası sinema filmlerinde rol aldı.

oyun atölyesi'nin Hırçın Kız (2006) oyununda oynadı.

 

Gözde Kırgız

Erita

 

Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nden 2006 yılında mezun oldu. oyun atölyesi’nin Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler (2007), Testosteron (2008), “7” (şekspir müzikali) (2009), Don Juan’ın Gecesi (2011), Testosteron (2013), Araf (2013), Nehir (2013), Dolu Düşün Boş Konuş (2014) oyunlarında yönetmen asistanlığı yaptı.

oyun atölyesi'nin Hırçın Kız (2006), Macbeth (2010), Antonius ile Kleopatra (2012) ve Nehir (2013) oyunlarında oynadı.

 

Timuçin Başgül

Krisippos

 

Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nden 2008 yılında mezun oldu.

Yıldız Olmak Kolay mı? (Ankara Devlet Tiyatroları), Sarhoşlar Zamanı oyunlarında oynadı. Bir Bulut Olsam, Bu Kalp Seni Unutur mu?, Beni Affet, Kaçak, Muhteşem Yüzyıl, Karadayı, Aşk ve Günahı dizilerinde rol aldı. Çanakkale Yolun Sonu, Neden Tarkovski Olamıyorum filmlerinde oynadı.

 

Kerem Arslanoğlu

Kentli-Tarihçi

 

Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü'nden mezun oldu.

Muhteşem Gatsby (İstanbul Devlet Tiyatrosu), Bir Evlenme (Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü 3.Sınıf oyunu) oyunlarında oynadı. Öğretmen Kemal, Bulutların Ötesi dizilerinde rol aldı. Son Mektup (2015) filminde oynadı.

Mithat Ozan Küren

Kentli-Tarihçi

 

Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü'nden 2014 yılında mezun oldu. Halen İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisidir. Öteki, Çok Sesli Yalnızlık, Doktor Mangal Yürek (Tiyatro Öteki Hayatlar), Açlık ve Hakkari’de Bir Mevsim (Sarı Sandalye) oyunlarında görev aldı. Geçen sezon, Açlık oyun ekibiyle beraber 3 ödül aldı. Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’nda Jacques ile Efendisi, Oda ve Ay Carmela oyunlarını yönetti.

Serkan Ilgaz

Kentli-Tarihçi

 

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'ndeki eğitimine devam etmektedir. Ayak Bacak Fabrikası (Yeditepe Üniversitesi Tiyatro Klubü), Vişne Bahçesi (Yeditepe Üniversitesi Tiyatro Klubü), Hayvanat Bahçesi Öyküsü (Tiyatro Lahza), Kel Şarkıcı (Tiyatro Lahza) oyunlarında oynadı.

Melih Pamukçu

Yönetmen Asistanı

 

Nazım Hikmet Akademisi Tiyatro Bölümü'nden mezun oldu. Kutu Kutu (Nazım Sahne) oyununda oynadı

oyun atölyesi'nin Köprüden Görünüş, Pencere oyunlarında yönetmen asistanlığı yaptı ve Köprüden Görünüş oyununda oynadı.

Kader Karadeniz

Yönetmen Asistanı

 

Nazım Hikmet Akademisi Tiyatro Bölümü'nden mezun oldu. Filmstar Gösteri Sanatları Merkezi'nde iki yıl Metod Oyunculuğu üzerine eğitim aldı. Cesaret Ana, Orkestra, Bir savaş Hikayesi, Nereye Koşuyorsun Böyle Minik Tay? (Ankara Devlet Tiyatrosu), Kutu Kutu (Nazım Sahne) oyunlarında oynadı.

 

 

 

 

 


Eleştiriler ve Basında Çıkanlar

•  Yavuz Pak, Tiyatro Dergisi, 19.12.2016
•  Yağmur Dolkun, vesaire.org, 29.11.2016
•  Erdoğan Mitrani, www.salom.com.tr, 09.11.2016
•  Tolga Polat, Tiyatro Dergisi, 26.10.2016
•  Yaşam Kaya, lifeartsanat.com, 26.10.2016



 

 

Eski Komedya’nın Groteskle Ahenkli Dansı: “Kundakçı”
Yazar Yavuz Pak -  Aralık 19, 2016 109 0
Yavuz Pak
Herostratos: “Bırak şu mantığı. Benim ihtiyacım olan mantık değil, güç. İçimdeki güç. Gücümden emin olduğumda, insanları da olayları da yönlendirmeye başlayabilirim. Zaten sonunda filozoflar bütün bu olan bitenle ilgili ‘mantıklı’ bir açıklama yapacaklardır. Eminim.” (*)
Oyun Atölyesi’nin yeni sezon oyunu “Kundakçı”nın (Forget Herostratus!) kahramanı Herostratos, emin olmakta haklıdır. O’nun bu repliği, oyunun mihenk taşıdır ve alaycı diliyle tarihsel bir gerçekliği ifade eder aslında. Zira büyük büyük dedem Platon başta olmak üzere, Antik Yunan filozofları sistemli felsefeyi tragedyalar üzerine inşa etmişler ve onlarla ilgili “mantıklı” açıklamalar yapmak için çabalamışlardır sürekli.
kundakci-oyun-atolyesi-4
Antik Yunan’da politik düşünceyi felsefeden soyutlamak nasıl olası değilse, felsefeyle yakın bir kan bağı bulunan tiyatro sanatını, özellikle de onun özel bir türü olan tragedyayı (tragoidia) Antik Yunan politik yaşamından ayrı düşünmek de olası değildir. Tragedyalar, insana, yaşama ve dünyaya dair sorgulamalar içeren politik metinlerdir özünde. “Tragedya, tiyatro sıralarını dolduran yurttaşlara (politai), hem içeriği hem de sunulduğu ortam bakımından ahlâki ve politik mesajlar vermekle, yurttaş kimliğinin belirlenmesinde önemli bir rol oynar. Kabile toplumundan kent-devlet (polis) düzenine geçilmesinin ardından ortaya çıkan değişimler; örneğin, tanrılarla insanlar arası ilişkilerin dönüşümü, insan yapısı yasalarla tanışan yurttaşın yeni politik kurumlar karşısındaki konumu, kadınların toplumsallaşmasına ilişkin değişiklikler, mitosların yeniden yorumlanmasıyla birlikte tragedyada işlenmektedir.” (1) İşte felsefe, tragedyalardaki bu uhrevi ve dünyevi sorgulamaların içerdikleri çözümsüzlüklerin ve çelişkilerin sorunsallaştırılması ile tarih sahnesine çıkar ve hiç inmez o sahneden: “Platon’dan Aristotales’e kadar büyük filozoflar, tiyatro konusundaki görüşlerini kendi felsefeleri içinde açıklamışlardır. Tiyatro düşüncesi, felsefeden bağımsız olarak açıklanamaz.” (2)
Tragedyalar gibi, “Kundakçı”nın kategorize edildiği tür olan “komedya”nın kökeninde de felsefe ve politika ile ilişkisi yatar. Atina’da Dionysos Şenlikleri’nde tragedya türünde sahnelenen oyunlardan iki asır sonra, komedya türünde yapıtların da sergilenmesine yasal olanak tanınır. Bu dönemde politik taşlamayı başlıca hedefi haline getiren “Eski Komedya” (M.Ö. 486-405) iktidarların ve var olan düzenin eleştirilmesinde önemli bir rol oynar. Eski Komedya, biçimsel olarak farklı olsa da, tıpkı tragedyalar gibi toplumsal/politik/felsefi bir içeriğe ve tarihsel işleve sahiptir. Eski Komedya’nın etkisi büyük ama ömrü kısa olur ve komedya, barbar İskender ile birlikte eriştiği bir sonraki aşamada, yani “Yeni Komedya” evresinde, politik işlevini tümden yitirerek, salt hoş vakit geçirtmeyi amaçlayan, apolitik kitlelere seslenen bir dram türü haline gelir. “Eleştirel ve politik işlevini yitiren komedya, özünden uzaklaşır ve günümüzde çok da yabancısı olmadığımız gibi, seyirciler için sıradan bir eğlenceye, ya da toplumsal/politik alandan uzaklaşmaya yarayan bireysel bir kaçışa dönüşür.”  (3)
kundakci-oyun-atolyesi-2Asırlar sonra, 1972 yılında Rus yazar Grigory Gorin tarafından kaleme alınan “Kundakçı”, Eski Komedya’ya içkin bir eser olarak büyük önem taşıyor. Devlet, lâiklik, hukuk, ahlâk, toplumsal meşruiyet gibi kavramlar üzerinden “iktidar” kavramını felsefi/politik bir sorgulamaya tabi tutan bu traji-komik oyunun, özellikle politikanın insan yaşamının her anına ve alanına dokunduğu bir zaman diliminde, bu coğrafyada sahnelenmesi tarihsel bir önem taşıyor. Oyun Atölyesi, her şeyden evvel, bu tercihi ile tiyatro sanatı adına kutlanmayı hak ediyor. Muharrem Özcan, güçlü eleştirel tavrıyla metni yorumlayışı, itinayla öne çıkarttığı tematik kavramlar, güncel politik taşlamalar ve hicivlerle zenginleştirdiği başarılı rejisiyle “Kundakçı”yı komedyanın tarihsel özüne iade ediyor. M.Ö.356’da, 120 yılda inşa edilen ve dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı’nı yakan Efesli Herostatos’u, sadece şöhret peşinde koşan bir çılgın değil, sistemin tekerine çomak sokarak “iktidarın” tüm cerahatini akıtan tarihsel bir figür olarak sunuyor. Bu sayede, iktidar kavramını ve onu egemen kılan gücün gizini, “hukuku ve meşruiyeti” merkezine alarak teşhir ediyor.
kundakci4
“Yasalara karşı mı geliyorum? O yasaları ben çıkardım. Ama sen diyorsun ki, ben yasalara hükmetmiyorum, yasalar bana hükmediyor. Boşver bu saçma sapan şeyleri…” (*) Tissafernes bu repliğiyle sevgili hocam Cemal Bâli Akal’ı teyit ediyor: “Kurumsallaşmış iktidar olarak devlet, yasa yapan ve yaptırım tekelini elinde bulundurandır. Bir başka deyimle, ‘iki Y’siz’ toplum olmaz: ‘Yasa ve Yaptırım’. Her toplum tipinin, toplum olduğu için uyduğu bir genel mantık vardır. Her iktidar tipi, kaçınılmaz olarak “yasayla” yaptırım arasında bir bağ kurar. Politik iktidar tipleri arasındaki farklılıklara göre, “yasa”yla yaptırım arasındaki bu “politik iktidar ilişkisi”, örneğin modern devlette kurulduğu gibi, Antik Yunan sitesinde de, Firavunlar Mısır”ında da, basit bir toplulukta da mutlaka kurulur, ama başka biçimlerde kurulur.” (4) Nitekim, hukukun üstünlüğünden söz ederek, soyut bir hukuk kavramını devletin, herhangi bir politik iktidar tipinin ya da genel olarak toplumsallığın önüne rastgele yerleştirmenin bir anlamı yoktur. “Hukukun üstünlüğü” söyleminin hemen karşılaşacağı soru, “meşrulaştırıcı odağa” göre belirlenecek olan, “hangi hukukun?” sorusudur. Modernizmin, kaynağı insanda ya da toplumda arayan “pozitivist anlayışıyla”, muhafazakârlığın, kaynağı kutsal bir odakta arayan “tabii hukuk anlayışı” arasında bu noktada bir özdeşlik kurulabilir.  Oyunda, “Halk aptaldır ama tanrıça bilge… Yasalara krallar, krallara tanrılar hükmeder.”(*) replikleriyle Erita, bu durumu vurguluyor ve iktidarın meşruiyetine içkin tartışmanın fitilini ateşliyor. Muharrem Özcan, “Kundakçı” rejisinde bu fitilin ateşini hiç söndürmemeyi tercih ediyor. Orjinal metnin aksine, oyunun finalinde Herostatos’un ölmesine izin vermiyor ve Kleon ile Herostratos ölümüne çarpışırken perdeyi kapatarak seyirciyi iktidar savaşlarının orta yerinde bırakıyor. Böylece, iktidara dair binlerce yıllık sorgulamayı tiyatronun dışına, sokağa, hayata taşıyor.
kundakci1
Öte yandan, Grigory Gorin’in “Kundakçı”sı, Özcan’ın son derece yerinde ve zekice tercihiyle, “grotesk” bir tarzda sahneleniyor. Yabancılaştırma öğelerine başvuran ve doğaçlamalara alan açan Özcan, bu tercihiyle biçemi içerikle diyalektik olarak düğümlerken, tarihsel olarak da çok doğru bir seçim yapıyor. Zira, “çoğunlukça kabul edilen değerlerin olmadığı ya da yerinden oynadığı ve henüz yerine yeni değerlerin oluşmadığı yer ve zamanda, evrensel olarak geçerli sistemlerin yokluğunda, hiyerarşinin altüst olduğu durumlarda komedya ve tragedya etkisini yitirir. Verili değerler, geçerli sistemler ve hiyerarşiler olmadan bütün yaşantı eşit derecede ciddi ya da eşit derecede gülünç olabilir. Tiyatroda grotesk, tam bu aralıkta ortaya çıkar; değerler altüst olduğunda, fazla trajik komiğe, abartılmış komik de trajiğe doğru ilerlediğinde, ikisi arasındaki alanda kalındığında kendini gösterir.” (5) Tam da böyle bir tarihsel süreçten geçen insanlığın, her tür yasanın, kuralın, tabunun sarsıcı bir dille yeniden sorgulandığı “grotesk”e her zamankinden çok ihtiyacı var. Çünkü, toplumsal yaşantıda anarşist hareketler, politikanın geleneksel biçimlerini radikal bir biçimde nasıl sorguluyorsa, grotesk de düşünmenin geleneksel biçimlerini yerle bir ederek sorgulamaya açar. Aynı zamanda, Özcan’ın rejisi, dinamizmi, şarkıları ve danslarıyla bir “panayır tiyatrosu”nu andırıyor ve Meyerhold’un şu tespitini de tarihsel olarak teyit ediyor: “Grotesk, trajiğin yerini komiğe, duygusal şarkının yerini yergiye bıraktığı panayır tiyatrosunun en gözde yöntemidir.” (6)
kundakci3
Oyunun teknik veçheleri, reji ve metinle büyük uyum sağlıyor. Abartısız dönem kostümleri, oyunun ruhunu ve grotesk tarzını besleyen makyaj ve masklar ve iktidarın üç sacayağını temsil eden üçgen zemin üzerinde yükselen işlevsel sahne tasarımı (Özlem Karabay), doğallığa hizmet eden sade ışık tasarımı (Ayşe Sedef Ayter), dinamik ve uyumlu kareografi (Rüya Büyüktopçuoğlu)  komedya sözcüğünün kökeni olan “komos”u -cümbüş, içkili eğlence- mükemmel yansıtan müzikler (Çağrı Beklen) oyunun başarısına büyük katkıda bulunuyorlar. Bedensel kapasitelerini çok iyi kullanarak oyunun dinamizmini üst düzeye taşıyan, herbiri farklı bir enstrüman çalarak müzikal yeteneklerini sergileyen, oyun disiplininden kopmayan, doğaçlamalarında,  beden dillerinde, jest ve mimiklerindeki başarıyla oyunculuklarını grotesk tarzla bütünleştiren oyuncular (Tuna Kırlı, Devrim Özder Akın, Muharrem Özcan, Tuğba Çom Makar, Evren Erler, Timuçin Başgül, Gözde Kırgız, Kerem Arslanoğlu, Mithat Ozan Küren ve Serkan Ilgaz) seyir zevki yüksek bir oyun sunuyorlar.
“Kundakçı”, Eski Komedya’yı grotesk ile ahenkli bir dansa davet ediyor. Böylece, bir yandan komedyayı Dionysos’a özgü coşkusundan arındırarak Apollon’a özgü uyumlu, uslu bir çocuk haline döndürmeye çalışan kifayetsiz Aristotales’ten miras kalan “tiyatroyu ıslah etme çabalarına” isyan bayrağı açıyor; diğer yandan komedyanın fallusunu (phallika) “elinde yetke asasını tutan muktedirlere” karşı sallıyor. “Kudretli krallara bahşedilmiştir iktidar ki adalet hakim olsun dünyaya” (*) diye ünleyen Tissafernes’e inat…
 Kaynakça:
Kılan Paksoy, Banu. “Tragedya ve Siyaset”, Mitos Boyut Yayınları, İstanbul, 2011
Şener, Sevda. Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2010
Yüksel, Ayşegül. “Antik Yunan Tiyatrosu’nda Komedyanın Evreleri” http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/1242/14189.pdf
Akal, Cemal Bali. “İktidarın Üç Yüzü”, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2016
Yanıkkaya, Zerrin. “Tiyatroda Grotesk ve Bir Örnek Olarak Fernando Arrabal Tiyatrosu”, Ankara Üniversitesi, yüksek lisans tezi, Ankara, 2003
Yanıkkaya, Zerrin. a.g.e.
(*) Kundakçı (Forget Herostaros!) oyun metni, Grigory Gorin, çev: Haluk Bilginer

Yavuz Pak, Tiyatro Dergisi, 19.12.2016

 

Eski Komedya’nın Groteskle Ahenkli Dansı: “Kundakçı”

 

Herostratos: “Bırak şu mantığı. Benim ihtiyacım olan mantık değil, güç. İçimdeki güç. Gücümden emin olduğumda, insanları da olayları da yönlendirmeye başlayabilirim. Zaten sonunda filozoflar bütün bu olan bitenle ilgili ‘mantıklı’ bir açıklama yapacaklardır. Eminim.” (*)

 

Oyun Atölyesi’nin yeni sezon oyunu “Kundakçı”nın (Forget Herostratus!) kahramanı Herostratos, emin olmakta haklıdır. O’nun bu repliği, oyunun mihenk taşıdır ve alaycı diliyle tarihsel bir gerçekliği ifade eder aslında. Zira büyük büyük dedem Platon başta olmak üzere, Antik Yunan filozofları sistemli felsefeyi tragedyalar üzerine inşa etmişler ve onlarla ilgili “mantıklı” açıklamalar yapmak için çabalamışlardır sürekli.

 

Antik Yunan’da politik düşünceyi felsefeden soyutlamak nasıl olası değilse, felsefeyle yakın bir kan bağı bulunan tiyatro sanatını, özellikle de onun özel bir türü olan tragedyayı (tragoidia) Antik Yunan politik yaşamından ayrı düşünmek de olası değildir. Tragedyalar, insana, yaşama ve dünyaya dair sorgulamalar içeren politik metinlerdir özünde. “Tragedya, tiyatro sıralarını dolduran yurttaşlara (politai), hem içeriği hem de sunulduğu ortam bakımından ahlâki ve politik mesajlar vermekle, yurttaş kimliğinin belirlenmesinde önemli bir rol oynar. Kabile toplumundan kent-devlet (polis) düzenine geçilmesinin ardından ortaya çıkan değişimler; örneğin, tanrılarla insanlar arası ilişkilerin dönüşümü, insan yapısı yasalarla tanışan yurttaşın yeni politik kurumlar karşısındaki konumu, kadınların toplumsallaşmasına ilişkin değişiklikler, mitosların yeniden yorumlanmasıyla birlikte tragedyada işlenmektedir.” (1) İşte felsefe, tragedyalardaki bu uhrevi ve dünyevi sorgulamaların içerdikleri çözümsüzlüklerin ve çelişkilerin sorunsallaştırılması ile tarih sahnesine çıkar ve hiç inmez o sahneden: “Platon’dan Aristotales’e kadar büyük filozoflar, tiyatro konusundaki görüşlerini kendi felsefeleri içinde açıklamışlardır. Tiyatro düşüncesi, felsefeden bağımsız olarak açıklanamaz.” (2)

 

Tragedyalar gibi, “Kundakçı”nın kategorize edildiği tür olan “komedya”nın kökeninde de felsefe ve politika ile ilişkisi yatar. Atina’da Dionysos Şenlikleri’nde tragedya türünde sahnelenen oyunlardan iki asır sonra, komedya türünde yapıtların da sergilenmesine yasal olanak tanınır. Bu dönemde politik taşlamayı başlıca hedefi haline getiren “Eski Komedya” (M.Ö. 486-405) iktidarların ve var olan düzenin eleştirilmesinde önemli bir rol oynar. Eski Komedya, biçimsel olarak farklı olsa da, tıpkı tragedyalar gibi toplumsal/politik/felsefi bir içeriğe ve tarihsel işleve sahiptir. Eski Komedya’nın etkisi büyük ama ömrü kısa olur ve komedya, barbar İskender ile birlikte eriştiği bir sonraki aşamada, yani “Yeni Komedya” evresinde, politik işlevini tümden yitirerek, salt hoş vakit geçirtmeyi amaçlayan, apolitik kitlelere seslenen bir dram türü haline gelir. “Eleştirel ve politik işlevini yitiren komedya, özünden uzaklaşır ve günümüzde çok da yabancısı olmadığımız gibi, seyirciler için sıradan bir eğlenceye, ya da toplumsal/politik alandan uzaklaşmaya yarayan bireysel bir kaçışa dönüşür.”  (3)

 

kundakci-oyun-atolyesi-2Asırlar sonra, 1972 yılında Rus yazar Grigory Gorin tarafından kaleme alınan “Kundakçı”, Eski Komedya’ya içkin bir eser olarak büyük önem taşıyor. Devlet, lâiklik, hukuk, ahlâk, toplumsal meşruiyet gibi kavramlar üzerinden “iktidar” kavramını felsefi/politik bir sorgulamaya tabi tutan bu traji-komik oyunun, özellikle politikanın insan yaşamının her anına ve alanına dokunduğu bir zaman diliminde, bu coğrafyada sahnelenmesi tarihsel bir önem taşıyor. Oyun Atölyesi, her şeyden evvel, bu tercihi ile tiyatro sanatı adına kutlanmayı hak ediyor. Muharrem Özcan, güçlü eleştirel tavrıyla metni yorumlayışı, itinayla öne çıkarttığı tematik kavramlar, güncel politik taşlamalar ve hicivlerle zenginleştirdiği başarılı rejisiyle “Kundakçı”yı komedyanın tarihsel özüne iade ediyor. M.Ö.356’da, 120 yılda inşa edilen ve dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı’nı yakan Efesli Herostatos’u, sadece şöhret peşinde koşan bir çılgın değil, sistemin tekerine çomak sokarak “iktidarın” tüm cerahatini akıtan tarihsel bir figür olarak sunuyor. Bu sayede, iktidar kavramını ve onu egemen kılan gücün gizini, “hukuku ve meşruiyeti” merkezine alarak teşhir ediyor.

 

“Yasalara karşı mı geliyorum? O yasaları ben çıkardım. Ama sen diyorsun ki, ben yasalara hükmetmiyorum, yasalar bana hükmediyor. Boşver bu saçma sapan şeyleri…” (*) Tissafernes bu repliğiyle sevgili hocam Cemal Bâli Akal’ı teyit ediyor: “Kurumsallaşmış iktidar olarak devlet, yasa yapan ve yaptırım tekelini elinde bulundurandır. Bir başka deyimle, ‘iki Y’siz’ toplum olmaz: ‘Yasa ve Yaptırım’. Her toplum tipinin, toplum olduğu için uyduğu bir genel mantık vardır. Her iktidar tipi, kaçınılmaz olarak “yasayla” yaptırım arasında bir bağ kurar. Politik iktidar tipleri arasındaki farklılıklara göre, “yasa”yla yaptırım arasındaki bu “politik iktidar ilişkisi”, örneğin modern devlette kurulduğu gibi, Antik Yunan sitesinde de, Firavunlar Mısır”ında da, basit bir toplulukta da mutlaka kurulur, ama başka biçimlerde kurulur.” (4) Nitekim, hukukun üstünlüğünden söz ederek, soyut bir hukuk kavramını devletin, herhangi bir politik iktidar tipinin ya da genel olarak toplumsallığın önüne rastgele yerleştirmenin bir anlamı yoktur. “Hukukun üstünlüğü” söyleminin hemen karşılaşacağı soru, “meşrulaştırıcı odağa” göre belirlenecek olan, “hangi hukukun?” sorusudur. Modernizmin, kaynağı insanda ya da toplumda arayan “pozitivist anlayışıyla”, muhafazakârlığın, kaynağı kutsal bir odakta arayan “tabii hukuk anlayışı” arasında bu noktada bir özdeşlik kurulabilir.  Oyunda, “Halk aptaldır ama tanrıça bilge… Yasalara krallar, krallara tanrılar hükmeder.”(*) replikleriyle Erita, bu durumu vurguluyor ve iktidarın meşruiyetine içkin tartışmanın fitilini ateşliyor. Muharrem Özcan, “Kundakçı” rejisinde bu fitilin ateşini hiç söndürmemeyi tercih ediyor. Orjinal metnin aksine, oyunun finalinde Herostatos’un ölmesine izin vermiyor ve Kleon ile Herostratos ölümüne çarpışırken perdeyi kapatarak seyirciyi iktidar savaşlarının orta yerinde bırakıyor. Böylece, iktidara dair binlerce yıllık sorgulamayı tiyatronun dışına, sokağa, hayata taşıyor.

 

kundakci1

 

Öte yandan, Grigory Gorin’in “Kundakçı”sı, Özcan’ın son derece yerinde ve zekice tercihiyle, “grotesk” bir tarzda sahneleniyor. Yabancılaştırma öğelerine başvuran ve doğaçlamalara alan açan Özcan, bu tercihiyle biçemi içerikle diyalektik olarak düğümlerken, tarihsel olarak da çok doğru bir seçim yapıyor. Zira, “çoğunlukça kabul edilen değerlerin olmadığı ya da yerinden oynadığı ve henüz yerine yeni değerlerin oluşmadığı yer ve zamanda, evrensel olarak geçerli sistemlerin yokluğunda, hiyerarşinin altüst olduğu durumlarda komedya ve tragedya etkisini yitirir. Verili değerler, geçerli sistemler ve hiyerarşiler olmadan bütün yaşantı eşit derecede ciddi ya da eşit derecede gülünç olabilir. Tiyatroda grotesk, tam bu aralıkta ortaya çıkar; değerler altüst olduğunda, fazla trajik komiğe, abartılmış komik de trajiğe doğru ilerlediğinde, ikisi arasındaki alanda kalındığında kendini gösterir.” (5) Tam da böyle bir tarihsel süreçten geçen insanlığın, her tür yasanın, kuralın, tabunun sarsıcı bir dille yeniden sorgulandığı “grotesk”e her zamankinden çok ihtiyacı var. Çünkü, toplumsal yaşantıda anarşist hareketler, politikanın geleneksel biçimlerini radikal bir biçimde nasıl sorguluyorsa, grotesk de düşünmenin geleneksel biçimlerini yerle bir ederek sorgulamaya açar. Aynı zamanda, Özcan’ın rejisi, dinamizmi, şarkıları ve danslarıyla bir “panayır tiyatrosu”nu andırıyor ve Meyerhold’un şu tespitini de tarihsel olarak teyit ediyor: “Grotesk, trajiğin yerini komiğe, duygusal şarkının yerini yergiye bıraktığı panayır tiyatrosunun en gözde yöntemidir.” (6)

 

Oyunun teknik veçheleri, reji ve metinle büyük uyum sağlıyor. Abartısız dönem kostümleri, oyunun ruhunu ve grotesk tarzını besleyen makyaj ve masklar ve iktidarın üç sacayağını temsil eden üçgen zemin üzerinde yükselen işlevsel sahne tasarımı (Özlem Karabay), doğallığa hizmet eden sade ışık tasarımı (Ayşe Sedef Ayter), dinamik ve uyumlu kareografi (Rüya Büyüktopçuoğlu)  komedya sözcüğünün kökeni olan “komos”u -cümbüş, içkili eğlence- mükemmel yansıtan müzikler (Çağrı Beklen) oyunun başarısına büyük katkıda bulunuyorlar. Bedensel kapasitelerini çok iyi kullanarak oyunun dinamizmini üst düzeye taşıyan, herbiri farklı bir enstrüman çalarak müzikal yeteneklerini sergileyen, oyun disiplininden kopmayan, doğaçlamalarında,  beden dillerinde, jest ve mimiklerindeki başarıyla oyunculuklarını grotesk tarzla bütünleştiren oyuncular (Tuna Kırlı, Devrim Özder Akın, Muharrem Özcan, Tuğba Çom Makar, Evren Erler, Timuçin Başgül, Gözde Kırgız, Kerem Arslanoğlu, Mithat Ozan Küren ve Serkan Ilgaz) seyir zevki yüksek bir oyun sunuyorlar.

 

“Kundakçı”, Eski Komedya’yı grotesk ile ahenkli bir dansa davet ediyor. Böylece, bir yandan komedyayı Dionysos’a özgü coşkusundan arındırarak Apollon’a özgü uyumlu, uslu bir çocuk haline döndürmeye çalışan kifayetsiz Aristotales’ten miras kalan “tiyatroyu ıslah etme çabalarına” isyan bayrağı açıyor; diğer yandan komedyanın fallusunu (phallika) “elinde yetke asasını tutan muktedirlere” karşı sallıyor. “Kudretli krallara bahşedilmiştir iktidar ki adalet hakim olsun dünyaya” (*) diye ünleyen Tissafernes’e inat…

 

 Kaynakça:

 

Kılan Paksoy, Banu. “Tragedya ve Siyaset”, Mitos Boyut Yayınları, İstanbul, 2011

Şener, Sevda. Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2010

Yüksel, Ayşegül. “Antik Yunan Tiyatrosu’nda Komedyanın Evreleri” http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/1242/14189.pdf

Akal, Cemal Bali. “İktidarın Üç Yüzü”, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2016

Yanıkkaya, Zerrin. “Tiyatroda Grotesk ve Bir Örnek Olarak Fernando Arrabal Tiyatrosu”, Ankara Üniversitesi, yüksek lisans tezi, Ankara, 2003

Yanıkkaya, Zerrin. a.g.e.

(*) Kundakçı (Forget Herostaros!) oyun metni, Grigory Gorin, çev: Haluk Bilginer

 

 

 

kundakci
Kundakçı: “Yaptıklarımız bu oyun içinde bile mantıklı gelmiyor!”
Yağmur Dolkun29 Kasım 2016
TİYATRO0 Yorumokuma süresi 2 dk.
M.Ö. 356’da Herostratos adında genç bir adam, kendisini ölümsüz kılmak için dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı’nı yakar. Rus yazar Grigory Gorin ise 1972’de tarihin ilk “teröristi” olarak anılabilecek bu adamın hikâyesinden yola çıkarak Herostratos’u Unutun! oyununu yazar. Bu alaycı ve trajikomik hikâye, Haluk Bilginer’in çevirisi ve Muharrem Özcan’ın rejisiyle, Kundakçı adı altında Oyun Atölyesi tarafından sahneleniyor.
Efes şehrinde düzene başkaldıran Herostratos, Artemis Tapınağı’nı yakmasının ardından zindana kapatılır ve adının anılması bile yasaklanır. Halk tarafından seçilmiş hukuk adamı Kleon tarafından sorguya alınan bu genç adam, infazı sayesinde ölümsüzleşeceğini, herkesin ondan söz edeceğini ve bir kahraman olarak kalacağını söyleyerek yargıcı çılgına çevirir.
Ancak, Herostratos için bu bir son değil, bilakis bir başlangıçtır. Sözümona kusursuz işleyen düzenin açıklarını iyi bilen, hukuk sisteminin adalet sağlamadığının farkında olan genç esnaf etrafındaki herkesi kafaya alır, sarhoşlara içki ısmarlayarak onları kazanmaya uğraşır, yazdığı papirüslerle ün salar ve yavaş yavaş bir kahramana dönüşür.
Halk infaz isterken, tanrılar ertelemeye karar verir. En büyük cezanın tanrılar tarafından verileceğine inanan Vali Tissafernes ise bu kararı kabul eder. Erteleme de yazdığı papirüsleri halka dağıtarak büyük şöhret kazanan, zindandan şehirdeki insanları yöneten bir Herostratos yaratır. Olaylar, Herostratos’un Efes Leydisi Klementina’yı bile baştan çıkarmasına kadar varır.
Gorin, hikâyesinin merkezine hukuk ve iktidar eleştirisini yerleştiriyor. Adalet, inanç, düzen, iktidar ve şöhret kavramlarını birbiriyle çarpıştırıp bir suçludan kahraman yaratıyor. Veya şöyle demek daha doğru olur: Bir suçlunun nasıl bir kahramana dönüştüğüne tanık olmamızı sağlıyor. Üstelik en komik hâliyle…
125 dakikadan ve iki perdeden oluşan bu müzikli ve danslı oyun, sözümona kusursuz işleyen bir düzenin nasıl adalet dağıtamadığını alenen gösteriyor ve her devirde güncel kalabilecek politik bir eleştiri sunuyor. Oyunun Muharrem Özcan imzalı rejisi tartışmasız bir biçimde övgüyü hak ediyor. Oyuncuların seslerini, bedenlerini ve yorumlarını eksiksiz sahneye aktaran anlatım biçimi bir saniye bile bırakmıyor izleyiciyi. Oyunu izlerken bu kadar çok gülmeseydim, nefes almama pek fırsat kalmayacak diye düşünürdüm.
Oyuncuların her hareketine destek olan muazzam sahne tasarımı (Özlem Karabay), hikâyedeki iniş ve çıkışları bir saniye bile kaçırmadan aktaran ışık tasarımı (Ayşe Sedef Ayter) ve tüm bunları sarıp sarmalayan, başlı başına bir üretim olarak kendisini gösteren müzikler (Çağrı Beklen) ise yaratıcılığı zorluyor. Yazının başlığından mütevellit, beden dilini, jest ve mimikleri ve hareketlerin kontrolünü yöneten Rüya Büyüktopçuoğlu ise yaptığı çalışmanın hakkını fazlasıyla vermiş.
Oyuncuların, oyunun müziklerini sahnede canlı icra ediyor olmaları, 15 dakikalık ara dışında kimseye bir saniye duracak zaman tanımıyor. Herostratos rolünde karşımıza çıkan Tuna Kırlı, yakışıklı anti kahramanlardan. Leydi Klementina’yı bile kendisine aşık edecek serserilikte bir resim çiziyor. Yorulmuyor, durmuyor, bütün bedeniyle karakterini var ediyor. Oyunun hem yönetmeni hem de vali karakteri olan Muharrem Özcan ise son derece komik bir yorumla Tissafernes’e hayat veriyor. Kimi zaman seyirciye sataşıyor, aldığı yanıtla oyunun seyrine yeni manevralar katıyor. Oyun boyunca dik durmaya çalışan, adalet temsilcisi yargıç rolündeki Devrim Özder Akın ise boşuna adalet teşebbüsünü, iniş çıkışlara sahip öfkesi ve hayal kırıklığıyla çok doğru bir yerden aktarıyor. 10 kişilik kadronun tamamı (Tuğba Çom Makar, Evren Erler, Gözde Kırgız, Timuçin Başgül, Kerem Arslanoğlu, Mithat Ozan Küren, Serkan Ilgaz), birbirlerinin yanı sıra sahne ve metinle müthiş entegre oyunlar çıkarıyorlar
Kundakçı, Oyun Atölyesi’nde en erken 1 ve 2 Aralık’ta görülebilir. Seansları görmek ve sahne notlarını okumak isteyenleri buraya alalım.
* Yazının başlığı, oyunun prova notlarından alıntılanmıştır.

Yağmur Dolkun, vesaire.org, 29.11.2016

 

KUNDAKÇI

Kundakçı: “Yaptıklarımız bu oyun içinde bile mantıklı gelmiyor!”

 

M.Ö. 356’da Herostratos adında genç bir adam, kendisini ölümsüz kılmak için dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı’nı yakar. Rus yazar Grigory Gorin ise 1972’de tarihin ilk “teröristi” olarak anılabilecek bu adamın hikâyesinden yola çıkarak Herostratos’u Unutun! oyununu yazar. Bu alaycı ve trajikomik hikâye, Haluk Bilginer’in çevirisi ve Muharrem Özcan’ın rejisiyle, Kundakçı adı altında Oyun Atölyesi tarafından sahneleniyor.

 

Efes şehrinde düzene başkaldıran Herostratos, Artemis Tapınağı’nı yakmasının ardından zindana kapatılır ve adının anılması bile yasaklanır. Halk tarafından seçilmiş hukuk adamı Kleon tarafından sorguya alınan bu genç adam, infazı sayesinde ölümsüzleşeceğini, herkesin ondan söz edeceğini ve bir kahraman olarak kalacağını söyleyerek yargıcı çılgına çevirir.

 

Ancak, Herostratos için bu bir son değil, bilakis bir başlangıçtır. Sözümona kusursuz işleyen düzenin açıklarını iyi bilen, hukuk sisteminin adalet sağlamadığının farkında olan genç esnaf etrafındaki herkesi kafaya alır, sarhoşlara içki ısmarlayarak onları kazanmaya uğraşır, yazdığı papirüslerle ün salar ve yavaş yavaş bir kahramana dönüşür.

 

Halk infaz isterken, tanrılar ertelemeye karar verir. En büyük cezanın tanrılar tarafından verileceğine inanan Vali Tissafernes ise bu kararı kabul eder. Erteleme de yazdığı papirüsleri halka dağıtarak büyük şöhret kazanan, zindandan şehirdeki insanları yöneten bir Herostratos yaratır. Olaylar, Herostratos’un Efes Leydisi Klementina’yı bile baştan çıkarmasına kadar varır.

 

Gorin, hikâyesinin merkezine hukuk ve iktidar eleştirisini yerleştiriyor. Adalet, inanç, düzen, iktidar ve şöhret kavramlarını birbiriyle çarpıştırıp bir suçludan kahraman yaratıyor. Veya şöyle demek daha doğru olur: Bir suçlunun nasıl bir kahramana dönüştüğüne tanık olmamızı sağlıyor. Üstelik en komik hâliyle…

 

125 dakikadan ve iki perdeden oluşan bu müzikli ve danslı oyun, sözümona kusursuz işleyen bir düzenin nasıl adalet dağıtamadığını alenen gösteriyor ve her devirde güncel kalabilecek politik bir eleştiri sunuyor. Oyunun Muharrem Özcan imzalı rejisi tartışmasız bir biçimde övgüyü hak ediyor. Oyuncuların seslerini, bedenlerini ve yorumlarını eksiksiz sahneye aktaran anlatım biçimi bir saniye bile bırakmıyor izleyiciyi. Oyunu izlerken bu kadar çok gülmeseydim, nefes almama pek fırsat kalmayacak diye düşünürdüm.

 

Oyuncuların her hareketine destek olan muazzam sahne tasarımı (Özlem Karabay), hikâyedeki iniş ve çıkışları bir saniye bile kaçırmadan aktaran ışık tasarımı (Ayşe Sedef Ayter) ve tüm bunları sarıp sarmalayan, başlı başına bir üretim olarak kendisini gösteren müzikler (Çağrı Beklen) ise yaratıcılığı zorluyor. Yazının başlığından mütevellit, beden dilini, jest ve mimikleri ve hareketlerin kontrolünü yöneten Rüya Büyüktopçuoğlu ise yaptığı çalışmanın hakkını fazlasıyla vermiş.

 

Oyuncuların, oyunun müziklerini sahnede canlı icra ediyor olmaları, 15 dakikalık ara dışında kimseye bir saniye duracak zaman tanımıyor. Herostratos rolünde karşımıza çıkan Tuna Kırlı, yakışıklı anti kahramanlardan. Leydi Klementina’yı bile kendisine aşık edecek serserilikte bir resim çiziyor. Yorulmuyor, durmuyor, bütün bedeniyle karakterini var ediyor. Oyunun hem yönetmeni hem de vali karakteri olan Muharrem Özcan ise son derece komik bir yorumla Tissafernes’e hayat veriyor. Kimi zaman seyirciye sataşıyor, aldığı yanıtla oyunun seyrine yeni manevralar katıyor. Oyun boyunca dik durmaya çalışan, adalet temsilcisi yargıç rolündeki Devrim Özder Akın ise boşuna adalet teşebbüsünü, iniş çıkışlara sahip öfkesi ve hayal kırıklığıyla çok doğru bir yerden aktarıyor. 10 kişilik kadronun tamamı (Tuğba Çom Makar, Evren Erler, Gözde Kırgız, Timuçin Başgül, Kerem Arslanoğlu, Mithat Ozan Küren, Serkan Ilgaz), birbirlerinin yanı sıra sahne ve metinle müthiş entegre oyunlar çıkarıyorlar

 

Kundakçı, Oyun Atölyesi’nde en erken 1 ve 2 Aralık’ta görülebilir. Seansları görmek ve sahne notlarını okumak isteyenleri buraya alalım.

 

* Yazının başlığı, oyunun prova notlarından alıntılanmıştır.

 

 

 

“Ben Herostratus. Artemis Tapınağını ben yaktım. Benim adım çağlar boyunca anılacak ama sen Kleon, Efes kentinin baş yargıcı. Seni kim hatırlayacak? Hayır, sen de beni yargıladığın için anılacaksın.”
Oyun Atölyesi mevsime yepyeni bir oyunla, Rus yazar Grigori Gorin’in 1970’lerin başında Perestroyka öncesi yazmış olduğu ‘Herostratus’u Unutun!’ ile girdi ve oyunu ‘Kundakçı’ adıyla sahnelemeye başladı.
Asıl adı Grigori Izraileviç Ofstayn olan Rus Yahudisi Grigori Gorin (1940 – 2000) yazmış olduğu 13 oyun ve 20’ye yakın senaryoyla Sovyetlerin yakın tarihindeki Durgunluk Çağı ve Perestroyka dönemlerine gösterilen kültürel tepkinin önemli yazarlarındandı.
Gorin, Kundakçı’yı, İÖ 356 yılının 21 Temmuz’unda çılgın bir esnafın, Efes’in gururu olan Artemis Tapınağı’nı yakması olayından esinlenerek yazmış. Efes halkının büyük uğraşlar ve fedakârlıklarla yaptırdığı, Antik Dünyanın 7 harikasından, inşa edilmesi 120 yıl sürmüş olan tapınağı yakan Herostratus, yakalanıp yargılandığında bu muhteşem eseri, “adını tarihe yazdırmak” için yok ettiğini söylemişti.
Tarihin bu ilk anlamsız terör olayının sebebi neydi? Neden yakmıştı pazarcı Herostratus bu dünya harikasını? Oyun mu? Kumpas mı? Komplo mu? Şöhret aşkı mı?
Peki kutsal Artemis Tapınağı’nın kundaklanması, efendiler ve ezilenler dünyasında nasıl bir yangına neden olmuştu? Kundakçı Herostratus bir terörist miydi yoksa kahraman mı?
O dönemde Efes, Pers işgali altındaydı ve kral yetkilerine sahip Pers valisi Tsafernes tarafından yönetmekteydi. Gorin, bir yandan resmi tarihle dalga geçerek, dönemin hukuk-devlet ikilemini, dışarıdan atanan bir yöneticinin sistem üzerinde baskısı, dini inançların toplum ve hukuk üzerinde etkisi, adaletin gecikmesi gibi sorunlar üzerinden irdeliyor. Diğer yandan da, en kısa zamanda idam isteyenlerin nasıl kolaylıkla satın alınabileceğiyle, insanların şöhret budalası dedikleri Herostratus’un ününe nasıl aynı budalalıkla kapıldıklarıyla, güçlü ve güçsüzlerin üçkâğıtçılıkları, ırkçılıkları, ayırımcılıklarıyla, bastırılmış kinleriyle, inançlar karşısındaki ikiyüzlülükleriyle dalgasını geçiyor.
Öyle eğitimli biri olmasa da, sistemin zayıf noktalarını, açıklarını, yöneticilerle halkın zaaflarını iyi bilen zeki Herostratus ise tarihe adını yazdırmak için bunları başarıyla kullanıyor…
Tabii ki, müthiş parlak final bir ‘açık kapı’ olarak kalacak, Herostatus gözümüzün içine bakarak “öyle ya da böyle, ne fark edecek ki” dercesine gülümseyecektir. (Finaldeki o bakış için bile Tuna Karlı özel bir tebrik hak ediyor.) 
Haluk Bilginer’in çevirdiği Kundakçı, hınzır, zeki, eğlenceli ve bir o kadar da sert bir metin. Oyunun Tsafernes’i de yorumlayan yönetmeni Muharrem Özcan, tek kelimeyle kusursuz bir iş çıkarmış.
Perde açılırken bizi, Çağrı Beklen’in yazdığı, 8 oyuncunun oluşturduğu orkestranın çaldığı, hem bizden, hem Egeli, hem Yunan müzik karşılıyor. Gardiyanın, salonun arkasından çekiştire çekiştire getirdiği Herostratus sahneye girip, oyunun sonuna kadar bir daha çıkmayacağı hücresine girdiğinde oyun başlıyor.
Herostratus hariç ekibin tamamında, commedia dell’arte masklarını anımsatan ağır bir makyaj var. Herostratus’un makyajsız, kişiliğinin aynası gibi açık yüzü, diğerlerinin küçük hesapçı, yapay ve ikiyüzlü dünyasıyla karşıtlığı hemen veriyor. Aynı karşıtlık, ekibin dozunda abartılı (ama müthiş başarılı) toplu oyunculuğuyla Tuna Kırlı’nın olabildiğince doğal Herostratus performansında tekrar karşımıza çıkıyor. Muharrem Özcan’ın sayısız parlak buluşuyla dolu şenlikli sahnelemesi sayesinde, iki saati aşan süresine karşın oyun hiç sarkmadan, su gibi akarak, kahkahalarla izleniyor. Ciddi ciddi müzik de yapabilen ekibin oyunculuğu da çok başarılı. Rolleri gereği, Tuna Kırlı (Herostratus), Devrim Özder Akın (Kleon) ve Muharrem Özcan (Tsafernes) doğal olarak öne çıksaar da, Evren Erler, Gözde Kırgız, Timuçin Başgül, Kerem Arslanoğlu, Mithat Ozan Küren ve Serkan Ilgaz onlar kadar etkileyici. Beden çalışmasıyla Rüya Büyüktopçuoğlu’nun, sahne tasarımıyla Özlem Karabay’ın ışık tasarımıyla Ayşe Sedef Ayter’in büyük katkıları var.
Mevsimin olmazsa olmazı. Mutlaka izleyin.
- See more at: http://www.salom.com.tr/haber-101024-oyun_atolyesinde_kundakci_______.html#sthash.sGia6QOh.dpuf

Erdoğan Mitrani, www.salom.com.tr, 09.11.2016

 

oyun atölyesi'nde 'Kundakçı'

 

“Ben Herostratus. Artemis Tapınağını ben yaktım. Benim adım çağlar boyunca anılacak ama sen Kleon, Efes kentinin baş yargıcı. Seni kim hatırlayacak? Hayır, sen de beni yargıladığın için anılacaksın.”

 

Oyun Atölyesi mevsime yepyeni bir oyunla, Rus yazar Grigori Gorin’in 1970’lerin başında Perestroyka öncesi yazmış olduğu ‘Herostratus’u Unutun!’ ile girdi ve oyunu ‘Kundakçı’ adıyla sahnelemeye başladı.

 

Asıl adı Grigori Izraileviç Ofstayn olan Rus Yahudisi Grigori Gorin (1940 – 2000) yazmış olduğu 13 oyun ve 20’ye yakın senaryoyla Sovyetlerin yakın tarihindeki Durgunluk Çağı ve Perestroyka dönemlerine gösterilen kültürel tepkinin önemli yazarlarındandı.

 

Gorin, Kundakçı’yı, İÖ 356 yılının 21 Temmuz’unda çılgın bir esnafın, Efes’in gururu olan Artemis Tapınağı’nı yakması olayından esinlenerek yazmış. Efes halkının büyük uğraşlar ve fedakârlıklarla yaptırdığı, Antik Dünyanın 7 harikasından, inşa edilmesi 120 yıl sürmüş olan tapınağı yakan Herostratus, yakalanıp yargılandığında bu muhteşem eseri, “adını tarihe yazdırmak” için yok ettiğini söylemişti.

 

Tarihin bu ilk anlamsız terör olayının sebebi neydi? Neden yakmıştı pazarcı Herostratus bu dünya harikasını? Oyun mu? Kumpas mı? Komplo mu? Şöhret aşkı mı?

 

Peki kutsal Artemis Tapınağı’nın kundaklanması, efendiler ve ezilenler dünyasında nasıl bir yangına neden olmuştu? Kundakçı Herostratus bir terörist miydi yoksa kahraman mı?

 

O dönemde Efes, Pers işgali altındaydı ve kral yetkilerine sahip Pers valisi Tsafernes tarafından yönetmekteydi. Gorin, bir yandan resmi tarihle dalga geçerek, dönemin hukuk-devlet ikilemini, dışarıdan atanan bir yöneticinin sistem üzerinde baskısı, dini inançların toplum ve hukuk üzerinde etkisi, adaletin gecikmesi gibi sorunlar üzerinden irdeliyor. Diğer yandan da, en kısa zamanda idam isteyenlerin nasıl kolaylıkla satın alınabileceğiyle, insanların şöhret budalası dedikleri Herostratus’un ününe nasıl aynı budalalıkla kapıldıklarıyla, güçlü ve güçsüzlerin üçkâğıtçılıkları, ırkçılıkları, ayırımcılıklarıyla, bastırılmış kinleriyle, inançlar karşısındaki ikiyüzlülükleriyle dalgasını geçiyor.

 

Öyle eğitimli biri olmasa da, sistemin zayıf noktalarını, açıklarını, yöneticilerle halkın zaaflarını iyi bilen zeki Herostratus ise tarihe adını yazdırmak için bunları başarıyla kullanıyor…

 

Tabii ki, müthiş parlak final bir ‘açık kapı’ olarak kalacak, Herostatus gözümüzün içine bakarak “öyle ya da böyle, ne fark edecek ki” dercesine gülümseyecektir. (Finaldeki o bakış için bile Tuna Karlı özel bir tebrik hak ediyor.) 

 

Haluk Bilginer’in çevirdiği Kundakçı, hınzır, zeki, eğlenceli ve bir o kadar da sert bir metin. Oyunun Tsafernes’i de yorumlayan yönetmeni Muharrem Özcan, tek kelimeyle kusursuz bir iş çıkarmış.

 

Perde açılırken bizi, Çağrı Beklen’in yazdığı, 8 oyuncunun oluşturduğu orkestranın çaldığı, hem bizden, hem Egeli, hem Yunan müzik karşılıyor. Gardiyanın, salonun arkasından çekiştire çekiştire getirdiği Herostratus sahneye girip, oyunun sonuna kadar bir daha çıkmayacağı hücresine girdiğinde oyun başlıyor.

 

Herostratus hariç ekibin tamamında, commedia dell’arte masklarını anımsatan ağır bir makyaj var. Herostratus’un makyajsız, kişiliğinin aynası gibi açık yüzü, diğerlerinin küçük hesapçı, yapay ve ikiyüzlü dünyasıyla karşıtlığı hemen veriyor. Aynı karşıtlık, ekibin dozunda abartılı (ama müthiş başarılı) toplu oyunculuğuyla Tuna Kırlı’nın olabildiğince doğal Herostratus performansında tekrar karşımıza çıkıyor. Muharrem Özcan’ın sayısız parlak buluşuyla dolu şenlikli sahnelemesi sayesinde, iki saati aşan süresine karşın oyun hiç sarkmadan, su gibi akarak, kahkahalarla izleniyor. Ciddi ciddi müzik de yapabilen ekibin oyunculuğu da çok başarılı. Rolleri gereği, Tuna Kırlı (Herostratus), Devrim Özder Akın (Kleon) ve Muharrem Özcan (Tsafernes) doğal olarak öne çıksaar da, Evren Erler, Gözde Kırgız, Timuçin Başgül, Kerem Arslanoğlu, Mithat Ozan Küren ve Serkan Ilgaz onlar kadar etkileyici. Beden çalışmasıyla Rüya Büyüktopçuoğlu’nun, sahne tasarımıyla Özlem Karabay’ın ışık tasarımıyla Ayşe Sedef Ayter’in büyük katkıları var.

 

Mevsimin olmazsa olmazı. Mutlaka izleyin.

 

 

 

 

 

Herostratus’u Unutmayacağız! Oyun Atölyesi’nden “Kundakçı”
Yazar Tolga Polat -  Ekim 26, 2016 263 0
Tolga Polat
M.Ö 356 ‘da tarihe geçmek için Dünyanın yedi harikasından biri olan, ve halkın büyük uğraşlarla yaptığı, Artemis Tapınağını yakan Efesli genç adam, Herostratus’un gerçek hikayesinden yola çıkarak, 1972 yılında Rus yazar, Grigory Gorin tarafından kaleme alınan (Forget Herostratus!) “Kundakçı” Haluk Bilginer çevirisi ve Muharrem Özcan rejisi ile Oyun Atölyesi tarafından sahneleniyor…
kundakci-oyun-atolyesi-kapak-620x400
Bazı tarihçiler ; “Artemis’in yakılması bir esnafın işi…” şeklinde yorumlarken, bazıları ise ; “Tapınakta biriken adak, hediye gibi değerli eşyaların paylaşılması için, tapınak rahipleri yapmıştır… “ şeklinde iki farkı görüş ileri sürmektedir…
Gorin, tarihsel gerçeği amacı için oyunun başlangıç noktasına alırken, oyunun merkezine hukuk-devlet sorununu alıyor… Hukukun üstünlüğü, bağımsızlığı, adaletin gecikmesi, linç, öç alma, dini inançların toplum ve hukuk sistemi üzerindeki baskısı yazarın değindiği konuların temelde çerçevesini oluşturmakta… Oyun basit bir kundaklamadan öte, hayatta kaybedecek hiç bir şeyi kalmayan Herostratus’un, görünüşte mükemmel yasalarla idare edilen Efes’in yozlaşmış düzenine bir çeşit baş kaldırışı… Dürüstlükle her şeyini kaybetmiş olan sıradan bir esnafın, adım adım devletin en tepesine kadar nasıl ulaştığını, bunu yaparken, yaşadığı acı deneyimlerle insan karakterini ve en önemlisi insan zaaflarını çok iyi öğrenen Herostratus’un herkesi parmağında nasıl oynattığını hayretle izliyoruz…
İktidar odaklarının hangi araçlara başvurabileceği ve hangi türden yöntemlere sahip kişi veya grupların iktidarda söz sahibi olacağı konusu geçmişten bugüne hep bir tartışma konusu… Toplumların dini, felsefi, ahlâki, tarihi ve siyasi tecrübesine bağlı olarak değişim gösteren bu olgu, iktidar biçimlerinin toplumun genel gidişatının ve birikiminin de bir resmi olmakta… Toplumda yönetimi elinde bulunduran iktidar güçleri, iktidarlarını bir meşrulaştırma unsuruna elbette dayandırmak zorunda… İşte bu meşrutiyet sorunu, her devirde ve her durumda güncelliğini sürdürüyor… Gorin’de eserinde, hukukun gerekliliğinin altını çizerken, meşrulaştırma unsurlarının ilahi veya dünyevi nedenlere dayandırılmaması gerektiğini belirterek, halk egemenliği ile kuvvetler ayrılığı düşüncesine dayandırılmasının daha akılcı olacağına vurgu yapıyor… Bu sebeple Efes’in baş yargıcı Kleon oyunda şöyle diyor; “Efes hükümdarının eşi, bir Efes vatandaşıdır ve Efes yasalarına uymak zorundadır ve dokunulmazlığı yoktur’” Efes’in meşru hükümdarı Tsafernes’in karısı Klementina’ya Kleon tarafından söylenen bu söz, Kleo’nun Efes yasalarına ve elbette “hukukun üstünlüğü” ilkesine gönülden inandığını bizlere açıkça gösteriyor…
kundakci-oyun-atolyesi-4
Yönetmen Muharrem Özcan, yazarın merkeze aldığı konuları daha da belirgin kılarak, göstermeci bir anlayışla sahneye taşıdığı metni, bir gezici bir kumpanya havasında, çalgılı-müzikli bir yorum ile adeta cam sanatında varolan bir “çeşm-i bülbül” ‘e dönüştürmüş… Yaratıcı düş gücünü de ön plana aldığı rejisi ile Özcan dikkat çekiyor…  Bu yorumu özel kılan en önemli sebepte, sahnede oynayan tüm beden devinimleri hakkı ile sağlayan tüm oyuncuların, üstüne birde enstrümanları canlı çalarak Çağrı Beklen’in oyunu daha da anlamlı kılan bestelerini yorumlamış olmaları… Bu durum bu canlı kumpanya’yı daha değerli kılıyor… Oyuncuların ses, hareket, düşünce, imgeleme, duygu, nefes vb. yeterliliklerinin yanına canlı olarak bir müzik enstrümanı çalmaları, Japon geleneklerini en üst düzeyde yansıtan ve repliklerin şarkı olarak söylendiği Noh Tiyatrosu’nun temel prensiplerini hatırlatmakta… Tabi seyirci coşkusu ile tempoya kapılan oyuncuların, bu coşku içinde oyun çizgisinin zaman zaman dışına çıkmalarını saymazsak, etkili bir uyumdan söz edebiliriz…
Oyuncular; Kleon rolünde çizdiği duruşla, Devrim Özder Akın rolünün gereğini başarıyla canlandırarak, iç eyleminin zihinsel ve fiziksel birlikteliğini eş zamanlı yansıtarak, dikkat çekiyor… Tuna Kırlı, Herostratus ‘da eylemini gestus’u ile uyum içinde harmanlayan tempolu bir yorum sunuyor… Muharrem Özcan, içsel imgelerini yavaş yavaş yol alırcasına sırasıyla ve özenle kurgulayarak kendinden hayli emin… Tüm oyuncular, (Tuğba Çom Makar, Evren Erler, Gözde Kırgız, Timuçin Başgül, Kerem Arslanoğlu, Mithat Ozan Küren ve Serkan Ilgaz) metnin gereklerini sonuna kadar yerine getirirken, mizansenin belli bir estetik kurgu içinde seyirciye yansımasını sağlayarak, başarılı bir armoni’nin nasıl olması gerektiğini ortaya koyuyorlar…
Antik dönem oyunlarında görmekten sıkıldığımız sütunlar yerine, sahne tasarımında Özlem Karabay son derece işlevsel ve bir anlamda kuvvetler ayrılığını sembolize eden, üçgen sahne zemini düzeni ile oyunun dinamizmine müthiş bir katkı sağlamış…  Ayşe Sedef Ayter ışık tasarımında yer yer sade bir ışık kullanmış olmasına rağmen, ışığın oyunla organik bir bağ kurmasına izin vererek, ışığı bir oyuncu gibi kullanmış… Denge, ağırlık denetimi ve tüm jestlerin denetlenerek sahneye taşınmasında Rüya Büyüktopçuoğlu’da alkışı hakediyor…
Herostratus’un sadece tapınağını yakmakla kalmadığı, ünlü Efes kentinin gerçeklerle yüzleşmesini ve hukuk sisteminin sorgulanmasını da sağladığı “Kundakçı” ; laik sistem, din devlet ilişkisi ve hukukun egemenliğini bundan 2400 yıl önce tartışarak günümüzü de sorgulatıyor… Oyun Atölyesi yine farkını ortaya koyarak, Muharrem Özcan’ın çalgılı-müzikli ve gülümsetirken sorgulatan başarılı rejisi ile, alkışı fazlasıyla hakediyor…

Tolga Polat, Tiyatro Dergisi, 26.10.2016 


Herostratus’u Unutmayacağız! Oyun Atölyesi’nden “Kundakçı”

 

M.Ö 356 ‘da tarihe geçmek için Dünyanın yedi harikasından biri olan, ve halkın büyük uğraşlarla yaptığı, Artemis Tapınağını yakan Efesli genç adam, Herostratus’un gerçek hikayesinden yola çıkarak, 1972 yılında Rus yazar, Grigory Gorin tarafından kaleme alınan (Forget Herostratus!) “Kundakçı” Haluk Bilginer çevirisi ve Muharrem Özcan rejisi ile Oyun Atölyesi tarafından sahneleniyor…

 

Bazı tarihçiler ; “Artemis’in yakılması bir esnafın işi…” şeklinde yorumlarken, bazıları ise ; “Tapınakta biriken adak, hediye gibi değerli eşyaların paylaşılması için, tapınak rahipleri yapmıştır… “ şeklinde iki farkı görüş ileri sürmektedir…

 

Gorin, tarihsel gerçeği amacı için oyunun başlangıç noktasına alırken, oyunun merkezine hukuk-devlet sorununu alıyor… Hukukun üstünlüğü, bağımsızlığı, adaletin gecikmesi, linç, öç alma, dini inançların toplum ve hukuk sistemi üzerindeki baskısı yazarın değindiği konuların temelde çerçevesini oluşturmakta… Oyun basit bir kundaklamadan öte, hayatta kaybedecek hiç bir şeyi kalmayan Herostratus’un, görünüşte mükemmel yasalarla idare edilen Efes’in yozlaşmış düzenine bir çeşit baş kaldırışı… Dürüstlükle her şeyini kaybetmiş olan sıradan bir esnafın, adım adım devletin en tepesine kadar nasıl ulaştığını, bunu yaparken, yaşadığı acı deneyimlerle insan karakterini ve en önemlisi insan zaaflarını çok iyi öğrenen Herostratus’un herkesi parmağında nasıl oynattığını hayretle izliyoruz…

 

İktidar odaklarının hangi araçlara başvurabileceği ve hangi türden yöntemlere sahip kişi veya grupların iktidarda söz sahibi olacağı konusu geçmişten bugüne hep bir tartışma konusu… Toplumların dini, felsefi, ahlâki, tarihi ve siyasi tecrübesine bağlı olarak değişim gösteren bu olgu, iktidar biçimlerinin toplumun genel gidişatının ve birikiminin de bir resmi olmakta… Toplumda yönetimi elinde bulunduran iktidar güçleri, iktidarlarını bir meşrulaştırma unsuruna elbette dayandırmak zorunda… İşte bu meşrutiyet sorunu, her devirde ve her durumda güncelliğini sürdürüyor… Gorin’de eserinde, hukukun gerekliliğinin altını çizerken, meşrulaştırma unsurlarının ilahi veya dünyevi nedenlere dayandırılmaması gerektiğini belirterek, halk egemenliği ile kuvvetler ayrılığı düşüncesine dayandırılmasının daha akılcı olacağına vurgu yapıyor… Bu sebeple Efes’in baş yargıcı Kleon oyunda şöyle diyor; “Efes hükümdarının eşi, bir Efes vatandaşıdır ve Efes yasalarına uymak zorundadır ve dokunulmazlığı yoktur’” Efes’in meşru hükümdarı Tsafernes’in karısı Klementina’ya Kleon tarafından söylenen bu söz, Kleo’nun Efes yasalarına ve elbette “hukukun üstünlüğü” ilkesine gönülden inandığını bizlere açıkça gösteriyor…

 

Yönetmen Muharrem Özcan, yazarın merkeze aldığı konuları daha da belirgin kılarak, göstermeci bir anlayışla sahneye taşıdığı metni, bir gezici bir kumpanya havasında, çalgılı-müzikli bir yorum ile adeta cam sanatında varolan bir “çeşm-i bülbül” ‘e dönüştürmüş… Yaratıcı düş gücünü de ön plana aldığı rejisi ile Özcan dikkat çekiyor…  Bu yorumu özel kılan en önemli sebepte, sahnede oynayan tüm beden devinimleri hakkı ile sağlayan tüm oyuncuların, üstüne birde enstrümanları canlı çalarak Çağrı Beklen’in oyunu daha da anlamlı kılan bestelerini yorumlamış olmaları… Bu durum bu canlı kumpanya’yı daha değerli kılıyor… Oyuncuların ses, hareket, düşünce, imgeleme, duygu, nefes vb. yeterliliklerinin yanına canlı olarak bir müzik enstrümanı çalmaları, Japon geleneklerini en üst düzeyde yansıtan ve repliklerin şarkı olarak söylendiği Noh Tiyatrosu’nun temel prensiplerini hatırlatmakta… Tabi seyirci coşkusu ile tempoya kapılan oyuncuların, bu coşku içinde oyun çizgisinin zaman zaman dışına çıkmalarını saymazsak, etkili bir uyumdan söz edebiliriz…

 

Oyuncular; Kleon rolünde çizdiği duruşla, Devrim Özder Akın rolünün gereğini başarıyla canlandırarak, iç eyleminin zihinsel ve fiziksel birlikteliğini eş zamanlı yansıtarak, dikkat çekiyor… Tuna Kırlı, Herostratus ‘da eylemini gestus’u ile uyum içinde harmanlayan tempolu bir yorum sunuyor… Muharrem Özcan, içsel imgelerini yavaş yavaş yol alırcasına sırasıyla ve özenle kurgulayarak kendinden hayli emin… Tüm oyuncular, (Tuğba Çom Makar, Evren Erler, Gözde Kırgız, Timuçin Başgül, Kerem Arslanoğlu, Mithat Ozan Küren ve Serkan Ilgaz) metnin gereklerini sonuna kadar yerine getirirken, mizansenin belli bir estetik kurgu içinde seyirciye yansımasını sağlayarak, başarılı bir armoni’nin nasıl olması gerektiğini ortaya koyuyorlar…

 

Antik dönem oyunlarında görmekten sıkıldığımız sütunlar yerine, sahne tasarımında Özlem Karabay son derece işlevsel ve bir anlamda kuvvetler ayrılığını sembolize eden, üçgen sahne zemini düzeni ile oyunun dinamizmine müthiş bir katkı sağlamış…  Ayşe Sedef Ayter ışık tasarımında yer yer sade bir ışık kullanmış olmasına rağmen, ışığın oyunla organik bir bağ kurmasına izin vererek, ışığı bir oyuncu gibi kullanmış… Denge, ağırlık denetimi ve tüm jestlerin denetlenerek sahneye taşınmasında Rüya Büyüktopçuoğlu’da alkışı hakediyor…

 

Herostratus’un sadece tapınağını yakmakla kalmadığı, ünlü Efes kentinin gerçeklerle yüzleşmesini ve hukuk sisteminin sorgulanmasını da sağladığı “Kundakçı” ; laik sistem, din devlet ilişkisi ve hukukun egemenliğini bundan 2400 yıl önce tartışarak günümüzü de sorgulatıyor… Oyun Atölyesi yine farkını ortaya koyarak, Muharrem Özcan’ın çalgılı-müzikli ve gülümsetirken sorgulatan başarılı rejisi ile, alkışı fazlasıyla hakediyor…

 

 

 

Efesli Herostratus Halen İçimizde Yaşıyor!: ‘KUNDAKÇI’ / YAŞAM KAYA
img_1529
Rus Yazar Grigory Gorin’in (1940-2000) 1972 yılında yazdığı “Forget Herostratus!” adlı oyun, Muharrem Özcan’ ın yönetiminde Oyun Atölyesi’nde grotesk bir şekilde izleyenleriyle buluşuyor. Tarihsel bağlamda, bizim topraklarımızdaki Roma dönemini irdeleyen konu, Efes şehrinin gizem dolu günlerini tüm çıplaklığıyla açığa çıkarıyor. Arkeoloji tutkunları bilirler; milattan önce 356 yılında Efes’deki Artemis Tapınağı’nın yakılması sadece o’nu yakan Herostratus için değil, tüm dünya için mühim bir olaydır. 120 yıl gibi büyük bir sürede tamamlanan tapınak, dönemin şaheseri olarak ‘dünya harikası’ şeklinde adlandırılmış, Efes şehrinin simgesi konumuna dönüşmüştür. Sırf tarihe geçmek için muhteşem bir ibadet merkezini yakan Herostratus bir çılgın mı, yoksa ciddi ciddi dönemin inanç şekline başkaldıran bir asi mi, ya da bunların hiçbiri olmayan, alkolün etkisiyle ne yaptığını bilmeyen bir sarhoş mu?… Bunların ne olduğunu tartışmaya açan yazar Gorin, ‘kara komedi’ şeklinde tasarladığı oyununu muhteşem analizlerle yazmış. Oyun Atölyesi’ nin dahi yönetmeni Muharrem Özcan da yazarın sıradışı oyununu iyi kadrosuyla bambaşka şekilde irdelemiş.
Oyunun tarihsel biçimine baktığımız zaman karşımıza Pers işgali altındaki Yunanlı Efes şehri çıkıyor. Yunan halkının esaret altında, Pers valisi tarafından yönetildiği dönemde, halk tarafından seçilmiş hukuk adamının Artemis Tapınağı’ nı yakan şahsı sorgulamasıyla başlayan konu, Herostratus’ un hapishaneden şehir insanlarını yönetmesine varana dek süren çarpıklığa ilerler. Genç adam tarihe geçmiş bir insanın ününü kullanıp, papirüslere yazdığı yazılardan ciddi satışlar elde eder. Halkın nefretle baktığı kundakçı, zamanla bir kahramana dönüşür, hatta bu yangından siyasi menfaat sağlamak isteyenlerin kazanç kaynağı halini alır. Yazarın böylesi konuyu irdelerken araya sıkıştırdığı politik göndermeler şahane! Pers valisinin karısının Herostratus’u hapishanede ziyaret edip, genç adama ‘tapınağı benim aşkımdan dolayı yaktığını söyle, dile benden ne dilersen’ demesi, aslında yöneten tayfanın dinle çokta ilişkili olmadığını bizlere anlatıyor. Halkın karşısında tapınağın ilahi konumuyla ilgili atıp tutan Efesli hukuk adamı bile, Herostratos üzerinden tarihe geçme hesapları yapıyor. Yunan halkının nefretini kazanan kundakçının günler ilerledikçe kahramana dönüşme hikayesi komediyi zirveye taşıyan ana unsur.
Muharrem Özcan rejisinde sahnenin sade görüntüsü ve oyuncuların sıra halde sahne arkasında beklemesi konunun hızına hız katmış. Burada müziklerle desteklenen olay örgüsü, insanı komedinin tam merkezine çekiyor. Aslında genç yönetmenin derdi şu; bak koskoca Artemis Tapınağı’ nı yakan bir serseri nasıl tarihe geçti? İşte bu sorunun cevabını ararken oyuncuların gücünü sahnenin tam merkezine koyan algıyla karşılaşıyoruz. Tarihsel konuları daha çok Shakespeare yazdığı için belki, insan önce metnin sıkıcı olabileceği düşüncesine kapılıyor. Ama ‘Kundakçı’ için bunları söyleyemiyoruz. Peki neden söyleyemiyoruz? Yönetmen es vermeden seyirciyle sohbet eder gibi oyunu ince ince işlediği için, bir solukta komedinin içine dahil oluyoruz. Özlem Karabay’ ın başarılı sahne grafiğini pas geçmeden mutlaka yazmalıyım. Sade görüntünün insana verdiği rahatlık oyuncuların oyunla kurdukları bağı muhteşem biçimde güzelleştirmiş. Çağrı Beklen’ in grotesk müzikleri ise komedideki vurucu bir başka güç. Uzun zamandır beni ‘neden teknik ekip kritikleri yazmıyorsunuz?’ diye eleştirenlere cevabımı bu kritikle birlikte vermiş olayım. Teknik dediğin ‘Kundakçı’ oyunundaki gibi oyunu yüceltmeli.
Herostratus rolünde karşımıza çıkan Tuna Kırlı’ nın ‘serseri’ kimlikteki hin görüntüsü rol için cuk diye oturmuş. Tapınağı ateşe verip tarihe mal olmak isteyen ve bunu başaran bir deli ancak böylesi kurnazlıkla canlandırılırdı. Halkın seçtiği hukuk adamında Devrim Özder Akın profesyonel kimliğini sahneye büyüleyici yansıtıyor. Sırf kundakçıyı öldürtüp tarihe geçme heveslisi içindeki duyguların tespiti çok doğru! Sözde halk için adım atmak isteyen bir hukukçunun Perslerden intikam alma duygusu olayın siyasi boyutunu gösteriyor. Muharrem Özcan’ ın Pers valisi rolündeki naif görüntüsü, konuyu zıtlık komedisinin doğuşunda destekliyor. Tuğba Çom Bakar’ ın Pers valisinin karısı rolünde, kadınsı kimliğiyle tarihe geçme merakının hangi boyutlara kadar taşınabileceğini anlatıyor. Oyuncuların yansıttığı Efes görüntüsü, arka kapılar ardından dönen dolapların ne denli sahte dünyaya ait olduğu gerçeği!
Oyun Atölyesi, ‘Kundakçı’ oyununda gündemle ilişkili politik esprileri araya sıkıştırarak, binlerce yıl önce yaşanmış bir olayı günümüzle de birleştirmeyi başardı. Ekibin tamamının muhteşem performansı tarif edilemeyecek kadar güzel komedinin ortaya çıkışındaki en büyük etki!

Yaşam Kaya, lifeartsanat.com, 26.10.2016

 

Efesli Herostratus Halen İçimizde Yaşıyor!: ‘KUNDAKÇI’ 

 

Rus Yazar Grigory Gorin’in (1940-2000) 1972 yılında yazdığı “Forget Herostratus!” adlı oyun, Muharrem Özcan’ ın yönetiminde Oyun Atölyesi’nde grotesk bir şekilde izleyenleriyle buluşuyor. Tarihsel bağlamda, bizim topraklarımızdaki Roma dönemini irdeleyen konu, Efes şehrinin gizem dolu günlerini tüm çıplaklığıyla açığa çıkarıyor. Arkeoloji tutkunları bilirler; milattan önce 356 yılında Efes’deki Artemis Tapınağı’nın yakılması sadece o’nu yakan Herostratus için değil, tüm dünya için mühim bir olaydır. 120 yıl gibi büyük bir sürede tamamlanan tapınak, dönemin şaheseri olarak ‘dünya harikası’ şeklinde adlandırılmış, Efes şehrinin simgesi konumuna dönüşmüştür. Sırf tarihe geçmek için muhteşem bir ibadet merkezini yakan Herostratus bir çılgın mı, yoksa ciddi ciddi dönemin inanç şekline başkaldıran bir asi mi, ya da bunların hiçbiri olmayan, alkolün etkisiyle ne yaptığını bilmeyen bir sarhoş mu?… Bunların ne olduğunu tartışmaya açan yazar Gorin, ‘kara komedi’ şeklinde tasarladığı oyununu muhteşem analizlerle yazmış. Oyun Atölyesi’ nin dahi yönetmeni Muharrem Özcan da yazarın sıradışı oyununu iyi kadrosuyla bambaşka şekilde irdelemiş.

 

Oyunun tarihsel biçimine baktığımız zaman karşımıza Pers işgali altındaki Yunanlı Efes şehri çıkıyor. Yunan halkının esaret altında, Pers valisi tarafından yönetildiği dönemde, halk tarafından seçilmiş hukuk adamının Artemis Tapınağı’ nı yakan şahsı sorgulamasıyla başlayan konu, Herostratus’ un hapishaneden şehir insanlarını yönetmesine varana dek süren çarpıklığa ilerler. Genç adam tarihe geçmiş bir insanın ününü kullanıp, papirüslere yazdığı yazılardan ciddi satışlar elde eder. Halkın nefretle baktığı kundakçı, zamanla bir kahramana dönüşür, hatta bu yangından siyasi menfaat sağlamak isteyenlerin kazanç kaynağı halini alır. Yazarın böylesi konuyu irdelerken araya sıkıştırdığı politik göndermeler şahane! Pers valisinin karısının Herostratus’u hapishanede ziyaret edip, genç adama ‘tapınağı benim aşkımdan dolayı yaktığını söyle, dile benden ne dilersen’ demesi, aslında yöneten tayfanın dinle çokta ilişkili olmadığını bizlere anlatıyor. Halkın karşısında tapınağın ilahi konumuyla ilgili atıp tutan Efesli hukuk adamı bile, Herostratos üzerinden tarihe geçme hesapları yapıyor. Yunan halkının nefretini kazanan kundakçının günler ilerledikçe kahramana dönüşme hikayesi komediyi zirveye taşıyan ana unsur.

 

Muharrem Özcan rejisinde sahnenin sade görüntüsü ve oyuncuların sıra halde sahne arkasında beklemesi konunun hızına hız katmış. Burada müziklerle desteklenen olay örgüsü, insanı komedinin tam merkezine çekiyor. Aslında genç yönetmenin derdi şu; bak koskoca Artemis Tapınağı’ nı yakan bir serseri nasıl tarihe geçti? İşte bu sorunun cevabını ararken oyuncuların gücünü sahnenin tam merkezine koyan algıyla karşılaşıyoruz. Tarihsel konuları daha çok Shakespeare yazdığı için belki, insan önce metnin sıkıcı olabileceği düşüncesine kapılıyor. Ama ‘Kundakçı’ için bunları söyleyemiyoruz. Peki neden söyleyemiyoruz? Yönetmen es vermeden seyirciyle sohbet eder gibi oyunu ince ince işlediği için, bir solukta komedinin içine dahil oluyoruz. Özlem Karabay’ ın başarılı sahne grafiğini pas geçmeden mutlaka yazmalıyım. Sade görüntünün insana verdiği rahatlık oyuncuların oyunla kurdukları bağı muhteşem biçimde güzelleştirmiş. Çağrı Beklen’ in grotesk müzikleri ise komedideki vurucu bir başka güç. Uzun zamandır beni ‘neden teknik ekip kritikleri yazmıyorsunuz?’ diye eleştirenlere cevabımı bu kritikle birlikte vermiş olayım. Teknik dediğin ‘Kundakçı’ oyunundaki gibi oyunu yüceltmeli.

 

Herostratus rolünde karşımıza çıkan Tuna Kırlı’ nın ‘serseri’ kimlikteki hin görüntüsü rol için cuk diye oturmuş. Tapınağı ateşe verip tarihe mal olmak isteyen ve bunu başaran bir deli ancak böylesi kurnazlıkla canlandırılırdı. Halkın seçtiği hukuk adamında Devrim Özder Akın profesyonel kimliğini sahneye büyüleyici yansıtıyor. Sırf kundakçıyı öldürtüp tarihe geçme heveslisi içindeki duyguların tespiti çok doğru! Sözde halk için adım atmak isteyen bir hukukçunun Perslerden intikam alma duygusu olayın siyasi boyutunu gösteriyor. Muharrem Özcan’ ın Pers valisi rolündeki naif görüntüsü, konuyu zıtlık komedisinin doğuşunda destekliyor. Tuğba Çom Bakar’ ın Pers valisinin karısı rolünde, kadınsı kimliğiyle tarihe geçme merakının hangi boyutlara kadar taşınabileceğini anlatıyor. Oyuncuların yansıttığı Efes görüntüsü, arka kapılar ardından dönen dolapların ne denli sahte dünyaya ait olduğu gerçeği!

 

Oyun Atölyesi, ‘Kundakçı’ oyununda gündemle ilişkili politik esprileri araya sıkıştırarak, binlerce yıl önce yaşanmış bir olayı günümüzle de birleştirmeyi başardı. Ekibin tamamının muhteşem performansı tarif edilemeyecek kadar güzel komedinin ortaya çıkışındaki en büyük etki!

 

 


Prova Notları

•  4 Ekim 2016 Salı
•  3 Ekim 2016 Pazartesi
•  2 Ekim 2016 Pazar
•  1 Ekim 2016 Cumartesi
•  30 Eylül 2016 Cuma
•  29 Eylül 2016 Perşembe
•  28 Eylül 2016 Çarşamba
•  27 Eylül 2016 Salı
•  26 Eylül 2016 Pazartesi
•  25 Eylül 2016 Pazar
•  24 Eylül 2016 Cumartesi
•  23 Eylül 2016 Cuma
•  22 Eylül 2016 Perşembe
•  20 Eylül 2016 Salı
•  19 Eylül 2016 Pazartesi
•  18 Eylül 2016 Pazar
•  17 Eylül 2016 Cumartesi
•  16 Eylül 2016 Cuma
•  15 Eylül 2016 Perşembe
•  14 Eylül 2016 Çarşamba
•  11 Eylül 2016 Pazar
•  10 Eylül 2016 Cumartesi
•  9 Eylül 2016 Cuma
•  7 Eylül 2016 Çarşamba
•  6 Eylül 2016 Salı
•  5 Eylül 2016 Pazartesi
•  4 Eylül 2016 Pazar
•  3 Eylül 2016 Cumartesi
•  2 Eylül 2016 Cuma
•  31 Ağustos 2016 Çarşamba
•  30 Ağustos 2016 Salı
•  29 Ağustos 2016 Pazartesi
•  28 Ağustos 2016 Pazar
•  27 Ağustos 2016 Cumartesi
•  26 Ağustos 2016 Cuma
•  25 Ağustos 2016 Perşembe



 

 

35. Prova Günü
Otuz beşinci günümüzde az da olsa seyirciyle buluşacak olmanın heyecanını tiyatroya geldiğimiz andan itibaren hissetmeye başlamıştık. Çok da zamanımız kalmadığı için heyecanlanmaya fazla vakit ayırmadan o kısmı akşama bırakmış ve provaya ikinci perdeden başlamıştık. Oyunun eksik olan son iki sahnesini çalışalım artık demiştik. Akşama oyunu vardı, bu işler şakaya gelmezdi. Daha önce tahmini olarak çalışıp netlemediğimiz finali müzikle beraber çalışarak bu mevzuyu da burada kapatıp yolumuza devam etmiştik. Verdiğimiz arada kulise Çağrı tarafından getirildiğini tahmin ettiğim kuru meyvelerden yemeye başlayıp yanına çayı da eklemiştik. Stresimizin kurbanı olan kuru üzüm ve kuru kayısı büyük ihtimalle bundan sonra kulise uğramayacaklardı ama provanın prömiyer ve seyircili genel prova zamanına geldiğimizi düşünürsek kulise gelecek olan çikolata ve pastalardan ötürü kuru meyveleri aramayacaktık. Kuru meyve sendromunu da atlattıktan sonra ikinci perde ortasından gaza basıp sona kadar gitmiştik. Çağrı'nın kulisten gelmesiyle baştan sona son müzik kontrollerini yapmıştık. Bir sorun çıkmaması üzerine Çağrı, sakin sakin kulise dönüp piyanonun başındaki yerini almıştı yine. İkinci perdede bazı düzeltilmesi gereken yerleri düzeltmiştik. Tabi bunu yaparken bazı düzgün olan yerleri de bozup tekrar düzeltmek zorunda kalmıştık. Böyle pis pis huylarımız vardı...
Teknik prova yapmadan da olmazdı tabi. Önceki gece biten ışıkların test edileceği ve oyuncuların sahnede kurbanlık koyun yerine konulacağı zaman gelmişti. O ışıklara maruz kalınacaktı. Kaçış yoktu... Her şey dört dörtlük yapılmadı. İlker, Ayşe, oyucuların üçgeninde ilerleyen prova değişiklikler sonucu kazasız belasız bitmişti... Çok ağır olmayan bir yemek yemek konusunda sözleşen ekip kafeye çıkıp gerçekten de çok ağır olmayan bir yemek yiyerek oyun öncesi şişmemeyi başarmıştı. Enerjisini hazmetmek yerine oyun oynamak için kullanmayı tercih eden oyuncular irade gösterisi yaptıktan sonra gecikmeli de olsa üç-beş tanıdık seyircili, sen ben bizim oğlanlı akışımız başlamıştı. Tabi ki bol kahkahalı geçmişti. Akış sonrası da kafede kahkahalar devam etmişti...
Not defterimde kalan bir diyalog;
Tuna: Ben burada rap yapıyorum. Kulağa nasıl geliyor Çağrı?
Çağrı: Rap mi?
Timuçin: Tamam demek ki gelmiyormuş.

4 Ekim 2016 Salı

 

35. Prova Günü

 

Otuz beşinci günümüzde az da olsa seyirciyle buluşacak olmanın heyecanını tiyatroya geldiğimiz andan itibaren hissetmeye başlamıştık. Çok da zamanımız kalmadığı için heyecanlanmaya fazla vakit ayırmadan o kısmı akşama bırakmış ve provaya ikinci perdeden başlamıştık. Oyunun eksik olan son iki sahnesini çalışalım artık demiştik. Akşama oyunu vardı, bu işler şakaya gelmezdi. Daha önce tahmini olarak çalışıp netlemediğimiz finali müzikle beraber çalışarak bu mevzuyu da burada kapatıp yolumuza devam etmiştik. Verdiğimiz arada kulise Çağrı tarafından getirildiğini tahmin ettiğim kuru meyvelerden yemeye başlayıp yanına çayı da eklemiştik. Stresimizin kurbanı olan kuru üzüm ve kuru kayısı büyük ihtimalle bundan sonra kulise uğramayacaklardı ama provanın prömiyer ve seyircili genel prova zamanına geldiğimizi düşünürsek kulise gelecek olan çikolata ve pastalardan ötürü kuru meyveleri aramayacaktık. Kuru meyve sendromunu da atlattıktan sonra ikinci perde ortasından gaza basıp sona kadar gitmiştik. Çağrı'nın kulisten gelmesiyle baştan sona son müzik kontrollerini yapmıştık. Bir sorun çıkmaması üzerine Çağrı, sakin sakin kulise dönüp piyanonun başındaki yerini almıştı yine. İkinci perdede bazı düzeltilmesi gereken yerleri düzeltmiştik. Tabi bunu yaparken bazı düzgün olan yerleri de bozup tekrar düzeltmek zorunda kalmıştık. Böyle pis pis huylarımız vardı...

 

Teknik prova yapmadan da olmazdı tabi. Önceki gece biten ışıkların test edileceği ve oyuncuların sahnede kurbanlık koyun yerine konulacağı zaman gelmişti. O ışıklara maruz kalınacaktı. Kaçış yoktu... Her şey dört dörtlük yapılmadı. İlker, Ayşe, oyucuların üçgeninde ilerleyen prova değişiklikler sonucu kazasız belasız bitmişti... Çok ağır olmayan bir yemek yemek konusunda sözleşen ekip kafeye çıkıp gerçekten de çok ağır olmayan bir yemek yiyerek oyun öncesi şişmemeyi başarmıştı. Enerjisini hazmetmek yerine oyun oynamak için kullanmayı tercih eden oyuncular irade gösterisi yaptıktan sonra gecikmeli de olsa üç-beş tanıdık seyircili, sen ben bizim oğlanlı akışımız başlamıştı. Tabi ki bol kahkahalı geçmişti. Akış sonrası da kafede kahkahalar devam etmişti...

 

Not defterimde kalan bir diyalog;

 

Tuna: Ben burada rap yapıyorum. Kulağa nasıl geliyor Çağrı?

Çağrı: Rap mi?

Timuçin: Tamam demek ki gelmiyormuş.

 

 

 

34. Prova Günü
O gün 15.00'da başlayacak olan Muharrem ve Tarihçilerin herkesten önce gelip koştura koştura çalışacakları provaya önceki gün Mehtap'la birlikte yaşadığımız ışık kurulum sabahlaması vakasından dolayı gidememiştik. Ezgi ve Kader doldurmuşlardı yerimizi. Ben yaklaşık bir saat sonra tiyatroya geldiğimde Mehtap'ın gelmediği görünce aşırı doz uykusuzluktan bir yerlerde düşüp bayıldığını düşünmüştüm ki kendisi arayıp uyuyakaldığını söylemişti. Mehtap saat 4'teki provaya uyuyakaldığı için geç kalarak tarih sayfalarındaki yerini almayı hak etmişti. Fark ettiyseniz şu anda da yerini almış oldu... Ben geldiğimde bir ara verilmişti. Önceki gün oyun yaklaşıyor diye stres yapıp uyuyakalanlar algılarını evde unutmuş olsalar da prova bir şekilde ikinci perdeden ilerlemişti. Muharrem sahnede olduğu için onun göremediklerini Haluk Abi dışarıdan bakarak provayı ara ara kesmiş ve tavsiyelerde bulunmuştu. İkinci perdenin belli başlı yerlerini belirli günler ve haftalar kadar iyi bilecek kıvama gelirken bir yandan da oyunun nasıl bir ritme sahip olması gerektiğini bulmaya çalışmıştık...
Henüz netleşmemiş olan oyunun son bölümlerinde "Burada ne yapacağız?" adlı soruların getirdiği telaşı şimdilik sonraya bırakarak zamanı iyi kullanıp bu sahneleri de akşam akışından önceye bırakma kararı almıştık. Saatler 20.30'a yaklaşırken akış hazırlıkları başlamıştı. Flütle çalacağı partı tekrar ederken patinaj yapıp tonlar arası bir gezintiye çıkan Gözde nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde yine de doğru çalmayı başararak içimizi rahatlatmıştı. Büyük bir çaba sarf ederek akışa yetişmeyi başaran kostümleri de kutlamayı ihmal etmemiştik...
Akış sonrası kısa bir soluklanmanın ardından sahnede toplanmıştık. Haluk abi notlarını paylaşmıştı bizimle. Bazı lafların düzeltilmesi gerektiği konuşulmuştu. Tabi sadece laflarda değildi kabahat. Bazı doğru ya da bizim önceden düzelttiğimiz lafları da oyuncular kafalarına göre söyleyince ortalık karışmıştı. Onları düzeltim çalışması çok sürmeden bitmişti. Biz oynarken eğlendiğimiz takdirde seyircinin de eğleneceğini, biz eğlenmeyi bıraktığımızda seyircinin de bizi bıraktığını söylemişti Haluk Abi. Ses düzeyinin daha yüksek olması gerektiğini de söylemişti. Oyun sırasındaki olası hatalarda bu oyunun mantığı içinde nasıl davranılabileceğinden de kısa süre de olsa bahsetmiştik her ihtimale karşı... İlk perdenin daha yüksek enerjili olduğu, ikinci perdenin ortalarından sonra irtifa kaybettiğimizi konuşmuştuk. Haluk Abi olan şeyleri değiştirmektense onların içine yerleşmenin bu dakikadan sonra daha iyi sonuç vereceğini söylemişti... Bu uzun ama faydalı durum değerlendirmesinin ardından provayı bitirmiştik. Seyirci olmadan aldığımız son provanın sonuna gelmiştik...
Not defterimde kalan bir kaç diyalog;
Evren: Aaaa, bu Haluk Abi'nin peruğu mu? Bunu taksam belki oynarım haa..
Tuna: Tabi. Oynanmış peruk o.
Timuçin: Ben bir şey soracağım. Ben bu horoz sahnesinde bir oraya bakıyorum, bir buraya bakıyorum! Biz nereye bakıyoruz?!
Tuğba: Makyajdan dolayı çok yabacılaştım ben yüzüme
Haluk Abi: Sen nasıl görüyorsun ki yüzünü?
Tuğba: Ama hissediyorum.
Haluk Abi: Boşver unut sen yüzünü...
Tuğba: Tamam o zaman.
Haluk Abi: Devrim bir ara senin dudağında bir kırmızılık oldu. Sen kimi öptün?3 Ekim

3 Ekim 2016 Pazartesi

 

34. Prova Günü

 

O gün 15.00'da başlayacak olan Muharrem ve Tarihçilerin herkesten önce gelip koştura koştura çalışacakları provaya önceki gün Mehtap'la birlikte yaşadığımız ışık kurulum sabahlaması vakasından dolayı gidememiştik. Ezgi ve Kader doldurmuşlardı yerimizi. Ben yaklaşık bir saat sonra tiyatroya geldiğimde Mehtap'ın gelmediği görünce aşırı doz uykusuzluktan bir yerlerde düşüp bayıldığını düşünmüştüm ki kendisi arayıp uyuyakaldığını söylemişti. Mehtap saat 4'teki provaya uyuyakaldığı için geç kalarak tarih sayfalarındaki yerini almayı hak etmişti. Fark ettiyseniz şu anda da yerini almış oldu... Ben geldiğimde bir ara verilmişti. Önceki gün oyun yaklaşıyor diye stres yapıp uyuyakalanlar algılarını evde unutmuş olsalar da prova bir şekilde ikinci perdeden ilerlemişti. Muharrem sahnede olduğu için onun göremediklerini Haluk Abi dışarıdan bakarak provayı ara ara kesmiş ve tavsiyelerde bulunmuştu. İkinci perdenin belli başlı yerlerini belirli günler ve haftalar kadar iyi bilecek kıvama gelirken bir yandan da oyunun nasıl bir ritme sahip olması gerektiğini bulmaya çalışmıştık...

 

 

Henüz netleşmemiş olan oyunun son bölümlerinde "Burada ne yapacağız?" adlı soruların getirdiği telaşı şimdilik sonraya bırakarak zamanı iyi kullanıp bu sahneleri de akşam akışından önceye bırakma kararı almıştık. Saatler 20.30'a yaklaşırken akış hazırlıkları başlamıştı. Flütle çalacağı partı tekrar ederken patinaj yapıp tonlar arası bir gezintiye çıkan Gözde nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde yine de doğru çalmayı başararak içimizi rahatlatmıştı. Büyük bir çaba sarf ederek akışa yetişmeyi başaran kostümleri de kutlamayı ihmal etmemiştik...

 

 

Akış sonrası kısa bir soluklanmanın ardından sahnede toplanmıştık. Haluk abi notlarını paylaşmıştı bizimle. Bazı lafların düzeltilmesi gerektiği konuşulmuştu. Tabi sadece laflarda değildi kabahat. Bazı doğru ya da bizim önceden düzelttiğimiz lafları da oyuncular kafalarına göre söyleyince ortalık karışmıştı. Onları düzeltim çalışması çok sürmeden bitmişti. Biz oynarken eğlendiğimiz takdirde seyircinin de eğleneceğini, biz eğlenmeyi bıraktığımızda seyircinin de bizi bıraktığını söylemişti Haluk Abi. Ses düzeyinin daha yüksek olması gerektiğini de söylemişti. Oyun sırasındaki olası hatalarda bu oyunun mantığı içinde nasıl davranılabileceğinden de kısa süre de olsa bahsetmiştik her ihtimale karşı... İlk perdenin daha yüksek enerjili olduğu, ikinci perdenin ortalarından sonra irtifa kaybettiğimizi konuşmuştuk. Haluk Abi olan şeyleri değiştirmektense onların içine yerleşmenin bu dakikadan sonra daha iyi sonuç vereceğini söylemişti... Bu uzun ama faydalı durum değerlendirmesinin ardından provayı bitirmiştik. Seyirci olmadan aldığımız son provanın sonuna gelmiştik...

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

Evren: Aaaa, bu Haluk Abi'nin peruğu mu? Bunu taksam belki oynarım haa..

Tuna: Tabi. Oynanmış peruk o.

 

Timuçin: Ben bir şey soracağım. Ben bu horoz sahnesinde bir oraya bakıyorum, bir buraya bakıyorum! Biz nereye bakıyoruz?!

 

Tuğba: Makyajdan dolayı çok yabacılaştım ben yüzüme

Haluk Abi: Sen nasıl görüyorsun ki yüzünü?

Tuğba: Ama hissediyorum.

Haluk Abi: Boşver unut sen yüzünü...

Tuğba: Tamam o zaman.

 

Haluk Abi: Devrim bir ara senin dudağında bir kırmızılık oldu. Sen kimi öptün?

 

 

 

33. Prova Günü
O gün provaya Haluk Abi'nin önceki gün izlediği akışta gördüğü sıkıntıları bizimle paylaşmasıyla başlamıştık. Oyunun dünyasına kendimizi bırakmadığımız ve ihtiyaç duyulan enerjiyle oynamadığımız zaman oyunun keyifsiz olabilme riskini taşıdığını söylemişti bize. Ezber eksikliği kaynaklı ritm sorunlarının da giderilmesi gerektiğini söylemişti... Biz de önceki gün ilk perdedeki sorunlara yama yapmaya başlamıştık çok beklemeden. Az zaman kaldığı için stres sıkıntı olması normaldi ama oyunun oralarda bir yerlerde sağlam durduğunu biliyorduk. Gidip alalım dedik biz de...
Önce birinci perde temizliğini halletmiştik. Müziklerin tozunu aldıktan sonra sahneleri de silip süpürmüştük. Tahminimizden de kısa bir sürede ilk perdeyi bitirip ikinci perdeyi de kendimizi çok yormadan bir kez geçmiştik. Enerji ve ritm sorunu yaşadığımız yerleri eforlarımızı da yanımızda bulundurarak çalışmıştık. Yemek arası sonrası bir ışık molası vererek önceki gece yapılan kayıtta oyunun başındaki ışık ayarına şöyle bir bakmıştık. Perde açılışında kullanılan ışıklardan bazılarının ses yaptığını anlamamız üzerine Hakan abiye "Nolur kurtar bizi, hallet şunları, sen yaparsın!" şeklinde haykırarak ses yapan spotumuzu ona emanet etmiştik. İkinci perde çalışılırken Haluk Abi de ara ara keserek Muharrem'e yeni saçmalıklar önermişti. Saçmalamaya özen göstererek devam etmiştik bu yoldan. Saçmalıkların en son geldiği noktada Kerem'in ağzından" Abi sen bana doğru bağırsana belki uçarım kuvvetiyle" gibi bir cümle çıkmıştı. O zamanlar kariyerinin başında olan Kerem'e "saçmalayalım dediysek de tam olarak öyle değil" tadında bir açıklama yaparak onu sakinleştirmiştik. Bir süre gerçekten ona doğru iyi bağırıldığı takdirde uçabileceğini iddia etse de bir kaç gofretle tamamen sakinleştirmeyi başarmıştık... Şimdilerde o rejiye takılı kaldığı için uçmayı deniyor hala kendi kendine. İnsanlık değişti, gelişti. Uçmak bizim için artık büyük bir problem değil ama Kerem hala sıkıntı yaşıyor bu konuda. Uçabilmek için Devrim'in ona bağırmasını bekliyor çaresizce. Neyse ki Ozan ve Serkan hiç yalnız bırakmadılar onu, hep yanındalar. Arada onlar da Kerem'in gönlü olsun diye deniyorlar uçmayı. Tabi ki kostümleri hep üzerlerinde...
Kerem de sakinleştikten sonra son kontrolleri yapıp akışa başlamıştık az bir gecikmeyle de olsa. Önceki güne göre çok daha iyi bir birinci perdeden sonra ikinci perdede biraz türbülans atlatmış olmamıza rağmen çok da fazla basınca maruz kalmadan sağ salim bitirmiştik akışı. Muharrem ve Haluk Abi de ilk perdenin düne göre çok daha iyi olduğunu bugün ilk perdeye yaptığımız ve iyi sonuç aldığımız temizliği yarın ikinci perdeye de yapmamız gerektiğini söylemişlerdi. Herkesten iyi dinlenme sözü alınarak prova bitirilmişti...
Not defterimde kalan bir kaç diyalog;
Devrim'in arşeyi bir şey anlatırken düşürmesi sonucu Muharrem: Dur sakin ol, heyecanlandın, heyecanlanma
Tuğba: Para verdiler ona Devrim!
Tuğba: Bunlara bant lazım İsmail Abi
İsmail Abi: ( Bağırarak) Tamam dur sakin ol heyecan yapma
Tuğba: Neden beni yüksek sesle rencide ediyorsun İsmail Abi?2 Ekim pazar

2 Ekim 2016 Pazar 

 

33. Prova Günü

 

O gün provaya Haluk Abi'nin önceki gün izlediği akışta gördüğü sıkıntıları bizimle paylaşmasıyla başlamıştık. Oyunun dünyasına kendimizi bırakmadığımız ve ihtiyaç duyulan enerjiyle oynamadığımız zaman oyunun keyifsiz olabilme riskini taşıdığını söylemişti bize. Ezber eksikliği kaynaklı ritm sorunlarının da giderilmesi gerektiğini söylemişti... Biz de önceki gün ilk perdedeki sorunlara yama yapmaya başlamıştık çok beklemeden. Az zaman kaldığı için stres sıkıntı olması normaldi ama oyunun oralarda bir yerlerde sağlam durduğunu biliyorduk. Gidip alalım dedik biz de...

 

Önce birinci perde temizliğini halletmiştik. Müziklerin tozunu aldıktan sonra sahneleri de silip süpürmüştük. Tahminimizden de kısa bir sürede ilk perdeyi bitirip ikinci perdeyi de kendimizi çok yormadan bir kez geçmiştik. Enerji ve ritm sorunu yaşadığımız yerleri eforlarımızı da yanımızda bulundurarak çalışmıştık. Yemek arası sonrası bir ışık molası vererek önceki gece yapılan kayıtta oyunun başındaki ışık ayarına şöyle bir bakmıştık. Perde açılışında kullanılan ışıklardan bazılarının ses yaptığını anlamamız üzerine Hakan abiye "Nolur kurtar bizi, hallet şunları, sen yaparsın!" şeklinde haykırarak ses yapan spotumuzu ona emanet etmiştik. İkinci perde çalışılırken Haluk Abi de ara ara keserek Muharrem'e yeni saçmalıklar önermişti. Saçmalamaya özen göstererek devam etmiştik bu yoldan. Saçmalıkların en son geldiği noktada Kerem'in ağzından" Abi sen bana doğru bağırsana belki uçarım kuvvetiyle" gibi bir cümle çıkmıştı. O zamanlar kariyerinin başında olan Kerem'e "saçmalayalım dediysek de tam olarak öyle değil" tadında bir açıklama yaparak onu sakinleştirmiştik. Bir süre gerçekten ona doğru iyi bağırıldığı takdirde uçabileceğini iddia etse de bir kaç gofretle tamamen sakinleştirmeyi başarmıştık... Şimdilerde o rejiye takılı kaldığı için uçmayı deniyor hala kendi kendine. İnsanlık değişti, gelişti. Uçmak bizim için artık büyük bir problem değil ama Kerem hala sıkıntı yaşıyor bu konuda. Uçabilmek için Devrim'in ona bağırmasını bekliyor çaresizce. Neyse ki Ozan ve Serkan hiç yalnız bırakmadılar onu, hep yanındalar. Arada onlar da Kerem'in gönlü olsun diye deniyorlar uçmayı. Tabi ki kostümleri hep üzerlerinde...

 

Kerem de sakinleştikten sonra son kontrolleri yapıp akışa başlamıştık az bir gecikmeyle de olsa. Önceki güne göre çok daha iyi bir birinci perdeden sonra ikinci perdede biraz türbülans atlatmış olmamıza rağmen çok da fazla basınca maruz kalmadan sağ salim bitirmiştik akışı. Muharrem ve Haluk Abi de ilk perdenin düne göre çok daha iyi olduğunu bugün ilk perdeye yaptığımız ve iyi sonuç aldığımız temizliği yarın ikinci perdeye de yapmamız gerektiğini söylemişlerdi. Herkesten iyi dinlenme sözü alınarak prova bitirilmişti...

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

Devrim'in arşeyi bir şey anlatırken düşürmesi sonucu Muharrem: Dur sakin ol, heyecanlandın, heyecanlanma

Tuğba: Para verdiler ona Devrim!

 

Tuğba: Bunlara bant lazım İsmail Abi

İsmail Abi: ( Bağırarak) Tamam dur sakin ol heyecan yapma

Tuğba: Neden beni yüksek sesle rencide ediyorsun İsmail Abi?

 

 

 

32. Prova Günü
Bir ay boyunca can ciğer kuzu sarması usulu hep birlikte ısınan oyuncular o gün dağınık, başına buyruk, oyun telaşından ötürü biraz da isyankar bir ısınma seansı tercih etmişlerdi. Isınamayacak kadar yorgun olanlar da ısınan arkadaşlarına bakarak düşünce gücüyle esneme yöntemini kullanmışlardı... İkinci perdeden başlamıştık. Dünkü akışta aksayan yerlere ince ayar yapılması gerektiğini akıştan sonra peşin peşin söyleyip pazarlığa pay bırakmayan Muharrem, oyuna dışarıdan bakmasının iyi olacağını söylemiş ve darbukasını kolunun altına alıp reji masasına geçmişti. Akışta kirlilik yaratan kısımlar temizlenmişti. İlk sahne olan Gardiyan-Herostratos sahnesinin ritmine, oyunun başlama hızına, ikinci sahnede Kleon'un merakına ve kentlilerle ilişkisine balans ayarları yapılmış, Krissipos'un da işini kolaylaştıracak zamanlamalar çalışılmıştı. Sabah uyandığında ortalığı toplamayı görev edinmiş anne gibiydik o gün. Tissafernes sahnesine kadar her yer derli toplu gözüküyordu artık. Her yer her yerde değildi...
Bir ara verdikten sonra üzerimize dalga dalga gelen Tissafernes sahnesine geçmiştik. Muharrem'in kısa zaman içinde balya gibi ezberini halletmiş olması işimizi kolaylaştırmıştı. Önce sahne başındaki değişen müzik zamanlamasını sonra da sahneyi bir kez çalışmıştık. Ortalama yirmi dakika süren sahne başlı başına bir kısa oyun gibiydi zaten... Gardiyan-Herostratos ve Herostratos-Klementina sahnelerini de çalıştıktan sonra kısa olmasını istediğimiz ama uzun süren bir ara vermiştik. Muharrem de sinsice bu aradan faydalanarak ikinci perdedeki ezberini yapmıştı. İki asistanı rehin aldığı ezber çalışması yaklaşık yirmi dakika sürmüştü. Tissafernes sahnesine bir geri dönüş yaptıktan sonra yemek arası vermiştik. Aradan sonra da meşhur biblo sahnesiyle devam ederek bir saat sonra akış almak üzere dağılmıştık etrafa parça parça...
Önceki güne göre gayet iyi ve temiz bir birinci perdenin ardından on beş dakikalık arada Ayşe yerinde duramayıp ışıkta bir takım düzenlemeler yapmıştı. Biz ne ara olduğunu anlamamıştık ama Ayşe tiyatronun ışık sistemini ele geçirmişti. İlker'i de kontrol altında tutmayı başaran Ayşe istediği ışığı istediği yere koymuş, hatta beni de düzenleme yaparken işine alet etmişti. İşim olduğunu söyleyip olay yerinden uzaklaşmaya çalışmama rağmen iki tane spotu elime verip beş dakika sonra geleceğini söylemiş ama gelmemişti. Ayşe şimdilerde floresan rehabilitasyon merkezinde tedavi görüyor. Ancak yoğun ışıklı ortamlarda bulunabildiği için havanın kararmasına bile tahammül edemiyor. Ben ona demiştim zamanında işini bu kadar koyma hayatının önüne sonra sıkıntı yaşarsın diye ama dinlememişti... Neyse ikinci perde önceki günün birinci perdesi kıvamında aksaklıklarla ilerlemişti. Akıştan sonra onları da yarın temizleyeceğimizi konuşarak ayrılmıştık tiyatrodan...
Not defterimde kalan bir kaç diyalog;
Tuğba: (Evren'e) Kim bu? Kim bu? Kim bu kıvırcık?
Evren: Me-eeeee
Devrim: Bu Herostratos'un kuzusu.
Timuçin'in kafa karışıklığı;
Timuçin: Ama hatırlatırım ki ferman tapınak yandıktan... Yok tapınak ferman yandıktan sonra... ferman yandıktan...Sen yanmazsam ben yanmazsam....
Devrim: Böyle duyuluyor mu sesim?
Muharrem: Aslında duyuluyor, karmaşık olsa da olur sorun yok yani...
Devrim: Hayır yani ben duyulmasını istiyorum buranın...
Timuçin: Bütün oyun konuşuyorsun benim şuradaki üç lafıma taktın yani...
Oyunun sonu çalışılırken Tuğba: Hocam bu oyunun sonunda ne oluyor?

1 Ekim 2016 Cumartesi

 

32. Prova Günü

 

Bir ay boyunca can ciğer kuzu sarması usulu hep birlikte ısınan oyuncular o gün dağınık, başına buyruk, oyun telaşından ötürü biraz da isyankar bir ısınma seansı tercih etmişlerdi. Isınamayacak kadar yorgun olanlar da ısınan arkadaşlarına bakarak düşünce gücüyle esneme yöntemini kullanmışlardı... İkinci perdeden başlamıştık. Dünkü akışta aksayan yerlere ince ayar yapılması gerektiğini akıştan sonra peşin peşin söyleyip pazarlığa pay bırakmayan Muharrem, oyuna dışarıdan bakmasının iyi olacağını söylemiş ve darbukasını kolunun altına alıp reji masasına geçmişti. Akışta kirlilik yaratan kısımlar temizlenmişti. İlk sahne olan Gardiyan-Herostratos sahnesinin ritmine, oyunun başlama hızına, ikinci sahnede Kleon'un merakına ve kentlilerle ilişkisine balans ayarları yapılmış, Krissipos'un da işini kolaylaştıracak zamanlamalar çalışılmıştı. Sabah uyandığında ortalığı toplamayı görev edinmiş anne gibiydik o gün. Tissafernes sahnesine kadar her yer derli toplu gözüküyordu artık. Her yer her yerde değildi...

 

 

Bir ara verdikten sonra üzerimize dalga dalga gelen Tissafernes sahnesine geçmiştik. Muharrem'in kısa zaman içinde balya gibi ezberini halletmiş olması işimizi kolaylaştırmıştı. Önce sahne başındaki değişen müzik zamanlamasını sonra da sahneyi bir kez çalışmıştık. Ortalama yirmi dakika süren sahne başlı başına bir kısa oyun gibiydi zaten... Gardiyan-Herostratos ve Herostratos-Klementina sahnelerini de çalıştıktan sonra kısa olmasını istediğimiz ama uzun süren bir ara vermiştik. Muharrem de sinsice bu aradan faydalanarak ikinci perdedeki ezberini yapmıştı. İki asistanı rehin aldığı ezber çalışması yaklaşık yirmi dakika sürmüştü. Tissafernes sahnesine bir geri dönüş yaptıktan sonra yemek arası vermiştik. Aradan sonra da meşhur biblo sahnesiyle devam ederek bir saat sonra akış almak üzere dağılmıştık etrafa parça parça...

 

Önceki güne göre gayet iyi ve temiz bir birinci perdenin ardından on beş dakikalık arada Ayşe yerinde duramayıp ışıkta bir takım düzenlemeler yapmıştı. Biz ne ara olduğunu anlamamıştık ama Ayşe tiyatronun ışık sistemini ele geçirmişti. İlker'i de kontrol altında tutmayı başaran Ayşe istediği ışığı istediği yere koymuş, hatta beni de düzenleme yaparken işine alet etmişti. İşim olduğunu söyleyip olay yerinden uzaklaşmaya çalışmama rağmen iki tane spotu elime verip beş dakika sonra geleceğini söylemiş ama gelmemişti. Ayşe şimdilerde floresan rehabilitasyon merkezinde tedavi görüyor. Ancak yoğun ışıklı ortamlarda bulunabildiği için havanın kararmasına bile tahammül edemiyor. Ben ona demiştim zamanında işini bu kadar koyma hayatının önüne sonra sıkıntı yaşarsın diye ama dinlememişti... Neyse ikinci perde önceki günün birinci perdesi kıvamında aksaklıklarla ilerlemişti. Akıştan sonra onları da yarın temizleyeceğimizi konuşarak ayrılmıştık tiyatrodan...

 

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

Tuğba: (Evren'e) Kim bu? Kim bu? Kim bu kıvırcık?

Evren: Me-eeeee

Devrim: Bu Herostratos'un kuzusu.

 

Timuçin'in kafa karışıklığı;

Timuçin: Ama hatırlatırım ki ferman tapınak yandıktan... Yok tapınak ferman yandıktan sonra... ferman yandıktan...Sen yanmazsam ben yanmazsam....

 

Devrim: Böyle duyuluyor mu sesim?

Muharrem: Aslında duyuluyor, karmaşık olsa da olur sorun yok yani...

Devrim: Hayır yani ben duyulmasını istiyorum buranın...

Timuçin: Bütün oyun konuşuyorsun benim şuradaki üç lafıma taktın yani...

 

Oyunun sonu çalışılırken Tuğba: Hocam bu oyunun sonunda ne oluyor?

 

 

 

31. Prova Günü
Gün bensiz başlamıştı. İstemeyerek de olsa provanın ilk kısmında provayı Kader, Ezgi ve Mehtap' a emanet etmek zorunda kalmıştım. Kötü insanlar olduklarından değil tabi ama sonuçta çok güvenmek gerekiyor insanlara bu işi yaparken. Prova dediğin şey çocuk gibidir. Bir anda toz olur gider gözünüzün önünden... Onlar da benim kadar tecrübeli değillerdi tabi ama yaptık bir çılgınlık diyelim. Provada olmadığım zaman içerisinde de çokça kulağım çınlamıştı zaten. Özellikle Kader'in arkamdan neler dediğini duyar gibiydim tiyatrodan uzak kaldığım zaman içinde... Bunu okuyorsan kırılma Kader, biliyorsun ben her zaman doğruları konuştum. Büyük olasılıkla şu anda bile kızları almışsın yanına dedikodu yapıyorsundur. Zaman içinde Ezgi'yi ve Mehtap'ı benden uzaklaştırıp kendi tarafına çekmeyi başarman da bunun kanıtı bence. Neyse...
Ben 11.00'da başlayan provaya 14.00 civarlarında katılabilmiştim. Ben geldiğimde fotoğraf çekimi vardı. Fuaye fotoğraflarının çekilmesi her zaman gergin görüntülere gebeydi. Daha kamera önüne geçer geçmez "Ya ben hiç poz veremem" diyip arkasından şakır şakır fotoğraf çektiren oyuncular işlerini bir çırpıda bitirmişlerdi. Fatma ablanın Çağrı'nın gömleğini ütülemesi ve Ayşe'nin makyajıyla birlikte azıcık da olsa normalden uzun süren çekim eğlenceli geçmişti. Fuaye fotoğraflarının güzel çıkmış olması dolayısıyla sevinç içinde ortalıkta gezinen Gözde ve Tuğba ikilisinden Tuğba, Gözde'nin boynuna zıplayıp Sümer Hanım'a oldukça yüksek bir enerjiyle "Bizi bir de böyle çekseler" demiş, Sümer Hanım da "Eeee nereye koyacağım ben onu?" diyerek yüzlerdeki gülümsemenin önce donmasına sebep olmuştu... Fotoğraf çekimi sonrası verilen yemek arasıyla gün içinde hiç çalışmadan yemek yemeye hak kazanmış olmanın utancını bir an yaşamamış olmam benim için düşündürücü olsa da ekip için hiç de düşündürücü değildi. Herkes yemeğine yumulmuş ve yanındakini bile unutmuştu...
Yemek arası sonrası ikinci perde eksiklerine göbekten bir dalış yapılmıştı. Az çalışılmış, tembellik yapılmış sahneler meydana çıkmıştı. Ezber sıkıntısı yaşanmıştı zaman zaman harika sufle tekniklerimiz sayesinde sanki kimse lafını unutmamış gibi hayatımıza devam etmiştik. Bir saatlik dinlenme ve simit peynir- tercihe göre çorba salata- arasının ardından sekiz buçukta ilk akışımız başlamıştı. Yüksek miktarda yorgunluk içeren akış çok da iyi geçmemişti. İlk akış olmasından kaynaklı bir yabacılaşma ve konsantrasyon eksikliği hakimdi. İlk akış sevimsizliği üzerimizdeydi. Bitişinde kurtulduk kostümlerden aksesuarlardan oturduk konuştuk sahnede bir süre. Muharrem oyunun sağlam ilerlemesi için seçtiğimiz niyetlere sıkı sıkı tutunmamız ve anın içinde olmamız gerektiğini söylemiş, kendisi dahil olmak üzere oyuncular da kuzu gibi dinlemişlerdi. İlk defa böyle bir dünyanın içine girdiğimiz için tökezlediğimizi konuşmuş, sonraki gün ince ayarlarımızı tamamlamak üzere karara vararak provayı bitirmiştik...
Not defterimde kalan bir kaç diyalog;
Devrim: Eşiniz benim emrimle hapsedildi hünkarım.
Muharrem: Hünkarım mı?
Replik: Klementina genç ve akıllıdır.
Muharrem: Klementina genç ve yakışıklıdır.
???

30 Eylül 2016 Cuma


31. Prova Günü

 

Gün bensiz başlamıştı. İstemeyerek de olsa provanın ilk kısmında provayı Kader, Ezgi ve Mehtap' a emanet etmek zorunda kalmıştım. Kötü insanlar olduklarından değil tabi ama sonuçta çok güvenmek gerekiyor insanlara bu işi yaparken. Prova dediğin şey çocuk gibidir. Bir anda toz olur gider gözünüzün önünden... Onlar da benim kadar tecrübeli değillerdi tabi ama yaptık bir çılgınlık diyelim. Provada olmadığım zaman içerisinde de çokça kulağım çınlamıştı zaten. Özellikle Kader'in arkamdan neler dediğini duyar gibiydim tiyatrodan uzak kaldığım zaman içinde... Bunu okuyorsan kırılma Kader, biliyorsun ben her zaman doğruları konuştum. Büyük olasılıkla şu anda bile kızları almışsın yanına dedikodu yapıyorsundur. Zaman içinde Ezgi'yi ve Mehtap'ı benden uzaklaştırıp kendi tarafına çekmeyi başarman da bunun kanıtı bence. Neyse...

 

 

Ben 11.00'da başlayan provaya 14.00 civarlarında katılabilmiştim. Ben geldiğimde fotoğraf çekimi vardı. Fuaye fotoğraflarının çekilmesi her zaman gergin görüntülere gebeydi. Daha kamera önüne geçer geçmez "Ya ben hiç poz veremem" diyip arkasından şakır şakır fotoğraf çektiren oyuncular işlerini bir çırpıda bitirmişlerdi. Fatma ablanın Çağrı'nın gömleğini ütülemesi ve Ayşe'nin makyajıyla birlikte azıcık da olsa normalden uzun süren çekim eğlenceli geçmişti. Fuaye fotoğraflarının güzel çıkmış olması dolayısıyla sevinç içinde ortalıkta gezinen Gözde ve Tuğba ikilisinden Tuğba, Gözde'nin boynuna zıplayıp Sümer Hanım'a oldukça yüksek bir enerjiyle "Bizi bir de böyle çekseler" demiş, Sümer Hanım da "Eeee nereye koyacağım ben onu?" diyerek yüzlerdeki gülümsemenin önce donmasına sebep olmuştu... Fotoğraf çekimi sonrası verilen yemek arasıyla gün içinde hiç çalışmadan yemek yemeye hak kazanmış olmanın utancını bir an yaşamamış olmam benim için düşündürücü olsa da ekip için hiç de düşündürücü değildi. Herkes yemeğine yumulmuş ve yanındakini bile unutmuştu...

 

Yemek arası sonrası ikinci perde eksiklerine göbekten bir dalış yapılmıştı. Az çalışılmış, tembellik yapılmış sahneler meydana çıkmıştı. Ezber sıkıntısı yaşanmıştı zaman zaman harika sufle tekniklerimiz sayesinde sanki kimse lafını unutmamış gibi hayatımıza devam etmiştik. Bir saatlik dinlenme ve simit peynir- tercihe göre çorba salata- arasının ardından sekiz buçukta ilk akışımız başlamıştı. Yüksek miktarda yorgunluk içeren akış çok da iyi geçmemişti. İlk akış olmasından kaynaklı bir yabacılaşma ve konsantrasyon eksikliği hakimdi. İlk akış sevimsizliği üzerimizdeydi. Bitişinde kurtulduk kostümlerden aksesuarlardan oturduk konuştuk sahnede bir süre. Muharrem oyunun sağlam ilerlemesi için seçtiğimiz niyetlere sıkı sıkı tutunmamız ve anın içinde olmamız gerektiğini söylemiş, kendisi dahil olmak üzere oyuncular da kuzu gibi dinlemişlerdi. İlk defa böyle bir dünyanın içine girdiğimiz için tökezlediğimizi konuşmuş, sonraki gün ince ayarlarımızı tamamlamak üzere karara vararak provayı bitirmiştik...

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

Devrim: Eşiniz benim emrimle hapsedildi hünkarım.

Muharrem: Hünkarım mı?

 

Replik: Klementina genç ve akıllıdır.

Muharrem: Klementina genç ve yakışıklıdır.

???

 

 

29 Eylül 2016 Perşembe

30.Gün
O gün de dolu dolu "otuz gün" diyebildiğimiz gün olarak kayıtlara geçmişti. Önceki gün yirmi dokuz gün olduğunda dolu dolu söyleyebilmenin o güne özel bir şey olduğunu düşünmüştük ama değilmiş... O günden sonraki her gün de dolu dolu söylenecek heyecan ve gerginlikte geçecekti. Olsundu, yapacak bir şey yoktu. Beklediğimiz gün yaklaşıyordu... Rüya'nın yokluğunu Kerem doldurmuştu o gün de. Ekibin büyük bölümünü kendi önderliğinde ısındırmıştı. Baş, boyun, kol, gövde, bacak, her yeri açılmıştı herkesin. Isınmanın ardından ikinci perde sonu semalarında gezinmiştik bir süre. Aksayan yerler tekrar edilmişti. Aksamayan yerler de gelecekte aksamasın diye her ihtimale karşın tekrar edilmişti. Top yekün bir tekrar havası hakimdi tiyatroda. Bir an kendimizi de yanlışlıkla tekrar ederiz de bir oyunculuk günahı işleriz diye şüpheye kapılmıştık ama dozunda bir yerde durmayı başararak yemek arası vermiştik... Biz sahneleri tekrar ediyorduk ama neyse ki yemekler kendilerini tekrar etmiyorlardı. Bizim dışımızda akan hayatın tekrar etmiyor, kendini yeniliyor olduğunu görmek bir saatlik yemek arası aracılığıyla da olsa rahatlatmıştı bizi....
Yemek arasının ardından ikinci perde saçmalıklarının müzikli saçmalıklar kategorisine dahil olanlarını Çağrı'yla beraber çalışmaya başlamıştık. Çağrı'nın üstün sabrına rağmen müziği bırakmanın eşiğine geldiği çalışma verimli olmamıştı desem yalan olur... Çağrı mücadelesi sonucunda müzikleri adam etmeyi başarmıştı. Aynı anda başlayıp aynı anda bitirmeyen, yanlış ritim çalan, doğru tondan söylemeyen kalmamıştı... En azından bir süreliğine... .)
On dakika olmasını hedeflediğimiz ama otuz dakikaya yaklaşan çay sigara molası süsü verilmiş yemek arasının ardından birinci perde Kleon'dan yoksun bir şekilde çalışılmaya başlanmıştı. Bazı hatırlatmalar yapılmıştı. Tabi hatırlatma yapılma ihtiyacı kimin nereyi unuttuğunun minik testler sonucu anlaşılmasının ardından doğmuştu. Hatırlamama bahanesi olarak acıkmaya bağlı kan şekeri ve tansiyon düşüşünü ileri süren bazı oyuncular yönetmenin simit peynir alınması talimatını vermesine sebep olmuşlardı. Yaklaşık kırk üç dakikalık simit peynir banyosundan sonra aranın bitmesine beş dakika kaldığını öğrenen oyuncular kaşar peynirlerini ağızlarından düşürmüşlerdi. Ağız kaslarının eski işlevini unutması üzerine konuşamama, iletişim kuramama belirtiler gösteren oyuncular bir süre direnerek ikinci perde sahnelerini çalışmaya devam etmişlerdi ama pestil kıvamına gelen beyinlerden o günlük daha fazla hayır gelmeyeceğini anlayan Muharrem provayı bitirmişti...
Not defterimde kalan bir kaç diyalog;
Muharrem: Arkadaşlar ritim bu; Bir ki üç, bir ki üç, ta ta ta, bir ki...
Çağrı: Yok öyle değil, bir ki üç bir ki, ta ta taa...
Tuğba: Ta ta ta nerede ben anlamadım?
Çağrı: Bir ta ta ta...
Tuğba: Ney?
Muharrem: Yok artık Tuğba!
Timuçin: Hocam Tuğba sürekli konuşuyor!
Tuğba: Ya ben konuşarak mutlu oluyorum!
Timuçin: E biz ne olacağız?
Muharrem (sitem ederek) : Hemen gir Tuğba, hiç bekleme, aman hemen gir!
Tuğba: Hemen gireyim mi hakkaten?

 

30. Prova Günü

 

O gün de dolu dolu "otuz gün" diyebildiğimiz gün olarak kayıtlara geçmişti. Önceki gün yirmi dokuz gün olduğunda dolu dolu söyleyebilmenin o güne özel bir şey olduğunu düşünmüştük ama değilmiş... O günden sonraki her gün de dolu dolu söylenecek heyecan ve gerginlikte geçecekti. Olsundu, yapacak bir şey yoktu. Beklediğimiz gün yaklaşıyordu... Rüya'nın yokluğunu Kerem doldurmuştu o gün de. Ekibin büyük bölümünü kendi önderliğinde ısındırmıştı. Baş, boyun, kol, gövde, bacak, her yeri açılmıştı herkesin. Isınmanın ardından ikinci perde sonu semalarında gezinmiştik bir süre. Aksayan yerler tekrar edilmişti. Aksamayan yerler de gelecekte aksamasın diye her ihtimale karşın tekrar edilmişti. Top yekün bir tekrar havası hakimdi tiyatroda. Bir an kendimizi de yanlışlıkla tekrar ederiz de bir oyunculuk günahı işleriz diye şüpheye kapılmıştık ama dozunda bir yerde durmayı başararak yemek arası vermiştik... Biz sahneleri tekrar ediyorduk ama neyse ki yemekler kendilerini tekrar etmiyorlardı. Bizim dışımızda akan hayatın tekrar etmiyor, kendini yeniliyor olduğunu görmek bir saatlik yemek arası aracılığıyla da olsa rahatlatmıştı bizi....

 

Yemek arasının ardından ikinci perde saçmalıklarının müzikli saçmalıklar kategorisine dahil olanlarını Çağrı'yla beraber çalışmaya başlamıştık. Çağrı'nın üstün sabrına rağmen müziği bırakmanın eşiğine geldiği çalışma verimli olmamıştı desem yalan olur... Çağrı mücadelesi sonucunda müzikleri adam etmeyi başarmıştı. Aynı anda başlayıp aynı anda bitirmeyen, yanlış ritim çalan, doğru tondan söylemeyen kalmamıştı... En azından bir süreliğine... .)

 

On dakika olmasını hedeflediğimiz ama otuz dakikaya yaklaşan çay sigara molası süsü verilmiş yemek arasının ardından birinci perde Kleon'dan yoksun bir şekilde çalışılmaya başlanmıştı. Bazı hatırlatmalar yapılmıştı. Tabi hatırlatma yapılma ihtiyacı kimin nereyi unuttuğunun minik testler sonucu anlaşılmasının ardından doğmuştu. Hatırlamama bahanesi olarak acıkmaya bağlı kan şekeri ve tansiyon düşüşünü ileri süren bazı oyuncular yönetmenin simit peynir alınması talimatını vermesine sebep olmuşlardı. Yaklaşık kırk üç dakikalık simit peynir banyosundan sonra aranın bitmesine beş dakika kaldığını öğrenen oyuncular kaşar peynirlerini ağızlarından düşürmüşlerdi. Ağız kaslarının eski işlevini unutması üzerine konuşamama, iletişim kuramama belirtiler gösteren oyuncular bir süre direnerek ikinci perde sahnelerini çalışmaya devam etmişlerdi ama pestil kıvamına gelen beyinlerden o günlük daha fazla hayır gelmeyeceğini anlayan Muharrem provayı bitirmişti...

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

Muharrem: Arkadaşlar ritim bu; Bir ki üç, bir ki üç, ta ta ta, bir ki...

Çağrı: Yok öyle değil, bir ki üç bir ki, ta ta taa...

Tuğba: Ta ta ta nerede ben anlamadım?

Çağrı: Bir ta ta ta...

Tuğba: Ney?

Muharrem: Yok artık Tuğba!

Timuçin: Hocam Tuğba sürekli konuşuyor!

 

Tuğba: Ya ben konuşarak mutlu oluyorum!

Timuçin: E biz ne olacağız?

 

Muharrem (sitem ederek) : Hemen gir Tuğba, hiç bekleme, aman hemen gir!

Tuğba: Hemen gireyim mi hakkaten?

 

 

 

28 Eylül 2016 Çarşamba

 

 

29. Prova Günü
Dolu dolu yirmi dokuzuncu prova günü yazabilecek duruma gelmiştik artık. Biz her ne kadar oyunu hiç oynamayacakmış gibi düşünerek prova yapmaya devam etmekte olduğumuz günler geçirsek de seyircili genel prova ve prömiyer için hazırlanan davetli listeleri, ayakkabıların ve kostümlerin artık kulis dolaplarında yerini almış olması gibi somut gerçeklikler bize az zaman kaldığını ve oyunu gerçekten oynayacağımızı hatırlatıyordu... Bu somut gerçekliklerden  kostümlerin gelmesi o gün kafamıza çekiçle vurulmuşa döndürmüştü bizi. Hızlı bir şekilde kostüm provasını atlatıp eksikleri gedikleri belirledikten sonra sahneye geçmiştik. Kostümüyle bazıları hemen barışmış, bazıları ilk denemede giyebilmeyi bile başaramamıştı. Özellikle Timuçin olayı tamamen yanlış anlayarak Özlem'in tasarımını bambaşka bir pencereden görmemizi sağlamıştı... 
İkinci perdeden başlamıştık çalışmaya. Tuna'nın yokluğunda ilk perdeye bulaşamayacak olmamız ilk perdeyle aramıza biraz mesafe koyacak olmamız anlamına gelse de, ikinci perdeye asılarak oyunun kalbini çok kırmadan günü geçirmeye karar vermiştik. İkinci perde başındaki Gardiyan sahnesi çalışılırken Muharrem Evren'e bir yerle ilgili büyük oynamaması yönünde bir uyarı da bulunmuş, Evren de ayağına basılmışçasına "Ahhh, yine büyüttüm ya!" diye bağırmıştı. O noktadan sonra ipler kopmuştu bizde. Sahne güzel ilerledikçe komik oluyor, komik oldukça biz kendimizi tutamayıp sahneyi bölmek zorunda kalıyorduk. Bu kısır döngüden ancak yemek arası vererek kurtulabileceğimizi düşünmüş ve ikinci perde Tissafernes sahnelerine geçmişken kendimizi Orman Kebabı ve Bulgur pilavının şefkatli kollarına kendimizi bırakmıştık...
Yemek arası sonrası önde oynanan sahneleri çok izleyememiştik. Arkada dönen  yüksek miktardaki goy goy daha çok dikkat çekiyordu ister istemez. Muharrem ve Evren'in Timuçin'e her seferinde gülmeleri, Timuçin'in oyun içinde attığı ama bir noktadan sonra kontrol edemediği kahkahaları, Tuğba ve Timuçin arasındaki liseli kavgaları prömiyere bir hafta kala oyunun önüne geçmeye başlamıştı ki Muharrem ilk perdeye dönme kararı alarak ekibi kara deliğin içinden çıkarmıştı. İlk perdedeki Tissafernes sahnesini çalışırken Gözde parmağını platforma vurmuştu. Geleneksel tıp yöntemlerinden buz koyma yöntemini devreye sokarak sorunu çözmüştük. Fakat ön göremediğimiz sorunlar oluşmuştu Gözde'de. Kısa bir aranın ardından sahneye gelen Gözde birer birer repliklerini unutmaya başlamıştı. Görmediğimiz bir anda kafasını da çarpmış olabileceğinden kuşkulanmıştık biz de. Kısa süreli paniğin ardından devam edip bir süre sonra sahneyi dekor tadilatı için teknik ekibe bırakıp provayı bitirmiştik...
Not defterimde kalan bir kaç diyalog;
Evren: Tansiyonum çıktı bir an.
Muharrem: Bir şey ister misin?
Evren: Yok şimdi düştü zaten.
Tuğba: Yemek falan yedin mi?
Muharrem: Evet?
Evren: Yok vallahi, düştü ya. Sakin olun tekrar çıkacak şimdi.
Muharrem: İşte bak bak bu kadar yapman lazım...
Evren: Ben çok seviyom büyütmeyi ama...
Muharrem: Orada yaptığını yap, o öfken bize iyi geliyor Devrim.
Evren: Devrim mesela bu adam Eskişehir Şehir Tiyatrosunu kundaklıyormuş gibi düşün...
Devrim: Hangi sahnesi peki?
Evren: Abi o kadar gerçekçi  düşünmesen...

29. Prova Günü

 

Dolu dolu yirmi dokuzuncu prova günü yazabilecek duruma gelmiştik artık. Biz her ne kadar oyunu hiç oynamayacakmış gibi düşünerek prova yapmaya devam etmekte olduğumuz günler geçirsek de seyircili genel prova ve prömiyer için hazırlanan davetli listeleri, ayakkabıların ve kostümlerin artık kulis dolaplarında yerini almış olması gibi somut gerçeklikler bize az zaman kaldığını ve oyunu gerçekten oynayacağımızı hatırlatıyordu... Bu somut gerçekliklerden  kostümlerin gelmesi o gün kafamıza çekiçle vurulmuşa döndürmüştü bizi. Hızlı bir şekilde kostüm provasını atlatıp eksikleri gedikleri belirledikten sonra sahneye geçmiştik. Kostümüyle bazıları hemen barışmış, bazıları ilk denemede giyebilmeyi bile başaramamıştı. Özellikle Timuçin olayı tamamen yanlış anlayarak Özlem'in tasarımını bambaşka bir pencereden görmemizi sağlamıştı... 

 

İkinci perdeden başlamıştık çalışmaya. Tuna'nın yokluğunda ilk perdeye bulaşamayacak olmamız ilk perdeyle aramıza biraz mesafe koyacak olmamız anlamına gelse de, ikinci perdeye asılarak oyunun kalbini çok kırmadan günü geçirmeye karar vermiştik. İkinci perde başındaki Gardiyan sahnesi çalışılırken Muharrem Evren'e bir yerle ilgili büyük oynamaması yönünde bir uyarı da bulunmuş, Evren de ayağına basılmışçasına "Ahhh, yine büyüttüm ya!" diye bağırmıştı. O noktadan sonra ipler kopmuştu bizde. Sahne güzel ilerledikçe komik oluyor, komik oldukça biz kendimizi tutamayıp sahneyi bölmek zorunda kalıyorduk. Bu kısır döngüden ancak yemek arası vererek kurtulabileceğimizi düşünmüş ve ikinci perde Tissafernes sahnelerine geçmişken kendimizi Orman Kebabı ve Bulgur pilavının şefkatli kollarına kendimizi bırakmıştık...

 

Yemek arası sonrası önde oynanan sahneleri çok izleyememiştik. Arkada dönen  yüksek miktardaki goy goy daha çok dikkat çekiyordu ister istemez. Muharrem ve Evren'in Timuçin'e her seferinde gülmeleri, Timuçin'in oyun içinde attığı ama bir noktadan sonra kontrol edemediği kahkahaları, Tuğba ve Timuçin arasındaki liseli kavgaları prömiyere bir hafta kala oyunun önüne geçmeye başlamıştı ki Muharrem ilk perdeye dönme kararı alarak ekibi kara deliğin içinden çıkarmıştı. İlk perdedeki Tissafernes sahnesini çalışırken Gözde parmağını platforma vurmuştu. Geleneksel tıp yöntemlerinden buz koyma yöntemini devreye sokarak sorunu çözmüştük. Fakat ön göremediğimiz sorunlar oluşmuştu Gözde'de. Kısa bir aranın ardından sahneye gelen Gözde birer birer repliklerini unutmaya başlamıştı. Görmediğimiz bir anda kafasını da çarpmış olabileceğinden kuşkulanmıştık biz de. Kısa süreli paniğin ardından devam edip bir süre sonra sahneyi dekor tadilatı için teknik ekibe bırakıp provayı bitirmiştik...

 

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

Evren: Tansiyonum çıktı bir an.

Muharrem: Bir şey ister misin?

Evren: Yok şimdi düştü zaten.

Tuğba: Yemek falan yedin mi?

Muharrem: Evet?

Evren: Yok vallahi, düştü ya. Sakin olun tekrar çıkacak şimdi.

 

Muharrem: İşte bak bak bu kadar yapman lazım...

Evren: Ben çok seviyom büyütmeyi ama...

 

Muharrem: Orada yaptığını yap, o öfken bize iyi geliyor Devrim.

Evren: Devrim mesela bu adam Eskişehir Şehir Tiyatrosunu kundaklıyormuş gibi düşün...

Devrim: Hangi sahnesi peki?

Evren: Abi o kadar gerçekçi  düşünmesen...

 

 

27 Eylül 2016 Salı

 

 

28. Prova Günü
Saatler 10'u gösterdiğinde kulisten yönetmenin hala kahvaltı ettiğine dair bilgiler gelmeye başlamıştı o gün oyuculara. Muharrem prova saatinden yaklaşık on dakika önce benden simit peynir domates üçlüsünü bir araya getirerek bir kahvaltı ortaya çıkarmamı istemişti. Migros ve fırın turumu tamamladıktan sonra Kader ve Ezgi'yle birlikte gerekli hazırlıkları yapmıştık. Provanın başlamasına beş dakika kala aç aç prova yapacaklarını çoktan kabullenmiş olan oyucuların umut ışığı olmuştuk. Yaklaşık yarım saat boyunca bir Pazar günü tadındaki aile kahvaltısının keyfini çıkarmıştık. O gün Salı'ydı aslında ama atmosfer bize Pazar taklidi yapıyordu... Sanki hiç provaya başlamayacakmışçasına keyifli keyifli kahvaltı ederken masanın ortalarından yükselen "Prömiyere kaç gün kaldı ya?", "Böyle simit peynir götürüyoruz ama yetişecek mi bu oyun lan?" gibi sorular bulaşık makinesine tabakları koymakla sahneye geçip provaya hazır olmak arasındaki süreyi yaklaşık bir buçuk saniyeye indirmişti...
Sahneye hücum edip oyunun başından itibaren müzikleri teker teker, ince ince tekrar ederek başlamıştık. Muharrem'in önceki kayıtları dinleyerek yanlış çaldığı ama dinlemediği zaman iç güdüsel olarak doğru çaldığı ritmimizi başarıyla çalarak geçebilmemiz için Tuna, Muharrem'e kaydı boş vermesini ve içindeki Balık Ayhan'ı ortaya çıkarmasını önermişti. Muharrem de durur mu Balık Ayhan'ı geçtim, Mısırlı Ahmet kıvamına getirmişti ellerini... Tam müziklerin içinde yolumuzu kaybetmeye başlamışken Çağrı gelmişti. Gelir hemen hallederdi ne problem varsa. Fa diyezle si bemol arasındaki farkı saniyenin onda birinde çakozlardı. Notalara fısıldayan adamdı lakabı. Duyduğu melodiyi gitarla çalması o kadar kısa bir sürede gerçekleşirdi ki, eşlik ettiği parçanın da önüne geçer, henüz çalınmamış olan notaları da çalarak eşlik ettiği kişiden önce bitirirdi parçayı. Şimdi "Mi" ile " Re" yi ayırt edemiyor. Aynı anda hem klarnet hem saksafon çalabileceğini iddia ediyor. O kadar gitti aklı yani... Neyse biz müzikleri çalıştıktan sonra ilk perdedeki Tissafernes sahnesiyle devam etmiştik. Muharrem önceki gün ortaya çıkardığı şeylerin ne kadar enteresan olduğunu hepimize bir kez daha göstermişti. Rol arkadaşını sahnede o şekilde görmeye dayanamayan Tuğba, henüz yemek arası vermemiş olmamıza rağmen kendi kendine yemek arası vererek kafeye çıkmış, sonra da neden gelmediğimizi beni arayıp sorarak çemkirmişti...
Yemek arasından sonra birinci perde başından başlayarak "ne yapıyorduk biz buralarda ya" sorularının gölgesi altında perde sonuna kadar gitmiştik. Yer yer komikleşen, yer yer sevimsizleşen akış bittiğinde ikinci perdedeki Tissafernes sahnelerini gerçek Kleon'umuz olan Devrim'in setten gelmesiyle birlikte çalışmaya başlamıştık. Uzun bir çalışmanın ardından Tuğba'nın oyuncular adına yönetmene bir şeyler yemeyi tavsiye etmesi üzerine güne başladığımız üçlüye dönmüştük. Varımızı yoğumuzu fırına yatırmıştık o gün. Belli aralıklarla gidip her seferinde on, on beş tane simit almam üzerine fırın çalışanları bana şüpheli gözlerle bakmaya başlamışlardı. Yıllar geçti her şey değişti ama simit peynirin tadı değişmedi... Atıştırma seansının ardından Tissafernes sahnelerini azıcık daha detaylı çalışarak provayı bitirmiştik. Ertesi gün biraz uyumaları için provayı geç başlatmaya karar veren Muharrem,oyuncuların yorgunluktan altları torba torba olmuş gözlerinde parıldamalar oluşmasına sebep olmuştu...
Not defterimde kalan bir kaç diyalog;
Evren: Biraz işi sarkıtıyor muyuz acaba?
Tuğba: Elimde sizi rancide edecek malzemeler var...
Muharrem: Rancide mi?
Tuğba: Siz anladınız...
Evren: Burayı atmıştın Muharrem...
Muharrem: Evet, sonra geri getirdim kendim, ahahahah
Evren: Haa, tamam o zaman.
Timuçin: Bence burada Tissafernes giriş müziği çalıyoruz arkadaşlar...
Muharrem: Yok ya, sen sıkışınca hemen ona gir zaten...
Tuna: Tuğba. Sen orada beklemediğin zaman bütün sistem çöküyor.
Tuğba: Hay allah benim belamı versin...

28. Prova Günü

 

Saatler 10'u gösterdiğinde kulisten yönetmenin hala kahvaltı ettiğine dair bilgiler gelmeye başlamıştı o gün oyuculara. Muharrem prova saatinden yaklaşık on dakika önce benden simit peynir domates üçlüsünü bir araya getirerek bir kahvaltı ortaya çıkarmamı istemişti. Migros ve fırın turumu tamamladıktan sonra Kader ve Ezgi'yle birlikte gerekli hazırlıkları yapmıştık. Provanın başlamasına beş dakika kala aç aç prova yapacaklarını çoktan kabullenmiş olan oyucuların umut ışığı olmuştuk. Yaklaşık yarım saat boyunca bir Pazar günü tadındaki aile kahvaltısının keyfini çıkarmıştık. O gün Salı'ydı aslında ama atmosfer bize Pazar taklidi yapıyordu... Sanki hiç provaya başlamayacakmışçasına keyifli keyifli kahvaltı ederken masanın ortalarından yükselen "Prömiyere kaç gün kaldı ya?", "Böyle simit peynir götürüyoruz ama yetişecek mi bu oyun lan?" gibi sorular bulaşık makinesine tabakları koymakla sahneye geçip provaya hazır olmak arasındaki süreyi yaklaşık bir buçuk saniyeye indirmişti...

 

 

Sahneye hücum edip oyunun başından itibaren müzikleri teker teker, ince ince tekrar ederek başlamıştık. Muharrem'in önceki kayıtları dinleyerek yanlış çaldığı ama dinlemediği zaman iç güdüsel olarak doğru çaldığı ritmimizi başarıyla çalarak geçebilmemiz için Tuna, Muharrem'e kaydı boş vermesini ve içindeki Balık Ayhan'ı ortaya çıkarmasını önermişti. Muharrem de durur mu Balık Ayhan'ı geçtim, Mısırlı Ahmet kıvamına getirmişti ellerini... Tam müziklerin içinde yolumuzu kaybetmeye başlamışken Çağrı gelmişti. Gelir hemen hallederdi ne problem varsa. Fa diyezle si bemol arasındaki farkı saniyenin onda birinde çakozlardı. Notalara fısıldayan adamdı lakabı. Duyduğu melodiyi gitarla çalması o kadar kısa bir sürede gerçekleşirdi ki, eşlik ettiği parçanın da önüne geçer, henüz çalınmamış olan notaları da çalarak eşlik ettiği kişiden önce bitirirdi parçayı. Şimdi "Mi" ile " Re" yi ayırt edemiyor. Aynı anda hem klarnet hem saksafon çalabileceğini iddia ediyor. O kadar gitti aklı yani... Neyse biz müzikleri çalıştıktan sonra ilk perdedeki Tissafernes sahnesiyle devam etmiştik. Muharrem önceki gün ortaya çıkardığı şeylerin ne kadar enteresan olduğunu hepimize bir kez daha göstermişti. Rol arkadaşını sahnede o şekilde görmeye dayanamayan Tuğba, henüz yemek arası vermemiş olmamıza rağmen kendi kendine yemek arası vererek kafeye çıkmış, sonra da neden gelmediğimizi beni arayıp sorarak çemkirmişti...

 

Yemek arasından sonra birinci perde başından başlayarak "ne yapıyorduk biz buralarda ya" sorularının gölgesi altında perde sonuna kadar gitmiştik. Yer yer komikleşen, yer yer sevimsizleşen akış bittiğinde ikinci perdedeki Tissafernes sahnelerini gerçek Kleon'umuz olan Devrim'in setten gelmesiyle birlikte çalışmaya başlamıştık. Uzun bir çalışmanın ardından Tuğba'nın oyuncular adına yönetmene bir şeyler yemeyi tavsiye etmesi üzerine güne başladığımız üçlüye dönmüştük. Varımızı yoğumuzu fırına yatırmıştık o gün. Belli aralıklarla gidip her seferinde on, on beş tane simit almam üzerine fırın çalışanları bana şüpheli gözlerle bakmaya başlamışlardı. Yıllar geçti her şey değişti ama simit peynirin tadı değişmedi... Atıştırma seansının ardından Tissafernes sahnelerini azıcık daha detaylı çalışarak provayı bitirmiştik. Ertesi gün biraz uyumaları için provayı geç başlatmaya karar veren Muharrem,oyuncuların yorgunluktan altları torba torba olmuş gözlerinde parıldamalar oluşmasına sebep olmuştu...

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

Evren: Biraz işi sarkıtıyor muyuz acaba?

Tuğba: Elimde sizi rancide edecek malzemeler var...

Muharrem: Rancide mi?

Tuğba: Siz anladınız...

 

Evren: Burayı atmıştın Muharrem...

Muharrem: Evet, sonra geri getirdim kendim, ahahahah

Evren: Haa, tamam o zaman.

 

Timuçin: Bence burada Tissafernes giriş müziği çalıyoruz arkadaşlar...

Muharrem: Yok ya, sen sıkışınca hemen ona gir zaten...

 

 

Tuna: Tuğba. Sen orada beklemediğin zaman bütün sistem çöküyor.

Tuğba: Hay allah benim belamı versin...

 

 

 

27. Prova Günü
Oyuna dokuz gün kala kendimize biraz da olsa kıyak geçerek saat 1 sularında toplanmıştık sahnede. Oyuncular vardı, biz vardık, Çağrı vardı, Ayşe vardı ama Muharrem yoktu. Olanlar olmuştu. Yönetmen oyuna dokuz gün kala panikle şehri terk etmiş ve oyunun akıbeti belli olmayan bir pozisyonda bırakmıştı hepimizi. Ne yapacaktık? Mücadele etmeye devam mı etmeliydik, yoksa kaderimize razı olup boynumuz bükük ayrılmalı mıydık tiyatrodan? İşte bizler bu sorularla cebelleşirken Çağrı'yla müzik provasına başlamış olduk. Kafede karışık omletini toplam beş çatal darbesiyle mideye indirmiş olan Serkan, klarneti çalmayı başarana kadar bir süre beklemiştik ama provaya bütün soru işaretlerine rağmen hızlı bir giriş yapmıştık. Serkan kendine gelmişken giriş müziğinin tam ortasında Gözde'nin error vermesi üzerine yarıda keserek baştan başlamıştık çalışmaya. İkinci alışımızda adeta enstrümanıyla bütünleşen Gözde, bül bül gibi şakıyarak herkesi şaşırtmıştı. Fakat bu sefer de şaşırıp ritmi kaçıranlar için bir kez daha baştan almak zorunda kalmıştık. Bir kara deliğin içine düştüğümüzü sandığımız sırada herkesin doğru çaldığı bir kayıt yakalayarak yolumuza devam etmiştik....
Yaklaşık bir saat sonra kapıdan sızan bir ışık hüzmesiyle beraber sahneye gelen Muharrem hepimizi çok etkilemişti. Tam ona bir kurtarıcı gözüyle bakıp, onu ilah haline getirecekken ışığı arkadan ışık tasarımcımız Ayşe'nin verdiğini anlamış ve Muharrem'e hoşgeldin demekle yetinmiştik.İkinci perde müzikleri çalışılırken yemek arası vermek için isyan çıkartan Ozan ve Kerem başarıya ulaşmışlardı. Ekşili köftede kendini kaybedenler de olmuştu, kendini bulanlar da. Döndüğümüzde bazı oyuncular müzikal yetilerinin tamamını kafede bırakmış oldukları için bazı müzikleri tekrar etmek zorunda kalmıştık. Müzik çalışmasının ardından ikinci perdeye hiç bulaşmadan ilk perdedeki Tissafernes sahnesine geçmiştik. Muharrem ve Gözde'nin birbirlerinin gözlerine bakarak gülmeden duramadıkları dakikalar ister istemez bizi de gülme ve sinir krizinin eşiğine aynı anda getirmişti. Muharrem'in korktuğu bir yerde duvara tırmanmaya çalışması dinamitin fitilini ateşlemekle eş değerdi adeta. Sonrasında zar zor toparlayan ekip, Gözde'nin kostümünden ortaya çıkardığı portatif hayvanla tekrar dağılmıştı. Bir saat içerisinde verilen iki üç çay molasının ardından daha fazla çalışabilmenin mümkün olmadığını beş dakikalık sessizliğin ardından sahnenin sorunlarına çözüm getiremememiz üzerine anlayarak provayı elimizde çaylarla bitirmiştik...
Not defterimde kalan bir kaç diyalog;
Muharrem: Tuğba orası seni rahatsız ediyor mu?
Tuğba: Yoo hocam, burası bana oyun veriyor hatta. Ama bana veriyor tabi, diğer arkadaşları bilemem.
Muharrem: Serkan ne oldu? Neden çalamadın?
Serkan: Hocam kamışın ucu kalkmış.
Muharrem: Ne olmuş, ne olmuş?!!!!
Muharrem: Yani şu an yaptıklarımız bu oyun içinde bile mantıklı gelmiyor!!!

26 Eylül 2016 Pazartesi

 

27. Prova Günü

 

 

Oyuna dokuz gün kala kendimize biraz da olsa kıyak geçerek saat 1 sularında toplanmıştık sahnede. Oyuncular vardı, biz vardık, Çağrı vardı, Ayşe vardı ama Muharrem yoktu. Olanlar olmuştu. Yönetmen oyuna dokuz gün kala panikle şehri terk etmiş ve oyunun akıbeti belli olmayan bir pozisyonda bırakmıştı hepimizi. Ne yapacaktık? Mücadele etmeye devam mı etmeliydik, yoksa kaderimize razı olup boynumuz bükük ayrılmalı mıydık tiyatrodan? İşte bizler bu sorularla cebelleşirken Çağrı'yla müzik provasına başlamış olduk. Kafede karışık omletini toplam beş çatal darbesiyle mideye indirmiş olan Serkan, klarneti çalmayı başarana kadar bir süre beklemiştik ama provaya bütün soru işaretlerine rağmen hızlı bir giriş yapmıştık. Serkan kendine gelmişken giriş müziğinin tam ortasında Gözde'nin error vermesi üzerine yarıda keserek baştan başlamıştık çalışmaya. İkinci alışımızda adeta enstrümanıyla bütünleşen Gözde, bül bül gibi şakıyarak herkesi şaşırtmıştı. Fakat bu sefer de şaşırıp ritmi kaçıranlar için bir kez daha baştan almak zorunda kalmıştık. Bir kara deliğin içine düştüğümüzü sandığımız sırada herkesin doğru çaldığı bir kayıt yakalayarak yolumuza devam etmiştik....

 

Yaklaşık bir saat sonra kapıdan sızan bir ışık hüzmesiyle beraber sahneye gelen Muharrem hepimizi çok etkilemişti. Tam ona bir kurtarıcı gözüyle bakıp, onu ilah haline getirecekken ışığı arkadan ışık tasarımcımız Ayşe'nin verdiğini anlamış ve Muharrem'e hoşgeldin demekle yetinmiştik.İkinci perde müzikleri çalışılırken yemek arası vermek için isyan çıkartan Ozan ve Kerem başarıya ulaşmışlardı. Ekşili köftede kendini kaybedenler de olmuştu, kendini bulanlar da. Döndüğümüzde bazı oyuncular müzikal yetilerinin tamamını kafede bırakmış oldukları için bazı müzikleri tekrar etmek zorunda kalmıştık. Müzik çalışmasının ardından ikinci perdeye hiç bulaşmadan ilk perdedeki Tissafernes sahnesine geçmiştik. Muharrem ve Gözde'nin birbirlerinin gözlerine bakarak gülmeden duramadıkları dakikalar ister istemez bizi de gülme ve sinir krizinin eşiğine aynı anda getirmişti. Muharrem'in korktuğu bir yerde duvara tırmanmaya çalışması dinamitin fitilini ateşlemekle eş değerdi adeta. Sonrasında zar zor toparlayan ekip, Gözde'nin kostümünden ortaya çıkardığı portatif hayvanla tekrar dağılmıştı. Bir saat içerisinde verilen iki üç çay molasının ardından daha fazla çalışabilmenin mümkün olmadığını beş dakikalık sessizliğin ardından sahnenin sorunlarına çözüm getiremememiz üzerine anlayarak provayı elimizde çaylarla bitirmiştik...

 

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

Muharrem: Tuğba orası seni rahatsız ediyor mu?

Tuğba: Yoo hocam, burası bana oyun veriyor hatta. Ama bana veriyor tabi, diğer arkadaşları bilemem.

 

Muharrem: Serkan ne oldu? Neden çalamadın?

Serkan: Hocam kamışın ucu kalkmış.

Muharrem: Ne olmuş, ne olmuş?!!!!

 

Muharrem: Yani şu an yaptıklarımız bu oyun içinde bile mantıklı gelmiyor!!!

 

 

25 Eylül 2016 Pazar

 

26. Prova Günü
O gün güne Rüya ile başlamıştık. Devrim'le birlikte sahneye giren Rüya dekorun kurulu olduğunu görmesi üzerine "Allaah nasıl ısınacağız biz şimdi" diye çığırarak herkesin otomatik olarak uyanmasını sağlamıştı. Devrim de durur mu hiç, yapıştırmıştı cevabı; "Hocam dekor varken ısınmak sakıncalı olabilir, isterseniz hep beraber kulise geçip çay içelim"... Çay içmemiştik tabi ki. Devrim'in ısınmanın yerine koydurmaya çalıştığı etkinliğin çay içmek olması tezat bir durumdu tabi ama Timuçin midesinden rahatsız olması nedeniyle rezenesini yudumlayarak izlemişti arkadaşlarını. Tabi ki ara ara da olsa Devrim'in haset dolu bakışlarına maruz kalmıştı. Çeşitli devinimler içeren ısınma başlamıştı tüm hızıyla ama çok geçmeden Tuğba'nın rahatlamaya ve gevşemeye yönelik hareketler yapma talebi Rüya tarafından kabul görmüştü. Rüya o zamanlar disiplinli olmakla beraber kedi gibi bir kalbe sahipti. Birinden bir talep gelmeye görsün, dayanamazdı, kıyamazdı oyunculara. Ara ara etrafa " Ekmek paramla oynamayın lan benim, sabahlara kadar ısındırırım sizi !" şeklinde tehditler savurmasına rağmen açtığı Bob Marley şarkılarıyla kalbimizi fethetmeyi de bilirdi. Şimdilerde o yumuşak tarafını kaybettiği söylenir hep. Bir grup tiyatro bölümü öğrencisini zorla modern dans bölümüne kaydettirdiği haberlerine ilk duyduğumda inanmamış olsam da bir gün evime gelip beni balet olmaya ikna etmeye çalıştığı zaman inanmaktan başka çarem kalmamıştı. Herkesin dans etmesi gerektiğini söyleyen o tatlı kadının zaman içinde kendi iddiasını bile yanlış yorumlayacak kıvama gelmiş olması beni üzmüştü doğrusu ama iş işten geçmişti tabi...
Son günlerde alıştığımız üzere artık refleks haline geldiği için ikinci perdeden başlamıştık çalışmaya. Perde başından itibaren tiyatroda zaman zaman işe yarayan "yardırma" metoduyla Kleon- Klementina sahnesine kadar dört nala gitmiştik. Biraz durup sahnenin neye ihtiyacını olduğunu konuşmuştuk. Muharrem sahnenin biraz daha yırtıcılığa ihtiyacı olduğunu söylemişti. Sahneyi ateşli bir karı koca kavgasına dönüştürerek çalışmaya karar vermiştik.  Bu sayede sahne biraz daha altı dolu bir hale gelmişti. Binanın temelinde yaptığımız sağlamlaştırmalar sonucunda ritim problemimiz de çözülmüştü ve çay içmeye hak kazanmıştık... Çay içme hakkımızı kullandıktan sonra Herostratos-Kleon sahnesiyle de saçmalama hakkımızı kullanmıştık. Zaten yeterince çığırından çıkmış olan sahne "Lan biz bunu nasıl toparlayacağız sonra?" mertebesine yükselmişti bu son çalışmayla birlikte. Yalnız sonradan da oyunun en güzel sahnelerinden biri haline gelmişti, gördüğünüz üzere... Kısa bir aranın daha ardından birinci perdenin ağır aksak bir akışını alarak provaya nokta koymuştuk...
Not defterimde kalan bir kaç diyalog;
Akış sırasında Devrim: Burada başka bir şey desem olmaz mı ya?
Tuğba: Konuşmuştuk bunu daha önce Devrim...
Muharrem: Devrim burada senden bir karar sesi almamız lazım.
Devrim: Ne kararı?
Muharrem: Öyle, biz bir karar verdik. Onun sesini istiyoruz...
Muharrem: Evren o hareket çok kirletiyor ya sahneyi...
Evren: Ama temizleyip sana satabilirim.
Muharrem: Tuna kirletme işte orayı ya, kanırttın iyice!
Tuna: Evet ama bulamıyorum burayı ya!
Muharrem: Tamam geçelim şimdi, ben biliyorum orayı nasıl yapacağını. Zaten yapıyordun da, sen kirlete kirlete bu hale getirdin!

26. Prova Günü

 

O gün güne Rüya ile başlamıştık. Devrim'le birlikte sahneye giren Rüya dekorun kurulu olduğunu görmesi üzerine "Allaah nasıl ısınacağız biz şimdi" diye çığırarak herkesin otomatik olarak uyanmasını sağlamıştı. Devrim de durur mu hiç, yapıştırmıştı cevabı; "Hocam dekor varken ısınmak sakıncalı olabilir, isterseniz hep beraber kulise geçip çay içelim"... Çay içmemiştik tabi ki. Devrim'in ısınmanın yerine koydurmaya çalıştığı etkinliğin çay içmek olması tezat bir durumdu tabi ama Timuçin midesinden rahatsız olması nedeniyle rezenesini yudumlayarak izlemişti arkadaşlarını. Tabi ki ara ara da olsa Devrim'in haset dolu bakışlarına maruz kalmıştı. Çeşitli devinimler içeren ısınma başlamıştı tüm hızıyla ama çok geçmeden Tuğba'nın rahatlamaya ve gevşemeye yönelik hareketler yapma talebi Rüya tarafından kabul görmüştü. Rüya o zamanlar disiplinli olmakla beraber kedi gibi bir kalbe sahipti. Birinden bir talep gelmeye görsün, dayanamazdı, kıyamazdı oyunculara. Ara ara etrafa " Ekmek paramla oynamayın lan benim, sabahlara kadar ısındırırım sizi !" şeklinde tehditler savurmasına rağmen açtığı Bob Marley şarkılarıyla kalbimizi fethetmeyi de bilirdi. Şimdilerde o yumuşak tarafını kaybettiği söylenir hep. Bir grup tiyatro bölümü öğrencisini zorla modern dans bölümüne kaydettirdiği haberlerine ilk duyduğumda inanmamış olsam da bir gün evime gelip beni balet olmaya ikna etmeye çalıştığı zaman inanmaktan başka çarem kalmamıştı. Herkesin dans etmesi gerektiğini söyleyen o tatlı kadının zaman içinde kendi iddiasını bile yanlış yorumlayacak kıvama gelmiş olması beni üzmüştü doğrusu ama iş işten geçmişti tabi...

 

Son günlerde alıştığımız üzere artık refleks haline geldiği için ikinci perdeden başlamıştık çalışmaya. Perde başından itibaren tiyatroda zaman zaman işe yarayan "yardırma" metoduyla Kleon- Klementina sahnesine kadar dört nala gitmiştik. Biraz durup sahnenin neye ihtiyacını olduğunu konuşmuştuk. Muharrem sahnenin biraz daha yırtıcılığa ihtiyacı olduğunu söylemişti. Sahneyi ateşli bir karı koca kavgasına dönüştürerek çalışmaya karar vermiştik.  Bu sayede sahne biraz daha altı dolu bir hale gelmişti. Binanın temelinde yaptığımız sağlamlaştırmalar sonucunda ritim problemimiz de çözülmüştü ve çay içmeye hak kazanmıştık... Çay içme hakkımızı kullandıktan sonra Herostratos-Kleon sahnesiyle de saçmalama hakkımızı kullanmıştık. Zaten yeterince çığırından çıkmış olan sahne "Lan biz bunu nasıl toparlayacağız sonra?" mertebesine yükselmişti bu son çalışmayla birlikte. Yalnız sonradan da oyunun en güzel sahnelerinden biri haline gelmişti, gördüğünüz üzere... Kısa bir aranın daha ardından birinci perdenin ağır aksak bir akışını alarak provaya nokta koymuştuk...

 

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

Akış sırasında Devrim: Burada başka bir şey desem olmaz mı ya?

Tuğba: Konuşmuştuk bunu daha önce Devrim...

 

Muharrem: Devrim burada senden bir karar sesi almamız lazım.

Devrim: Ne kararı?

Muharrem: Öyle, biz bir karar verdik. Onun sesini istiyoruz...

 

Muharrem: Evren o hareket çok kirletiyor ya sahneyi...

Evren: Ama temizleyip sana satabilirim.

 

Muharrem: Tuna kirletme işte orayı ya, kanırttın iyice!

Tuna: Evet ama bulamıyorum burayı ya!

Muharrem: Tamam geçelim şimdi, ben biliyorum orayı nasıl yapacağını. Zaten yapıyordun da, sen kirlete kirlete bu hale getirdin!

 

 

 

25. Prova Günü
Havanın adeta provaya gelmeyin gidin evde akşama kadar uyuyun dercesine kapalı, isli, puslu olduğu bir günde sabah 9'da provaya başlamak üzere sahnede yerlerimizi almıştık. Kuliste yaptığımız çay bile demlenmeyi reddederken biz doğal olarak provaya gelmeyi reddedememiştik. Rüya'nın yokluğunda Tuğba'nın ekibi ısındırmaya başlamasıyla biraz olsun hareketlenmiştik. Bir noktadan sonra bireysel olarak ısınmaya devam etmemize rağmen. Devrim istemeden de olsa ısınmaya önderlik etmişti. Onun haberi olmadan arkasına geçip hareketlerini tekrar ederken diğer oyuncular da mecburen ve fark etmeden ısınmış olmuşlardı. Isınmanın son bölümü ebelemece oyunuyla enteresan görüntülere sahne olmuştu. Devrim üst üste ebelenmekten kaçamamış, üstüne üstlük son ebelenmesinde baya dayak yiyerek kenara gelmişti. Hayatları boyunca bu günü beklemiş gibi oynayan Tuğba, Kerem ve Tuna son üçe dişleriyle tırnaklarıyla kazıyarak kalmayı başarmışlar, üçü içinden kazanıp yönetmen hediyesini kapan yine Tuğba olmuştu. Tuğba'nın hediyelere karşı tuhaf bir zaafı vardı o zamanlar... Oyun oynamaktan keyif alan oyuncular götlerine yer gösterecek olan sayı sayma oyunuyla birbirlerini devam etmişlerdi. Sayı sayma oyununda başlarda çok başarısız olan ekip kısa sürede çok daha iyi duruma gelip ısınmayı moralli bitirmişti...
İkinci perdenin başından başlanmıştı çalışmaya. Kleon-Klementina-Gardiyan  sahnesi kusana kadar çalışılmıştı. İkişer üçer sayfalık bölümler halinde oyuncuları sık tekrarların içine sürükleyerek yapacakları şeylerin zihinlerine kazınmasına sebep olan Muharrem yemek arası verdiğimizi söylediğinde oyuncuları buna ikna edebilmek için de önceden harcadığı çabanın iki katını harcamak zorunda kalmıştık. Tuğba, Tuna ve Devrim yemek arası verdiğimize kafeden gelen mantı kokusunu alana kadar inanmamışlardı. Hep birlikte zor da olsa yukarı çıkarmıştık onları. Gözlerini açıp kapadıklarında kendilerini mantının yanına kola isterken bulan muhteşem üçlü provanın ilerleyen saatlerinde açlıktan düşüp bayılmadıkları için bize teşekkür edeceklerdi.
Yemek arasından sonra ikinci perdedeki Krissipos sahnesini çalışmıştık. Birbirimizin yüzüne bakamayacak hale gelene kadar kendimizi tutmamıza rağmen Timuçin'in  "Ya siz gülüyorsunuz ama ben gerçekten bir şey sormak istiyorum... lan durun bi gülmeyin" demesiyle yelkenleri suya indirmiştik. Biraz sakinleşiriz belki derken önceki günlerde çeşitli şebeklikler eklediğimiz Herostratos'un tiradına başka şebeklikler ekleyerek sahnenin jöle kıvamına gelmesine sebep olmuştuk. Elimizde tutmaya çalıştıkça zıbaran bir sahne haline getirmiştik ve şimdilik bir köşede dursun diyerek akşam yemeği niyetine simit peynire hücum etmiştik. Bir saatlik oburluğun ardından ışıkları açtık, aksesuarları yerlerine yerleştirdik. Çok feci havaya girmiştik ki yönetmen gelip serbest bırakmıştı. Serbest diyorsam öyle o kadar da değil tabi. 9'da yapılacak olan kostüm provası öncesinde neye ihtiyacınız varsa onu çalışın allahınızdan bulun diyen Muharrem bizi bir süre serbest bırakmıştı. Herkes de ihtiyacına göre çalışıp bir öz disiplin destanı yazmıştı...
Kostüm provası herkesin göz önünde olduğu dakikalar sunmuştu. Kimisi kostümünü evde bile giyecek kadar çabuk benimsemiş, kimisi de " ben bir alışayım şuna" tadında bakışlar fırlatmıştı etrafa. Kostümlerini beğenmelerine rağmen kendilerini arabesk şarkıların kucağına atmaya çalışanları yakalayıp sahneye götürmüştüm. Ozan, Serkan ve Ezgi provada on ikinci saate girilmesine tepki olarak şarkı söylemeye kendilerini öyle bir kaptırmışlardı ki, onlara dur diyememiştim.... Saatler 12'yi gösterdiğinde prova da biz de bitmiştik...
Not defterimde kalan bir kaç diyalog;
Gözde: Ebelemece oynayalım.
Evren: Ebelemece oynamak için dekor müsait değil, başka bir şey mi oynasak?
Tuna: Ne var mesela kafanda?
Evren: Hareketli bir şey mi istiyorsun?
Gözde: Mümkünse...
Evren: Tamam ebelemece iyi fikir.
Serkan: Abi sen ne düşünmüştün, satranç falan mı?
Sürekli yanında olduğu kişinin aniden ebe olması sonucu ebelenen Devrim: Sürekli ebenin yanında olmama kaç puan?
Tuğba: Bu sayı sayma oyununda oyun atölyesi'nin rekoru ne?
Ben: 1002
Kerem: Üç gün oynamışlar herhalde...
Muharrem: Timuçin ya görev adamı gibi yapma şu hareketi...!
Muharrem: Tuna, burada "Doğru yerde değilsin Kleon'a gitmen gerekiyor " bakışı atmalısın...
Tuna: "Doğru yerde değilsin, Kleon'a gitmen gerekiyor" bakışı mı?
Muharrem: Evet biz bunu bakışından anlamalıyız...
Muharrem: Timuçin dizlik lazım mı?
Timuçin: Kolluk var mı?
Muharrem: Kolluk alalım lütfen.
Timuçin: Ben bilemedim şimdi... öyle mi yapsam yoksa böyle mi yapsam?
Muharrem: Bu oyun sonunda benim götüme girecek...
Timuçin derdini anlatmaya çalışırken: Gülüyorsunuz bana şu ana ama şaka da yapmıyorum yani...
Timuçin: Ben kostüm demiştim ama haşema gelmiş bana napalım bunu? ( Bunu söylerken üstü çıplaktır)

24 Eylül 2016 Cumartesi

 

25. Prova Günü

 

Havanın adeta provaya gelmeyin gidin evde akşama kadar uyuyun dercesine kapalı, isli, puslu olduğu bir günde sabah 9'da provaya başlamak üzere sahnede yerlerimizi almıştık. Kuliste yaptığımız çay bile demlenmeyi reddederken biz doğal olarak provaya gelmeyi reddedememiştik. Rüya'nın yokluğunda Tuğba'nın ekibi ısındırmaya başlamasıyla biraz olsun hareketlenmiştik. Bir noktadan sonra bireysel olarak ısınmaya devam etmemize rağmen. Devrim istemeden de olsa ısınmaya önderlik etmişti. Onun haberi olmadan arkasına geçip hareketlerini tekrar ederken diğer oyuncular da mecburen ve fark etmeden ısınmış olmuşlardı. Isınmanın son bölümü ebelemece oyunuyla enteresan görüntülere sahne olmuştu. Devrim üst üste ebelenmekten kaçamamış, üstüne üstlük son ebelenmesinde baya dayak yiyerek kenara gelmişti. Hayatları boyunca bu günü beklemiş gibi oynayan Tuğba, Kerem ve Tuna son üçe dişleriyle tırnaklarıyla kazıyarak kalmayı başarmışlar, üçü içinden kazanıp yönetmen hediyesini kapan yine Tuğba olmuştu. Tuğba'nın hediyelere karşı tuhaf bir zaafı vardı o zamanlar... Oyun oynamaktan keyif alan oyuncular götlerine yer gösterecek olan sayı sayma oyunuyla birbirlerini devam etmişlerdi. Sayı sayma oyununda başlarda çok başarısız olan ekip kısa sürede çok daha iyi duruma gelip ısınmayı moralli bitirmişti...

 

 

İkinci perdenin başından başlanmıştı çalışmaya. Kleon-Klementina-Gardiyan  sahnesi kusana kadar çalışılmıştı. İkişer üçer sayfalık bölümler halinde oyuncuları sık tekrarların içine sürükleyerek yapacakları şeylerin zihinlerine kazınmasına sebep olan Muharrem yemek arası verdiğimizi söylediğinde oyuncuları buna ikna edebilmek için de önceden harcadığı çabanın iki katını harcamak zorunda kalmıştık. Tuğba, Tuna ve Devrim yemek arası verdiğimize kafeden gelen mantı kokusunu alana kadar inanmamışlardı. Hep birlikte zor da olsa yukarı çıkarmıştık onları. Gözlerini açıp kapadıklarında kendilerini mantının yanına kola isterken bulan muhteşem üçlü provanın ilerleyen saatlerinde açlıktan düşüp bayılmadıkları için bize teşekkür edeceklerdi.

 

 

Yemek arasından sonra ikinci perdedeki Krissipos sahnesini çalışmıştık. Birbirimizin yüzüne bakamayacak hale gelene kadar kendimizi tutmamıza rağmen Timuçin'in  "Ya siz gülüyorsunuz ama ben gerçekten bir şey sormak istiyorum... lan durun bi gülmeyin" demesiyle yelkenleri suya indirmiştik. Biraz sakinleşiriz belki derken önceki günlerde çeşitli şebeklikler eklediğimiz Herostratos'un tiradına başka şebeklikler ekleyerek sahnenin jöle kıvamına gelmesine sebep olmuştuk. Elimizde tutmaya çalıştıkça zıbaran bir sahne haline getirmiştik ve şimdilik bir köşede dursun diyerek akşam yemeği niyetine simit peynire hücum etmiştik. Bir saatlik oburluğun ardından ışıkları açtık, aksesuarları yerlerine yerleştirdik. Çok feci havaya girmiştik ki yönetmen gelip serbest bırakmıştı. Serbest diyorsam öyle o kadar da değil tabi. 9'da yapılacak olan kostüm provası öncesinde neye ihtiyacınız varsa onu çalışın allahınızdan bulun diyen Muharrem bizi bir süre serbest bırakmıştı. Herkes de ihtiyacına göre çalışıp bir öz disiplin destanı yazmıştı...

 

Kostüm provası herkesin göz önünde olduğu dakikalar sunmuştu. Kimisi kostümünü evde bile giyecek kadar çabuk benimsemiş, kimisi de " ben bir alışayım şuna" tadında bakışlar fırlatmıştı etrafa. Kostümlerini beğenmelerine rağmen kendilerini arabesk şarkıların kucağına atmaya çalışanları yakalayıp sahneye götürmüştüm. Ozan, Serkan ve Ezgi provada on ikinci saate girilmesine tepki olarak şarkı söylemeye kendilerini öyle bir kaptırmışlardı ki, onlara dur diyememiştim.... Saatler 12'yi gösterdiğinde prova da biz de bitmiştik...

 

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

Gözde: Ebelemece oynayalım.

Evren: Ebelemece oynamak için dekor müsait değil, başka bir şey mi oynasak?

Tuna: Ne var mesela kafanda?

Evren: Hareketli bir şey mi istiyorsun?

Gözde: Mümkünse...

Evren: Tamam ebelemece iyi fikir.

Serkan: Abi sen ne düşünmüştün, satranç falan mı?

 

Sürekli yanında olduğu kişinin aniden ebe olması sonucu ebelenen Devrim: Sürekli ebenin yanında olmama kaç puan?

 

Tuğba: Bu sayı sayma oyununda oyun atölyesi'nin rekoru ne?

Ben: 1002

Kerem: Üç gün oynamışlar herhalde...

 

Muharrem: Timuçin ya görev adamı gibi yapma şu hareketi...!

 

Muharrem: Tuna, burada "Doğru yerde değilsin Kleon'a gitmen gerekiyor " bakışı atmalısın...

Tuna: "Doğru yerde değilsin, Kleon'a gitmen gerekiyor" bakışı mı?

Muharrem: Evet biz bunu bakışından anlamalıyız...

 

Muharrem: Timuçin dizlik lazım mı?

Timuçin: Kolluk var mı?

Muharrem: Kolluk alalım lütfen.

 

Timuçin: Ben bilemedim şimdi... öyle mi yapsam yoksa böyle mi yapsam?

Muharrem: Bu oyun sonunda benim götüme girecek...

 

Timuçin derdini anlatmaya çalışırken: Gülüyorsunuz bana şu ana ama şaka da yapmıyorum yani...

 

Timuçin: Ben kostüm demiştim ama haşema gelmiş bana napalım bunu? ( Bunu söylerken üstü çıplaktır)

 

 

23 Eylül 2016 Cuma

 

24.Prova Günü
Sona yaklaştığımız, heyecanın, gerginliğin artmaya başladığı günler başlamıştı. Biz biraz kaybolmuştuk tabi provanın içinde, ağaca bakarken ormanı görememe sendromundan muzdariptik hepimiz ama o gün dekorun gelmesiyle hepimiz "Lan baya az kaldı, ne bok yiyeceğiz" seviyesine geçmiştik resmi olarak... Dekor dediğiniz şey şişede durduğu gibi durmuyordu tabi. Orasını oy burasını del şurası olmamış derken baya bir mesai harcamıştık detaylara. Biz dekoru anlayıp müdahalelerde bulunduktan sonra oyuncuların dekoru tanıma aşamasına geçilmişti. Sanki satın alacakmış gibi her tarafında gezindiler, aksesuarlarını koyacakları yerleri belirlemişlerdi. Zaman zaman dekor onlara küçük sürprizler yaparak önceki alışkanlıklarını yerle bir etmişti. Bu faslı da geçtikten sonra birinci perde müzikleri ve efektlerine bir bakalım demiştik...
Deniz Abi ve Devrim'in yokluğuna rağmen modern markeleme yöntemlerini kullanarak birinci perdeyi çalışmaya başlamıştık. Tabi modern dediysem şimdiki kadar da modern değildi o zaman yöntemlerimiz. Yani en fazla biz asistanlar olarak çıkıp okuyorduk elimizden geldiğince olmayan kişinin rolünü. Şimdiki gibi olmayan kişinin klonuyla prova yapabilme şansımız yoktu. Günümüzde her oyuncu provaya başlarken bir klonunu tiyatroya bırakıyor, biz de ihtiyaç duyduğumuz zaman kulisten çıkartıp kullanabiliyoruz. Üstelik ertesi gün oyuncunun kendisi provaya geldiğinde önceki gün çalışılan sahnelerin bilgisi ile geliyor, gece uyurken klonu aracılığıyla ona aktarılmış oluyor bilgiler...Tabi arada ufak tefek kayıplar oluyor ama yakın zamanda bu sorun da halledilecektir diye tahmin ediyorum... Neyse, biz birinci perdeyi dekora alışma süsü vererek baştan sona bir kez çalışmıştık. Özellikle geçiş müziklerinde aksayan bölümlerle yakından ilgilenen Çağrı provanın yıldızıydı. Dekora alışma sürecinden dolayı sevimsiz zamanlar geçirmiştik az da olsa. Aksi aksi çalışmıştık mis kokulu negatif enerjilerimizle. O kadar aksiydik ki Gözde'nin yüksek dozda saçmalık içeren saçlarına bile gülmemiştik...
Yemek arasından sonra bir süre Çağrı'yla çalıştıktan sonra Devrim setten uçarak provaya gelmeyi başarmıştı. Onun gelişiyle gaza gelip ikinci perdeyi baştan itibaren müziklerle birlikte çalışmıştık. Aksayan yerleri tekrar tekrar alarak provayı sekiz civarında bitirmiştik. Ertesi gün uzun bir prova bizi bekliyordu...
Not defterimde kalan bir kaç diyalog;
O günden not defterimde bir şey kalmamış. Zaten her zaman öyle komiklik, şaka olmaz. Ne yapalım...

24. Prova Günü

 

Sona yaklaştığımız, heyecanın, gerginliğin artmaya başladığı günler başlamıştı. Biz biraz kaybolmuştuk tabi provanın içinde, ağaca bakarken ormanı görememe sendromundan muzdariptik hepimiz ama o gün dekorun gelmesiyle hepimiz "Lan baya az kaldı, ne bok yiyeceğiz" seviyesine geçmiştik resmi olarak... Dekor dediğiniz şey şişede durduğu gibi durmuyordu tabi. Orasını oy burasını del şurası olmamış derken baya bir mesai harcamıştık detaylara. Biz dekoru anlayıp müdahalelerde bulunduktan sonra oyuncuların dekoru tanıma aşamasına geçilmişti. Sanki satın alacakmış gibi her tarafında gezindiler, aksesuarlarını koyacakları yerleri belirlemişlerdi. Zaman zaman dekor onlara küçük sürprizler yaparak önceki alışkanlıklarını yerle bir etmişti. Bu faslı da geçtikten sonra birinci perde müzikleri ve efektlerine bir bakalım demiştik...

 

 

Deniz Abi ve Devrim'in yokluğuna rağmen modern markeleme yöntemlerini kullanarak birinci perdeyi çalışmaya başlamıştık. Tabi modern dediysem şimdiki kadar da modern değildi o zaman yöntemlerimiz. Yani en fazla biz asistanlar olarak çıkıp okuyorduk elimizden geldiğince olmayan kişinin rolünü. Şimdiki gibi olmayan kişinin klonuyla prova yapabilme şansımız yoktu. Günümüzde her oyuncu provaya başlarken bir klonunu tiyatroya bırakıyor, biz de ihtiyaç duyduğumuz zaman kulisten çıkartıp kullanabiliyoruz. Üstelik ertesi gün oyuncunun kendisi provaya geldiğinde önceki gün çalışılan sahnelerin bilgisi ile geliyor, gece uyurken klonu aracılığıyla ona aktarılmış oluyor bilgiler...Tabi arada ufak tefek kayıplar oluyor ama yakın zamanda bu sorun da halledilecektir diye tahmin ediyorum... Neyse, biz birinci perdeyi dekora alışma süsü vererek baştan sona bir kez çalışmıştık. Özellikle geçiş müziklerinde aksayan bölümlerle yakından ilgilenen Çağrı provanın yıldızıydı. Dekora alışma sürecinden dolayı sevimsiz zamanlar geçirmiştik az da olsa. Aksi aksi çalışmıştık mis kokulu negatif enerjilerimizle. O kadar aksiydik ki Gözde'nin yüksek dozda saçmalık içeren saçlarına bile gülmemiştik...

 

Yemek arasından sonra bir süre Çağrı'yla çalıştıktan sonra Devrim setten uçarak provaya gelmeyi başarmıştı. Onun gelişiyle gaza gelip ikinci perdeyi baştan itibaren müziklerle birlikte çalışmıştık. Aksayan yerleri tekrar tekrar alarak provayı sekiz civarında bitirmiştik. Ertesi gün uzun bir prova bizi bekliyordu...

 

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

O günden not defterimde bir şey kalmamış. Zaten her zaman öyle komiklik, şaka olmaz. Ne yapalım...

 

 

 

 

 

22 Eylül 2016 Perşembe 

 

 

23. Prova Günü
İki günlük parça pinçik, bölük pörçük çalışmanın ardından bütün ekip toplanmıştık o gün. Bütün ekip demişken Rüya'yı dışarıda bırakmak olmazdı tabi. Yani oyuncular bırakmayı içlerinden geçirmiş olsalar da Rüya buna izin vermemiş ve gelmişti. Isınmaların vazgeçilmez parçası olan sandalyeler ortaya çıkmışlardı o gün. Oyuna en iyi onlar hazırlanıyorlardı zaten. Herkes dağıldı zaman içinde ama onlar eskisi gibiler hala... Normal şartlarda denge çalışması yapmak için kullandıkları sandalyeleri bu sefer karın ağrısı çekmek için kullanmışlardı. Karın kasları ciddi bir sınav verirken oyuncular acıdan yeni nidalar keşfetmişlerdi. Bu çalışmanın bedenlerinden ziyade oyunculuklarını besleyeceği aklımıza gelmemişti. Rüya'nın ölümcül karın kası egzersizleri sayesinde gün boyu çekecekleri karın ağrılarını bahane ederek seyircili genel provaya kadar prova yapmamayı teklif edecek kıvama gelmişlerdi oyuncular. Bizim böyle bir hakkımız yoktu tabi... Rüya'nın sandalyelerle çalışma yapılırken Gözde'nin ayağını kedi yoluna kadar çıkartıp Muharrem'e "Bak hocası bak, neler yapıyor!" diye bağırması üzerine Muharrem, Gözde'den bu hareketi oyunda bir yerde kullanmasını istemiş, Devrim de Muharrem'den Timuçin ve Gözde için bir bale sahnesi istemişti. Devrim bu esprisinin yanına kar kalacağını düşünürken Rüya onun da ayağını sahnenin çeşitli bölgelerine doğru esnetmişti...
Ara verildikten sonra birinci perdenin bazı bölümleri çalışılmıştı. Tissafernes sahnesi daha önce hiç çalışılmadığı kadar detaylı bir provaya maruz kalmıştı o gün.  İlk çalışma sırasında dakika bir gol bir yaşanan aksaklıklar hemen giderilmişti. Sahnenin devamında Erita'nın geldiği bölüm arka arkaya çalışılmıştı. Gözde yine bize daha önce görmediğimiz taraflarını göstermişti maalesef. O kızın nasıl o hale geldiğini ben aradan o kadar yıl geçmiş olmasına rağmen hala anlamış değilim. Biz Erita sahnesinin üzerine gidelim demiştik ama Erita sahnesi bizim üzerimize gelmişti. Biz de bir ara verip Tissafernes sahnesini tekrar çalışmıştık. Sahne bizim için giderek dipsiz bir kuyu haline gelmeye başlamıştı.Artık akıcı bir şekilde "Tissafernes sahnesi" demek bile zorlaşmıştı...
Yemek arası sonrası Sümer abla ve Haluk abinin gelmesiyle ikinci perdedeki Tissafernes Kleon Herostratos sahnelerini çalışmıştık. Onlar da türlü saçmalıklarımıza şahit olmuşlardı. Çok metanetli, çok sakindiler o zaman. O kadar şey yapmıştık sahnede, soğukkanlılıkla oturup izlemişlerdi. Biri de kalkıp "Ne yapıyorsunuz oğlum siz?" dememişti. Bir şey dememeyi bırak ara ara da gülerek moral vermişlerdi. Prova sonunda kendi aralarında bir süre sessizce konuşarak bir değerlendirme yapmışlardı. Oyunu iptal etmeyi düşünmüş olabilirler... Biz de türlü saçmalıklarımızı tekrar ederek organize saçmalıklar haline getirip provayı belli bir seviyede bitirme kararı almıştık...
Not defterimde kalan bir kaç diyalog;
Günün ısınma serzenişi Devrim'den: Rüya hocam sizle keşke yirmili yaşlarımızda karşılaşsaydık...
Muharrem: Evren arada hemen girmen lazım ki arka taraf anlasın...
Evren: (Tuna'ya) Sen biraz yaydın sanki ondan oldu abi...
Muharrem: Hemen sattın yani arkadaşını hemen...
Tuna: Ben böyle bir şey görmedim!
Deniz Abi ve Tuna sahnelerini çalışırken;
Muharrem: Abi burada baya aşk var, baya yani, bir öyle deneyin...
Tuna: (Deniz Abi'ye bakarak) Abi sana aşkla bakamıyorum.
Deniz Abi: Bir kaç gün geçirsek belki işe yarar...
Tuna:?
Muharrem: Deniz Abi siz artık başka bir yerde denersiniz onu
Deniz Abi: Sahnem bitmek üzere zaten benim.
Muharrem: Evet.
Deniz Abi: Tamam o zaman ben onu kendi oyunumda yaparım...
Muharrem: Timuçin bu çok gerçekçi oluyor... olmasın
Timuçin: Allah kahretsin çok doğalım ya, engel olamıyorum...
Muharrem: Tavuğu bile içselleştirdin Timuçin.
Muharrem: Evren net olarak öldüğünü görmemiz lazım...
Evren: Tamam ben onu çalışırım abi...
Muharrem: Deniz Abi güç artık sende değil, Tuna sen artık tacı aldın, artık güç sende...
Deniz Abi: Ama bu adam istemez mi ya tacı geri?
Muharrem: Yok, hayır.
Deniz Abi: Hiç mi?
Muharrem: Hiç.
Deniz Abi: Benim sözleşmemde bu yoktu, ben oynamam...
Muharrem: Tuna senin bir arkadaşın vardı, onu çağırsana yarın başlayabilir...

23. Prova Günü

 

İki günlük parça pinçik, bölük pörçük çalışmanın ardından bütün ekip toplanmıştık o gün. Bütün ekip demişken Rüya'yı dışarıda bırakmak olmazdı tabi. Yani oyuncular bırakmayı içlerinden geçirmiş olsalar da Rüya buna izin vermemiş ve gelmişti. Isınmaların vazgeçilmez parçası olan sandalyeler ortaya çıkmışlardı o gün. Oyuna en iyi onlar hazırlanıyorlardı zaten. Herkes dağıldı zaman içinde ama onlar eskisi gibiler hala... Normal şartlarda denge çalışması yapmak için kullandıkları sandalyeleri bu sefer karın ağrısı çekmek için kullanmışlardı. Karın kasları ciddi bir sınav verirken oyuncular acıdan yeni nidalar keşfetmişlerdi. Bu çalışmanın bedenlerinden ziyade oyunculuklarını besleyeceği aklımıza gelmemişti. Rüya'nın ölümcül karın kası egzersizleri sayesinde gün boyu çekecekleri karın ağrılarını bahane ederek seyircili genel provaya kadar prova yapmamayı teklif edecek kıvama gelmişlerdi oyuncular. Bizim böyle bir hakkımız yoktu tabi... Rüya'nın sandalyelerle çalışma yapılırken Gözde'nin ayağını kedi yoluna kadar çıkartıp Muharrem'e "Bak hocası bak, neler yapıyor!" diye bağırması üzerine Muharrem, Gözde'den bu hareketi oyunda bir yerde kullanmasını istemiş, Devrim de Muharrem'den Timuçin ve Gözde için bir bale sahnesi istemişti. Devrim bu esprisinin yanına kar kalacağını düşünürken Rüya onun da ayağını sahnenin çeşitli bölgelerine doğru esnetmişti...

 

Ara verildikten sonra birinci perdenin bazı bölümleri çalışılmıştı. Tissafernes sahnesi daha önce hiç çalışılmadığı kadar detaylı bir provaya maruz kalmıştı o gün.  İlk çalışma sırasında dakika bir gol bir yaşanan aksaklıklar hemen giderilmişti. Sahnenin devamında Erita'nın geldiği bölüm arka arkaya çalışılmıştı. Gözde yine bize daha önce görmediğimiz taraflarını göstermişti maalesef. O kızın nasıl o hale geldiğini ben aradan o kadar yıl geçmiş olmasına rağmen hala anlamış değilim. Biz Erita sahnesinin üzerine gidelim demiştik ama Erita sahnesi bizim üzerimize gelmişti. Biz de bir ara verip Tissafernes sahnesini tekrar çalışmıştık. Sahne bizim için giderek dipsiz bir kuyu haline gelmeye başlamıştı.Artık akıcı bir şekilde "Tissafernes sahnesi" demek bile zorlaşmıştı...

 

 

Yemek arası sonrası Sümer abla ve Haluk abinin gelmesiyle ikinci perdedeki Tissafernes Kleon Herostratos sahnelerini çalışmıştık. Onlar da türlü saçmalıklarımıza şahit olmuşlardı. Çok metanetli, çok sakindiler o zaman. O kadar şey yapmıştık sahnede, soğukkanlılıkla oturup izlemişlerdi. Biri de kalkıp "Ne yapıyorsunuz oğlum siz?" dememişti. Bir şey dememeyi bırak ara ara da gülerek moral vermişlerdi. Prova sonunda kendi aralarında bir süre sessizce konuşarak bir değerlendirme yapmışlardı. Oyunu iptal etmeyi düşünmüş olabilirler... Biz de türlü saçmalıklarımızı tekrar ederek organize saçmalıklar haline getirip provayı belli bir seviyede bitirme kararı almıştık...

 

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

Günün ısınma serzenişi Devrim'den: Rüya hocam sizle keşke yirmili yaşlarımızda karşılaşsaydık...

 

Muharrem: Evren arada hemen girmen lazım ki arka taraf anlasın...

Evren: (Tuna'ya) Sen biraz yaydın sanki ondan oldu abi...

Muharrem: Hemen sattın yani arkadaşını hemen...

Tuna: Ben böyle bir şey görmedim!

 

 

Deniz Abi ve Tuna sahnelerini çalışırken;

Muharrem: Abi burada baya aşk var, baya yani, bir öyle deneyin...

Tuna: (Deniz Abi'ye bakarak) Abi sana aşkla bakamıyorum.

Deniz Abi: Bir kaç gün geçirsek belki işe yarar...

Tuna:?

 

Muharrem: Deniz Abi siz artık başka bir yerde denersiniz onu

Deniz Abi: Sahnem bitmek üzere zaten benim.

Muharrem: Evet.

Deniz Abi: Tamam o zaman ben onu kendi oyunumda yaparım...

 

Muharrem: Timuçin bu çok gerçekçi oluyor... olmasın

Timuçin: Allah kahretsin çok doğalım ya, engel olamıyorum...

Muharrem: Tavuğu bile içselleştirdin Timuçin.

 

Muharrem: Evren net olarak öldüğünü görmemiz lazım...

Evren: Tamam ben onu çalışırım abi...

 

Muharrem: Deniz Abi güç artık sende değil, Tuna sen artık tacı aldın, artık güç sende...

Deniz Abi: Ama bu adam istemez mi ya tacı geri?

Muharrem: Yok, hayır.

Deniz Abi: Hiç mi?

Muharrem: Hiç.

Deniz Abi: Benim sözleşmemde bu yoktu, ben oynamam...

Muharrem: Tuna senin bir arkadaşın vardı, onu çağırsana yarın başlayabilir...

 

 

20 Eylül 2016 Salı

 

 

22. Prova Günü
Pencere dekorunu içinde prova yapılabilecek hale getirebilmek için eğip bükerek başlamıştık güne. Dışarıdan akşam oynanacak oyunun dekorunu bozan kıskanç bir ekip gibi gözükebilirdik ama durum öyle değildi. Sadece prova yapmak istemiştik. Apo Abi'nin "Melih ne hale getirmişsiniz oğlum burayı lan" şeklindeki derin ve devrik serzenişine rağmen eğip bükme işlemini tamamlayarak provaya başlamıştık. Sahneyi at koşturacak şekilde kullanamayacak olmaktan ötürü ekibi bölerek çalışmıştık o gün de. İlk bir buçuk saati önceki günden rezerve etmiş olan Tuna ve Devrim ikilisiyle ikinci perdeden başlamıştık. Sahnenin içinde bir sürpriz bizi bekliyordu. İzlediniz siz gerçi artık sürpriz değil sizin için ama ben yine de yazmayayım burada. Bakarsınız oyunun ellinci yıl dönümünde falan ekibin akıl başına gelmiş olur da oyunu tekrar sahneye koymaya karar verirler, izlemeyenlere ipucu vermeyeyim şimdi....
Sahneyi ilk çalışmamız olmasından ötürü bol bol deneme yapmıştık. Gözde çeşitli hareketlerle bu oyundaki saçmalıklarının ona yetmediğini söylemek istiyordu adeta. Üstü kapalı da olsa Muharrem'e " Bana daha çok saçmalık ver, beni saçmalığa boğ" diyordu bence. Kariyerinde bir sıçrama yakalamayı umuyordu ve bunun doğru oyun olduğuna maalesef kendini inandırmıştı... Bazı eklemeler yapmıştık sahneye. Ekleyip güldüğümüz de olmuştu, gülüp eklediğimiz de. Hatta bazen bir şey bulup ekleyene kadar unutmuştuk gülmekten.
Not defterimde kalan bir diyalog;
Oyuncuların sahnenin önünde oynamasını isteyen Muharrem: Yine gittiniz arkaya ya... nasıl yapıyorsunuz bunu?
Tuna: Haa öne aldık sahneyi... Pardon abi...
Devrim: İmaj olarak oraya gittik biz.
Muharrem: Hadi şimdi imaj olarak öne gelin...

22. Prova Günü

 

Pencere dekorunu içinde prova yapılabilecek hale getirebilmek için eğip bükerek başlamıştık güne. Dışarıdan akşam oynanacak oyunun dekorunu bozan kıskanç bir ekip gibi gözükebilirdik ama durum öyle değildi. Sadece prova yapmak istemiştik. Apo Abi'nin "Melih ne hale getirmişsiniz oğlum burayı lan" şeklindeki derin ve devrik serzenişine rağmen eğip bükme işlemini tamamlayarak provaya başlamıştık. Sahneyi at koşturacak şekilde kullanamayacak olmaktan ötürü ekibi bölerek çalışmıştık o gün de. İlk bir buçuk saati önceki günden rezerve etmiş olan Tuna ve Devrim ikilisiyle ikinci perdeden başlamıştık. Sahnenin içinde bir sürpriz bizi bekliyordu. İzlediniz siz gerçi artık sürpriz değil sizin için ama ben yine de yazmayayım burada. Bakarsınız oyunun ellinci yıl dönümünde falan ekibin akıl başına gelmiş olur da oyunu tekrar sahneye koymaya karar verirler, izlemeyenlere ipucu vermeyeyim şimdi....

 

Sahneyi ilk çalışmamız olmasından ötürü bol bol deneme yapmıştık. Gözde çeşitli hareketlerle bu oyundaki saçmalıklarının ona yetmediğini söylemek istiyordu adeta. Üstü kapalı da olsa Muharrem'e " Bana daha çok saçmalık ver, beni saçmalığa boğ" diyordu bence. Kariyerinde bir sıçrama yakalamayı umuyordu ve bunun doğru oyun olduğuna maalesef kendini inandırmıştı... Bazı eklemeler yapmıştık sahneye. Ekleyip güldüğümüz de olmuştu, gülüp eklediğimiz de. Hatta bazen bir şey bulup ekleyene kadar unutmuştuk gülmekten.

 

Not defterimde kalan bir diyalog;

 

Oyuncuların sahnenin önünde oynamasını isteyen Muharrem: Yine gittiniz arkaya ya... nasıl yapıyorsunuz bunu?

Tuna: Haa öne aldık sahneyi... Pardon abi...

Devrim: İmaj olarak oraya gittik biz.

Muharrem: Hadi şimdi imaj olarak öne gelin...

 

 

 


22. Prova Günü
Prova sürecinin yarısını geride bıraktığımız o günlerde havalar yavaş yavaş soğumaya, sonbahar kendini ufaktan göstermeye başlamış olmasına rağmen o gün mevsim normallerinin çok üzerinde bir sıcak vardı. Erken gelip o günkü çalışma mekanımız olan kütüphaneyi provaya hazırladıktan sonra kafeye çıkıp sıcaktan şikayet ederek çay-kahve içmiştik. Akşam sahnede Pencere oyunu olduğu için mekanımız değişmişti.Kütüphaneye indiğimizde o ihtişamlı ekibin yerini Tuğba, Devrim, Evren, Muharrem ve bizden oluşan minik bir Kundakçı birliğine bırakmıştı. İmkanlarımız el vermediği için o günlük Rüya'yı da çağırmamıştık. Belli etmeseler de bu durumdan memnun olan oyuncular duygularını gizlemekte çok başarılıydılar... Evren'in bir köşeye kıvrılıp fosur fosur uyumaya başlamasıyla biz de ikinci perdedeki Klementina-Kleon sahnesini çalışmaya başlamıştık. İki kez çalışıldıktan sonra iyi yolda olduğu apaçık ortada olan sahnenin altı Muharrem'in müdahaleleriyle biraz daha deşilerek bir kez daha çalışılmıştı. Deştikçe çeşitli madenler bulmamız hepimizi keyiflendirmişti...
Kısa bir aranın ardından Ozan ve Kerem'in gelmesiyle ikinci perdedeki Kleon-Kentliler sahnesine geçmiştik. Muharrem önce Ozan ve Kerem'le ayrı bir çalışma yapacağını söyleyerek Devrim'in çayını yudumlamasına şimdilik bulaşmamıştı. Heyecanını gizleyen Devrim çayla bütünleşmişti... Muharrem çalışmaya bir egzersizle başlamıştı. Kentlilerden sahnenin içinden herhangi bir repliği seçmelerini ve birbirlerine çeşitli şekillerde söylemelerini istemişti. Biz ne olduğunu anlamakta güçlük çekerken bir horozun tavrını düşünmelerini istemişti. Ben ortaya çıkan görüntülere dayanamamış ve çay getirme bahanesiyle kafeye kaçmıştım. Döndüğümde ekip arkadaşlarımı normal halde bulmayı ummuş olmama rağmen onların başka hayvanlara dönüştüğünü görerek şok olmuştum. Olayın Muharrem'in de kontrolünden çıkmış olduğunu düşünmüş ve arkadaşlarımı kurtarmak istemiştim ki dayanamayıp bu sefer de tuvalete gitme bahanesiyle kaçmıştım kütüphaneden... Neyse ki döndüğümde sahne çalışılmaya başlanmış ve herkes insana dönmüştü. İnsana dönmek için hayvanlaşma fikri ilginçti. Ben de evde mi yapsam diye düşünmüştüm...
Timuçin gelmiş ve omurgası olmayan karakterimizi oyuna dahil etmiştik. Kleon-Krissipos sahnesiyle yola devam etmiştik. Her provada Krissipos'un omurgasızlığına biraz daha hayret ediyorduk. Hayret ederken de ister istemez çok gülüyorduk... Yine böyle güldüğümüz bir anda Evren de uyanarak bize katılmıştı. Çok geçmeden Tuna da gelmişti ve Herostratos-Gardiyan sahnelerimizi çalışmaya başlayabilmiştik. İlk perdeye dönerek yaptığımız çalışmada bazı sorunlu bölümlerin üstüne gitmiştik. Bazılarını halledip, bazılarını da sonraya bırakmıştık. Alkol dozu yüksek sahnemizi çalışırken Evren sahneyi oynamak için bir alt motivasyona ihtiyacı olduğunu söylemişti. Muharrem de bunu arayarak bulmamız gerektiğini söyleyerek tatlı bir tartışmanın fitilini ateşlemişti. Ortak bir yol bulmak için bir süre konuşmuş ve sahneyi bir kez daha çalışmaya karar vermiştik. Bulup bıraktıklarımız, hiç bulamadıklarımız, arayıp bulamadıklarımız ve çok da arayamadıklarımız olarak ortaya saçılan anlarımızı toparlayacağımızı söyleyerek provaya son vermiştik...
Not defterimde kalan bir kaç diyalog;
Muharrem: Bu Devrim hep benim hatalarımı düzeltiyor, çabuk bana etkileyici bir laf bulun asistanlar!
Devrim Timuçim sahnesi çalışılırken: Aha öpüşme sahnem geldi !
Timuçin: Selam Devrim nasılsın?
Evren sahneyi bir kez çalıştıktan sonra: Evet şimdi bunu oynayayım inşallah!
Evren'den bir dışavurum: Yaptığım şey şu an manasız bir çaba gibi gözüküyor...
Muharrem: Olsun, olur...
Muharrem: Evren, orada bir şey yapıyordun onu da atmışsın, bütün güzel şeyleri atıyorsun, nasıl yapıyorsun bunları anlamıyorum Abi...
Tuna: Evet Abi az önce aynı şeyi konuştuk...
Muharrem: Evet... yani..
Evren: Evet...
Tuna: Evet....
Evren: Abi bu sahne aslında çok komik ama çıkmıyor komiği...
Muharrem: Ne yapayım? Ben mi yapayım?
Evren: Abi sesim yanlış yerden çıkıyor, bir o sorun kaldı burada...
Muharrem: Ondan bana ne ? Ben oyunuma bakarım..
Evren: Haklısın Abi.

19 Eylül 2016 Pazartesi

 

21. Prova Günü

 

Prova sürecinin yarısını geride bıraktığımız o günlerde havalar yavaş yavaş soğumaya, sonbahar kendini ufaktan göstermeye başlamış olmasına rağmen o gün mevsim normallerinin çok üzerinde bir sıcak vardı. Erken gelip o günkü çalışma mekanımız olan kütüphaneyi provaya hazırladıktan sonra kafeye çıkıp sıcaktan şikayet ederek çay-kahve içmiştik. Akşam sahnede Pencere oyunu olduğu için mekanımız değişmişti.Kütüphaneye indiğimizde o ihtişamlı ekibin yerini Tuğba, Devrim, Evren, Muharrem ve bizden oluşan minik bir Kundakçı birliğine bırakmıştı. İmkanlarımız el vermediği için o günlük Rüya'yı da çağırmamıştık. Belli etmeseler de bu durumdan memnun olan oyuncular duygularını gizlemekte çok başarılıydılar... Evren'in bir köşeye kıvrılıp fosur fosur uyumaya başlamasıyla biz de ikinci perdedeki Klementina-Kleon sahnesini çalışmaya başlamıştık. İki kez çalışıldıktan sonra iyi yolda olduğu apaçık ortada olan sahnenin altı Muharrem'in müdahaleleriyle biraz daha deşilerek bir kez daha çalışılmıştı. Deştikçe çeşitli madenler bulmamız hepimizi keyiflendirmişti...

 

Kısa bir aranın ardından Ozan ve Kerem'in gelmesiyle ikinci perdedeki Kleon-Kentliler sahnesine geçmiştik. Muharrem önce Ozan ve Kerem'le ayrı bir çalışma yapacağını söyleyerek Devrim'in çayını yudumlamasına şimdilik bulaşmamıştı. Heyecanını gizleyen Devrim çayla bütünleşmişti... Muharrem çalışmaya bir egzersizle başlamıştı. Kentlilerden sahnenin içinden herhangi bir repliği seçmelerini ve birbirlerine çeşitli şekillerde söylemelerini istemişti. Biz ne olduğunu anlamakta güçlük çekerken bir horozun tavrını düşünmelerini istemişti. Ben ortaya çıkan görüntülere dayanamamış ve çay getirme bahanesiyle kafeye kaçmıştım. Döndüğümde ekip arkadaşlarımı normal halde bulmayı ummuş olmama rağmen onların başka hayvanlara dönüştüğünü görerek şok olmuştum. Olayın Muharrem'in de kontrolünden çıkmış olduğunu düşünmüş ve arkadaşlarımı kurtarmak istemiştim ki dayanamayıp bu sefer de tuvalete gitme bahanesiyle kaçmıştım kütüphaneden... Neyse ki döndüğümde sahne çalışılmaya başlanmış ve herkes insana dönmüştü. İnsana dönmek için hayvanlaşma fikri ilginçti. Ben de evde mi yapsam diye düşünmüştüm...

 

Timuçin gelmiş ve omurgası olmayan karakterimizi oyuna dahil etmiştik. Kleon-Krissipos sahnesiyle yola devam etmiştik. Her provada Krissipos'un omurgasızlığına biraz daha hayret ediyorduk. Hayret ederken de ister istemez çok gülüyorduk... Yine böyle güldüğümüz bir anda Evren de uyanarak bize katılmıştı. Çok geçmeden Tuna da gelmişti ve Herostratos-Gardiyan sahnelerimizi çalışmaya başlayabilmiştik. İlk perdeye dönerek yaptığımız çalışmada bazı sorunlu bölümlerin üstüne gitmiştik. Bazılarını halledip, bazılarını da sonraya bırakmıştık. Alkol dozu yüksek sahnemizi çalışırken Evren sahneyi oynamak için bir alt motivasyona ihtiyacı olduğunu söylemişti. Muharrem de bunu arayarak bulmamız gerektiğini söyleyerek tatlı bir tartışmanın fitilini ateşlemişti. Ortak bir yol bulmak için bir süre konuşmuş ve sahneyi bir kez daha çalışmaya karar vermiştik. Bulup bıraktıklarımız, hiç bulamadıklarımız, arayıp bulamadıklarımız ve çok da arayamadıklarımız olarak ortaya saçılan anlarımızı toparlayacağımızı söyleyerek provaya son vermiştik...

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

Muharrem: Bu Devrim hep benim hatalarımı düzeltiyor, çabuk bana etkileyici bir laf bulun asistanlar!

 

Devrim Timuçim sahnesi çalışılırken: Aha öpüşme sahnem geldi !

Timuçin: Selam Devrim nasılsın?

 

Evren sahneyi bir kez çalıştıktan sonra: Evet şimdi bunu oynayayım inşallah!

 

Evren'den bir dışavurum: Yaptığım şey şu an manasız bir çaba gibi gözüküyor...

Muharrem: Olsun, olur...

 

Muharrem: Evren, orada bir şey yapıyordun onu da atmışsın, bütün güzel şeyleri atıyorsun, nasıl yapıyorsun bunları anlamıyorum Abi...

Tuna: Evet Abi az önce aynı şeyi konuştuk...

Muharrem: Evet... yani..

Evren: Evet...

Tuna: Evet....

 

Evren: Abi bu sahne aslında çok komik ama çıkmıyor komiği...

Muharrem: Ne yapayım? Ben mi yapayım?

 

Evren: Abi sesim yanlış yerden çıkıyor, bir o sorun kaldı burada...

 

Muharrem: Ondan bana ne ? Ben oyunuma bakarım..

 

Evren: Haklısın Abi.

 

 

 

18 Eylül 2016 Pazar

 

Sevgili Kader... 

17 Eylül 2016 günü provada olamamamdan kaynaklı anılarımda doğabilecek boşluğu önceden tahmin edip o güne ait notlarını paylaştığın yazıyı biraz önce okudum. Her ne kadar birlikte çalıştığımız uzun yıllar içerisinde seninle yıldızımız pek barışmamış olsa da yaptığın incelik teşekkürümü hak eder nitelikte. Yazdıklarının içine biraz dedikodu, biraz fitnelik, biraz da hafıza kaybı karışmış olmasına rağmen eğlenerek okudum. Ellerine sağlık canım. Yılların seni olgunlaştıracağını düşünmüştüm ama hiç değişmemişsin yıllar içinde maalesef. O zamanlar da yanı başımda anlık dedikodularla zamanımı çalardın, oyuncuların isimlerini hatırlayamayıp sürekli bana sorardın, bir dakika rahat bırakmadan açığımı kollardın... Koptuk senle yıllar içinde tabi ama eskide kaldı her şey o zamanlar emekleyen bebeklerdik senle ben... Gerçi sen hala emekliyorsun ama neyse... Umarım yine yazarsın. Seni bütün samimiyetimle kucaklıyorum öpüyorum... İzninle 18 Eylül'ün notlarını paylaşmaya başlıyorum...

Oyuncular biraz tembellik içinde başlamışlardı güne. Rüya, sadece üç kişinin saatinde sahnede olduğunu görmesi üzerine kulise doğru "Ekmek paramla oynamayın benim ! " diye bağırmış, bu sesi vicdanlarının sesleriyle bir tutan oyuncular da koştura koştura sahneye gelmişlerdi. Bugün de sandalyede erotik hareketler vesilesiyle dengelerini buldurmuştu oyunculara Rüya. Erotizm seviyesini yukarı taşıyan Ozan bacaklarıyla kışkırtıcı hareketler yapmasına rağmen çok da kışkırmamıştık. Muharrem'in aklından oyuna bir striptiz sahnesi koymak gelmiş olabilir tabi. O yönetmendi sonuçta. Neye kışkırıp neye kışkırmayacağı belli olmazdı... Serkan'ın bana "Yaz Melih yaz... Serkan'ın dengesi oturdu artık, hiç bozulmuyor" demesinin üzerinden henüz beş dakika geçmemişti ki Devrim'le eş zamanlı olarak düşme tehlikesi geçirmişti. Sandalyelerden inen oyuncular ısınmaya devam ederken Rüya'ya çaktırmadan vücut dilleriyle bana kaç dakika kaldığını sormayı ihmal etmemişlerdi. Ben de yanıltıcı cevaplar vermeyi ihmal etmemiştim...

Isınmanın ardından ikinci perde başından önceki gün çalışılan yerleri büsbütün, top yekün çalışmaya başlamıştık. Timuçin'in bin bir türlü hale girerek herkesi gülmekten kırıp geçirdiği bölümü zor da olsa atlattıktan sonra tam toparladık derken Devrim'in ezberiyle imtihanı bizi yere sermişti... Yemek arasından hazırlıkları tamamlayıp birinci perdeyi bir akıtalım demiştik. Belli bir yere kadar iyi akan oyun yer yer trafiğe takılmış, yer yer de herkesin mutlu mesut olmasına neden olmuştu. Çalkantılı bir akış sonrası provayı bitirmiş ve kafeye çıkmıştık...
Not defterimde kalan bir kaç diyalog;
Rüya'nın çalışma sırasında düşecek gibi olması üzerine Tuğba: Hocam aman dikkat edin, size bir şey olursa biz ne yaparız. Isınamayız sonra aman diyim...
Tuğba: Arkadaşlar hep geç girdiği için ben yanlış girmiş gibi oluyorum hocam.
Muharrem: Bütün arkadaşlarını sattın yalnız şu an...
Tuğba: Yok gerçekleri herkes biliyor zaten...
Sümer Hanım: Ooo, bir de üstüne tüy diktin şimdi.
Muharrem: Bir ara verelim on dakika, hesaplaşın içeride hadi...
Deniz Abi: Tuğba sen gelsene bi içeri, bir şey diyeceğim...!
Devrim'in diliyle değişik hareketler yapması sonucu Tuğba: O ne ya? Ne yapıyorsun sen?
Devrim: Bu iğrenç oldu zaten, bunu kullanmayacağım...
Tuğba: Yok bir de kullansaydın...

 

 

 

Sevgili Kader... 

 

17 Eylül 2016 günü provada olamamamdan kaynaklı anılarımda doğabilecek boşluğu önceden tahmin edip o güne ait notlarını paylaştığın yazıyı biraz önce okudum. Her ne kadar birlikte çalıştığımız uzun yıllar içerisinde seninle yıldızımız pek barışmamış olsa da yaptığın incelik teşekkürümü hak eder nitelikte. Yazdıklarının içine biraz dedikodu, biraz fitnelik, biraz da hafıza kaybı karışmış olmasına rağmen eğlenerek okudum. Ellerine sağlık canım. Yılların seni olgunlaştıracağını düşünmüştüm ama hiç değişmemişsin yıllar içinde maalesef. O zamanlar da yanı başımda anlık dedikodularla zamanımı çalardın, oyuncuların isimlerini hatırlayamayıp sürekli bana sorardın, bir dakika rahat bırakmadan açığımı kollardın... Koptuk senle yıllar içinde tabi ama eskide kaldı her şey o zamanlar emekleyen bebeklerdik senle ben... Gerçi sen hala emekliyorsun ama neyse... Umarım yine yazarsın. Seni bütün samimiyetimle kucaklıyorum öpüyorum... İzninle 18 Eylül'ün notlarını paylaşmaya başlıyorum...

 

Oyuncular biraz tembellik içinde başlamışlardı güne. Rüya, sadece üç kişinin saatinde sahnede olduğunu görmesi üzerine kulise doğru "Ekmek paramla oynamayın benim ! " diye bağırmış, bu sesi vicdanlarının sesleriyle bir tutan oyuncular da koştura koştura sahneye gelmişlerdi. Bugün de sandalyede erotik hareketler vesilesiyle dengelerini buldurmuştu oyunculara Rüya. Erotizm seviyesini yukarı taşıyan Ozan bacaklarıyla kışkırtıcı hareketler yapmasına rağmen çok da kışkırmamıştık. Muharrem'in aklından oyuna bir striptiz sahnesi koymak gelmiş olabilir tabi. O yönetmendi sonuçta. Neye kışkırıp neye kışkırmayacağı belli olmazdı... Serkan'ın bana "Yaz Melih yaz... Serkan'ın dengesi oturdu artık, hiç bozulmuyor" demesinin üzerinden henüz beş dakika geçmemişti ki Devrim'le eş zamanlı olarak düşme tehlikesi geçirmişti. Sandalyelerden inen oyuncular ısınmaya devam ederken Rüya'ya çaktırmadan vücut dilleriyle bana kaç dakika kaldığını sormayı ihmal etmemişlerdi. Ben de yanıltıcı cevaplar vermeyi ihmal etmemiştim...

 

Isınmanın ardından ikinci perde başından önceki gün çalışılan yerleri büsbütün, top yekün çalışmaya başlamıştık. Timuçin'in bin bir türlü hale girerek herkesi gülmekten kırıp geçirdiği bölümü zor da olsa atlattıktan sonra tam toparladık derken Devrim'in ezberiyle imtihanı bizi yere sermişti... Yemek arasından hazırlıkları tamamlayıp birinci perdeyi bir akıtalım demiştik. Belli bir yere kadar iyi akan oyun yer yer trafiğe takılmış, yer yer de herkesin mutlu mesut olmasına neden olmuştu. Çalkantılı bir akış sonrası provayı bitirmiş ve kafeye çıkmıştık...

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

Rüya'nın çalışma sırasında düşecek gibi olması üzerine Tuğba: Hocam aman dikkat edin, size bir şey olursa biz ne yaparız. Isınamayız sonra aman diyim...

 

Tuğba: Arkadaşlar hep geç girdiği için ben yanlış girmiş gibi oluyorum hocam.

Muharrem: Bütün arkadaşlarını sattın yalnız şu an...

Tuğba: Yok gerçekleri herkes biliyor zaten...

Sümer Hanım: Ooo, bir de üstüne tüy diktin şimdi.

Muharrem: Bir ara verelim on dakika, hesaplaşın içeride hadi...

Deniz Abi: Tuğba sen gelsene bi içeri, bir şey diyeceğim...!

 

 

 

Devrim'in diliyle değişik hareketler yapması sonucu Tuğba: O ne ya? Ne yapıyorsun sen?

Devrim: Bu iğrenç oldu zaten, bunu kullanmayacağım...

 

Tuğba: Yok bir de kullansaydın...

 

 

17 Eylül 2016 Cumartesi

 

Sevgili Melih...
Duydum ki yıllar önce seninle birlikte asistanlığını yaptığımız Kundaklı...Kumpaslık ay neydi onun adı... hah.. Kundakçı oyunu ile ilgili anılar derliyormuşşun. Açıkçası ben de  o ekiple ilgili gün ışına çıkmayan hiçbir şey kalsın istemedim. Çünkü bu oyundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ben 72 yıllık meslek hayatımda bir daha bu kadar deliyi bir arada görmedim... Anılarının bir kısmını okuma fırsatı buldum. Senin gelmediğin o şanslı günlerde yaşanılan olayları okuyucuya iletmeyi bir görev bildim kendime. Bizim provamıza gelemeyip Antre Cafe'de ve kütüphanede Pencere ekibinin üç aklı selim insanıyla çaylı, kahveli yaptığın ezber provası gününden başlamak istedim. Ben dedikoduyu sevmem bilirsin ama o gün gelip bizlere onlarında türlü manyaklıklarından bahsetmiştin.
           Neyse o gün ; şu...ay neydi ya, hani sabahları eklemleeeer diye bangır bangır bağıran elastik kadının adı neydi be......Neyse hatırlayamadım... O gün ekibe minik kovalar getirmiş, içine su doldurup denge çalışması yaptırmaya başlamıştı. Yani şimdi Muharrem'e desen bunlar su kovası olmadan dengede duramıyorlar suyla nasıl yapacaklar, olmaz tabii, dedikodu olur. Neyse benim dememe gerek kalmadan oyuncular marifetlerini gösterdiler zaten. O sahne resmen havuza döndü. Şu sarı saçlı mavi gözlü bir kız vardı oyunda... Tuğba. O tutturmuştu ben suya basıyorum  benim çocuğum olmayacak diye. Timuçin de "Sen her şekilde doğurursun merak etme" demişti. Hayır hiç demiyordu ki benim sadece çocuğum olmaz ama insanlar bu oyunu izledikten sonra nasıl çocuklar yetiştirir? Bizden sonraki nesil neye benzer? Hiç unutmam Ozan belinde taşımayı başardığı su kovalarını eline alınca yerlere dökmüştü. İşte Melih'cim biz böyle oyuncularla çalışmıştık orada. Sahneyi sular altında gören Apo abi ve Fatma abla yardımımıza yetişmişlerdi sağ olsunlar. Apo abinin elinde paspası gören isyankar Serkan "Apo abi sopasını bi verir misin" demişti. Çalışmanın gittiği en son noktaysa Timuçin'in egzersizi tamamen yanlış anlayıp "Sabunu koydum leğene, gör başıma ne gele" türküsünü söylemesiydi.
           
Sonrasında bu delilerin ritimsel ve müziksel sorunlarıyla uğraşmıştık. Ah canım Muharrem, şimdilerde yaşadığı hafıza kaybında bu prova sürecinin payı olmadığını kim söyleyebilir ki? Bence kimse!!! Adam bu günleri,  bu zehirli tınıları, kendi elleriyle inşa ettiği bu dünyayı unutmak için her şeyi komple sildi. Halbuki önü çok açık bir yönetmendi. Ama tabi kusurları da yok değildi. Mesela o gün, önce birinci perde akış mı istersiniz yoksa ikinci perde çalışmak mı diye delilere sormuş, deliler bu soruya bir saat boyunca ortak bir cevap verememişlerdi. Hayır sen ne diye soruyorsun ki diyememiştim tabi, biliyorsun ben dedikoduyu hiç sevmem. Akışla başlamıştık. Birinci perde akışı bitince Muharrem notlarını okudu... Hızla Antre Cafe'ye yemek yenmeye çıkıldı... yemek arasından sonra 2. Perde çalışılmaya başladı. Devamını da anlatmama gerek yok sanırım, sen biliyorsun zaten. Pencere provası biter bitmez bizim provanın son on dakikasına katılmıştın. Haaa... aklıma bi de şey geldi... sen "Burası daha hareketli ve eğlenceli, orada iki saat susmadan konuşuyorlar" gibisinden bir şeyler demiştin yanlış hatırlamıyorsam .Hay allah insan unutmuyor böyle şeyleri.... Neyse yarın aynı saatte buluşmak üzere sözleşip dağılmıştık...
Delilerden kalanlar;
Karşısındaki karakterin mesleğine karar veremeyen Devrim: Ne dediğini anlıyorum darbukacı... ne dediğini anlıyorum davulcu... seni anlıyorum çömlekçi... ( sonunda dayanamayarak) Kimdin oğlum sen?
Repliğini unutunca dibine kadar doğaçlayan Kerem: Kleon, adama ihtiyacın olursa mutlaka ara...
( Sene M.Ö 354)
    
  

Sevgili Melih...

 

Duydum ki yıllar önce seninle birlikte asistanlığını yaptığımız Kundaklı...Kumpaslık ay neydi onun adı... Hah, Kundakçı oyunu ile ilgili anılar derliyormuşsun. Açıkçası ben de  o ekiple ilgili gün ışına çıkmayan hiçbir şey kalsın istemedim. Çünkü bu oyundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ben 72 yıllık meslek hayatımda bir daha bu kadar deliyi bir arada görmedim... Anılarının bir kısmını okuma fırsatı buldum. Senin gelmediğin o şanslı günlerde yaşanılan olayları okuyucuya iletmeyi bir görev bildim kendime. Bizim provamıza gelemeyip Antre Cafe'de ve kütüphanede Pencere ekibinin üç aklı selim insanıyla çaylı, kahveli yaptığın ezber provası gününden başlamak istedim. Ben dedikoduyu sevmem bilirsin ama o gün gelip bizlere onlarında türlü manyaklıklarından bahsetmiştin.

 

Neyse o gü ; şu...ay neydi ya, hani sabahları eklemleeeer diye bangır bangır bağıran elastik kadının adı neydi be......Neyse hatırlayamadım... O gün ekibe minik kovalar getirmiş, içine su doldurup denge çalışması yaptırmaya başlamıştı. Yani şimdi Muharrem'e desen bunlar su kovası olmadan dengede duramıyorlar suyla nasıl yapacaklar, olmaz tabii, dedikodu olur. Neyse benim dememe gerek kalmadan oyuncular marifetlerini gösterdiler zaten. O sahne resmen havuza döndü. Şu sarı saçlı mavi gözlü bir kız vardı oyunda... Tuğba. O tutturmuştu ben suya basıyorum  benim çocuğum olmayacak diye. Timuçin de "Sen her şekilde doğurursun merak etme" demişti. Hayır hiç demiyordu ki benim sadece çocuğum olmaz ama insanlar bu oyunu izledikten sonra nasıl çocuklar yetiştirir? Bizden sonraki nesil neye benzer? Hiç unutmam Ozan belinde taşımayı başardığı su kovalarını eline alınca yerlere dökmüştü. İşte Melih'cim biz böyle oyuncularla çalışmıştık orada. Sahneyi sular altında gören Apo Abi ve Fatma Abla yardımımıza yetişmişlerdi sağ olsunlar. Apo Abi'nin elinde paspası gören isyankar Serkan "Apo Abi sopasını bir verir misin" demişti. Çalışmanın gittiği en son noktaysa Timuçin'in egzersizi tamamen yanlış anlayıp "Sabunu koydum leğene, gör başıma ne gele" türküsünü söylemesiydi.

 

Sonrasında bu delilerin ritimsel ve müziksel sorunlarıyla uğraşmıştık. Ah canım Muharrem, şimdilerde yaşadığı hafıza kaybında bu prova sürecinin payı olmadığını kim söyleyebilir ki? Bence kimse!!! Adam bu günleri,  bu zehirli tınıları, kendi elleriyle inşa ettiği bu dünyayı unutmak için her şeyi komple sildi. Halbuki önü çok açık bir yönetmendi. Ama tabi kusurları da yok değildi. Mesela o gün, önce birinci perde akış mı istersiniz yoksa ikinci perde çalışmak mı diye delilere sormuş, deliler bu soruya bir saat boyunca ortak bir cevap verememişlerdi. Hayır sen ne diye soruyorsun ki diyememiştim tabi, biliyorsun ben dedikoduyu hiç sevmem. Akışla başlamıştık. Birinci perde akışı bitince Muharrem notlarını okudu... Hızla Antre Cafe'ye yemek yenmeye çıkıldı... Yemek arasından sonra 2. Perde çalışılmaya başladı. Devamını da anlatmama gerek yok sanırım, sen biliyorsun zaten. Pencere provası biter bitmez bizim provanın son on dakikasına katılmıştın. Haaa... aklıma bir de şey geldi... sen "Burası daha hareketli ve eğlenceli, orada iki saat susmadan konuşuyorlar" gibisinden bir şeyler demiştin yanlış hatırlamıyorsam .Hay allah insan unutmuyor böyle şeyleri.... Neyse yarın aynı saatte buluşmak üzere sözleşip dağılmıştık...

 

Delilerden kalanlar;

 

Karşısındaki karakterin mesleğine karar veremeyen Devrim: Ne dediğini anlıyorum darbukacı... Ne dediğini anlıyorum davulcu... Seni anlıyorum çömlekçi... (sonunda dayanamayarak) Kimdin oğlum sen?

 

Repliğini unutunca dibine kadar doğaçlayan Kerem: Kleon, adama ihtiyacın olursa mutlaka ara...

(Sene M.Ö 354)

 

 

 

19. Prova Günü
Rüyasız bir prova günü daha geçirmiştik o gün. Topluca yapılan bir Rüya ısınması yerine ilk çalışma hakkını elde eden çiftimiz Tuna ve Tuğba sahnede bir süre tepinerek ısınmışlardı. Çeşitli ses-nefes egzersizleriyle birbirini yoklayan ikili nefeslerinin bitmesi sonucu yönetmene hazır olduklarını söyleyerek bu durumun üstünü kapatmışlardı. Durumun farkında olan ama ısınma sonrası sahneye başlamaları için oyunculara gerekli talimatları veren komutan Muharrem ciddiyetinden ödün vermemişti... Sahneye çalışmaya önceki rejiyi unutarak başlamışlardı demek biraz fazla olabilir belki. O kadar olmasa da bazı niyetleri fabrika ayarlarına döndürerek sahneye bir rot-balans ayarı yapılmıştı.Tuğba ve Muharrem bir münazaradaymışçasına karşılıklı konuşup sonra ortalarda bir yerlerde buluşmuşlardı. Klementina'nın güzellik ve güçle ilişkisinden tutun Tissafernes'le ilşkisine kadar oyunda ne kadar karakter varsa hepsiyle ilişkisi üzerine konuşmuşlardı. Az kalsın oyunun adını " Klementina'yı Unutun" olarak değiştirecektik. O zamanlar çok konuşurlardı bizimkiler. Gerçi geçenlerde Gözde'yle konuştum. Tuğba'nın hala muhtelif kişilerle, muhtelif zamanlarda Klementina hakkında konuştuğunu ve hala yıllar önce oynadığı rolün etkisinden çıkamayarak kendisini İstanbul Valisi sandığını söyledi. Bir zamanlar Efes hükümdarının karısını oynayan birinin zamanın kırbacına dayanamamış olması üzdü beni açıkçası...
Yaklaşık bir saat sonra Evren'in gelmesiyle Gardiyan sahnesini de fabrika ayarlarına döndürmek üzere  çalışmaya başlamıştık. Muharrem'in Tuna'nın oyununun yanlış olduğunu söylediği bir yerde Fatma abla'nın kulisten aniden çıkarak Tuna'ya " Bunun hayatı yanlış zaten... doğru oyna bakayım Tuna" demesi, sonra da aynı ciddiyetle kulise dönmesi o güne damgasını vurmuştu. İlk sahneyi atlattıktan sonra alkol dozu yüksek sahneyle devam etmiştik ve oradan da Tissafernes sahnesine bağlanmıştık. Tarihçileri ilgilendiren zamanlamalar milim milim çalışılırken Ozan başka diyarlarda provaya devam etmekteydi. Arka arkaya alınan bir kaç tekrarda geç kalan, erken davranan ve yine geç kalan Ozan Muharrem'in " Mahvettin oyunumu be!" tepkisiyle karşılaşınca kendine gelmişti. Kerem de " Allahım çıldıracağım ya!" diyerek ekibe bölümü bir an önce halledip ilerlemeleri için yalvarmıştı. Biz çıldıracakken Çağrı gelmişti ve müziklere baştan sona bakmaya başlamıştık. Müziklere bakılırken yemek saatinin biraz geç olması nedeniyle oyuncular küçük bir ayaklanma başlatmışlardı. Ayaklanma Muharrem'in " Daha üç dakikanız var, üç! Çalın!" diye bağırmasıyla bastırılmıştı. Herkes işine gücüne dönmüştü. Üç dakika sonra da beklenen yemek arası verilmiş, yemek arasından sonra geri kalan müziklerle delirmeceler eşliğinde prova bitmişti...
Not defterimde kalan bir kaç diyalog;
Çağrı: Bu parça biraz daha net olsa...
Muharrem: Arkadaşlar biraz daha net olursanız yalnız, rezil ettiniz beni...
Tuğba: Hocam ben biraz daha yüksek çalayım mı?
Muharrem: Merak etme sen. Herkes seni konuşacak oyundan sonra. Kimdi o kız diyecekler.
Deniz abi: Ya bu ortaokulda yapamadıklarını burada yapıyor...
Muharrem: Deniz abi yani uydurup uydurup replik yazıyorsunuz kendinize...
Deniz abi: Alkışı ben alacağım ama... kık kıh kıh

16 Eylül 2016 Cuma

 

19. Prova Günü

 

Rüyasız bir prova günü daha geçirmiştik o gün. Topluca yapılan bir Rüya ısınması yerine ilk çalışma hakkını elde eden çiftimiz Tuna ve Tuğba sahnede bir süre tepinerek ısınmışlardı. Çeşitli ses-nefes egzersizleriyle birbirini yoklayan ikili nefeslerinin bitmesi sonucu yönetmene hazır olduklarını söyleyerek bu durumun üstünü kapatmışlardı. Durumun farkında olan ama ısınma sonrası sahneye başlamaları için oyunculara gerekli talimatları veren komutan Muharrem ciddiyetinden ödün vermemişti... Sahneye çalışmaya önceki rejiyi unutarak başlamışlardı demek biraz fazla olabilir belki. O kadar olmasa da bazı niyetleri fabrika ayarlarına döndürerek sahneye bir rot-balans ayarı yapılmıştı.Tuğba ve Muharrem bir münazaradaymışçasına karşılıklı konuşup sonra ortalarda bir yerlerde buluşmuşlardı. Klementina'nın güzellik ve güçle ilişkisinden tutun Tissafernes'le ilişkisine kadar oyunda ne kadar karakter varsa hepsiyle ilişkisi üzerine konuşmuşlardı. Az kalsın oyunun adını "Klementina'yı Unutun" olarak değiştirecektik. O zamanlar çok konuşurlardı bizimkiler. Gerçi geçenlerde Gözde'yle konuştum. Tuğba'nın hala muhtelif kişilerle, muhtelif zamanlarda Klementina hakkında konuştuğunu ve hala yıllar önce oynadığı rolün etkisinden çıkamayarak kendisini İstanbul Valisi sandığını söyledi. Bir zamanlar Efes hükümdarının karısını oynayan birinin zamanın kırbacına dayanamamış olması üzdü beni açıkçası...

 

Yaklaşık bir saat sonra Evren'in gelmesiyle Gardiyan sahnesini de fabrika ayarlarına döndürmek üzere  çalışmaya başlamıştık. Muharrem'in Tuna'nın oyununun yanlış olduğunu söylediği bir yerde Fatma abla'nın kulisten aniden çıkarak Tuna'ya " Bunun hayatı yanlış zaten... doğru oyna bakayım Tuna" demesi, sonra da aynı ciddiyetle kulise dönmesi o güne damgasını vurmuştu. İlk sahneyi atlattıktan sonra alkol dozu yüksek sahneyle devam etmiştik ve oradan da Tissafernes sahnesine bağlanmıştık. Tarihçileri ilgilendiren zamanlamalar milim milim çalışılırken Ozan başka diyarlarda provaya devam etmekteydi. Arka arkaya alınan bir kaç tekrarda geç kalan, erken davranan ve yine geç kalan Ozan Muharrem'in " Mahvettin oyunumu be!" tepkisiyle karşılaşınca kendine gelmişti. Kerem de "Allahım çıldıracağım ya!" diyerek ekibe bölümü bir an önce halledip ilerlemeleri için yalvarmıştı. Biz çıldıracakken Çağrı gelmişti ve müziklere baştan sona bakmaya başlamıştık. Müziklere bakılırken yemek saatinin biraz geç olması nedeniyle oyuncular küçük bir ayaklanma başlatmışlardı. Ayaklanma Muharrem'in "Daha üç dakikanız var, üç! Çalın!" diye bağırmasıyla bastırılmıştı. Herkes işine gücüne dönmüştü. Üç dakika sonra da beklenen yemek arası verilmiş, yemek arasından sonra geri kalan müziklerle delirmeceler eşliğinde prova bitmişti...

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

Çağrı: Bu parça biraz daha net olsa...

Muharrem: Arkadaşlar biraz daha net olursanız yalnız, rezil ettiniz beni...

 

Tuğba: Hocam ben biraz daha yüksek çalayım mı?

Muharrem: Merak etme sen. Herkes seni konuşacak oyundan sonra. Kimdi o kız diyecekler.

Deniz Abi: Ya bu ortaokulda yapamadıklarını burada yapıyor...

 

Muharrem: Deniz Abi yani uydurup uydurup replik yazıyorsunuz kendinize...

Deniz Abi: Alkışı ben alacağım ama... Kık kıh kıh

 

 

 

 

15 Eylül 2016 Perşembe

 

 

18. Prova Günü
Rüya gelir gelmez oyuncuları fazla yormayacağını söyleyerek herkesi sandalyelere oturtmuştu. Sandalyede ayak koklama usulüyle iç ve dış bacak çalışması başlamıştı. Bu sırada geç kalan Ozan kapıdan içeri girmişti. Ozan merdivenlerden aşağı birçok kez özür dileyerek inerken Rüya " Hocam iyice cıvıdık, ne olacak bu tiyatronun hali" diyen Tuğba'nın ispiyonculuk hevesini kursağında bırakarak " Tamam hazır cıvımışken sola doğru biraz daha cıvıyın bari, iyice açılın" demişti. "Ah, oh" nidaları arasında denge çalışmasına geçmişti oyuncular. Rüya oyunculara dengelerini bulmaları için yaptırmadığı çalışma kalmamasına rağmen tek tek sandalyelerinde başında nöbet beklemişti. Korkudan dengede durmayı başaran oyuncular bu anlamda bir ilk olmuşlardı. Tuğba da değişik hareketlerle dengesini bulamaya çalışırken kendisini yönetmene göstermeyi ihmal etmemişti. O zamanlar denge falan yine iyi durumdalardı, bakmayın siz böyle yazdığıma. Yaklaşık on sene önce bir yemekte bir araya gelmişti ekip. Ben de gitmiştim. Zamanın çakı gibi oyuncularını sandalyede oturamaz şekilde gördükten sonra sandalye üzerinde geçirdikleri zamanları arar olmuştum. Ayakların löpçük kalmamasına özen gösteren Rüya bu yönde bir çalışma daha yaptırarak günlük ısınmanın sonun geldiğimizi ilan etmişti...
Önceki gün tıkandığımız Tissafernes sahnesiyle başlamıştık çalışmaya. "Tissafernes Sahnesinin Soruları" bölümümüzü atlattıktan sonra prova kostümler için ölçü alınmaya gelinmesiyle kısa bir kesintiye uğramıştı. Herkes boyunun ölçüsünü alacak şimdi diyerek dikkatleri üzerime çekmiştim. Tabi ki önüme getirilen kötü espri kutusuna belli bir meblağ bırakmak zorunda kalmıştım. Ölçülerin alınmasının ardından ikinci perdeye şöyle bir girişilmişti. Oyuncuların sahne üstünde ne yapacaklarına dair muhtelif sorularına Muharrem " Vallahi ben de daha bilmiyorum, bir oynayın da ne olduğunu görelim" tadında cevaplar vermişti. Herkes kendini boşluğa öylesine bırakmıştı ki Evren'e sufle vermeyi unuttuğumuz bir yerde Muharrem " Allah aşkına biri laf versin şu adama" diyerek Evren'i kurtarmıştı. Yemek arasının ardından oyunun sonuna doğru kalan beş sayfayı yampiri yampiri oynamıştık. Haluk Abi'nin gelmesiyle birinci perde akışına başlamak için kısa bir ara vermiştik...
Akışın ardından Haluk Abi fikirlerini paylaşmıştı bizlerle. Oyunun ihtiyaç duyduğu oyunculuk biçimi içinde doğal olanı bulmamız gerektiğini söylemişti. Kurulan dünyanın çok güzel olduğunu ve çok keyif verdiğini söyleyerek özellikle oyunu destekleyen unsurlarla birlikte oynamamız gerektiğini söylemişti. Malzemenin iyi olduğunu ve çok daha iyi bir yere gideceğini de söyleyerek yorgunluğumuzun içinde biraz moral bulmamızı sağlamıştı. Biz de yarının programını yaparak dağılmıştık...
Not defterimde kalan bir kaç diyalog;
Isınma sırasında kim olduğunu tespit edemediğimiz biri: Bu çalışmadan sonra eve gidip uyusak mı?
Rüya: Kim o?
Haluk Abi: Şahanesiniz...Hepinizi öpüyorum yanağınızdan, kulağınızdan, her yerinizden...
Deniz Abi: Öyle mi yapılıyor burada ya? Önceden bilseydim ben...
Haluk Abi: Tabi. Biz burada öptük mü tam öperiz...
(Deniz Abi tedirginlikle etrafa bakar)
Haluk Abi: Bu bir bale olsaydı mesela...
Deniz Abi: Ben aranızda olmazdım büyük ihtimalle...
Haluk Abi: O zil sesini neyle yapıyorsunuz? Üçgen mi?
Muharrem: Zil o. Üçgen isteseydik üçgen koyardık. Hiç sevmem ben üçgen...
Haluk Abi: Bu da manyak işte ben ne yapayım? Deli bu deli...
Haluk Abi: İkinci perdeden bir şey yaptınız mı?
Muharrem: Bugün başladık.
Deniz Abi: Onu da gösterelim isterseniz...
Akışta aksayan bir yer hakkında konuşulurken;
Deniz Abi: Bizde iki tane geri zekalı var, o kadar güzel oynadılar ki o sahneyi ben izlerken ritme girmeyi unuttum...

18. Prova Günü

 

Rüya gelir gelmez oyuncuları fazla yormayacağını söyleyerek herkesi sandalyelere oturtmuştu. Sandalyede ayak koklama usulüyle iç ve dış bacak çalışması başlamıştı. Bu sırada geç kalan Ozan kapıdan içeri girmişti. Ozan merdivenlerden aşağı birçok kez özür dileyerek inerken Rüya " Hocam iyice cıvıdık, ne olacak bu tiyatronun hali" diyen Tuğba'nın ispiyonculuk hevesini kursağında bırakarak " Tamam hazır cıvımışken sola doğru biraz daha cıvıyın bari, iyice açılın" demişti. "Ah, oh" nidaları arasında denge çalışmasına geçmişti oyuncular. Rüya oyunculara dengelerini bulmaları için yaptırmadığı çalışma kalmamasına rağmen tek tek sandalyelerinde başında nöbet beklemişti. Korkudan dengede durmayı başaran oyuncular bu anlamda bir ilk olmuşlardı. Tuğba da değişik hareketlerle dengesini bulamaya çalışırken kendisini yönetmene göstermeyi ihmal etmemişti. O zamanlar denge falan yine iyi durumdalardı, bakmayın siz böyle yazdığıma. Yaklaşık on sene önce bir yemekte bir araya gelmişti ekip. Ben de gitmiştim. Zamanın çakı gibi oyuncularını sandalyede oturamaz şekilde gördükten sonra sandalye üzerinde geçirdikleri zamanları arar olmuştum. Ayakların löpçük kalmamasına özen gösteren Rüya bu yönde bir çalışma daha yaptırarak günlük ısınmanın sonun geldiğimizi ilan etmişti...

 

Önceki gün tıkandığımız Tissafernes sahnesiyle başlamıştık çalışmaya. "Tissafernes Sahnesinin Soruları" bölümümüzü atlattıktan sonra prova kostümler için ölçü alınmaya gelinmesiyle kısa bir kesintiye uğramıştı. Herkes boyunun ölçüsünü alacak şimdi diyerek dikkatleri üzerime çekmiştim. Tabi ki önüme getirilen kötü espri kutusuna belli bir meblağ bırakmak zorunda kalmıştım. Ölçülerin alınmasının ardından ikinci perdeye şöyle bir girişilmişti. Oyuncuların sahne üstünde ne yapacaklarına dair muhtelif sorularına Muharrem " Vallahi ben de daha bilmiyorum, bir oynayın da ne olduğunu görelim" tadında cevaplar vermişti. Herkes kendini boşluğa öylesine bırakmıştı ki Evren'e sufle vermeyi unuttuğumuz bir yerde Muharrem "Allah aşkına biri laf versin şu adama" diyerek Evren'i kurtarmıştı. Yemek arasının ardından oyunun sonuna doğru kalan beş sayfayı yampiri yampiri oynamıştık. Haluk Abi'nin gelmesiyle birinci perde akışına başlamak için kısa bir ara vermiştik...

 

Akışın ardından Haluk Abi fikirlerini paylaşmıştı bizlerle. Oyunun ihtiyaç duyduğu oyunculuk biçimi içinde doğal olanı bulmamız gerektiğini söylemişti. Kurulan dünyanın çok güzel olduğunu ve çok keyif verdiğini söyleyerek özellikle oyunu destekleyen unsurlarla birlikte oynamamız gerektiğini söylemişti. Malzemenin iyi olduğunu ve çok daha iyi bir yere gideceğini de söyleyerek yorgunluğumuzun içinde biraz moral bulmamızı sağlamıştı. Biz de yarının programını yaparak dağılmıştık...

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

Isınma sırasında kim olduğunu tespit edemediğimiz biri: Bu çalışmadan sonra eve gidip uyusak mı?

Rüya: Kim o?

 

Haluk Abi: Şahanesiniz...Hepinizi öpüyorum yanağınızdan, kulağınızdan, her yerinizden...

Deniz Abi: Öyle mi yapılıyor burada ya? Önceden bilseydim ben...

Haluk Abi: Tabi. Biz burada öptük mü tam öperiz...

(Deniz Abi tedirginlikle etrafa bakar)

 

Haluk Abi: Bu bir bale olsaydı mesela...

Deniz Abi: Ben aranızda olmazdım büyük ihtimalle...

 

Haluk Abi: O zil sesini neyle yapıyorsunuz? Üçgen mi?

Muharrem: Zil o. Üçgen isteseydik üçgen koyardık. Hiç sevmem ben üçgen...

Haluk Abi: Bu da manyak işte ben ne yapayım? Deli bu deli...

 

Haluk Abi: İkinci perdeden bir şey yaptınız mı?

Muharrem: Bugün başladık.

Deniz Abi: Onu da gösterelim isterseniz...

 

Akışta aksayan bir yer hakkında konuşulurken;

Deniz Abi: Bizde iki tane geri zekalı var, o kadar güzel oynadılar ki o sahneyi ben izlerken ritme girmeyi unuttum...

 

 

 

14 Eylül 2016 Çarşamba

 

17. Prova Günü

 

Provaya Serkan'ın açtığı bayram şarkısıyla başlamıştık. Bugün bayram erken kalkın çocuklar diye şarkı mı olur demiştik. Aslında sorun şarkıda değildi. Biz erken kalktığımız için hayata karşı öfkeliydik. İki gün biraz da olsa uyuyabildikten sonra erken kalkmak tatilin ağızda kalan tadını hatırlatmıştı belki. Neyse olayı fazla dramatik hale getirmenin lüzumu yok. Ben yaşlandıkça biraz duygusallaştım kusura bakmayın... Bayram havasından ekibi tabi ki de Rüya çıkartacaktı. Getirdiği beyaz eldivenleri oyunculara giydirerek kim bilir yine neyi amaçlıyor diye düşünürken biz, ellerin kolların havada gezdiği bir çalışma başlamıştı. Bir Türk Sanat Müziği korosu edasıyla hareket eden oyuncuların bu havadan çıkışları da yine Rüya'yla olmuştu. "Ayaklar löpçük kalmasın" kampanyasıyla oyuncuları ayaklarını en iyi şekilde kullanmaları için biraz teşvik biraz da tehdit eden Rüya ayna çalışmasıyla ısınmayı noktalamıştı.

 

 

İhtiyaç molasının ardından bayram öncesini ne kadar hatırlıyoruz çalışmasına geçilmiş ve ekibe bir nazar boncuğu takılmıştı. Belliydi, herkes dersine çalışıp gelmişti provaya. Müzikleri çok büyük oranda doğru çalan ekip, önemli detayları da hatırlayarak yönetmenin yüzünü güldürmeyi başarmıştı. Krissipos- Herostratos sahnesi bir kere çalışılıp çok gülünmekten zor bitirilmişti. Zurnanın zırt dediği yer olan en az çalıştığımız Tissafernes ve Tarihçiler sahnesine geçilmişti. Bu sahnede ezberleri harika olan oyuncuları tek bir sufle bile almadan şakır şakır oynadılar demek isterdim ama öyle olmamıştı. Ezgi'den ortalama iki buçuk saniyede bir sufle isteyen oyuncular bu alanda kendilerine ait rekoru kırmışlardı. Ezber olmaması sonucu zar zor da olsa ilerleyen bir sahne haline dönüşmüştü. Biz de yapabildiğimiz kadarını yaparak bazı net olmayan reji kırıntılarını pencereden aşağı silkelemiştik. (Yaşlandıkça biraz romantikleştiğimi söylemiş miydim size?)

 

19.50'de birinci perde akışına başlamıştık. Oysaki biz provanın biteceğini düşünmüştük. Öyle olmamıştı. Ne hayal ettiysek olmadı be abicim... Neyse akışa başlamıştık sonuçta. Muharrem son sahneye gelmeden önce akışı keserek o bölüme kadar olan notları vermişti oyunculara. Oyunun nasıl bir oyunculuk biçimine ihtiyaç duyduğunu konuşmuştuk. Sahnelerin değerlerini bulması gerektiğini, bunun için de doğru eforlarla oynanması gerektiğini söylemişti Muharrem. Ezberlerin yarına kadar tamamlanmasını isteyerek Tuna ve Evren dışındakileri özgürlüklerine kavuşturmuştu.

İlk perdedeki üç sahneyi de çalışmıştık arka arkaya. Provada kaçıncı saate girdiğimizi unutmaya başladığımız sırada yorulduğumuzu fark ederek provayı bitirmiştik...

 

 

Not defterimde kalan bir kaç diyalog;

 

Isınma serzeniş Timuçin'den: Ağlayacağım ben, ağlamak serbest mi?

 

Tuğba: Arkadaşlar Timuçin emekli balet, siz bilmiyorsunuz.

 

Kerem ayna çalışması sırasında ortaya gelir: Nasıl bir şey istiyorsunuz Rüya hocam?

Rüya: Kısmet be....

 

Serkan provaya başlarken ekibi motive eder: Haydi, yarın yokmuş gibi...

 

Muharrem: Timuçin bak orada yanak veriyorsunuz birbirinize, vermeyin...

Timuçin: Ben veriyor muyum?

Tuna: Ben veriyorum.

Muharrem: Vermeyin.

 

Muharrem Tuna'ya: Aman Tuna yani replik var diye hemen gir, hemen gir!

Tuna: Replik varsa girerim abi ben...

 

Tuğba'nın içinden çıkamadığı replik: Hemen taray sarihçileri bunu kayda geçirsinler.... Aha yine olmadı!

 

11 Eylül 2016 Pazar

 

16. Prova Günü

 

Güne saat 12.00 itibariyle Serkan'ın "Vallahi ağlayacağım şimdi ya" cümlesiyle başlamıştık. İki eli iki ayağı üzerinde dururken bunu söylediği için trajik olmaktan öte komik olan Serkan, bize adeta nefret dolu bakışlar fırlatmıştı. Serkan tam kendine gelmek üzereyken Rüya herkesi koltukların arasında koşturmaya başlamıştı. Protesto etme hakkını kullanamadan adapte olmak zorunda kalan Serkan ve yandaşları kaderlerine razı olmuşlardı. Tam umutlarını yitirdikleri anda Muharrem yukarıdan kapıyı açıp oyuncuları kaçırma ve antre kafe'ye götürmeye teşebbüs etmişti. İlk müridi Timuçin Rüya tarafından öğle yemeğinden mahrum bırakılınca ekibin geri kalanı da tırsmış ve Muharrem'i yüzüstü bırakmıştı. Daha sonra Rüya'nın getirdiği renkli ışıklı topları ekipçe duvara atma çalışmasıyla squash tadında bir ısınma yöntemi keşfetmiş olmuştuk. Isınmaya başlarken Devrim'in itirafı Rüya hariç hepimizi derinden etkilemişti. Devrim aynen şu ifadeleri kullanmıştı; " Hocam dün benim doğum günümdü, birazcık kutladım da şu an midem ve başım feci durumda". Biz bu ifadelere karşı Rüya'dan bilimsel bir öneri beklerken Rüya" Geçer annem, gel sen..." diyerek alternatif tıbbın savunucusu olduğunu herkese göstermişti. Bütün bunlardan biraz sonra ben de Muharrem'e çay getirmek için sahneden bir süreliğine ayrılmış, dönüşte Muharrem'i kendini kaybetmiş bir şekilde dans derken bulmuştum. Ben şaşkınlık içinde çayı elimden düşürürken o da bana yakalanmanın paniğiyle " Ne yapayım başka türlü tahammül edemiyorum cık cıklı, renkli toplara... ne yapayım?" diye bağırmıştı...

 

Hummalı bir ısınmanın ardından fazla ısınan oyuncuları biraz sakinleştirmek ve nerede ne yaptıklarını hatırlatmak için bir teknik prova almalarını istemişti Muharrem. Özellikle geçişlerdeki müzikler, sahnelerin önemli bölümleri ve ekibin topluca zıpıttığı ve Muharrem'i de zıpıttırdığı yerler çalışılmıştı. Teknik provanın ardından yemek arsından önce kısa bir toplantı yapmış ve gidişat hakkında konuşmuştuk. Yemek arasının ardından Özlem gelip kostümler için yaptığı çizimleri göstermişti. Herkes memnun bir şekilde provaya başlamıştık. Muharrem müzik çalışmasından tatmin olduğu anda birinci perde akış talimatı vererek ekipte " Ne olacak lan şimdi" havasının esmesine sebep olmuştu. Akışın ardından kısa bir konuşma sonrası ekip iki günlük bayram tatilini kucaklamıştı...

 

Not defterimde kalan birkaç diyalog;

 

Muharrem topları duvara atma çalışması sırasında reji masasından seslenir: Yıkın tiyatroyu yıkııın! HAHAHAHA! Tiyatroda herkes çok mutlu!

 

(Alt Metin: Mahvettiniz oyunumu... bu ne be her yerde cık cık toplar !)

 

Muharrem: Deniz Abi orada hemen girmeniz gerekiyor.

Deniz Abi: Evet başka türlü olmayacak Muharrem.

 

Devrim müzik çalışması sırasında: Yani siz ölçünün yarısında başlıyorsunuz, bir sol bir fa diyez var burada...

Timuçin: Haa bir sol bir fa diyez varsa tamam ben yaparım o zaman...

Muharrem: Timuçin sen solu oyna, Tuna sen de fa diyezi...

Ekip: ???

 

Muharrem: Hayır Deniz Abi yanlış oldu o

 

Deniz Abi: Tamam canım ben seni denemiştim zaten...

 

10 Eylül 2016 Cumartesi 

14. Prova Günü
Rüya o gün sahneden de çıkartmıştı milleti. O güne kadar belli oranda delilik içeren çalışmaların zirve yapmaya başladığı günlerden biriydi. Koltukların arasından koşturdu, atlattı, zıplattı. Döne döne, geri geri ve en nihayetinde düz koşular yapan ekip kulplu beygir kategorisinde olimpiyatlara katılacak hale gelmişti. Dokunmadıkları koltuk kalmadan canla başla dönmüşlerdi koltuklar arasında. Oyunun bir beden performansına dönebileceğine ilişkin şüphelerimiz her geçen gün artıyordu ama Rüya hız kesmek niyetinde değildi. Bir ara herkes çil yavrusu gibi sağa sola dağılmış, ortada ne asistan ne de yönetmen kalmıştı. Ben başlarında nöbetci gibi beklemiştim. Bu arada dokuz yengeç ve yengeçbaşı Serkan da yürüye yürüye sahneye ulaşmışlardı. Sonra sahnede bir çeşit kabile dansı başlamıştı. Rüya iki sandalyeye bağladığı iplerin üzerinden oyunucları atlatarak bir ateş dansı başlatmıştı. Ayrıca oyunculardan ikişer ikişer aynı anda hareket etmelerini isteyerek kabile geleneklerini sürdürmelerini istemişti...
Kişisel müzik çalışmalarıyla delirmece seansı başlamıştı. Müzik ruhun gıdası derler ama fazla gıda da iyi değildir. Üç ses, dört nota, beş ölçü, iki ton aşağı, bir oktav yukarı, ben nerdeyim, ben kimim? Kafalar allak bullak ilk sahneye geçmiştik. Tam oynayacaklar da oyunculuk izleyeceğiz derken Herostratos'un tiradındaki müzik zamanlamalarıyla tekrardan müzik batağına saplanmıştık. Zamanlamalar yüzünde zaman algısını kaybetmeninin eşiğine gelen ekipten bazıları oyundan sonra bir süreliğine Güney Kamboçya'da pandalarla rehabiltasyon programına katılmıştı. O süreci de atlatıp hayata dönmeyi bilmişlerdi ama...
İlk perdenin ortasındaki kısacık Gardiyan sahnesine geçmiştik. İki kez çalışmıştık. Tam Klementina-Herostratos sahnesine geçecekken Timuçin bir yerin müziğinin hatırlatılmasını istemişti. Biz de hep birlikte hatırlamıştık ama müziğin ne olduğunu değil orada müziğin olmadığını hatırlamıştık. Sahneyi keserek çalıştıktan sonra Muharrem sahnenin içinin mutlaka dolu olması gerektiğini aksi takdirde çok riskli bir sahne haline geldiğini ve anlatmak istediği şeyden uzaklaştığını söylemişti. Herostratos ve Gardiyan'nın yer aldığı alkol düzeyi yüksek sahneyi çalışarak devam etmiştik. Bir yere yarım saat gülüp provaya elimizde olmayan sebeplerle ara vermek zorunda kalmıştık. Sonuçta ortaya komik olmaması mümkün olmayan bir sahne çıkmıştı...
Not defterimde kalan birkaç diyalog;
Evren: Abi yapamıyorum yaa!
Muharrem: Yaa, hayır oluyo be salak!
Klementina'nın eteğinin açılması üzerine Tuna: Klementina o nasıl kıyafet öyle??
Muharrem: Timuçin bi versene ritmi...
Timuçin: Muharrem veremiyorum şu an!
Timuçin boğazına bir şey kaçması üzerine su içmek için ara vermek isteyince Tuna: Abi hep aynı numaralar ya!
Muharrem: Biliyorum da abi ne yapayım???
Tuna: Abi çok mu saçmalıyoruz acaba ya?
Muharrem: Yönetmen öyle istedi dersin...
Timuçin: Kendim için 150 drehmi veririm?
Tuna: Drehmi mi verirsin?
Timuçin: Tabi, drehmi...

 

15. Prova Günü

 

Rüya o gün sahneden de çıkartmıştı milleti. O güne kadar belli oranda delilik içeren çalışmaların zirve yapmaya başladığı günlerden biriydi. Koltukların arasından koşturdu, atlattı, zıplattı. Döne döne, geri geri ve en nihayetinde düz koşular yapan ekip kulplu beygir kategorisinde olimpiyatlara katılacak hale gelmişti. Dokunmadıkları koltuk kalmadan canla başla dönmüşlerdi koltuklar arasında. Oyunun bir beden performansına dönebileceğine ilişkin şüphelerimiz her geçen gün artıyordu ama Rüya hız kesmek niyetinde değildi. Bir ara herkes çil yavrusu gibi sağa sola dağılmış, ortada ne asistan ne de yönetmen kalmıştı. Ben başlarında nöbetçi gibi beklemiştim. Bu arada dokuz yengeç ve yengeç başı Serkan da yürüye yürüye sahneye ulaşmışlardı. Sonra sahnede bir çeşit kabile dansı başlamıştı. Rüya iki sandalyeye bağladığı iplerin üzerinden oyunucları atlatarak bir ateş dansı başlatmıştı. Ayrıca oyunculardan ikişer ikişer aynı anda hareket etmelerini isteyerek kabile geleneklerini sürdürmelerini istemişti...

 

 

Kişisel müzik çalışmalarıyla delirmece seansı başlamıştı. Müzik ruhun gıdası derler ama fazla gıda da iyi değildir. Üç ses, dört nota, beş ölçü, iki ton aşağı, bir oktav yukarı, ben nerdeyim, ben kimim? Kafalar allak bullak ilk sahneye geçmiştik. Tam oynayacaklar da oyunculuk izleyeceğiz derken Herostratos'un tiradındaki müzik zamanlamalarıyla tekrardan müzik batağına saplanmıştık. Zamanlamalar yüzünde zaman algısını kayıp etmeninin eşiğine gelen ekipten bazıları oyundan sonra bir süreliğine Güney Kamboçya'da pandalarla rehabilitasyon programına katılmıştı. O süreci de atlatıp hayata dönmeyi bilmişlerdi ama...

 

İlk perdenin ortasındaki kısacık Gardiyan sahnesine geçmiştik. İki kez çalışmıştık. Tam Klementina-Herostratos sahnesine geçecekken Timuçin bir yerin müziğinin hatırlatılmasını istemişti. Biz de hep birlikte hatırlamıştık ama müziğin ne olduğunu değil orada müziğin olmadığını hatırlamıştık. Sahneyi keserek çalıştıktan sonra Muharrem sahnenin içinin mutlaka dolu olması gerektiğini aksi takdirde çok riskli bir sahne haline geldiğini ve anlatmak istediği şeyden uzaklaştığını söylemişti. Herostratos ve Gardiyan'nın yer aldığı alkol düzeyi yüksek sahneyi çalışarak devam etmiştik. Bir yere yarım saat gülüp provaya elimizde olmayan sebeplerle ara vermek zorunda kalmıştık. Sonuçta ortaya komik olmaması mümkün olmayan bir sahne çıkmıştı...

 

Not defterimde kalan birkaç diyalog;

 

Evren: Abi yapamıyorum yaa!

Muharrem: Yaa, hayır oluyo be salak!

 

Klementina'nın eteğinin açılması üzerine Tuna: Klementina o nasıl kıyafet öyle??

 

Muharrem: Timuçin bi versene ritmi...

Timuçin: Muharrem veremiyorum şu an!

 

Timuçin boğazına bir şey kaçması üzerine su içmek için ara vermek isteyince Tuna: Abi hep aynı numaralar ya!

Muharrem: Biliyorum da Abi ne yapayım???

 

Tuna: Abi çok mu saçmalıyoruz acaba ya?

Muharrem: Yönetmen öyle istedi dersin...

 

Timuçin: Kendim için 150 drehmi veririm?

Tuna: Drehmi mi verirsin?

Timuçin: Tabi, drehmi...

 

 

 

9 Eylül 2016 Cuma

 

14.Prova Günü

 

Rüya o gün gelip herkesi bileklerinden birbirine bağlamıştı. Bu cümleyi okuduğunuz zaman kafanızda neler canlandı kim bilir... Ama Rüya'nın giderek çığırından çıkmaya başladığı günlere gelmiştik. İpleri ellerine takmaya çalışırken parmaklarına takanlar, parmağına yüzüğünü takmış düğününü bekler gibi bekleyen çiftler ve ne yaptığı hakkında en ufak fikri olamayanlar olmak üzere ekip üçe bölünmüştü. Tam bu karmaşayı atlatmak üzereyken Rüya ayak bileklerine de ipleri bağlayarak ekibi beraber hareket etmeye zorlamıştı. Bu şekilde olabildiğince sınırlı hareketler yapabilen ekip en sonunda daha yüce bir amaca ulaşmayı deneyerek ipleri çözmeye çalışmıştı. Herkes kendine gelmeye çalışırken Muharrem reji masasından "El işi dersine çevirdiniz be provayı" diye haykırmıştı. Kader de kulağıma eğilip" Bak bir deli kuyuya taş attı on akıllı onu çıkartmaya çalışıyor" diyerek zalimce çalışmayı izlemeye devam etmişti. Zalimce falan da değildi aslında durum gerçekten oydu. Kendini iplerden kurtardığını sananlar da son anda bir taraflarının takılı kaldığını görerek ağlamaya başlamışlardı. Diğerleri de onlara canla başla yardım etmişti. Ekip adeta kenetlenmişti. Yani mecazi anlamda değil gerçekten kenetlenmişti... Bir ara içeriden sesleri duyan Fatma abla da sahneye gelip bir süre "Ne yapıyor bu manyaklar burada?" bakışları attıktan sonra koşarak kulise kaçmıştı. O provadan sonra bazı oyuncuların ısınmayı yekten bıraktıkları geldi kulağıma...

 

Tissafernes sahnesiyle başlamıştık çalışmaya. Bunu Tissafernes olmadan yapmak biraz zor olsa da başarmıştık. Zamanlamalar, müzikler, giriş, çıkış derken ara vermeyi unutmuştuk. İkinci tekrarda yorulmadan teknik olarak neler yaptığımızı hatırlamıştık. Biz hatırlarken Çağrı da müziklere bakmıştı. Yemek arasından sonra bir bakalım ne olacak diye birinci perde başından "Allah ne verdiyse" motivasyonuyla başlamıştık. İlerledikçe gördük ki Allah çok vermemiş, baya bir takılmışız. Neyse takıldığımız yerleri hatırlayarak devam etmiştik. Bir süre sonra Evren ve Tuna dışındakilerle vedalaşarak Herostratos-Gardiyan sahnelerine dalmıştık. Çalıştıkça çalıştılar... az kalsın oyunu tek sahne haline getirecektik. Oyunun başındaki sahneyi arka arkaya çalışarak her şeyini aklımıza kazımıştık. O bölümü hallettikten sonra ilk perdenin ortalarındaki küçücük bir sahneye geçmiştik. Sahnenin toplamda bir sayfa bile olmamasından dolayı gaza gelen Muharrem, Tuna ve Evren üçlüsü sahneyi zibilyon kere çalışarak bizim bile sahneyi gözü kapalı oynayabilecek kıvama gelmemizi sağlamışlardı. Şimdilerde de üçü arada buluşup okey, pişti falan oynuyorlar. Eski şanlı günlerin anılarından başka bir şey kalmadı ellerinde...

 

Not defterimde kalan birkaç diyalog;

 

Muharrem'in bir sahneye yorumu: Tamam, şimdi bunun gerçeğini yapalım...

 

Evren ne yapacağını bulamadığı bir anda oldukça dürüsttür; Abi gerçekten ne yapacağımı bilmiyorum, çok zavallıyım şu an.

 

 

 

 

7 Eylül 2016 Çarşamba

 

 

13.Prova Günü
O gün Rüya gelmemişti. Rüya'nın gelmediği gün ne hikmetse bütün oyuncular tam saatinde gelmişlerdi. Saat 12' yi biraz geçerken sahnede toplaşılmıştı. Muharrem Gözde'den kendilerine has olan ebelemece oyununu ekibe öğretmesini istemişti. Gözde parça parça da olsa anlatmış, herkes kıyısından köşesinden de olsa anlamıştı. Bir tek Serkan oyunun çeşitli yönlerini anlamamış, anladıktan sonra bir süre de anlamamakta ısrar etmişti. Serkan'a oyunu sakince bir kez daha anlatıp anladığından emin olduktan sonra oynamaya devam etmişti ekip. Muharrem kazanana sonraki provada bir hediye vereceğini söylemişti. Oyun sonunda kazanan Tuğba, hediyesini hemen isteyerek tez canlılığını kanıtlamıştı. Oyunu anladığını düşündüğümüz Serkan, Gözde onu ebelemek üzere üstüne koştuğunda ekipten birinin ismini söyleyerek kurtulması gerekirken "Faruk" diye bağırarak oyun kuralları dışına çıkmayı başarmıştı...
Gözde usulu ebelemecenin ardından Çağrı'yla müzik çalışması başlamıştı. Bu da yazınca kötü müzik programı ismi gibi durdu ama öyle değildi tabi. O gün üç günlük aranın ardından aramızda olan Evren'in varlığı bizi ister istemez Gardiyan sahnelerini çalışmaya sürüklemişti. Herostratos-Gardiyan sahnesi önce teknik olarak hatırlanmıştı. Bakmıştık ki herkes hatırlıyor bir de ekibin tamamıyla birlikte olayın özüne inmiş ve detaylı bir çalışmaya başlamıştık. Gazımızı alamayıp Gardiyanın ikinci sahnesini de çalıştıktan sonra ekibin Tuğba, Tuna, Evren ve Timuçin dışındaki üyeleriyle vedalaşıp provaya hunharca devam etmiştik. Krissipos- Herostratos, Gardiyan- Herostratos, Klementina-Herostratos. Herostratos üçlü kombosu bizi bekliyordu ama biz hazırdık. Krissipos sahnesinde Timuçin bizi güldürmüştü. Gülerken bir de bakmıştık ki onla da vedalaşmışız, hatta Evren'i de göndermişiz, Heros ve Klementina kalmışlar başbaşa. Madem başbaşa kaldı bunlar bölüm bölüm çalışalım demiştik. "Daha da detaylı çalışamayız artık ya " dediğimiz yerde detaylara gömülmüştük. Ama ben oyunculara demiştim o zamanlar öyle çok yeni şeyler bulmayın sürekli Muharrem hızını alamaz coşar diye. Sonra şikayet etmeyin bu prova neden on saat sürüyor diye de uyarılarıma uyarı eklemiştim ama dinlememişlerdi. Neyse dokuzuncu saate girerken Muharrem bitirmişti provayı ama o gün gelecek günlerin habercisiydi...
Not defterimde kalan birkaç diyalog;
Sahneyi çalışırken Evren: Bunun gibi mi Muharrem?
Muharrem: Gibi... ama bunun gerçeği...
Muharrem'in Evren'e gösterdiği reji sonrası Deniz abinin tepkisi: Muharrem çok adisin ya!
Muharrem: Tek başlı olan çan.... Şu an böyle cümleler kurduğuma inanamıyorum !
Şarkı söylemeye çalışan Evren'le Deniz abinin dalga geçmesi sonucu Evren: Muharrem Deniz abi benim moralimi bozuyor yalnız...
Deniz abi: Ben ne yaptım ya yardımcı olmaya çalışıyorum...

13.Prova Günü

 

O gün Rüya gelmemişti. Rüya'nın gelmediği gün ne hikmetse bütün oyuncular tam saatinde gelmişlerdi. Saat 12'yi biraz geçerken sahnede toplaşılmıştı. Muharrem Gözde'den kendilerine has olan ebelemece oyununu ekibe öğretmesini istemişti. Gözde parça parça da olsa anlatmış, herkes kıyısından köşesinden de olsa anlamıştı. Bir tek Serkan oyunun çeşitli yönlerini anlamamış, anladıktan sonra bir süre de anlamamakta ısrar etmişti. Serkan'a oyunu sakince bir kez daha anlatıp anladığından emin olduktan sonra oynamaya devam etmişti ekip. Muharrem kazanana sonraki provada bir hediye vereceğini söylemişti. Oyun sonunda kazanan Tuğba, hediyesini hemen isteyerek tez canlılığını kanıtlamıştı. Oyunu anladığını düşündüğümüz Serkan, Gözde onu ebelemek üzere üstüne koştuğunda ekipten birinin ismini söyleyerek kurtulması gerekirken "Faruk" diye bağırarak oyun kuralları dışına çıkmayı başarmıştı...

 

Gözde usulü ebelemecenin ardından Çağrı'yla müzik çalışması başlamıştı. Bu da yazınca kötü müzik programı ismi gibi durdu ama öyle değildi tabi. O gün üç günlük aranın ardından aramızda olan Evren'in varlığı bizi ister istemez Gardiyan sahnelerini çalışmaya sürüklemişti. Herostratos-Gardiyan sahnesi önce teknik olarak hatırlanmıştı. Bakmıştık ki herkes hatırlıyor bir de ekibin tamamıyla birlikte olayın özüne inmiş ve detaylı bir çalışmaya başlamıştık. Gazımızı alamayıp Gardiyanın ikinci sahnesini de çalıştıktan sonra ekibin Tuğba, Tuna, Evren ve Timuçin dışındaki üyeleriyle vedalaşıp provaya hunharca devam etmiştik. Krissipos- Herostratos, Gardiyan- Herostratos, Klementina-Herostratos. Herostratos üçlü kombosu bizi bekliyordu ama biz hazırdık. Krissipos sahnesinde Timuçin bizi güldürmüştü. Gülerken bir de bakmıştık ki onla da vedalaşmışız, hatta Evren'i de göndermişiz, Heros ve Klementina kalmışlar başbaşa. Madem başbaşa kaldı bunlar bölüm bölüm çalışalım demiştik. "Daha da detaylı çalışamayız artık ya " dediğimiz yerde detaylara gömülmüştük. Ama ben oyunculara demiştim o zamanlar öyle çok yeni şeyler bulmayın sürekli Muharrem hızını alamaz coşar diye. Sonra şikayet etmeyin bu prova neden on saat sürüyor diye de uyarılarıma uyarı eklemiştim ama dinlememişlerdi. Neyse dokuzuncu saate girerken Muharrem bitirmişti provayı ama o gün gelecek günlerin habercisiydi...

 

Not defterimde kalan birkaç diyalog;

 

Sahneyi çalışırken Evren: Bunun gibi mi Muharrem?

Muharrem: Gibi... Ama bunun gerçeği...

 

Muharrem'in Evren'e gösterdiği reji sonrası Deniz Abi'nin tepkisi: Muharrem çok adisin ya!

 

Muharrem: Tek başlı olan çan.... Şu an böyle cümleler kurduğuma inanamıyorum !

 

Şarkı söylemeye çalışan Evren'le Deniz Abi'nin dalga geçmesi sonucu Evren: Muharrem Deniz Abi benim moralimi bozuyor yalnız...

Deniz abi: Ben ne yaptım ya yardımcı olmaya çalışıyorum...

 

 

6 Eylül 2016 Salı

 

12. Prova Günü

 

O gün Rüya'nın provaya sadece üç dakika geç gelmesine rağmen sahnede zamanında toplanan oyuncuların bazıları "Rüya geç kaldı, ders düşer, prova düşer." diyerek mızıkçılık yapsalar da son sürat sahneye doğru koşan Rüya'yı görmeleriyle beraber kaderlerine razı olmuşlardı. Ne ara giyinip çalışmaya hazır hale geldiğini anlayamadığımız Rüya, oyuncuların ikili eşleşip birbirleriyle göğüs göğüse vererek hareket ettikleri çalışmanın da başlama düdüğünü çalmıştı. Ardından aynı çalışmayı sırt sırta vererek yapan ekipte herkes babasına bile güvenmeyip birbirine güvenecek kıvama gelmişti. Her ne kadar Kerem çalışmayı "Metrobüste fort" olarak nitelendirmiş olsa da çalışma değerinden bir şey kaybetmemişti. Çalışmaya kendini kaptıran Rüya, Muharrem'in uyarısıyla çalışmanın yarım saat olduğunu hatırlamış ve ekibe selam verdirerek herkesi özgürlüğüne kavuşturmuştu...

 

Klementina-Herostratos sahnesiyle kolları sıvamıştık. Sahnenin başında oynaşmalar, değişiklikler yapılmıştı. Muharrem kıpır kıpırdı o zamanlar. Önceki gün çalışılan sahneyi izleyip de beğendi mi, hemen yeni yeni şeyler eklerdi. O gün de sahnenin başına bir sürü ekleme yapmıştı. Sahne geçişlerine, müzik zamanlamalarına bakarak devam etmiştik. O gün Deniz Abi ve Evren yoktu provada. Çok da fazla yeri çalışamamıştık. O gün notlarıma hiçbir şeyi doğru düzgün çalışamadığımız ama kendi içinde verimli bir prova olarak geçmiş... Bir ara verdikten sonra sahneye gelen yeni malzemelerle bir teknik prova almıştık. Sahnedeki zincirle oyunu olan Serkan, sahne çalışılmamasından istifade ederek geniş geniş çalışma fırsatı bulmuştu. Hatta aksesuarıyla oturup sohbet edecek fırsat bile bulmuştu. Neyse ki o zamanlar yapmazdı öyle şeyler. Şimdilerde oyun hatırası olarak eve götürdüğü aksesurlarıyla arkadaşlık yapıyor. Çok dikkat edin kendinize çocuklar. Bu meslek affetmez...

Not defterimde kalan birkaç diyalog;

 

Tuğba'nın bir sahnede denediği hareket üzerine Muharrem: O çok fazla oldu ama cebinde dursun Tuğba, mutlaka başka bir oyunda işe yarar...

 

Tuğba, Çağrı yapılan müziği dinlerken şaşıran Devrim'i korumak için: Aslında daha iyi yapıyo abisi, sen gelince heyecanlandı o.

 

Çalışma sırasında terlemesiyle baş edemeyen Devrim: Kusura bakmayın, arkam ıslak da hala biraz. Bi saniye...

Kerem: Acını paylaşıyorum...

 

 

 

5 Eylül 2016 Pazartesi

 

11. Prova Günü

 

Onbirinci prova günü. Böyle tekrar yazdığıma bakmayın, buradan bir şaka çıkarmak niyetinde değilim. Yalnızca o gün provadan sonra az zamanda baya bir yol aldığımızı fark eder gibi olmuştum. Prova bittiğinde bu kadar şey çalıştığımıza kısa süreli de olsa hayret etmiştim. Sonra acıktığımı hatırlayınca provayı ikinci plana atmam çok zor olmamıştı... O güne Timuçin'in Tuğba'ya adeta aşağılarcasına " Hiç bale izlemezsen olacağı bu..." demesiyle başlamıştık. Herostratos balesini adım adım inşa ettiğimizi düşündüren Rüya o gün de bale içerikli denge çalışmalarıyla kalpleri kazanmıştı. Peki o zarif kadın, ekip toplarla birbirini vurarak etrafta koşturmak vesilesiyle ısınırken, nasıl birdenbire " Vurun arkadaşlar, vurun! Kan çıksın kaaaaan! " diye ortalıkta naralar atan bir caniye dönüşmüştü? O gün bu gündür bu sorunun cevabını ararım. Kaldı ki o gün bu gün dediğim öyle az bir süre değil, düşünün yani ne gördüysem o günlerde hala sindirememişim... Isınmaya halkaları çubuklara fırlatma oyunuyla devam etmiştik. Bildiğiniz şeklinden farklı olarak çubukları elinde tutan kişinin durmaksızın kendi etrafında döndüğü bir oyundu bu. Devrim ise günün yıldızıydı. Oyunda sebebini anlayamadığımız bir şekilde çok iyiydi. Her isabetli atışı sonrası " Bakın bakın, valla attım!" diyerek ekibi ikna etmesine gerek kalmayacak kadar iyiydi ama onu da yapmıştı. O gün ısınma biraz daha kısa sürmüştü...

 

 

Tissafernes sahnesiyle başlamıştık çalışmaya. Detaylı çalışmalar ormanına daldıktan sonra çıkışı bulmak kolay olmamıştı tabi. Muharrem ara vermeyi unutma ihtimaline karşılık ekibi kendisini uyarmaları için uyarmıştı. (Beni uyarın diye uyarı olur mu demeyin) O zaman çok ince fikirliydi. Şimdi sadece ince. Bir deri bir kemik kalmış. Sonraki oyunlarda yemek arası vermeyi unuttuğunda onu uyaran bir ekiple çalışmadığı için kendisi de hiç yemek yemeden bir çok prova atlattı zaman içinde. Bazı ekipleri kendiyle beraber unutup 48 saat aç bıraktığı söylenir. Ben de söylenenlere inanırım... O zamanlar çalışkanlığından unutuyordu şimdi unutkanlığından unutuyor...

 

Bütün unutkanlıklara rağmen verdiğimiz bir saatlik yemek arasından sonra Sümer Hanım, Birkan abi ve Ayşe Sedef Ayter'İn de katılımıyla oyunun başından ortasına kadar çalıştıklarımızı hatırlayarak söyle bir geçit yapmıştık. Ayşe Sedef de ara ara müdahalelerde bulunarak Muharrem'e bazı konularda danışmıştı. Arada bana ya da Sümer Hanım'a da danışmış olabilir. Çok fazla danışılması gereken konu birikiyordu biz nasıl olduğunu anlamadan. Muharrem'in uyarısıyla özellikle sahne geçiş zamanlamalarına dikkat eden ekip ayık ve cüretkar bir hale gelmişti. Bir ara o kadar cüretkar olmuşlardı ki sahneyi terk edenler olmuştu aralarında. Hepsini kulisten toplayıp, derhal Herostratos-Krissipos sahnesine geçip her zaman olduğu gibi yeni saçmalıklara imza atmıştık. Attığımız imzaların arkasında durmaya karar vererek yarın aynı saatte görüşmek üzere hoşçakal demiştik...

 

 

Not defterimde kalan birkaç diyalog;

 

Isınma sırasında çok yüksek ses yapan ekibe Muharrem'den serzeniş: Mahvettiniz oyunumu be, sirke çevirdiniz burayı!

 

Muharrem Deniz Abi'ye arkadan hafifçe vurarak Serkan, Ozan ve Kerem'e örnek gösterir. Bunun üzerine Deniz Abi: Kaç oyun oynayacağız biz bu oyunu Muharrem ?

 

Muharrem: İşte bak burada tam ver işaretini Tuna Deniz abiye...

Tuna: Biz anlaştık Deniz Abi'yle aramızda...

Deniz Abi: Evet ...

Muharrem: İyi tamam ne haliniz varsa görün...!

 

 

 

 

 

 

4 Eylül 2016 Pazar

 

 

10. Prova Günü
Otobüs oyunuyla başlamıştık o gün çalışmaya. Adı "Otobüs Oyunu" olan bir oyunu, onuncu provaya gelirken tahmin edebileceğiniz üzere ancak Rüya ortaya çıkarabilirdi. Adının otobüs oyunu olduğuna kanıp da havalı bir şey sanmayın- niye sanasınız ki- . Kimsenin havalı olamayacağı, havalı başlasa da havalı kalamayacağı kadar yorucu bir çalışmaydı. Arka arkaya dizilmiş sandalyelerin etrafında önce düz sonra da dönerek koşmuşlardı. Bir süre sonra da olay sandalye kapmaca oyununun otobüste oynanan haline dönmüştü tamamen. Tam biz her şeye mantıklı bir açıklama getirebilmişken ekip, başkomutan Rüya'nın talimatıyla ağır çekim bir kavgaya tutuşmuştu. Özellikle Gözde ve Ozan birbirlerinin üstlerine- otobüs koltuğu olduklarına bizi daha önceden inandırdıkları- sandalyelerle saldırarak, hem de bunu ağır çekimde yapmaya çalışarak olayı bir üst seviyeye taşımışlardı. Keşke taşımasalardı. O zaman genceciktiler, çakı gibiydiler. Çılgın delikanlılık zamanlarında zorladıkları sınırların başlarına şimdi bela olacağını tahmin edememişlerdi. Ben de şimdi bunları yazacağımı tahmin etmemiştim... Ekip biraz sırt çalıştıktan sonra kimsenin kendi kendine yetemediğini gören Rüya alternatif tıptan beslendiğini gizlemeyerek herkesin yanına tek tek gidip sırtlarını açmıştı oyuncuların. Öyle egzersizle falan da değil. Baya tutup açmıştı yani. Hayretle izlemiştik asistanlar olarak. Sırtımıza mukayet olma kararı almıştık. Gerçekten birbirimizin arkasını kollamamız gerekliydi... Herkesin sırtını açtığımıza göre "ısınma süsü vererek ortaya geçeni karpuz toplarla vuralım, vurmayanları uyaralım" adlı çalışmamıza geçebilirdik artık. Ve geçmiştik. Toplar da herkesin üzerinden rüzgar gibi geçmişti. Bu çalışmayı neden yaptığını tam olarak anlayamayan ama ısınmış olmanın dayanılmaz hafifliğiyle petek bal kıvamına gelen ekip mutluca kulise yönelmişti...
Oyuncuların molası biraz uzatılıp sahneye dekor için marke yapılmıştı. Markeleri çok beğenen ekip, oyunun dekora ihtiyacı olmadığını ve markeyle de oynanabileceğini dile getirmişti. Oyunculara ters ters bakarak bakışlarıya adeta "Bakın çekerim tasarımımı geri, kalırsınız sahnede öyle" diyen Özlem'i memnun etmek için herkes elinden geleni yapmıştı. Şaka yaparken iyiydi ama kimsenin de gıkı çıkmamıştı sonra. Oyuncu milleti işte... Özlem de çok iyiydi tabi o zamanlar. Şu an hala Muharrem'le çalışyorlar. Geçenlerde demiştim ya Muharrem'in bir oyununu izleyeceğim diye. Malesef izledim onu. Sahne tasarımını da Özlem yapmış. Sonuçta eski arkadaşlarım ikisi de. O kadar da beraber çalıştık ama... neyse  daha fazla konuşmayayım bu konuda. Hep diyorum zaman çok yıprattı bu ekibi diye. Onları da es geçmeyecekti tabi...
Yemek arasından sonra Kentliler, Kleon ve Herostratos sahnesi  çalışılmıştı. Aynı şekilde Herostratos-Krissipos sahnesi de çalışılıp evlere koşulmuştu... Yani kasların el verdiği kadar koşabilmişti herkes...
Not defterimde kalan bir diyalog;
Beden çalışması sırasında hep birlikte yüksek ses çıkaran ekibe yönetmen müdahalesi: Bok var bağırıyorsunuz !
Yine beden çalışması sırasında orası burası ağrıyan ekibe Tuna güvencesi: Bende ağrı kesici, kas gevşetici hepsi var rahat olun...

10. Prova Günü

 

Otobüs oyunuyla başlamıştık o gün çalışmaya. Adı "Otobüs Oyunu" olan bir oyunu, onuncu provaya gelirken tahmin edebileceğiniz üzere ancak Rüya ortaya çıkarabilirdi. Adının otobüs oyunu olduğuna kanıp da havalı bir şey sanmayın- niye sanasınız ki- . Kimsenin havalı olamayacağı, havalı başlasa da havalı kalamayacağı kadar yorucu bir çalışmaydı. Arka arkaya dizilmiş sandalyelerin etrafında önce düz sonra da dönerek koşmuşlardı. Bir süre sonra da olay sandalye kapmaca oyununun otobüste oynanan haline dönmüştü tamamen. Tam biz her şeye mantıklı bir açıklama getirebilmişken ekip, başkomutan Rüya'nın talimatıyla ağır çekim bir kavgaya tutuşmuştu. Özellikle Gözde ve Ozan birbirlerinin üstlerine- otobüs koltuğu olduklarına bizi daha önceden inandırdıkları- sandalyelerle saldırarak, hem de bunu ağır çekimde yapmaya çalışarak olayı bir üst seviyeye taşımışlardı. Keşke taşımasalardı. O zaman genceciktiler, çakı gibiydiler. Çılgın delikanlılık zamanlarında zorladıkları sınırların başlarına şimdi bela olacağını tahmin edememişlerdi. Ben de şimdi bunları yazacağımı tahmin etmemiştim... Ekip biraz sırt çalıştıktan sonra kimsenin kendi kendine yetemediğini gören Rüya alternatif tıptan beslendiğini gizlemeyerek herkesin yanına tek tek gidip sırtlarını açmıştı oyuncuların. Öyle egzersizle falan da değil. Baya tutup açmıştı yani. Hayretle izlemiştik asistanlar olarak. Sırtımıza mukayet olma kararı almıştık. Gerçekten birbirimizin arkasını kollamamız gerekliydi... Herkesin sırtını açtığımıza göre "ısınma süsü vererek ortaya geçeni karpuz toplarla vuralım, vurmayanları uyaralım" adlı çalışmamıza geçebilirdik artık. Ve geçmiştik. Toplar da herkesin üzerinden rüzgar gibi geçmişti. Bu çalışmayı neden yaptığını tam olarak anlayamayan ama ısınmış olmanın dayanılmaz hafifliğiyle petek bal kıvamına gelen ekip mutluca kulise yönelmişti...

 

 

Oyuncuların molası biraz uzatılıp sahneye dekor için marke yapılmıştı. Markeleri çok beğenen ekip, oyunun dekora ihtiyacı olmadığını ve markeyle de oynanabileceğini dile getirmişti. Oyunculara ters ters bakarak bakışlarıya adeta "Bakın çekerim tasarımımı geri, kalırsınız sahnede öyle" diyen Özlem'i memnun etmek için herkes elinden geleni yapmıştı. Şaka yaparken iyiydi ama kimsenin de gıkı çıkmamıştı sonra. Oyuncu milleti işte... Özlem de çok iyiydi tabi o zamanlar. Şu an hala Muharrem'le çalışyorlar. Geçenlerde demiştim ya Muharrem'in bir oyununu izleyeceğim diye. Malesef izledim onu. Sahne tasarımını da Özlem yapmış. Sonuçta eski arkadaşlarım ikisi de. O kadar da beraber çalıştık ama... neyse  daha fazla konuşmayayım bu konuda. Hep diyorum zaman çok yıprattı bu ekibi diye. Onları da es geçmeyecekti tabi...

 

Yemek arasından sonra Kentliler, Kleon ve Herostratos sahnesi  çalışılmıştı. Aynı şekilde Herostratos-Krissipos sahnesi de çalışılıp evlere koşulmuştu... Yani kasların el verdiği kadar koşabilmişti herkes...

 

Not defterimde kalan bir diyalog;

 

Beden çalışması sırasında hep birlikte yüksek ses çıkaran ekibe yönetmen müdahalesi: Bok var bağırıyorsunuz !

 

Yine beden çalışması sırasında orası burası ağrıyan ekibe Tuna güvencesi: Bende ağrı kesici, kas gevşetici hepsi var rahat olun...

 

 

3 Eylül 2016 Cumartesi

 

 

9. Prova Günü
Çok da güzel bir Cumartesi sabahı, pekte provaya gelmek istemediğim, miskinlik peşinde olduğum bir gündü o gün. 11.30 civarında gelmiştim tiyatroya. Yol arkadaşlarım Kader, Mehtap ve Ezgi de geldiğimde salonda oturmuş sohbet ediyorlardı. Önce keskin keskin bakarak "Dedikodumu mu yapıyorlar acaba lan bunlar?!!" diye düşünmüştüm. Sonra da bu masum tiyatro sevdalılarını bu şekilde kirlettiğim için kendime kızmıştım. Herkes başka başka yerlere gitti şimdi. Onlardan da bahsedeceğim zaman içinde... O gün de Rüya'nın denge çalışmalarıyla başlamıştık provaya. Ayak günü olarak yer almış notlarımda 3 Eylül. Rüya o gün bir insanın ayağıyla yapabileceği ne varsa yaptırmıştı ekibe. Çalışmada yer almamama rağmen eve gidince bir saat ayağımı incelemiştim ben de. Ayak bölümünün ardından kafa, göz, gövde, bacak allah ne verdiyse açmaya başlamıştı Rüya. Serkan klasikleşmiş isyanını bugün "Al hocam ya sırtım senin olsun, vallahi çıkacak sırtım!" serzenişiyle ifade etmişti. Devrim ise " Tanrım... tanrım her yerim kütür kütür.. Eyyy Zeus! "diyerek Rüya'yı tanrıların huzuruna çıkarmıştı. Devrim aynı zamanda bir masör arkadaşı olduğunu söyleyerek provadan sonra  ona gitmeyi önermişti. Tuğba da " Eve çağırabiliyor muyuz?" diye sormuştu. Buradan da anlamıştık ki ekip kalkıp masöre gidemeyecek kadar kötü durumdaydı... Biz ne olduğunu anlamadan Rüya çantasından dokuz tane karpuz şeklinde top çıkarmış ve herkesin birbirini vurmasını istemişti. Hatta şimdi hatırlıyorum Rüya Erita'yı hedef göstermiş, "Vurun Erita'ya !" ardından da "Vurun Kleon'a " diyerek bildiğimiz Rüya olmaktan çıkmıştı. Topla olan çalışmalara en bilindik top oyunu olan Futbolla devam eden ekip aşırı hırs yüklemesi yaşamıştı. Birbirlerinin rollerini çalmak isteyeceklerinden şüphe etmiştik. Az kalsın hepimiz provayı bırakıp halı sahaya gidecektik...
Kentliler sahnesiyle başlamıştık sahne çalışmasına. Hızlıca geçip Tissafernes sahnesine ulaşmıştık. Tarihçiler ve Tissafernes'in bölümlerini de hızlıca geçerek hem dört gözle beklediğimiz hem de her seferinde Gözde'yi kaybettiğimiz için bir an önce geçmesini istediğimiz Erita sahnesine gelmiştik. Bir yığın yeni şey bulduğumuz sahneyi karnımız ağrıya ağrıya gülerek çalıştıktan sonra yemek arası vermiş ve devam etmiştik. Klementina- Herostratos sahnesine geçip zamanlamaları çalışmıştık. Yemek arasından sonra Erita'nın acayipliklerine bizler de katılarak sahneyi sirke çevirmiştik. Uzaktan bakıldığında bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesi görüntüsü veriyor olmalıydık bir ara sahneye gelen Apo abi koşarak kulise kaçmıştı. Biraz daha çalıştıktan sonra Özlem gelmişti. Yanında dekorun maketini de getirmişti. Oyuncuları sahneye çağırmıştık ve dokuzuncu prova gününde dekoru görmüşlerdi. Artık sahneyi öyle hipodrom gibi kullanmak yoktu. Herkes ayağını denk alacaktı. Dekoru gören oyuncuları Tuğba ve Tuna hariç serbest bırakmıştı Muharrem. Ardından da ilk perdenin son sahnesini çalışarak provayı bitirmiştik. Prova dönemi sakatları arasına o gün de Timuçin eklenmişti bu arada. Beline bir kaç su bağlayarak belli bir ısıda tutmaya çalışmıştı kendini. Ona yardımcı olan Devrim kulise doğru seslenerek sıcak havlu istemiş ve günün kalpleri kazanan oyuncusu olmuştu...
Not defterimde kalan birkaç diyalog;
Tuna Klementina sahnesinde Tuğba'nın örtüsünü açar ve: Aaa Kristina !
Tuğba: Klemntina olmasın o!
Muharrem Gözde'ye: Gözde, vucüdün sabit kalsın sadece başını döndür.
Deniz abi: 360 derece çevirse olmaz mı Muharrem?
Muharrem: Keşke...
Gözde: ?
Beden çalışması sırasına bir ara Rüya'nın bütün toplarının kaçması üzerine Kerem: Dokuz topu nasıl kaybettik arkadaşlar ya!
Rüya'dan inciler: Sakatlanmak yasaaaaak !
Herkesin birbirine top attığı sırada Devrim: Herkesin yüzündeki o hırs nedir ya? ( Üstüne biri top atar) Aaaah! En çok ben yedim galiba...

9. Prova Günü

 

Çok da güzel bir Cumartesi sabahı, pekte provaya gelmek istemediğim, miskinlik peşinde olduğum bir gündü o gün. 11.30 civarında gelmiştim tiyatroya. Yol arkadaşlarım Kader, Mehtap ve Ezgi de geldiğimde salonda oturmuş sohbet ediyorlardı. Önce keskin keskin bakarak "Dedikodumu mu yapıyorlar acaba lan bunlar?!!" diye düşünmüştüm. Sonra da bu masum tiyatro sevdalılarını bu şekilde kirlettiğim için kendime kızmıştım. Herkes başka başka yerlere gitti şimdi. Onlardan da bahsedeceğim zaman içinde... O gün de Rüya'nın denge çalışmalarıyla başlamıştık provaya. Ayak günü olarak yer almış notlarımda 3 Eylül. Rüya o gün bir insanın ayağıyla yapabileceği ne varsa yaptırmıştı ekibe. Çalışmada yer almamama rağmen eve gidince bir saat ayağımı incelemiştim ben de. Ayak bölümünün ardından kafa, göz, gövde, bacak allah ne verdiyse açmaya başlamıştı Rüya. Serkan klasikleşmiş isyanını bugün "Al hocam ya sırtım senin olsun, vallahi çıkacak sırtım!" serzenişiyle ifade etmişti. Devrim ise " Tanrım... tanrım her yerim kütür kütür.. Eyyy Zeus! "diyerek Rüya'yı tanrıların huzuruna çıkarmıştı. Devrim aynı zamanda bir masör arkadaşı olduğunu söyleyerek provadan sonra  ona gitmeyi önermişti. Tuğba da " Eve çağırabiliyor muyuz?" diye sormuştu. Buradan da anlamıştık ki ekip kalkıp masöre gidemeyecek kadar kötü durumdaydı... Biz ne olduğunu anlamadan Rüya çantasından dokuz tane karpuz şeklinde top çıkarmış ve herkesin birbirini vurmasını istemişti. Hatta şimdi hatırlıyorum Rüya Erita'yı hedef göstermiş, "Vurun Erita'ya !" ardından da "Vurun Kleon'a " diyerek bildiğimiz Rüya olmaktan çıkmıştı. Topla olan çalışmalara en bilindik top oyunu olan Futbolla devam eden ekip aşırı hırs yüklemesi yaşamıştı. Birbirlerinin rollerini çalmak isteyeceklerinden şüphe etmiştik. Az kalsın hepimiz provayı bırakıp halı sahaya gidecektik...

 

Kentliler sahnesiyle başlamıştık sahne çalışmasına. Hızlıca geçip Tissafernes sahnesine ulaşmıştık. Tarihçiler ve Tissafernes'in bölümlerini de hızlıca geçerek hem dört gözle beklediğimiz hem de her seferinde Gözde'yi kaybettiğimiz için bir an önce geçmesini istediğimiz Erita sahnesine gelmiştik. Bir yığın yeni şey bulduğumuz sahneyi karnımız ağrıya ağrıya gülerek çalıştıktan sonra yemek arası vermiş ve devam etmiştik. Klementina- Herostratos sahnesine geçip zamanlamaları çalışmıştık. Yemek arasından sonra Erita'nın acayipliklerine bizler de katılarak sahneyi sirke çevirmiştik. Uzaktan bakıldığında bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesi görüntüsü veriyor olmalıydık bir ara sahneye gelen Apo abi koşarak kulise kaçmıştı. Biraz daha çalıştıktan sonra Özlem gelmişti. Yanında dekorun maketini de getirmişti. Oyuncuları sahneye çağırmıştık ve dokuzuncu prova gününde dekoru görmüşlerdi. Artık sahneyi öyle hipodrom gibi kullanmak yoktu. Herkes ayağını denk alacaktı. Dekoru gören oyuncuları Tuğba ve Tuna hariç serbest bırakmıştı Muharrem. Ardından da ilk perdenin son sahnesini çalışarak provayı bitirmiştik. Prova dönemi sakatları arasına o gün de Timuçin eklenmişti bu arada. Beline bir kaç su bağlayarak belli bir ısıda tutmaya çalışmıştı kendini. Ona yardımcı olan Devrim kulise doğru seslenerek sıcak havlu istemiş ve günün kalpleri kazanan oyuncusu olmuştu...

 

 

Not defterimde kalan birkaç diyalog;

 

Tuna Klementina sahnesinde Tuğba'nın örtüsünü açar ve: Aaa Kristina !

Tuğba: Klemntina olmasın o!

 

 

Muharrem Gözde'ye: Gözde, vucüdün sabit kalsın sadece başını döndür.

Deniz abi: 360 derece çevirse olmaz mı Muharrem?

Muharrem: Keşke...

Gözde: ?

 

Beden çalışması sırasına bir ara Rüya'nın bütün toplarının kaçması üzerine Kerem: Dokuz topu nasıl kaybettik arkadaşlar ya!

 

Rüya'dan inciler: Sakatlanmak yasaaaaak !

 

Herkesin birbirine top attığı sırada Devrim: Herkesin yüzündeki o hırs nedir ya? ( Üstüne biri top atar) Aaaah! En çok ben yedim galiba...

 

 

 

 

 

2 Eylül 2016 Cuma

 

 

8. Prova Günü
Bir günlük aranın ardından prova Rüya'nın "Sandalye üzerinde yapmadan ölmemeniz gereken 100 hareket" isimli çalışmasıyla başlamıştı. Oyuncuları sandalyenin tepesine çıkarmayı adeta huy edinmiş olan Rüya elleri kolları serbest bırakın diye yırtınmıştı çalışma boyunca. Elleri kolları fazla serbest kalan bazı oyuncular kas gevşetici almış gibi ortada gezinmeye başlamışlardı ki, yerinde bir zamanlamayla açma-germe çalışmasına geçilmişti. Bu açma germe halterdeki silkme ve koparma gibi bir şey gibi duyuluyor olabilir ama inanın alakası yoktu. Tamamen bir önceki gevşekliği gidermek için yapılmıştı. Bütün oyuncular sandalyelere sırtlarını dayamış bir şekilde oturarak sırtlarını açarken Rüya bizden sandalyeleri yavaşça almamızı istemişti. Biz de almıştık. Ekibin Rüya'nın yaptırdığı güven çalışmalarıyla birbirine olan güveni artarken bize olan güveni de azalmaktaydı. Bir yandan Rüya'nın çalışma sırasında açtığı müzikleri "Unkapanı müziği" olarak adlandıran ekip bir yandan da kendini müziğin akışına fena halde bırakmış vaziyetteydi. Voleybol tarzı bir oyunla ısınmaya devam edilmişti. Voleybol tarzı bir oyun dememin sebebi oyunun hem voleybola çok benzemesi hem de benzememesiydi. Yani en azından o zamanlar öyle oynanmazdı voleybol. Zaman içinde biz evrim geçirdikçe voleybol da evrim geçirerek o zaman Rüya'nın oynattığı hale geldi. Zaten aramızdan bir tek Rüya zinde kaldı yıllar içinde. Geçenlerde sahilde karşılaştık. Sabah 8'de koşuya çıkmıştı. Arkasında da bir grup yirmili yaşlarda genç ona eşlik etmeye çalışıyorlardı. Zaman eskitemedi Rüya'yı... Isınma, oyuncuların birbirlerini gıdıkladıkları bir çalışmayla sona ermişti. "Gıdıklanınca ister istemez açılırlar" diyerek oyuncuları doğal ortamlarına bırakan Rüya bu sefer de haklı çıkmıştı...
Çalışmaya Tissafernes ve Tarihçilerle başlanmıştı. Önceki prova gününde bulunan beden ve ses formlarını tutarak sahnenin içinde yer almaya çalışmıştı Serkan, Ozan ve Kerem. Tissafernes'in gelişi, eklenen replikler ve tepkilerle birlikte iki kez çalışıldıktan sonra Erita'nın intikamıyla devam edilmişti. Ben o zamanlar Gözde'ye demiştim şu rolü oynama diye. Bu rol benim çıkış yapmamı sağlayacak demişti bana. Gerçekten de çıkış yaptı ama istediği yöne doğru yapamadı. Komple çıkş yaptı tiyatrodan. Kariyerinin kalanını insana benzemeyen her şeyi oynayarak geçirme tehlikesi altında olduğunun farkında değildi o zaman. Keşke beni dinleseydi... Yine o güzelim kız uçup gitmişti. Çalışmanın ardından Gözde'yi bir süre sakinleştirememiştik. Oyunda Erita sahnesini izleyen bazı seyircilerin geçici görme kaybı yaşadığı anlatılır hep... Biz tam Gözde'yi sakinleştirmişken bu sefer de Devrim Kleon rolünü bir üst seviyeye çıkarmıştı. O da Gözde'ye özenmişti sanırım. Neyse ki üstün çabalarımızla normalleşerek yemek arası vermiştik...
Yemeklerin yenmesinden sonra ağırlık çökmemesi için hızla sahneye dönen oyuncular. Muharrem'in Gardiyan sahnesinin başı için düşündüğü çalışmayla karşılaşmışlardı. Burdan ne olduğunu yazmak istemediğim çalışma oyuna bize ait güzel bir bölüm eklemişti. Ne olduğunu söyleyemem çok istiyorsanız izleyen birine sorun ballandıra ballandıra anlatsın. Bu çalışmanın ardından Muharrem, Tuna ve Timuçin dışındakilere izin vermiş ve çalışmaya Herostratos-Krissipos sahnesiyle devam etmiştik. Krissipos'un Herostratos'a karşı hissettiklerini, üçlü-beşli kombin edilmiş duygularını açığa çıkarmaya çalışmıştık. Çalışa çalışa ortaya çıkan sahnede Krissipos'un yana yakıla dövünen halini, para için babasını satabileceğini, nefretini, hırsını görmüştük. Az zamanda çok şey görerek yorulmuştuk. Valla biz de önceden bilmiyorduk. Timuçin oynadıkça görmüştük meğer ne pis herifmiş bu Krissipos. Bu kadar pisliğin üzerine de çalışmaya devam edemezdik tabi, biraz sahne üstüne konuşup bitirmiştik çalışmayı...
Not defterimde kalan bir diyalog;
Rüya bir ara Devrim'in yanına giderek esnemesi için kontrollü bir şekilde onu arkaya doğru büker, bunun üzerine Devrim: Aaaaah Rüya, esneyemiyorum işte !

8. Prova Günü

 

Bir günlük aranın ardından prova Rüya'nın "Sandalye üzerinde yapmadan ölmemeniz gereken 100 hareket" isimli çalışmasıyla başlamıştı. Oyuncuları sandalyenin tepesine çıkarmayı adeta huy edinmiş olan Rüya elleri kolları serbest bırakın diye yırtınmıştı çalışma boyunca. Elleri kolları fazla serbest kalan bazı oyuncular kas gevşetici almış gibi ortada gezinmeye başlamışlardı ki, yerinde bir zamanlamayla açma-germe çalışmasına geçilmişti. Bu açma germe halterdeki silkme ve koparma gibi bir şey gibi duyuluyor olabilir ama inanın alakası yoktu. Tamamen bir önceki gevşekliği gidermek için yapılmıştı. Bütün oyuncular sandalyelere sırtlarını dayamış bir şekilde oturarak sırtlarını açarken Rüya bizden sandalyeleri yavaşça almamızı istemişti. Biz de almıştık. Ekibin Rüya'nın yaptırdığı güven çalışmalarıyla birbirine olan güveni artarken bize olan güveni de azalmaktaydı. Bir yandan Rüya'nın çalışma sırasında açtığı müzikleri "Unkapanı müziği" olarak adlandıran ekip bir yandan da kendini müziğin akışına fena halde bırakmış vaziyetteydi. Voleybol tarzı bir oyunla ısınmaya devam edilmişti. Voleybol tarzı bir oyun dememin sebebi oyunun hem voleybola çok benzemesi hem de benzememesiydi. Yani en azından o zamanlar öyle oynanmazdı voleybol. Zaman içinde biz evrim geçirdikçe voleybol da evrim geçirerek o zaman Rüya'nın oynattığı hale geldi. Zaten aramızdan bir tek Rüya zinde kaldı yıllar içinde. Geçenlerde sahilde karşılaştık. Sabah 8'de koşuya çıkmıştı. Arkasında da bir grup yirmili yaşlarda genç ona eşlik etmeye çalışıyorlardı. Zaman eskitemedi Rüya'yı... Isınma, oyuncuların birbirlerini gıdıkladıkları bir çalışmayla sona ermişti. "Gıdıklanınca ister istemez açılırlar" diyerek oyuncuları doğal ortamlarına bırakan Rüya bu sefer de haklı çıkmıştı...

 

Çalışmaya Tissafernes ve Tarihçilerle başlanmıştı. Önceki prova gününde bulunan beden ve ses formlarını tutarak sahnenin içinde yer almaya çalışmıştı Serkan, Ozan ve Kerem. Tissafernes'in gelişi, eklenen replikler ve tepkilerle birlikte iki kez çalışıldıktan sonra Erita'nın intikamıyla devam edilmişti. Ben o zamanlar Gözde'ye demiştim şu rolü oynama diye. Bu rol benim çıkış yapmamı sağlayacak demişti bana. Gerçekten de çıkış yaptı ama istediği yöne doğru yapamadı. Komple çıkş yaptı tiyatrodan. Kariyerinin kalanını insana benzemeyen her şeyi oynayarak geçirme tehlikesi altında olduğunun farkında değildi o zaman. Keşke beni dinleseydi... Yine o güzelim kız uçup gitmişti. Çalışmanın ardından Gözde'yi bir süre sakinleştirememiştik. Oyunda Erita sahnesini izleyen bazı seyircilerin geçici görme kaybı yaşadığı anlatılır hep... Biz tam Gözde'yi sakinleştirmişken bu sefer de Devrim Kleon rolünü bir üst seviyeye çıkarmıştı. O da Gözde'ye özenmişti sanırım. Neyse ki üstün çabalarımızla normalleşerek yemek arası vermiştik...

Yemeklerin yenmesinden sonra ağırlık çökmemesi için hızla sahneye dönen oyuncular. Muharrem'in Gardiyan sahnesinin başı için düşündüğü çalışmayla karşılaşmışlardı. Burdan ne olduğunu yazmak istemediğim çalışma oyuna bize ait güzel bir bölüm eklemişti. Ne olduğunu söyleyemem çok istiyorsanız izleyen birine sorun ballandıra ballandıra anlatsın. Bu çalışmanın ardından Muharrem, Tuna ve Timuçin dışındakilere izin vermiş ve çalışmaya Herostratos-Krissipos sahnesiyle devam etmiştik. Krissipos'un Herostratos'a karşı hissettiklerini, üçlü-beşli kombin edilmiş duygularını açığa çıkarmaya çalışmıştık. Çalışa çalışa ortaya çıkan sahnede Krissipos'un yana yakıla dövünen halini, para için babasını satabileceğini, nefretini, hırsını görmüştük. Az zamanda çok şey görerek yorulmuştuk. Valla biz de önceden bilmiyorduk. Timuçin oynadıkça görmüştük meğer ne pis herifmiş bu Krissipos. Bu kadar pisliğin üzerine de çalışmaya devam edemezdik tabi, biraz sahne üstüne konuşup bitirmiştik çalışmayı...

 

Not defterimde kalan bir diyalog;

Rüya bir ara Devrim'in yanına giderek esnemesi için kontrollü bir şekilde onu arkaya doğru büker, bunun üzerine Devrim: Aaaaah Rüya, esneyemiyorum işte !

 

 

31 Ağustos 2016 Çarşamba

 

 

7. Prova Günü
Provada bir haftayı tamamlıyorduk o gün. Bütün ekip öğlen saatlerinde toplanmıştık. O gün Rüya gelmiş ve her zamanki enerjisiyle oyuncuları sahneye fırlatmıştı onlar ne olduğunu anlamadan. Hatta bir ara beni de iki yakamdan tutup sandalyenin tepesine çıkarmış ve denge çalışmaya zorlamıştı. Zor ikna etmiştim oyunda oynamadığıma. Zar zor sakinlemişti. Ben elinden kaçar kaçmaz sahneye dokuz tane sandalye getirip hepsinin tepesine birer oyuncu çıkartmış, denge çalışması süsü vererek onları adeta kuklaya çevirmişti. Herkes ağırlık merkezini bulmuştu ama vücütlarındaki suyun yüzde ellisini kaybeden bir kaç kişi zor anlar yaşamışlardı. Daha sonra "Ekipten bir kişiyi havaya kaldırıp takla attırma" çalışmasına geçilmişti. Bu çalışmaya teknik ve etkileyici bir isim bulmak isterdim ama aradan o kadar yıl geçmesine rağmen geliştiremedim kendimi bu konuda... Çalışma sırasında kendi ağırlığını yeterince taşımadığı için Rüya'dan fırça yiyen Tuğba kendini ekibe fazla güvendiğini söylerek savunmuş, biz de bunun iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğu konusunda kararsız kalmıştık. Çalışmanın sonuna gelindiğinde artık söz bizdeydi çünkü o gün Rüya'nın doğum günüydü. Pasta alınmıştı ve büyük bir gizlilikle yürütülen çalışmalar sonucunda bir anda sahneye fırlayarak uygun bir ritim eşliğinde doğum gününü kutlamıştık. O da kendine uygun bir şekilde iki kişiye eklemlerinden tutunarak pastanın mumlarını üflemişti. Büyük ihtimalle gerçekten eklemlerinden tutulmayı dilemiştir...
Kutlamanın ardından ilk perdenin akışına başlanmıştı. Her bölümün detaylı çalışılmamış olmasına ve netleştirmediğimiz birçok şey olmasına rağmen ne yapabileceğimizi görmek istemiştik. Muharrem de ara ara müdahale etmişti. Kentlilerin birbirlerinin hareketlerini gözeterek ortak hareket etmeleri gerektiğini söylemiş ve perdenin son sahnesi olan Klementina-Herostratos sahnesini sık sık keserek bazı eklemeler yapmıştı. Bulunan yeni eylemlerin zamanlamaları çalışılmıştı. Kısa bir aradan sonra Çağrı gelmişti. Oyuncularla önce ufak ufak çalışmıştı sessiz sedasız. Çağrı o zamanlar harika bir kulağa sahipti. Bir yandan Djembe'nin sesini dinlerken aynı zamanda yan flütten çıkan fa diyezi duyabilir, bir yandan da bir köşede saksafon çalan Serkan'a hangi notayı yanlış bastığını söyleyebilirdi. Şimdi gitar versek "Bu keman akortsuz, çalmam ben bunu" der, geri gönderir. O da zamanın adil davranmadıklarından maalesef...
Tekrar sahne çalışmasına geçmeden Muharrem herkese provanın gidişatı hakkındaki fikirlerini sormuştu. Oyunun yapısı itibariyle nasıl oynanması gerektiği konuşulmuş, oyuncular da bu konudaki fikirlerini söylemişlerdi. Tam bu noktada Muharrem "Oyunun iki damarı var, biri atar damar diğeri toplar damar" diyerek herkesi güldürmüştü. Hem bu esprinin hem de bu espriye gerçekten gülmenin şokunu kısa sürede atlatıp temelde oyunu tutacak olan şeyin sahnedeki oyuncular ve onların arasında kurulacak olan ilişkilerin sahne matematiğiyle birleşmesi olacağını konuşmuştuk. Henüz dekoru görmeyen oyunculara Muharrem, Cumartesi göreceklerini söylemişti. Vay abicim ne dekormuş bu böyle tadında tepkiler veren oyunculara Muharrem gidişatın iyi olduğunu söylemişti. Sahne geçişlerinde sahnede oyuncu olarak bulunulan anlarla karaktere geçiş arasındaki ayırımların net olması gerektiğini de söyledi, sahneyi oynayan oyuncular dışındakilerden gelecek etkilerin ne kadar çeşitli olursa o kadar işimize yarayacağını da söylemişti. O zamanlar çok konuşurdu, çok güzel ipuçları verirdi oyuncularına. Geçenlerde onunla çalışan bir arkadaşım" ordan kalk şuraya otur", "suyunu tam şu cümlede iç" tadında rejiler verdiğini söyledi. Ne diyeceğimi bilemedim. Eski görkemli günler geride kaldı...
Kleon üzerine bir tartışma başlamıştı sonrasında. Kimisi bu adam iyi demiştş, kimisi onu da bir masaya yatıralım bakalım neymiş neciymiş demişti, kimisi de ben Kleon'un yanındayım demişti. Tartışmanın sonuna doğru beyin yanması yaşayan ekipten "Kim lan bu Kleon, oyunda öyle biri yok ki" şeklinde sesler çıkmaya başlamıştı ki sahne çalışmaya geçmiştik. Kentliler, Herostratos ve Kleon sahnesini çalışıp dağılmıştık. Ertesi gün prova yoktu, çocuklar gibi şendik hepimiz, hak etmiştik, az da olsa dinlenecektik...
Not defterimde kalan birkaç diyalog;
Beden çalışması sırasında Tuğba'nın etine müdahelede bulunduğu biri: Aaaaahhh!
Tuğba: Ben mi geldim ya etine? Kim geldi? Ne oldu?...
Çağrı'yla beraber yapılan ritim çalışmasından sonra Tuğba: Çok iyiydik yaaa !

7. Prova Günü

 

Provada bir haftayı tamamlıyorduk o gün. Bütün ekip öğlen saatlerinde toplanmıştık. O gün Rüya gelmiş ve her zamanki enerjisiyle oyuncuları sahneye fırlatmıştı onlar ne olduğunu anlamadan. Hatta bir ara beni de iki yakamdan tutup sandalyenin tepesine çıkarmış ve denge çalışmaya zorlamıştı. Zor ikna etmiştim oyunda oynamadığıma. Zar zor sakinlemişti. Ben elinden kaçar kaçmaz sahneye dokuz tane sandalye getirip hepsinin tepesine birer oyuncu çıkartmış, denge çalışması süsü vererek onları adeta kuklaya çevirmişti. Herkes ağırlık merkezini bulmuştu ama vücütlarındaki suyun yüzde ellisini kaybeden bir kaç kişi zor anlar yaşamışlardı. Daha sonra "Ekipten bir kişiyi havaya kaldırıp takla attırma" çalışmasına geçilmişti. Bu çalışmaya teknik ve etkileyici bir isim bulmak isterdim ama aradan o kadar yıl geçmesine rağmen geliştiremedim kendimi bu konuda... Çalışma sırasında kendi ağırlığını yeterince taşımadığı için Rüya'dan fırça yiyen Tuğba kendini ekibe fazla güvendiğini söylerek savunmuş, biz de bunun iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğu konusunda kararsız kalmıştık. Çalışmanın sonuna gelindiğinde artık söz bizdeydi çünkü o gün Rüya'nın doğum günüydü. Pasta alınmıştı ve büyük bir gizlilikle yürütülen çalışmalar sonucunda bir anda sahneye fırlayarak uygun bir ritim eşliğinde doğum gününü kutlamıştık. O da kendine uygun bir şekilde iki kişiye eklemlerinden tutunarak pastanın mumlarını üflemişti. Büyük ihtimalle gerçekten eklemlerinden tutulmayı dilemiştir...

 

Kutlamanın ardından ilk perdenin akışına başlanmıştı. Her bölümün detaylı çalışılmamış olmasına ve netleştirmediğimiz birçok şey olmasına rağmen ne yapabileceğimizi görmek istemiştik. Muharrem de ara ara müdahale etmişti. Kentlilerin birbirlerinin hareketlerini gözeterek ortak hareket etmeleri gerektiğini söylemiş ve perdenin son sahnesi olan Klementina-Herostratos sahnesini sık sık keserek bazı eklemeler yapmıştı. Bulunan yeni eylemlerin zamanlamaları çalışılmıştı. Kısa bir aradan sonra Çağrı gelmişti. Oyuncularla önce ufak ufak çalışmıştı sessiz sedasız. Çağrı o zamanlar harika bir kulağa sahipti. Bir yandan Djembe'nin sesini dinlerken aynı zamanda yan flütten çıkan fa diyezi duyabilir, bir yandan da bir köşede saksafon çalan Serkan'a hangi notayı yanlış bastığını söyleyebilirdi. Şimdi gitar versek "Bu keman akortsuz, çalmam ben bunu" der, geri gönderir. O da zamanın adil davranmadıklarından maalesef...

 

Tekrar sahne çalışmasına geçmeden Muharrem herkese provanın gidişatı hakkındaki fikirlerini sormuştu. Oyunun yapısı itibariyle nasıl oynanması gerektiği konuşulmuş, oyuncular da bu konudaki fikirlerini söylemişlerdi. Tam bu noktada Muharrem "Oyunun iki damarı var, biri atar damar diğeri toplar damar" diyerek herkesi güldürmüştü. Hem bu esprinin hem de bu espriye gerçekten gülmenin şokunu kısa sürede atlatıp temelde oyunu tutacak olan şeyin sahnedeki oyuncular ve onların arasında kurulacak olan ilişkilerin sahne matematiğiyle birleşmesi olacağını konuşmuştuk. Henüz dekoru görmeyen oyunculara Muharrem, Cumartesi göreceklerini söylemişti. Vay abicim ne dekormuş bu böyle tadında tepkiler veren oyunculara Muharrem gidişatın iyi olduğunu söylemişti. Sahne geçişlerinde sahnede oyuncu olarak bulunulan anlarla karaktere geçiş arasındaki ayırımların net olması gerektiğini de söyledi, sahneyi oynayan oyuncular dışındakilerden gelecek etkilerin ne kadar çeşitli olursa o kadar işimize yarayacağını da söylemişti. O zamanlar çok konuşurdu, çok güzel ipuçları verirdi oyuncularına. Geçenlerde onunla çalışan bir arkadaşım" ordan kalk şuraya otur", "suyunu tam şu cümlede iç" tadında rejiler verdiğini söyledi. Ne diyeceğimi bilemedim. Eski görkemli günler geride kaldı...

 

Kleon üzerine bir tartışma başlamıştı sonrasında. Kimisi bu adam iyi demiştş, kimisi onu da bir masaya yatıralım bakalım neymiş neciymiş demişti, kimisi de ben Kleon'un yanındayım demişti. Tartışmanın sonuna doğru beyin yanması yaşayan ekipten "Kim lan bu Kleon, oyunda öyle biri yok ki" şeklinde sesler çıkmaya başlamıştı ki sahne çalışmaya geçmiştik. Kentliler, Herostratos ve Kleon sahnesini çalışıp dağılmıştık. Ertesi gün prova yoktu, çocuklar gibi şendik hepimiz, hak etmiştik, az da olsa dinlenecektik...

 

Not defterimde kalan birkaç diyalog;

Beden çalışması sırasında Tuğba'nın etine müdahelede bulunduğu biri: Aaaaahhh!

Tuğba: Ben mi geldim ya etine? Kim geldi? Ne oldu?...

 

Çağrı'yla beraber yapılan ritim çalışmasından sonra Tuğba: Çok iyiydik yaaa !

 

 

 

6. Prova Günü
Bir gün öncesinden çalışılacak sahneleri saatlere paylaştırarak oyunculara bildirmiştik. Parça parça çalışılacaktı o gün. Herkesin ifadesinin ayrı ayrı alınacağı zaman gelmişti artık. Önce Gözde'yle başlanmıştı. Erita'nın halk, soylu ve yargının gözünde temsil ettiği değerler ve Artemis'in yakılmasının statüsüne etkileri üzerine konuşmuştuk. Erita'nın Gözde'yi oyuncu olarak kışkırtacak fiziki ve psikolojik koşullarını tartışırken Gözde'nin de hemen bu kadar kışkırabileceğini tahmin etmemiştik doğrusu. O tatlı, mülayim kız bir anda bambaşka bir şeye dönüştü. Asıl yangının Gözde olduğunu fark edememiştik. Erita'nın korkularını da sahnenin içine koymamız gerektiğinden bahsetmiştik ama çalışma sonunda Erita'dan korkan biz olarak ara vermeye karar vermiştik...
Aradan sonra Haluk Abi de katılmıştı bize. Haluk Abi o zamanlar sağ! Gelip oturmuştu her zamanki yerine rahmetli. Reji masasının bir arkasındaki koltuktan izlerdi provayı hep. Çay istemişti benden, getirmiştim. Hiç unutmam kendi bardağı vardı, hep onunla içerdi. Sümer Abla, Birkan Abi onlar da izlemişlerdi provayı o gün... Çok yüklenmeyeyim kendime. Zamanla anlatacağım başka şeyler de... 
Krisippos-Herostratos sahnesiyle devam etmiştik. Bu isimleri okurken zorlanıyorsunuz büyük ihtimalle. Hiç umurumda değil, zorlanın. Biz çok zorlandık zamanında... Sahneyi bir kez okuyup derdini anladıktan sonra cümle cümle çalışmıştık. Tekstleri bırakmıştı oyuncular. Muharrem'in verdiği bir egzersizi yapıp, sahnenin duygusuna yaklaşmaya çalışmışlardı. Bir yaklaşıp, bir uzaklaştılar derken Haluk Abi’nin tavsiyesiyle egzersizin fiziksel etkisi geçmeden tekstleri ellerine alıp sahneye baştan başlamışlardı. Muharrem, provanın bu aşamasında önemli olanın sezgilerimize güvenmek ve kendimizi serbest bırakmak olduğunu, tekstin nasılsa aktarılacağını söylemişti. Provanın erken zamanlarında önemli olan denemek, oyunun nereden ve nasıl gelebileceğini araştırmaktı...
Tuğba'nın gelmesiyle Herostratos-Klementina sahnesi çalışılmıştı. Klementina'yı biraz deforme etmesini istemişti Muharrem Tuğba'dan. Belli bir yere kadar o şekilde çalışmıştık. Demin Klementina ile ilgili saptamalar yapan, efendi efendi yönetmeniyle tartışan Tuğba gitmiş yerine başka biri gelmişti. Deforme olanlar sınıfına Gözde'nin yanına o da eklenmişti. İnsanı insana insanla anlatan sanatı ne hale getirmiştik. Neyse düzeltecektik eninde sonunda, siz de izleyecektiniz... Evren'in gelmesiyle Gardiyan-Herostratos sahnesine geçilmişti. Muharrem oyuncuların konforlu alanlarından çıkması için her şeyi yaparak adeta bir konforsavar gibi mücadele etmişti. Ne bir yere tutunabilmişti oyuncular ne de bir yerden güç alabilmişlerdi. Sahnenin, belirleyenlerinin dışında, oyunun ilk sahnesi olması itibariyle de  ritimli ve enerjik olması gerektiği konuşulmuştu. Serkan, Ozan ve Kerem'in gelişiyle Tarihçiler’le çalıştı Muharrem. Farklı beden formları ve tavırlar bulmaya çalışılmıştı. Biraz bozuk bir form deneyen Serkan'a Muharrem bunu seçerse bütün oyun böyle durması gerektiği yönünde bir uyarı yapmış, Serkan'ın da bir anda aklı başına gelmişti. Beni de çıkarmıştı sahneye Muharrem, oradan oraya koşturmuştu tarihçilerle birlikte beni de. Aklına geleni yapardı o da. Delikanlılık zamanları...

30 Ağustos 2016 Salı 

 

6. Prova Günü

 

Bir gün öncesinden çalışılacak sahneleri saatlere paylaştırarak oyunculara bildirmiştik. Parça parça çalışılacaktı o gün. Herkesin ifadesinin ayrı ayrı alınacağı zaman gelmişti artık. Önce Gözde'yle başlanmıştı. Erita'nın halk, soylu ve yargının gözünde temsil ettiği değerler ve Artemis'in yakılmasının statüsüne etkileri üzerine konuşmuştuk. Erita'nın Gözde'yi oyuncu olarak kışkırtacak fiziki ve psikolojik koşullarını tartışırken Gözde'nin de hemen bu kadar kışkırabileceğini tahmin etmemiştik doğrusu. O tatlı, mülayim kız bir anda bambaşka bir şeye dönüştü. Asıl yangının Gözde olduğunu fark edememiştik. Erita'nın korkularını da sahnenin içine koymamız gerektiğinden bahsetmiştik ama çalışma sonunda Erita'dan korkan biz olarak ara vermeye karar vermiştik...

 

Aradan sonra Haluk Abi de katılmıştı bize. Haluk Abi o zamanlar sağ! Gelip oturmuştu her zamanki yerine rahmetli. Reji masasının bir arkasındaki koltuktan izlerdi provayı hep. Çay istemişti benden, getirmiştim. Hiç unutmam kendi bardağı vardı, hep onunla içerdi. Sümer Abla, Birkan Abi onlar da izlemişlerdi provayı o gün... Çok yüklenmeyeyim kendime. Zamanla anlatacağım başka şeyler de... 

 

Krisippos-Herostratos sahnesiyle devam etmiştik. Bu isimleri okurken zorlanıyorsunuz büyük ihtimalle. Hiç umurumda değil, zorlanın. Biz çok zorlandık zamanında... Sahneyi bir kez okuyup derdini anladıktan sonra cümle cümle çalışmıştık. Tekstleri bırakmıştı oyuncular. Muharrem'in verdiği bir egzersizi yapıp, sahnenin duygusuna yaklaşmaya çalışmışlardı. Bir yaklaşıp, bir uzaklaştılar derken Haluk Abi’nin tavsiyesiyle egzersizin fiziksel etkisi geçmeden tekstleri ellerine alıp sahneye baştan başlamışlardı. Muharrem, provanın bu aşamasında önemli olanın sezgilerimize güvenmek ve kendimizi serbest bırakmak olduğunu, tekstin nasılsa aktarılacağını söylemişti. Provanın erken zamanlarında önemli olan denemek, oyunun nereden ve nasıl gelebileceğini araştırmaktı...

 

Tuğba'nın gelmesiyle Herostratos-Klementina sahnesi çalışılmıştı. Klementina'yı biraz deforme etmesini istemişti Muharrem Tuğba'dan. Belli bir yere kadar o şekilde çalışmıştık. Demin Klementina ile ilgili saptamalar yapan, efendi efendi yönetmeniyle tartışan Tuğba gitmiş yerine başka biri gelmişti. Deforme olanlar sınıfına Gözde'nin yanına o da eklenmişti. İnsanı insana insanla anlatan sanatı ne hale getirmiştik. Neyse düzeltecektik eninde sonunda, siz de izleyecektiniz... Evren'in gelmesiyle Gardiyan-Herostratos sahnesine geçilmişti. Muharrem oyuncuların konforlu alanlarından çıkması için her şeyi yaparak adeta bir konforsavar gibi mücadele etmişti. Ne bir yere tutunabilmişti oyuncular ne de bir yerden güç alabilmişlerdi. Sahnenin, belirleyenlerinin dışında, oyunun ilk sahnesi olması itibariyle de  ritimli ve enerjik olması gerektiği konuşulmuştu. Serkan, Ozan ve Kerem'in gelişiyle Tarihçiler’le çalıştı Muharrem. Farklı beden formları ve tavırlar bulmaya çalışılmıştı. Biraz bozuk bir form deneyen Serkan'a Muharrem bunu seçerse bütün oyun böyle durması gerektiği yönünde bir uyarı yapmış, Serkan'ın da bir anda aklı başına gelmişti. Beni de çıkarmıştı sahneye Muharrem, oradan oraya koşturmuştu tarihçilerle birlikte beni de. Aklına geleni yapardı o da. Delikanlılık zamanları...

 

 

 

29 Ağustos 2016 Pazartesi

 

5. Prova Günü

 

Beşinci gün Tarihçiler’in ve Kentliler’in yani Serkan, Ozan ve Kerem'in herkesten önce geldiği gün olarak yer almış notlarımda. Düşünün yani Rüya'dan bile önce gelmişler. Ondan kaçmak için geldiklerini bile düşünmüştüm hatta. Çok zekiydiler o zaman zehir gibiydiler, genceciklerdi, her şey beklenirdi onlardan... Muharrem’le birlikte sahne üstünde konuşmuşlardı uzun bir süre. Hem Kentlileri hem Tarihçileri oynadıkları için hangileri hakkında konuştuklarını anlamamıştık önce. Sonra anladık ki kentlileri konuşuyorlar. Oyun içindeki değişimleri ve Herostratos’la ilişkileri tartışılmıştı bir süre. Benzerlikler, farklılıklar, oydu, buydu derken o günle, o dönemle bağına gelmiştik karakterlerin. Tam biz acayip bağlar kurduğumuza kendimizi inandırmış ve gaza gelmişken Rüya girdi sahneye ve gazımızı aldı. Neyseki korkulan olmadı. O gün kimse oyunculuğu bırakmaya karar vermemişti. Çünkü Rüya sadece kırk dakikalık bir çalışma yaptıracağını söylemişti. Oyuncuların yüzündeki küçük sevinç belirtileri gözlerden kaçmamıştı. Sıralı bir şekilde açma germe çalışmaları yapan oyunculardan ön sırada oturan Tuğba "Böyle en önde de kabak gibi yapamıyorum ya!" diyerek dikkatleri üzerine çekmişti. Oysa hiçbirimiz yapamadığını fark etmemiştik. Çalışmanın sonuna doğru sahnenin önüne çömelen oyuncular, bir bacaklarını da sahneye koyarak bir bale çalışması yapmışlardı. Tuğba baleye erken yaşta başlanması gerektiğini ve kendilerinin geç kaldığını belirterek yırtmaya çalışsa da başaramamıştı. Herostratos balesinin ardından "Ağzımızı yüzümüzü açalım ki sahnede konuşabilelim." temalı kısa bir çalışmayla bu bölümün sonuna gelmiştik...

 

Oyuncular kısa bir arayla kendilerine geldikten sonra ilk sahneyle başlanmıştı. Gardiyanın sahnedeki durumu Muharrem'in bir gün önce oyunculara verdiği bir kaynak* üzerinden konuşulmuştu. Herostratos'un planında Gardiyan’ın yeri ve aldığı  riskler üzerinde duruldu.  Sahne çalışılmaya başlanmış ve bir başlangıç bulunmuştu. Muharrem oyunculardan bulduklarını tutmalarını istemişti. Bu yolun doğru yol olduğu konusunda hem fikir olunmuştu... Kentlilerle devam edildi. Giriş sahnesine ait denemeler yapılırken niyetler üzerinde durulmuştu ve Kleon'un olaylara el koyuşuyla devam edilmişti. Muharrem; Serkan, Kerem, Ozan, Devrim ve Tuna haricinde oyuncuları özgürlüklerine kavuşturmuştu bugün. Bedenlerini Rüya sayesinde açtıktan sonra sahne çalışmayan oyunculardan Tuğba ve Timuçin'in eve yüzerek ve koşarak gittiklerini öğrenmiştik ertesi gün. Her gün bisiklet sürmeye alışık olan Timuçin o gün ara sokaklar yerine D-100 karayolunu tercih etmişti. Birkaç kamyonu solladığı için ceza yediğini de söylemişti ama ona inanmamıştık pek... Neyse kalanlarla devam edilen provada derinlere dalınıp güzel güzel niyetler bulunmuştu. Kleon'un kentlilere karşı olan tavrı belirlenmişti. Devamındaki Herostratos-Kleon sahnesinde Devrim'in "Herostratford, Herostratosfer, Herostatik" gibi çeşitlemeleri sahneyi başka bir boyuta taşımıştı. Heros'un tiradıyla çok da zorlamadan geçilen bölümün ardından prova kendini imha etmişti...

 

 

O gün nasıl gülmüştük, bir bakın buraya isterseniz;

 

 

Kerem'in "Bu da çömlekçi" olan repliğini Serkan'a bakarak "Bu da çömlek" olarak söylemesi üzerine Muharrem: Kerem kullan bunları, aynen!

Kerem: Türeteyim mi?

Muharrem: Bokunu çıkarma tabi...

 

 

Devrim repliğini karıştırır...

Muharrem: Olsun, güzel konuştun ama, ben etkilendim mesela...

 

 

Kentlilerin Herostratos'u bırakmaması üzerine Muharrem: Ulan öldü adam, öldü!

 

 

Beden çalışmasının sonuna doğru....

Rüya: Oturun koltuklara!

Devrim: Hah, en sevdiğim hareket !

 

 

Rüya pozisyonunu göstererek:  Bakın, dizim nereden geliyor benim?

Ekip: Allahtaan!

 

 

*Kitle ve İktidar / Elias Canetti/ Ayrıntı yayınları/ çeviren: Gülşat Aygen

 

 

28 Ağustos 2016 Pazar

 

4. Prova Günü
Artık herkes alışmıştı Rüya'nın bir saatlik çalışmasına. Oyuncular da kaderlerine razı olmuş bir ifadeyle gelmişlerdi provaya. O gün erken toplanmıştık biraz. Önceki gün de geç bitmişti prova. Bu iki faktör bir araya geldiği için Rüya da oyunculara azıcık daha nazik davranmıştı o gün. Vücudun denge merkezi ve ayağın en doğru şekilde yere nasıl basacağını gösterimişti. Biz de asistanlar olarak çaktırmadan ayakkabımızın içinde ayak parmaklarımızı yere köklemeye çalışmıştık. Kimsenin farketmediğini sandığım bir anda Kader, Mehtap ve Ezgi'nin ayağıma baktıklarını farkedince hemen ayakkabımın bağları çözülmüş gibi yaparak dikkatleri üzerimden almıştım. Sonuçta ben birinci asistandım. Böyle bir itibar kaybını göze alamazdım... Rüya bizim vücut tasarımımızla ilgili bir şeyler söyledi. Akciğer dedi, nefes dedi, anatomi dedi. Bunları uzun uzun anlattı bir de. Oyuncuların yüzünde "Bu kadın dansçı mı doktor mu ya? " ifadesi belirmeye başlamıştı. Nerede ne var vücüdumuzda ben o gün öğrendim valla. Özellikle kalbimizin tam olarak nerede olduğu ile ilgili tartışma hepimizi allak bullak etmişti. Kafasının çok karışması sonucu kalbinin sol omuzunda olduğu iddia edenler bile olmuştu. Rüya duruşumuzla ve omurlarımızla ilgili çarpıcı şeyler söylemişt. Boynumuzdaki yedi omurdan sadece üçünü kullandığımızı söylemiş ve bizi evrimimizi tamamlamamakla suçlamıştı. Hepimiz bozulmuştuk o zaman. Ama ben şu an aradan geçen yılların etkisiyle Darwin'i haklı çıkardım ve artık hepsini kullanıyorum. Ekipten bazıları hala tek omurla hayatını idame ettiriyor...
Oyuncular bedenlerini zar zor kulise götürüp biraz dinlendikten sonra ikinci perdeyle sahne çalışmasına başlamıştık. Başlamışken de elimizi korkak alıştırmayıp oyunun sonuna kadar gitmiştik. Ben de Muharrem'e dönüp "Oyun çıktı bence" diyip üstüne bir de çirkin çirkin gülerek işimden olma tehlikesini göze almıştım. Kendisi yüce gönüllü bir insan olduğu için cevap vermemeyi tercih etmiş ve " Bir çay getirtmedin be masama! " diyerek konuyu ustaca değiştirmişti. Şimdi olsa yüzüme bakmaz. Aksileşti yaşlandıkça. Geçenlerde bir oyun yönetmiş, gideceğim izleyeceğim vakit bulunca. Umarım sonuna kadar dayanabilirim...
Yemek arasından sonra bir egzersiz yaptırmıştı Muharrem oyunculara. Sahnede serbest yürüyüşler yaparak karakterlerin yürüyüş ritimleri araştırılmıştı. Bazıları özel formlar bulmuştu. Daha sonra herkes karşı karşıya geldiği kişiye bir kelime söylemişti. Karakterlerin birbirleriyle olan ilişkilerini ortaya çıkartmalarına yardımcı olmuştu bu. Önceden buldukları hareketleri önce karikatürize olacak kadar büyütüp sonra küçültmüşlerdi oyuncular. Yoyo gibi oynamışlardı karakterleriyle. İkinci perde başından devam eden ekip aldı başını yürüdü sonra. Kleon'un tiradı farklı şekillerde denendi, Kleon-Klementina sahnesine ufak tefek güç dengesi ayarları yapıldı. Gücü elinde bulunduran tarafın tavrı ve karakterlerin birbirlerinin açıklarını nasıl yoklayacakları üstünde durulduktan sonra bu kadar yeter bugunlük denerek dağıldı ekip...
Repliğini söyleyememesi üzerine günün itirafı Devrim'den geldi: Lan bi de konuşsam!

4. Prova Günü

 

Artık herkes alışmıştı Rüya'nın bir saatlik çalışmasına. Oyuncular da kaderlerine razı olmuş bir ifadeyle gelmişlerdi provaya. O gün erken toplanmıştık biraz. Önceki gün de geç bitmişti prova. Bu iki faktör bir araya geldiği için Rüya da oyunculara azıcık daha nazik davranmıştı o gün. Vücudun denge merkezi ve ayağın en doğru şekilde yere nasıl basacağını gösterimişti. Biz de asistanlar olarak çaktırmadan ayakkabımızın içinde ayak parmaklarımızı yere köklemeye çalışmıştık. Kimsenin farketmediğini sandığım bir anda Kader, Mehtap ve Ezgi'nin ayağıma baktıklarını farkedince hemen ayakkabımın bağları çözülmüş gibi yaparak dikkatleri üzerimden almıştım. Sonuçta ben birinci asistandım. Böyle bir itibar kaybını göze alamazdım... Rüya bizim vücut tasarımımızla ilgili bir şeyler söyledi. Akciğer dedi, nefes dedi, anatomi dedi. Bunları uzun uzun anlattı bir de. Oyuncuların yüzünde "Bu kadın dansçı mı doktor mu ya? " ifadesi belirmeye başlamıştı. Nerede ne var vücüdumuzda ben o gün öğrendim valla. Özellikle kalbimizin tam olarak nerede olduğu ile ilgili tartışma hepimizi allak bullak etmişti. Kafasının çok karışması sonucu kalbinin sol omuzunda olduğu iddia edenler bile olmuştu. Rüya duruşumuzla ve omurlarımızla ilgili çarpıcı şeyler söylemişt. Boynumuzdaki yedi omurdan sadece üçünü kullandığımızı söylemiş ve bizi evrimimizi tamamlamamakla suçlamıştı. Hepimiz bozulmuştuk o zaman. Ama ben şu an aradan geçen yılların etkisiyle Darwin'i haklı çıkardım ve artık hepsini kullanıyorum. Ekipten bazıları hala tek omurla hayatını idame ettiriyor...

 

Oyuncular bedenlerini zar zor kulise götürüp biraz dinlendikten sonra ikinci perdeyle sahne çalışmasına başlamıştık. Başlamışken de elimizi korkak alıştırmayıp oyunun sonuna kadar gitmiştik. Ben de Muharrem'e dönüp "Oyun çıktı bence" diyip üstüne bir de çirkin çirkin gülerek işimden olma tehlikesini göze almıştım. Kendisi yüce gönüllü bir insan olduğu için cevap vermemeyi tercih etmiş ve " Bir çay getirtmedin be masama! " diyerek konuyu ustaca değiştirmişti. Şimdi olsa yüzüme bakmaz. Aksileşti yaşlandıkça. Geçenlerde bir oyun yönetmiş, gideceğim izleyeceğim vakit bulunca. Umarım sonuna kadar dayanabilirim...

 

Yemek arasından sonra bir egzersiz yaptırmıştı Muharrem oyunculara. Sahnede serbest yürüyüşler yaparak karakterlerin yürüyüş ritimleri araştırılmıştı. Bazıları özel formlar bulmuştu. Daha sonra herkes karşı karşıya geldiği kişiye bir kelime söylemişti. Karakterlerin birbirleriyle olan ilişkilerini ortaya çıkartmalarına yardımcı olmuştu bu. Önceden buldukları hareketleri önce karikatürize olacak kadar büyütüp sonra küçültmüşlerdi oyuncular. Yoyo gibi oynamışlardı karakterleriyle. İkinci perde başından devam eden ekip aldı başını yürüdü sonra. Kleon'un tiradı farklı şekillerde denendi, Kleon-Klementina sahnesine ufak tefek güç dengesi ayarları yapıldı. Gücü elinde bulunduran tarafın tavrı ve karakterlerin birbirlerinin açıklarını nasıl yoklayacakları üstünde durulduktan sonra bu kadar yeter bugunlük denerek dağıldı ekip...

 

Repliğini söyleyememesi üzerine günün itirafı Devrim'den geldi: Lan bi de konuşsam!

 

 

27 Ağustos 2016 Cumartesi

 

3. Prova Günü

 

Notlarımdan anladığım kadarıyla üçüncü gün de Rüya'nın beden çalışmasıyla başlamıştı. Galiba bir süre böyle gitti, hatta oyuncuların hatıralarında derin izler bırakacak kadar ileri gitti Rüya yaptırdığı çalışmalarla. Sanırım oyunculardan biri beş ya da altı yıl önce Rüya'nın yaptırdığı çalışmalar nedeniyle gereğinden fazla kondisyona sahip olduğu ve sahnede bir dakika bile yerinde duramadığı gerekçesiyle bir daha yönetmenler tarafından tercih edilmeyeceğini anlayarak ülkeyi terk etmiş. Kim olduğunu net hatırlamıyorum ama hazin bir son olduğu kesin bunun... O günlerden çok az arkadaşımız ayakta kalabildi zaten... Neyse ne diyordum; o gün de yoğun bir çalışma yaptırmıştı Rüya. Önceki güne göre de çalışmanın dozunu artırmıştı. Bu, gelecek kara günlerin habercisiydi oyuncular için...

 

Birinci perde birinci sahneden başlamıştık çalışmaya. Aradan o kadar yıl geçmesine rağmen notlarıma baktıkça herşey bu gün gibi gözümün önüne geliyor. Önce bodoslama daldı oyuncular textin içine. Keşfetme, araştırma günleriydi o günler. Keşif sırasında arada kamarasından çıkan kaptan Muharrem oyunculara sahne üzerinde zor dakikalar yaşatmıştı. İlk sahnedeki karakterler olan Herostratos ve Gardiyan'ı oynayan Tuna ve Evren, Muharrem'in "Neden buradasınız?, Buraya gelmeden önce neler yaşadınız? Şu anda fiziksel ve ruhsal olarak ne gibi koşullardasınız?" şeklindeki soruları karşısında tır farını son anda farketmiş tavşan gibi kalmışlardı. Tabi ki sorular sonucunda yapılan beyin kasırgası sonucunda sahne daha oturaklı bir hale gelmişti... İlk sahnenin ardından tarihçilerin sahnesiyle devam edilmişti. Tarihçilere ait bir beden formu bulunmaya çalışılmıştı. Tabi Serkan, Ozan ve Kerem o zaman genceciktiler, zımba gibiydiler. Bükül desen bükülürler, eğil desen eğilirlerdi. Şimdi beraber yaşıyorlar. Geçenlerde çaya gittim evlerine, çayı ben demlemek zorunda kaldım. Oyunda giydikleri kostümleri giyiyorlar hala. Öyle oturuyorlar evlerinde, çok tatlılar ama...

 

Tarihçilerin orasını burasını kıvırdıktan sonra Kleon-Herostratos sahnesiyle devam etmiştik. Sahneyi bir kez çalıştıktan sonra Devrim bir kez daha başlamak ve farklı bir şey denemek istemişti. Bu arada Devrim hala oyunculuk yapıyor. Geçenlerde bir provasını izlemeye davet etti beni. Gittim. Hiç değişmemiş, hala ikişer kez çalışmak istiyor sahnelerini ama artık ikinci alışında farklı bir şey denemek için değil ilk çalıştığını unuttuğu için ikinci kez çalışmak istiyor. Ne denir ki... Zaman affetmedi bazılarımızı...

 

Yemek yemiştik sonra. O gün Tuğba'nın doğum günüydü. Pasta kesip kutlamıştık hep birlikte. Pasta da çok güzeldi. Ben iki dilim yemiştim. Galiba birinin hakkıydı o... Neyse çok kurcalamayayım o mevzuları. Yemekten sonra Krissipos çıkmıştı sahneye. Krissipos-Herostratos paylaştılar kozlarını. Kazanan Heros oldu ilk perdenin ortası itibariyle. Ara verdik biz de çay içerek kutladık Heros'un zaferini... İlk perdenini sonundaki Klementina -Herostratos sahnesiyle devam edilmişti. Muharrem ufak müdahaleler yapmıştı ama genel olarak kendi hallerine bırakılmıştı oyuncular. Herkes aradığını bulmaya çalışıyordu bu dönemde. Aradığını hemen bulmak isteyenler, bulduğunu sanıp yanıldığını anlayanlar, "Ben ne bulacağım onu, o beni bulsun." diyenler. Ortalık fena karışıktı yani. Bu prova gününün de sonuna gelmiştik en nihayetinde...

 

O günden bu güne komikliğinden taviz vermeyen bir dil sürçmesiye veda ediyorum bugünlük;

 

Tuğba'nın söylemesi gereken: Mahkemeyi erteleme fikri iyi olabilir.

Tuğba'nın söylediği: Mahkelemahmah.... aaaaaaaah !

 

 

 

 

26 Ağustos 2016 Cuma

2. Prova Günü
İlk defa sahneye çıkılan gün olması nedeniyle Rüya'nın bize vaad ettiği bir saatlik beden çalışmasıyla başlamıştı prova. Rüya o zamanlar zımba gibi , şimdiki gibi baston falan yok elinde... Müzik eşliğinde koşuşturmacalar olarak başlayan, bedeni rahatlatmak üzere yapılmış olan, oyuncuların da çok eğlendiği çalışma zaman geçtikçe yorgunlukların başlamasıyla "Ahh sırtım", "Ya benim belime ne oldu böyle?" gibi cümlelerin ağızlardan dökülmesiyle sona erdi. Ne kadar gerçek bilinmez ama Gözde Kırgız'ın o ısınmalar nedeni ile oyunculuğu bırakıp yazar olmaya karar verdiği konuşulur hep... Rüya ayak parmaklarını iyice açarak yere en sağlam şekilde basmalarını istemişti oyunculardan. Ayaklar açılınca eller de garip şekiller almıştı, öyle yürümeye alışkın olmayan oyuncular değişik reaksiyonlar göstermişlerdi. Durup, elleri normal haline getirdikten sonra devam etmiştik. Rüya o zaman evrimimizi tam olarak tamamlamadığımızı, mesela kuyruğumuzun hala çıkmadığını söylemişti. Çok detay vermek istemiyorum ama haklıymış... Neyse. Bütün ekip Rüya'yı taşıyarak bitirmiştik çalışmayı. Rüya'nın "Beni tutmayın etimden, sadece eklemlerden, ekleeeeem!" diye bağırışı hala kulaklarımda... Çalışmayı izlerken "Ne yaptırıyor böyle oyunculara Rüya?" diye düşünmüştüm ama şimdi anlıyorum zamanının ilerisindeymiş...
Bedenlerin açılmasının ardından oyuncular sahneye çıkıp birer iskemleye oturmuşlar ve yaklaşık bir saat boyunca dönem üzerine konuşmuşlardı. Herkes kafasındaki soruları, bildiklerini bilmediklerini dökmüştü ortaya. Efes ve Artemis tapınağıyla ilgli bilinenler, dönemin demokrasi anlayışı ve oyunda Kleon karakterinin durumu konuşulmuştu bir süre. Muharrem açtı konuyu, oyunculara sordu önce ama kendi bildiklerini de anlattı şakır şakır. Zehir gibiydi o zamanlar, şimdi “Artemis” desem “Bana dokunur o, ben almayayım.” der, yazık... Zaman çok haşin davrandı ona. Bir de o zamanlar hala Google kullanıyorduk. Bilgisayarı aç, Google'a gir... Ohooo çok zordu araştırma yapmak. İstediğimiz kitapları bulmak için kütüphaneye bile gittiğimiz zamanlar olurdu... Neyse, ilk sahneden başlamıştık bir ara verdikten sonra. Her sene düzenlenen, geleneksel "Kusura bakmayın elimi kolumu nereye koyacağımı bilemiyorum" festivali de başlamış oldu böylece. Her provanın ilk zamanlarında olduğu gibi aksamalar, rahat hareket etmek isterken texti nereye koyacağını bilememeler, tam rahat hareket etmeye başlamışken texte muhtaç olunduğunun fark edildiği anlar provaya renk kattı. Aradan kaç yıl geçti ben de hala şu "Renk kattı" kalıbını kullanıyorum. Yenileyemedim kendimi. Klişe koktu bugün buralar...
O gün Deniz Abi gelememişti provaya, Gözde de erken çıkmak zorunda kalmıştı. Onların yerine Tissafernes'i oynayan Evren ve Erita'yı oynayan Timuçin'in performansları kayda değerdi. Hakikaten öyleymiş ki not defterime ayrıca kaydetmişim. Özellikle Timuçin, sesini Çağrı'nın bile anlayamayacağı bir yerden kullanarak önce dikkatimizi çekmiş sonra da sahnedeki her kesin Erita'nın mümkün olduğunca az konuşması için ellerinden geleni yapmalarına neden olmuştu. Biz de bu şekilde ilk perdenin sonuna kadar giderek sahneden geçirdiğimiz ilk prova gününün sonuna gelmiştik. Herkeste tatlı bir yorgunluk vardı. 
Birkaç fotoğraf çıktı not defterimin arasından onları da paylaşıyorum sizle, yarın görüşmek üzere...

 

2. Prova Günü

 

İlk defa sahneye çıkılan gün olması nedeniyle Rüya'nın bize vaad ettiği bir saatlik beden çalışmasıyla başlamıştı prova. Rüya o zamanlar zımba gibi , şimdiki gibi baston falan yok elinde... Müzik eşliğinde koşuşturmacalar olarak başlayan, bedeni rahatlatmak üzere yapılmış olan, oyuncuların da çok eğlendiği çalışma zaman geçtikçe yorgunlukların başlamasıyla "Ahh sırtım", "Ya benim belime ne oldu böyle?" gibi cümlelerin ağızlardan dökülmesiyle sona erdi. Ne kadar gerçek bilinmez ama Gözde Kırgız'ın o ısınmalar nedeni ile oyunculuğu bırakıp yazar olmaya karar verdiği konuşulur hep... Rüya ayak parmaklarını iyice açarak yere en sağlam şekilde basmalarını istemişti oyunculardan. Ayaklar açılınca eller de garip şekiller almıştı, öyle yürümeye alışkın olmayan oyuncular değişik reaksiyonlar göstermişlerdi. Durup, elleri normal haline getirdikten sonra devam etmiştik. Rüya o zaman evrimimizi tam olarak tamamlamadığımızı, mesela kuyruğumuzun hala çıkmadığını söylemişti. Çok detay vermek istemiyorum ama haklıymış... Neyse. Bütün ekip Rüya'yı taşıyarak bitirmiştik çalışmayı. Rüya'nın "Beni tutmayın etimden, sadece eklemlerden, ekleeeeem!" diye bağırışı hala kulaklarımda... Çalışmayı izlerken "Ne yaptırıyor böyle oyunculara Rüya?" diye düşünmüştüm ama şimdi anlıyorum zamanının ilerisindeymiş...

 

Bedenlerin açılmasının ardından oyuncular sahneye çıkıp birer iskemleye oturmuşlar ve yaklaşık bir saat boyunca dönem üzerine konuşmuşlardı. Herkes kafasındaki soruları, bildiklerini bilmediklerini dökmüştü ortaya. Efes ve Artemis tapınağıyla ilgli bilinenler, dönemin demokrasi anlayışı ve oyunda Kleon karakterinin durumu konuşulmuştu bir süre. Muharrem açtı konuyu, oyunculara sordu önce ama kendi bildiklerini de anlattı şakır şakır. Zehir gibiydi o zamanlar, şimdi “Artemis” desem “Bana dokunur o, ben almayayım.” der, yazık... Zaman çok haşin davrandı ona. Bir de o zamanlar hala Google kullanıyorduk. Bilgisayarı aç, Google'a gir... Ohooo çok zordu araştırma yapmak. İstediğimiz kitapları bulmak için kütüphaneye bile gittiğimiz zamanlar olurdu... Neyse, ilk sahneden başlamıştık bir ara verdikten sonra. Her sene düzenlenen, geleneksel "Kusura bakmayın elimi kolumu nereye koyacağımı bilemiyorum" festivali de başlamış oldu böylece. Her provanın ilk zamanlarında olduğu gibi aksamalar, rahat hareket etmek isterken texti nereye koyacağını bilememeler, tam rahat hareket etmeye başlamışken texte muhtaç olunduğunun fark edildiği anlar provaya renk kattı. Aradan kaç yıl geçti ben de hala şu "Renk kattı" kalıbını kullanıyorum. Yenileyemedim kendimi. Klişe koktu bugün buralar...

 

O gün Deniz Abi gelememişti provaya, Gözde de erken çıkmak zorunda kalmıştı. Onların yerine Tissafernes'i oynayan Evren ve Erita'yı oynayan Timuçin'in performansları kayda değerdi. Hakikaten öyleymiş ki not defterime ayrıca kaydetmişim. Özellikle Timuçin, sesini Çağrı'nın bile anlayamayacağı bir yerden kullanarak önce dikkatimizi çekmiş sonra da sahnedeki herkesin Erita'nın mümkün olduğunca az konuşması için ellerinden geleni yapmalarına neden olmuştu. Biz de bu şekilde ilk perdenin sonuna kadar giderek sahneden geçirdiğimiz ilk prova gününün sonuna gelmiştik. Herkeste tatlı bir yorgunluk vardı. 

 

Birkaç fotoğraf çıktı not defterimin arasından onları da paylaşıyorum sizle, yarın görüşmek üzere...

 

25 Ağustos 2016 Perşembe

 

Kundakçı... Nedense aklıma geldi son zamanlarda... Kundakçı, oyun atolyesi’nin 2016-2017 sezonunun ilk oyunuydu. Ben o zamanlar asistandım. Oyunun yazarı Grigory Gorin, çeviren Haluk Bilginer, yöneten ise Muharrem Özcan’dı. Oyuncu kadrosunda Tuna Kırlı, Devrim Özder Akın, Deniz Oral, Tuğba Çom Makar, Evren Erler, Gözde Kırgız, Timuçin Erarslan, Kerem Arslanoğlu, Mithat Ozan Küren ve Serkan Ilgaz vardı. Oyunun sahne tasarımını Özlem Karabay, müziklerini Çağrı Beklen, ışık tasarımını Ayşe Sedef Ayter yapacaktı. Prova sürecinde ekibe beden çalışması yaptırmak için Rüya Büyüktopçuğlu bizimle birlikte olacaktı. İlk provayı dün gibi hatırlıyorum. Herkes oradaydı ilk gün olduğu için. O zamanlar Haluk Bilginer sağ, oyun atölyesi'nin Genel Sanat Yönetmeni. Ne günlerdi beee... Ne oyuncuydu Haluk Abi... Nur içinde yatsın. Neyse. Zannediyorum 25 Ağustos'tu. Sıcak günlerin sonu sayılabilecek hafif yağmurlu ve kapalı bir hava vardı o gün. Değişik bir dönemdi. Ne olduğunu o sıralar bizim de yavaş yavaş anlamakta olduğumuz bir zamandan geçiyorduk. Her zaman dillendirmesek de genel atmosfere hakim olan kaygı bizi hem rahatsız eden hem de bir arada tutan şey olarak hayatımızda değişik bir yerde duruyordu. Butün bu değişen, değişmeyen ya da değişecek mi diye düşündüğümüz zamana çok da benzeyen bir oyun çalışılmaya karar verilmişti. İlk gün herkesin tanışma, kaynaşma günüydü. Herkes mesafeyi korumaya çalışırken bir anda şampanyaların ortaya çıkması tabi her zamanki gibi biraz değişik olmuştu.  Daha önce belki en yakın arkadaşıyla bile şampanya içmemiş olan bir insanın ilk kez tanıştığı biriyle şampanya içmenin verdiği garip hafifliğin içine kendini bırakması görülmeye değerdi. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen aklımda kalmış... Okuma provası sırasında ortada duran herkesin yemekten çekindiği sandviçleri hatırlıyorum. Benim de o kadar zamanın üzerine bunu hatırlıyor olmam enteresan tabi ama neyse...
Oyun okundu bir kere baştan sona. Öncelikle Herostratos, Tissafernes, Krissipos gibi isimleri söylemeye nasıl olsa süreçte alışırız diyerek kendimizi biraz da olsa kandırmıştık. Aslında söyleyemedik baya baya ama demin bahsettiğim yeni tanışma durumu içinde şakayla da karışık olarak atlatmıştık durumu. Oyunu okurken herkes kendinden bir şeyler eklemişti diye hatırlıyorum. İlk okumaya göre baya da gülmüştük. Okumanın bitmesiyle oyun üstüne konuşuldu biraz. Muharrem kafasındaki atmosferi, sahneyi, nasıl bir oyun düşündüğünü anlatmıştı bize. Muharrem o zamanlar bunamamıştı, kafa sağlamdı. Geçenlerde ziyaretine gittim beni tanımadı, oysa kaç sene asistanı oldum o yıllarda... Yazık, insanlar ne hale geliyor! Bu günden bakıp ortaya çıkan şeyi anımsadıkça ilk konuşmalar, herkesin merakla dinlediği anlar, “Lan ben bunu yapabilir miyim acaba? Başka bir oyun yapsak daha iyi olmaz mıydı?” diyen gözler, “Ya benim belim biraz sakat, dizimde de ağrılar var.” diyerek her prova öncesi bir saat beden çalışması yaptıracak olan Rüya’ya gözdağı verenler... Bunlar hep güzel birer anı olarak kaldı bize. O zaman bir izlenme kaygısı da vardı tabi, bir işe başlarken herkesin aklından geçmiştir en az bir kere, şimdiki gibi her akşam dolu olan salonlar yoktu o zaman. Biz kendi salonumuza sahip olduğumuz için çok şanslıydık, tiyatro salonları yoktu şehrin her caddesinde...
Oyun üstüne konuşma kısmını da kısmen geride bıraktıktan sonra Çağrı almıştı sazı eline. Çağrı’nın oyunun müziklerini yapmış olduğuna bakmayın gerçekten bir saz almamıştı eline, lafın gelişi o. Evet, bu kötü espriyi o zaman da yapıp “kötü espri kutusu”na yüklü bir miktar para bırakmıştım. O zamanlar bir kötü espri kutumuz vardı kuliste duran. Çağrı herkese teker teker ne çalabildiğini sordu. “Devrim her şeyi çalabiliyor.” yazmışım not defterime. Hatta Devrim bunu söyledikten sonra Muharrem diğer oyunculara dönüp emekleri için teşekkür etmiş ve oyunu tek kişilik yapmayı düşündüğünü söylemişti. Yeni iş bulan oyuncular da bir an bunun şaka olduğunu idrak edememişler ve paniklemişlerdi. Tam bu panik geçmişken Rüya provalar öncesi yaptırmayı düşündüğü beden çalışmasından bahsetmişti ve oyunculara herhangi bir rahatsızlıklarının bulunup bulunmadığını sormuştu. Yavaş yavaş dökülmeye başlayan oyuncular arasında tam olarak sağlam olan kimsenin olmaması Rüya’nın yüzünde güller açmasına neden olmuştu. O zamanlar da tıp şimdiki kadar gelişmemişti tabi, hala oramız buramız ağrıdığında krem sürüyoduk, düşünün yani hala bel fıtığı diye bir şey vardı...
Neyse, anlatacak daha çok şey var ama zamanla anlatacağım onları da, her gün biraz zaman ayırıp yazacağım bir şeyler. Diğer asistanlar Kader ve Mehtap’a da ulaştıracağım bu yazıları. Belki onlar da hatırladıklarını paylaşmak isterler. Hatırlayabilirlerse tabi...Sonuçta ne zorluklar çekmişiz, neler yaşamışız hatırlamak önemli. Not defterimde kalan birkaç diyaloğu yazıyorum size...
Not defterimde kalan birkaç diyalog;
Devrim: Ben biraz bağlama da çalabiliyorum bu arada...
Çağrı: Abi sen çalamadıklarını söyle istersen !
Devrim Rüya’ya sakatlıklarından bahsederken,
Yalnız ben baya sakatım, belim...
(Muharrem sözünü keserek) - Evet teşekkür ederiz Devrim oyun dokuz kişilik olacak, emeklerin için çok teşekkürler...

Kundakçı...

Nedense aklıma geldi son zamanlarda... Kundakçı, oyun atolyesi’nin 2016-2017 sezonunun ilk oyunuydu. Ben o zamanlar asistandım. Oyunun yazarı Grigory Gorin, çeviren Haluk Bilginer, yöneten ise Muharrem Özcan’dı. Oyuncu kadrosunda Tuna Kırlı, Devrim Özder Akın, Deniz Oral, Tuğba Çom Makar, Evren Erler, Gözde Kırgız, Timuçin Erarslan, Kerem Arslanoğlu, Mithat Ozan Küren ve Serkan Ilgaz vardı. Oyunun sahne tasarımını Özlem Karabay, müziklerini Çağrı Beklen, ışık tasarımını Ayşe Sedef Ayter yapacaktı. Prova sürecinde ekibe beden çalışması yaptırmak için Rüya Büyüktopçuğlu bizimle birlikte olacaktı. İlk provayı dün gibi hatırlıyorum. Herkes oradaydı ilk gün olduğu için. O zamanlar Haluk Bilginer sağ, oyun atölyesi'nin Genel Sanat Yönetmeni. Ne günlerdi beee... Ne oyuncuydu Haluk Abi... Nur içinde yatsın. Neyse. Zannediyorum 25 Ağustos'tu. Sıcak günlerin sonu sayılabilecek hafif yağmurlu ve kapalı bir hava vardı o gün. Değişik bir dönemdi. Ne olduğunu o sıralar bizim de yavaş yavaş anlamakta olduğumuz bir zamandan geçiyorduk. Her zaman dillendirmesek de genel atmosfere hakim olan kaygı bizi hem rahatsız eden hem de bir arada tutan şey olarak hayatımızda değişik bir yerde duruyordu. Butün bu değişen, değişmeyen ya da değişecek mi diye düşündüğümüz zamana çok da benzeyen bir oyun çalışılmaya karar verilmişti. İlk gün herkesin tanışma, kaynaşma günüydü. Herkes mesafeyi korumaya çalışırken bir anda şampanyaların ortaya çıkması tabi her zamanki gibi biraz değişik olmuştu.  Daha önce belki en yakın arkadaşıyla bile şampanya içmemiş olan bir insanın ilk kez tanıştığı biriyle şampanya içmenin verdiği garip hafifliğin içine kendini bırakması görülmeye değerdi. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen aklımda kalmış... Okuma provası sırasında ortada duran herkesin yemekten çekindiği sandviçleri hatırlıyorum. Benim de o kadar zamanın üzerine bunu hatırlıyor olmam enteresan tabi ama neyse...

 

Oyun okundu bir kere baştan sona. Öncelikle Herostratos, Tissafernes, Krissipos gibi isimleri söylemeye nasıl olsa süreçte alışırız diyerek kendimizi biraz da olsa kandırmıştık. Aslında söyleyemedik baya baya ama demin bahsettiğim yeni tanışma durumu içinde şakayla da karışık olarak atlatmıştık durumu. Oyunu okurken herkes kendinden bir şeyler eklemişti diye hatırlıyorum. İlk okumaya göre baya da gülmüştük. Okumanın bitmesiyle oyun üstüne konuşuldu biraz. Muharrem kafasındaki atmosferi, sahneyi, nasıl bir oyun düşündüğünü anlatmıştı bize. Muharrem o zamanlar bunamamıştı, kafa sağlamdı. Geçenlerde ziyaretine gittim beni tanımadı, oysa kaç sene asistanı oldum o yıllarda... Yazık, insanlar ne hale geliyor! Bu günden bakıp ortaya çıkan şeyi anımsadıkça ilk konuşmalar, herkesin merakla dinlediği anlar, “Lan ben bunu yapabilir miyim acaba? Başka bir oyun yapsak daha iyi olmaz mıydı?” diyen gözler, “Ya benim belim biraz sakat, dizimde de ağrılar var.” diyerek her prova öncesi bir saat beden çalışması yaptıracak olan Rüya’ya gözdağı verenler... Bunlar hep güzel birer anı olarak kaldı bize. O zaman bir izlenme kaygısı da vardı tabi, bir işe başlarken herkesin aklından geçmiştir en az bir kere, şimdiki gibi her akşam dolu olan salonlar yoktu o zaman. Biz kendi salonumuza sahip olduğumuz için çok şanslıydık, tiyatro salonları yoktu şehrin her caddesinde...

 

Oyun üstüne konuşma kısmını da kısmen geride bıraktıktan sonra Çağrı almıştı sazı eline. Çağrı’nın oyunun müziklerini yapmış olduğuna bakmayın gerçekten bir saz almamıştı eline, lafın gelişi o. Evet, bu kötü espriyi o zaman da yapıp “kötü espri kutusu”na yüklü bir miktar para bırakmıştım. O zamanlar bir kötü espri kutumuz vardı kuliste duran. Çağrı herkese teker teker ne çalabildiğini sordu. “Devrim her şeyi çalabiliyor.” yazmışım not defterime. Hatta Devrim bunu söyledikten sonra Muharrem diğer oyunculara dönüp emekleri için teşekkür etmiş ve oyunu tek kişilik yapmayı düşündüğünü söylemişti. Yeni iş bulan oyuncular da bir an bunun şaka olduğunu idrak edememişler ve paniklemişlerdi. Tam bu panik geçmişken Rüya provalar öncesi yaptırmayı düşündüğü beden çalışmasından bahsetmişti ve oyunculara herhangi bir rahatsızlıklarının bulunup bulunmadığını sormuştu. Yavaş yavaş dökülmeye başlayan oyuncular arasında tam olarak sağlam olan kimsenin olmaması Rüya’nın yüzünde güller açmasına neden olmuştu. O zamanlar da tıp şimdiki kadar gelişmemişti tabi, hala oramız buramız ağrıdığında krem sürüyoduk, düşünün yani hala bel fıtığı diye bir şey vardı...

 

Neyse, anlatacak daha çok şey var ama zamanla anlatacağım onları da, her gün biraz zaman ayırıp yazacağım bir şeyler. Diğer asistanlar Kader ve Mehtap’a da ulaştıracağım bu yazıları. Belki onlar da hatırladıklarını paylaşmak isterler. Hatırlayabilirlerse tabi...Sonuçta ne zorluklar çekmişiz, neler yaşamışız hatırlamak önemli. Not defterimde kalan birkaç diyaloğu yazıyorum size...

 

Not defterimde kalan birkaç diyalog;

 

Devrim: Ben biraz bağlama da çalabiliyorum bu arada...

Çağrı: Abi sen çalamadıklarını söyle istersen !

 

Devrim Rüya’ya sakatlıklarından bahsederken,

"Yalnız ben baya sakatım, belim..."

(Muharrem sözünü keserek) - Evet teşekkür ederiz Devrim oyun dokuz kişilik olacak, emeklerin için çok teşekkürler...

 

 

 

 


 

[yukarı]