Pencere (2015-2016)



Pencere

Tom ve Kyra...Farklı dünya görüşleri olan bir kadın ve bir adam... İlişkilerinin bitmesinden 3 yıl sonra Tom'un Kyra'yı ziyaret etmeye karar verdiği o soğuk gece de, tüm yargılarından kurtulup yeni bir hayat kurabilecekler mi?

 

Tom ve Kyra... Farklı dünya görüşleri olan bir kadın ve bir adam... İlişkilerinin bitmesinden 3 yıl sonra Tom'un Kyra'yı ziyaret etmeye karar verdiği o soğuk gecede, tüm yargılarından kurtulup yeni bir hayat kurabilecekler mi?

 

Orijinal Adı

Skylight

 

Yazan

David Hare


Çeviren

Haluk Bilginer



Yöneten

Birkan Uz

 

Sahne Tasarımı

Gamze Kuş

 

Müzik

Çağrı Beklen

 

Işık Tasarımı

Kemal Yiğitcan

 

Afiş Tasarımı

Ataman Şencan

 

Oynayanlar

 

Kyra

Esra Bezen Bilgin

 

Tom

Haluk Bilginer

 

Edward

Kürşat Demir

 

Yönetmen Asistanları

Melih Pamukçu

Aynur Güçlü

 

Sahne Tasarımı Asistanı

Efe Soykaraman

 

Oyun Fotoğrafları

Banu Kaplancalı

Ali Karatuna

Emre Mollaoğlu

 

(2 perde; ara ile birlikte 130')

 

Dekor için 'ya teşekkür ederiz.



David Hare
Yazan

 

5 Haziran 1947'de İngiltere'de doğdu. Lancing Lisesi'nin ardından Cambridge Üniversitesi'nde eğitim hayatını tamalamdıktan sonra kurucularından olduğu Portable Tiyatro Topluluğu bünyesinde oyuncu, yönetmen ve yazar olarak çalıştı. İlk oyunlarından olan Slag 1970 yılında Londra'da sahnelendi. 1970 ve 1973 yılları arasında Royal Court Theatre ve Nottingham Playhouse'da oyun yazarı olarak çalışmalarına devam etti. National Theatre bünyesinde 1984 yılından itibaren konuk yönetmen olarak çalışmalarını sürdürdü.

Çehov'un Platonov ve Ivanov, Schnitzler'in La Ronde (The Blue Room) ve Brecht'in Cesaret Ana ve Çocukları oyunlarından yaptığı uyarlamalarla başarı kazandı. 1998'de kendi yazdığı Via Dolorosa adlı oyunda oynadı. West End'deki en büyük başarılarını Plenty, Racing Demon, Skylight ve Amy's View adlı oyunlarıyla elde etti. Bu dört oyun 1982-1999 yılları arasında Broadway'de de oynandı ve bu süre içinde "En iyi oyun" dalında 3 Tony ve 2 Olivier ödülüne aday gösterildi.

 

Sinema alanında da çalışmalarda bulundu. Kendi yazdığı bir oyundan sinemaya uyarladığı Plenty büyük beğeni topladı. Wetherby, Paris by Night ve Strapless adlı filmlerin senaryolarını yazdı ve yönetmenliğini üstlendi. Bernard Schlink'in romanından sinemaya uyarlanan The Reader "En İyi Senaryo" dalında Oscar'a aday gösterildi. 

 

Oyunlarından bazıları; Knucle (1974), Fanshen (1976), Licking Hitler (1978), Plenty (1978), A Map of the World (1983), Pravda (1985), Murmuring Judges (1991), The Absence of War (1993), Amy's View (1997), My Zinc Bed (2000), Gethsemane (2008), Power of Yes (2009).

Birkan Uz
Yöneten  

 

1996 yılından itibaren televizyonda çeşitli program ve dizilerde yönetmenlik yaptı.

Yönettiği filmler: Neva, İksir.

Pencere yönettiği ilk oyundur.

Gamze Kuş
Sahne Tasarımı

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Tiyatro-Sahne Tasarımı Bölümü'nden 2001 yılında mezun oldu. İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahne tasarımcısı olarak çalışmaktadır. oyun atölyesi'nin Azrail'in Gözyaşları (2004) oyununun kostüm tasarımını, Othello (2004), Jeanne d'Arc'ın öteki ölümü (2005), Atinalı Timon (2006), Hırçın Kız (2006) ve Nehir (2013) oyunlarının sahne tasarımlarını yaptı.

Çağrı Beklen
Müzik

 

9 yaşında gitar çalmaya başladı. Ortaokul ve lise döneminde kurdukları grup ile çeşitli konserlerde çaldı. Liseyi bitirdikten sonra müzik eğitimi almak için Viyana'ya gitti. Orada ilk 3 yıl caz gitar eğitimi, 1998 ile 2010 yılları arasında klasik kompozisyon eğitimi aldı. Bu esnada Avusturya'da çeşitli etkinliklerde sahne aldı, stüdyo kayıtlarında müzisyenlik yaptı. 2001 senesinde kurdukları Details isimli grup ile yaptıkları albümün Türkiye'deki ilk performansını İstanbul Caz Festivali Genç Caz'da gerçekleştirdi. Dönem içinde çeşitli dünya müziği sanatçılarına da eşlik etti. 2006'dan beri tiyatro müzikleri de yapmaktadır. 

Aldığı ödüller: 2012 Lions Tİyatro Ödülleri  "En İyi Müzik" Michelangelo, 2013 Tiyatro Tiyatro Ödülleri Sessizlik, 2014 Yeni Tiyatro Dergisi "Emek ve Başarı Ödülü" Beşinci Frank ve Eğer Bu Bir Film Olsaydı.

2012 senesinde Kocaeli Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır.

Kemal Yiğitcan
Işık Tasarımı

 

İstanbul Teknik Üniversitesi, Elektrik ve Elektronik Fakültesi, Elektrik Mühendisliği Bölümü'nden mezun oldu.

İstnabul Üniversitesi Sosyal Bilimler Akademisi, Dramaturji ve Tiyatro Eleştirisi Bölümü'nde yüksek lisans yaptı.

 

Işık tasarımını yaptığı bazı oyunlar: Aşk Delisi, Köprüden GörünüşHansel ve Gretel'in Öteki Hikayesi (oyun atölyesi), Ormanlardan Hemen Önceki Gece (Biriken), Kara Vanilya Ormanı, Yoldan Çıkan Oyun (Talimhane Tiyatrosu), Her Yıl Kuşlar Geri Gelir, Çift Yönlü AynaYaşamın Üç YüzüSonsuz Döngü (Tiyatro Stüdyosu), İnsan Sesi (Biteatral), Yola Çıktığım Gün Sakin Serin Bir Sabahtı (Ve Diğer Şeyler Topluluğu), Kürklü MerkürBöcekİki Kişilik Bir OyunAşk ve Anlayış, Donmuş (DOT),  Solum (Taldans), 4 Ayak (Zeynep Tanbay Dans Projesi), Kassandra (5. Sokak Tiyatro), Oyunu Bozun (Garaj İstanbul), Nazım'a Armağan (13. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali), Ara'nın Anadolu Destanı (TKP Küba-Aslı Öngören), Kara Sohbet (Duru Tiyatro), 1995-2000 arası Uluslararası Tiyatro, Film, Müzik, Caz Festivalleri'nde ve Bienallerde açılış kapanış törenlerinin ışık tasarımını yaptı.  

Halen Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde Dekor Kostüm ve Kukla Bölümü'nde Sahne Aydınlatması ve Işık Tasarımı dersini vermektedir.

Esra Bezen Bilgin
Kyra

 

Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nden 1995 yılında mezun oldu. 1997 yılında İzmit Şehir Tiyatrosu'nda çalışmaya başladı. Karina Cherez ve Melih Düzenli ile kukla atölyeleri yaptı. Emre Koyuncuoğlu ile çalıştığı bağımsız projeler Psikoz 4.48 - Tutku, Hayat Devam Ediyor, Mutfak Kazaları, Arıza, Home Sweet Home ile yurtiçi ve dışı festivallere katıldı.

Oynadığı oyunlar: Hamlet, Lysistrata, Üç Kuruşluk Opera, Don Juan, Cimri, Azizname, Bahar Noktası, Bir Şehnaz Oyun, İki Efendinin Uşağı, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Kırmızı Yorgunları, Roberto Zucco, Kösem Sultan, Kral Lear, 5. Frank, Ferhat İle Şirin (İzmit Şehir Tiyatroları), Aşk Delisi, Küller Küllere Bir De Yolluk, Şeylerin Şekli (Aksanat Yeni Kuşak Tiyatro), Piyano, Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi (Talimhane Tiyatrosu). 

Rol Aldığı Filmler: Korkuyorum Anne, Kusursuzlar, Silsile, Anayurdu.

Aldığı Ödüller: 1998 Ankara Sanat Kurumu Ödülleri "Övgüye Değer Kadın Oyuncu" Lysistrata-İzmit Şehir Tiyatroları, 2005 Sadri Alışık Sinema ve Tiyatro Ödülleri "Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu" Aşk Delisi-Aksanat Yeni Kuşak Tiyatro, 2011 Direklerarası Seyirci Ödülleri "Küçük Sahnede En İyi Kadın Oyuncu", 2012 Eleştirmenler Birliği Ödülleri Yılın Oyuncusu", 2012 Afife Tiyatro Ödülleri "Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu" Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi -Talimhane Tiyatrosu, 2011 75. Yıl Cüneyt Gökçer Tiyatro Ödülleri "Övgüye Değer Genç Kadın Oyuncu", 2014 Adana Altın Koza "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" Silsile.

Haluk Bilginer
Tom

 

Ankara Devlet Konservatuvarı Yüksek Bölümü’nden 1977 yılında mezun oldu. Londra Müzik ve Drama Sanatları Akademisi'nde (LAMDA) ileri tiyatro öğrenimi gördü.

1980 ile 1991 arasından İngiltere’de çeşitli tiyatrolarda rol aldığı oyun ve müzikallerden başlıcaları: My Fair Lady, Kafkas Tebeşir DairesiMacbeth, Pal JoeyBelamiPhantom of the Opera (West End'de Ken Hill'in).

Uluslararası televizyon ve sinema çalışmaları: (TV dizileri) Eastenders, Glory Boys, Murder of a Moderate Man, Bergerac, Memories of Midnight, The Bill (Filmler) Half Moon StreetChildren’s CrusadeIshtar, Buffalo SoldiersSpooksShe’s Gone, The InternationalW.E.The Reluctant FundamentalistRosewater, Winter Sleep (Kış Uykusu).

Başrolünü oynadığı Kış Uykusu filmi Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülü kazandı. Ayrıca bu filmdeki rolü ile de Palm Spring Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı.

Winter Sleep (Kış Uykusu).
Başrolünü oynadığı Kış Uykusu filmi Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülü kazandı. Ayrıca bu filmdeki rolü ile de Palm Spring Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı.

1990 yılında Tiyatro Stüdyosu’nun kurucuları arasında yer aldı. Tiyatro Stüdyosu’nun Aldatma, Kan Kardeşleri, Derin Bir Soluk Al, Çöplük, Histeri ve Balkon oyunlarında başrolleri üstlendi.

Ülkemizde sinema ve televizyon çalışmaları:

TV dizileri: Gecenin Öteki Yüzü, Ateşten Günler, Safiyedir Kızın Adı, Borsa, Son Söz Sevginin, Gülşen Abi, Eyvah Babam, Tatlı Hayat, Karanlıkta Koşanlar, Cesur Kuşku, Sayın Bakanım, Yine de Aşığım, Sevgili Dünürüm, Nerede Kalmıştık, Sıkı Dostlar, EzelCuma'ya Kalsa, İstanbul'un Altınları, Hayatımın Rolü, Kaçak.
Filmler: Kara Sevdalı Bulut, Ölürayak, İki Kadın, 80. Adım, İstanbul Kanatlarımın Altında, Nihavent Mucize, Masumiyet, Usta Beni Öldürsene, Harem Suare, Fasulye, Güle Güle, Filler ve Çimen, Neredesin Firuze?, Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü?PolisGüneşin Oğlu, Devrim Arabaları, New York'ta Beş Minare, Çanakkale Çocukları, Kış Uykusu.

Rol aldığı oyunlar ve filmlerle birçok ödül kazandı.

1999 yılında oyun atölyesi’ni Zuhal Olcay’la beraber kurdular. oyun atölyesi’nin Dolu Düşün Boş Konuş (1999), Ayrılış (2000), Ermişler ya da Günahkarlar (2002), Cimri (2004), Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü (2005), Atinalı Timon (2006), Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler (2007), "7" (şekspir müzikali) (2009), Don Juan'ın Gecesi (2011), Antonius ile Kleopatra (2012), Nehir (2013) oyunlarında oynadı ve Dolu Düşün Boş Konuş (2002), Nehir (2013) oyunlarını yönetti.

 

Kürşat Demir
Edward

 

Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü'nden 2016 yılında mezun oldu. ERASMUS ile Falmouth Üniversitesi'ne gitti. Rol aldığı oyunlar:  Onikinci Gece, Cimri, Mutlu Son, Büyük Romulus, Albay Kuş (Anadolu Üniversitesi Tiyatro Kulübü – Özdüşüm Oyuncu Atölyesi 2008-2012 dönemi), Romeo ve Juliet (Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü 3. Sınıf Projesi), LunaPark (Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü 4 Sınıf Projesi).

 

Melih Pamukçu
Yönetmen Asistanı

 

Nazım Hikmet Akademisi Tiyatro Bölümü'nden mezun oldu.

oyun atölyesi'nin Köprüden Görünüş oyununda oynadı ve yönetmen asistanlığı yaptı.

Aynur Güçlü
Yönetmen Asistanı

 

Nazım Hikmet Akademisi Tiyatro Bölümü'nden mezun oldu. Ankara Devlet Tiyatrosu'nda Bir Savaş Hikayesi, Nereye Koşuyorsun Böyle Minik Tay ve Orkestra oyunlarında, Yenimahalle Belediye Tiyatrosu'nun çocuk oyunlarında oynadı.

oyun atölyesi'nin Aşk Delisi oyununda yönetmen asistanlığı yaptı.

 


Eleştiriler ve Basında Çıkanlar

•  Erdoğan Mitrani, Şalom, 14.12.2016
•  Yaşam Kaya, www.artfulliving.com.tr, 11.05.2016
•  Merve Yıldırım, www.ranini.tv, 30.04.2016
•  Ahmet Cemal, Cumhuriyet, 11.04.2016



 

 

David Hare’den ‘Skylight / Pencere’
Ünlü Britanyalı oyun ve senaryo yazarı, tiyatro ve sinema yönetmeni, 1947 doğumlu Sir David Hare, tiyatro yazarı olarak ününü ‘Racing Demon’ (1990), ‘Skylight’ (1997) ve ‘Amy’s View’ (1998) ile yapmış. ‘The Hours’ (2002) ve ‘The Reader’ (2008) filmleri için yazdığı senaryolar Oscar adayı olmuş.
Haluk Bilginer’in ‘Pencere’ adıyla çevirmiş olduğu ‘Skylight’, Londra’da yaşayan otuz yaşlarında öğretmen Kyra Hollis’in evinde bir gece boyunca yaşananların, genç Edward Sergeant’in gelmesiyle başlayan, peşinden Edward’ın babası Tom Sergeant’ın gelişiyle devam eden olayların öyküsü.
Kyra üniversitede okurken Sergeant ailesiyle birlikte yaşamış, Tom’un restoranında çalışırken çocuklarıyla da ilgilenmiştir. Üç yıl kadar önce, Tom’un eşi kocasıyla ilişkisini fark ettiğinde evden ayrılarak Londra’nın bir kenar mahallesinde öğretmenliğe başlamıştır.
Yıllar sonra izini bularak onu ziyarete gelen Edward, abla gibi sevdiği Kyra’yı neden kendisini de terk ettiği için sorgular; annesinin bir yıl önce öldüğünü, babasının giderek tuhaflaştığını anlatır. Edward’ın gitmesinden sonra aniden Tom çıkagelir. Kyra’nın doğru dürüst ısınmayan küçücük fukara dairesindeki hiç de özenilmeyecek yaşam tarzıyla hakaret sınırlarını zorlarcasına dalga geçen Tom, onu geçmiş yüzünden kendisini cezalandırmakla suçlar.
Geceyi bir yaklaşıp bir uzaklaşarak geçiren ikili, önyargılarından kurtularak geçmişteki ilişkiyi yeniden tazeleyebilecek midir? Farklı dünya görüşlerine rağmen ‘aşk’ yeniden birleşmelerini sağlayabilecek midir?
David Hare, ilk kez 1997’de sahnelenen oyununda, Thatcher İngiltere’sinin iyice ayrıştırdığı zengin-fakir ilişkisini de irdelemeye çalışmış. Üstelik bunu bir ters köşe vuruşuyla, varlıklı babası öldüğünde servetinin büyük bölümünü Hayvanları Koruma Cemiyetine bıraktığından fakirleşen eski zengin Kyra ile, alt sınıftan gelerek zenginleşen eski fakir Tom üzerinden yapmış. Kyra’ya çok iyi peynircisinden taze parmesan göndertmeyi öneren bencil yeni zengin Tom, artık fakirin hâlinden hiç anlamamakta, buna karşın Kyra, küçük dairesinde yaşayarak, küçük okulunda küçük insanlara hizmet ederek özgürleşmektedir.
Pencere için Hansel ve Gretel için yazdıklarımı tekrarlayabilirim. Bence iki oyunun da amacı, yaşamdan gerçekçi bir kesit sunarken üst düzey bir teatral performans sahnelemek.  
Tom/Kyra ilişkisi öyle özgün ve ayrıksı sayılamaz. Toplumsal içerikse biraz klişe bile gelebilir. Üç yıllık aradan sonra Tom’un, hemen oğlunun ardından, aynı gece Kyra’ya gelmesi pek inandırıcı gelmeyebilir. Yine de, inişleri ve çıkışlarıyla iyi oyunculukların değerlendirileceği sağlam bir metin var. Birkan Uz da oyunu yönetirken, Haluk Bilginer ve Esra Bezen Bilgin’e güvenmiş. Tom ve Kyra olarak müthiş bir ikili oluşturan iki ünlü oyuncu, seyirciye iki saati bulan oyun keşke hiç bitmese dedirterek keyifle, heyecanla izletiyorlar, Sahneye oyunun başında giren, son derce etkileyici finali de toparlayan Kürşat Demir, sımsıcak oyunculuğuyla muhteşem ikiliyle rahatça uyum sağlıyor. Sahne tasarımıyla Gamze Kuş, ışık tasarımıyla Kemal Yiğitcan oyunun dördüncü karakteri olan Kyra’nın dairesini başarıyla var ediyorlar.
Hansel ve Gretel olsun, Pencere olsun, öncelikle müthiş oyunculukları için izlenmeyi hak ediyorlar. Tiyatro severlere olduğu kadar, bütün genç tiyatroculara oyunculuk dersi olarak öneririm.
İyi seyirler.

Erdoğan Mitrani, Şalom, 14.12.2016

 

David Hare’den ‘Skylight / Pencere’

Ünlü Britanyalı oyun ve senaryo yazarı, tiyatro ve sinema yönetmeni, 1947 doğumlu Sir David Hare, tiyatro yazarı olarak ününü ‘Racing Demon’ (1990), ‘Skylight’ (1997) ve ‘Amy’s View’ (1998) ile yapmış. ‘The Hours’ (2002) ve ‘The Reader’ (2008) filmleri için yazdığı senaryolar Oscar adayı olmuş.

Haluk Bilginer’in ‘Pencere’ adıyla çevirmiş olduğu ‘Skylight’, Londra’da yaşayan otuz yaşlarında öğretmen Kyra Hollis’in evinde bir gece boyunca yaşananların, genç Edward Sergeant’in gelmesiyle başlayan, peşinden Edward’ın babası Tom Sergeant’ın gelişiyle devam eden olayların öyküsü.

Kyra üniversitede okurken Sergeant ailesiyle birlikte yaşamış, Tom’un restoranında çalışırken çocuklarıyla da ilgilenmiştir. Üç yıl kadar önce, Tom’un eşi kocasıyla ilişkisini fark ettiğinde evden ayrılarak Londra’nın bir kenar mahallesinde öğretmenliğe başlamıştır.

Yıllar sonra izini bularak onu ziyarete gelen Edward, abla gibi sevdiği Kyra’yı neden kendisini de terk ettiği için sorgular; annesinin bir yıl önce öldüğünü, babasının giderek tuhaflaştığını anlatır. Edward’ın gitmesinden sonra aniden Tom çıkagelir. Kyra’nın doğru dürüst ısınmayan küçücük fukara dairesindeki hiç de özenilmeyecek yaşam tarzıyla hakaret sınırlarını zorlarcasına dalga geçen Tom, onu geçmiş yüzünden kendisini cezalandırmakla suçlar.

Geceyi bir yaklaşıp bir uzaklaşarak geçiren ikili, önyargılarından kurtularak geçmişteki ilişkiyi yeniden tazeleyebilecek midir? Farklı dünya görüşlerine rağmen ‘aşk’ yeniden birleşmelerini sağlayabilecek midir?

David Hare, ilk kez 1997’de sahnelenen oyununda, Thatcher İngiltere’sinin iyice ayrıştırdığı zengin-fakir ilişkisini de irdelemeye çalışmış. Üstelik bunu bir ters köşe vuruşuyla, varlıklı babası öldüğünde servetinin büyük bölümünü Hayvanları Koruma Cemiyetine bıraktığından fakirleşen eski zengin Kyra ile, alt sınıftan gelerek zenginleşen eski fakir Tom üzerinden yapmış. Kyra’ya çok iyi peynircisinden taze parmesan göndertmeyi öneren bencil yeni zengin Tom, artık fakirin hâlinden hiç anlamamakta, buna karşın Kyra, küçük dairesinde yaşayarak, küçük okulunda küçük insanlara hizmet ederek özgürleşmektedir.

Pencere için Hansel ve Gretel için yazdıklarımı tekrarlayabilirim. Bence iki oyunun da amacı, yaşamdan gerçekçi bir kesit sunarken üst düzey bir teatral performans sahnelemek.  

Tom/Kyra ilişkisi öyle özgün ve ayrıksı sayılamaz. Toplumsal içerikse biraz klişe bile gelebilir. Üç yıllık aradan sonra Tom’un, hemen oğlunun ardından, aynı gece Kyra’ya gelmesi pek inandırıcı gelmeyebilir. Yine de, inişleri ve çıkışlarıyla iyi oyunculukların değerlendirileceği sağlam bir metin var. Birkan Uz da oyunu yönetirken, Haluk Bilginer ve Esra Bezen Bilgin’e güvenmiş. Tom ve Kyra olarak müthiş bir ikili oluşturan iki ünlü oyuncu, seyirciye iki saati bulan oyun keşke hiç bitmese dedirterek keyifle, heyecanla izletiyorlar, Sahneye oyunun başında giren, son derce etkileyici finali de toparlayan Kürşat Demir, sımsıcak oyunculuğuyla muhteşem ikiliyle rahatça uyum sağlıyor. Sahne tasarımıyla Gamze Kuş, ışık tasarımıyla Kemal Yiğitcan oyunun dördüncü karakteri olan Kyra’nın dairesini başarıyla var ediyorlar.

Hansel ve Gretel olsun, Pencere olsun, öncelikle müthiş oyunculukları için izlenmeyi hak ediyorlar. Tiyatro severlere olduğu kadar, bütün genç tiyatroculara oyunculuk dersi olarak öneririm.

İyi seyirler.

 

 

 

Göğe Açılan 'Pencere'de Aşk!
Oyun Atölyesi 2015-2016 tiyatro sezonunun sonlarına doğru David Hare' in yazdığı Pencere adlı oyunu seyircisine sunarak, doğallığını günden güne yitiren aşk olgusunu saf, temiz bakış açısıyla irdeliyor.
Birkan Uz'un yönettiği oyunda sahnede Esra Bezen Bilgin, Haluk Bilginer ve Kürşat Demir görev almış. Orijinal adı Skylight olan oyun, İngiliz Yazar Hare tarafından 1995 yılında yazılmış, 1996 yılında West End'de sahnelenmiş, Olivier Ödülleri de dahil olmak üzere birçok önemli tiyatro ödülünün sahibi olmuş. 1997 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu'nun da sahnelediği esere Türk seyircisi yabancı değil. Haluk Bilginer'i sahnelerde özlediğimiz şu günlerde, oyuncunun Pencere'deki duru rol analiziyle beraber, oyun önümüzdeki sezonun konuşulacak gösterilerinden birisine dönüşmüş diyebilirim.
Konuda Kyra Hollis çok genç yaşta tanıştığı lokanta sahibi zengin Tom Sergeant ile beraber çalışmaya başlar. Kyra'nın baba ile yaşadığı duygusal açmazlardan kaynaklı kendisinden yaşça büyük olan Tom ile olan diyaloğu günden güne bir aşk çıkmazına doğru ilerleyecektir. Tom ve karısının evinde kalan genç kadın, Tom'un karısının her şeyi anlamasından sonra içten içe pişmanlıklar yaşar ve bir gün kimseye haber vermeden evi terk eder, taşra sayılabilecek uzak bir yerde öğretmenlik yapmaya başlar. Tabi bu terk edişin ardında beraber olduğu adamın karısının hastalığı da önemli bir faktördür. Yıllar sonra evin küçük oğlu Edward, Kyra'ya bulur; annesinin vefatından sonra babasının nasıl iyiden iyiye yalnızlaştığını, sinirlerinin kontrol edilemeyecek düzeyde gerildiğini, kendisine karşı acımasıza davranışlarını anlatır. Yaşanılan duruma üzülen Kyra, içte yaşadığı pişmanlıkların hesabını vermeye çalışırken Tom'un bir gün çıkagelmesiyle tüm dünyası altüst olacaktır. 
Oyunun dramatik yapısına baktığımız zaman, Freud'un anlattığı bazı aşk olgularının sahnede cereyan ettiğini görürüz. Özellikle kendisinden yaşça küçük bir kadına aşık olan zavallı bir adam güçlü olmaya, insanlar karşısında üstün görünmeye gayret ediyor. Kadın ise baba özlemini aşık olduğu adamla karşılıyor. Her şey insanın bir türlü anlam veremediği 'aşk' çatışmasına doğru ilerlerken, 'pencere' vurgusundan başlayan konuşmalar, göğe açılmak isteyen ve kendisini bulunduğu dünyadan soyutlamaya çalışan iki insanı ön plana çıkarmış. Birkan Uz' un 'kadın-erkek' üzerinden işlediği ve psikolojik olarak derinlemesine ilerleyen öyküde, Tom karakterinin pervasız konuşmalarının ön plana çıkarılması fazlaca duygusal ilerleyen öyküye nefes aldırıyor. Gamze Kuş' un 'fakir öğretmen' ev betimlemesi ise sahne tasarımı açısından dört dörtlük. Tom alışık düzenini sahne tasarımının gücü sayesinde yıkıyor. 
Haluk Bilginer' in canlandırdığı 'Tom' karakteri olayın nirengi noktası olurken, dış görünüşü ile kalbi farklı ikircikli bir adamın sahne yansımasını anlatmak kolay bir iş değil. Bilginer yine kendine has oyunculuğunu konuşturup, geçmişle gelecek arasında köprü kurmaya çalışmış. Zaten uzun yıllardır kendisinden kaçan bir kadına adeta 'lütfen beni kabul et' diyen Tom'un duygusu ancak böyle anlatılırdı. Yemek pişirme sahnesinden, iç hesaplaşmalara; oğluyla yaşadığı diyalogdan, karısıyla geçirdiği son zamanlarına dek Tom sahnede kusursuz biçimde yer alıyor. Kyra'da ise Esra Bezen Bilgin içinde yaşadığı pişmanlıkları dile getiren karakteri durağan bir oyunculukla ele alırken, ikinci perdedeki performansıyla sahnede kendisini gösterebilmiş.
Pencere aşkın peşinden giden iki ayrı dünyanın insanını muhteşem doğallıkta seyirciye gösterip, çağımızın tüm teknolojik yakınlaşmalarının ne derece sahte ilişkiler doğurduğunu anlatıyor. Nerede olursa olsun kalbi birbiri için atan iki insanın eninde sonunda buluşacağını, ama geçmişteki izlerin asla yok edilemeyeceğini cesurca işleyen bir gösteri var karşımızda.
Oyun Atölyesi'ndeki bu başarılı oyunu kaçırmayın!

Yaşam Kaya, www.artfulliving.com.tr, 11.05.2016

 

Göğe Açılan 'Pencere'de Aşk!

Oyun Atölyesi 2015-2016 tiyatro sezonunun sonlarına doğru David Hare' in yazdığı Pencere adlı oyunu seyircisine sunarak, doğallığını günden güne yitiren aşk olgusunu saf, temiz bakış açısıyla irdeliyor.

 

Birkan Uz'un yönettiği oyunda sahnede Esra Bezen Bilgin, Haluk Bilginer ve Kürşat Demir görev almış. Orijinal adı Skylight olan oyun, İngiliz Yazar Hare tarafından 1995 yılında yazılmış, 1996 yılında West End'de sahnelenmiş, Olivier Ödülleri de dahil olmak üzere birçok önemli tiyatro ödülünün sahibi olmuş. 1997 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu'nun da sahnelediği esere Türk seyircisi yabancı değil. Haluk Bilginer'i sahnelerde özlediğimiz şu günlerde, oyuncunun Pencere'deki duru rol analiziyle beraber, oyun önümüzdeki sezonun konuşulacak gösterilerinden birisine dönüşmüş diyebilirim.

 

Konuda Kyra Hollis çok genç yaşta tanıştığı lokanta sahibi zengin Tom Sergeant ile beraber çalışmaya başlar. Kyra'nın baba ile yaşadığı duygusal açmazlardan kaynaklı kendisinden yaşça büyük olan Tom ile olan diyaloğu günden güne bir aşk çıkmazına doğru ilerleyecektir. Tom ve karısının evinde kalan genç kadın, Tom'un karısının her şeyi anlamasından sonra içten içe pişmanlıklar yaşar ve bir gün kimseye haber vermeden evi terk eder, taşra sayılabilecek uzak bir yerde öğretmenlik yapmaya başlar. Tabi bu terk edişin ardında beraber olduğu adamın karısının hastalığı da önemli bir faktördür. Yıllar sonra evin küçük oğlu Edward, Kyra'ya bulur; annesinin vefatından sonra babasının nasıl iyiden iyiye yalnızlaştığını, sinirlerinin kontrol edilemeyecek düzeyde gerildiğini, kendisine karşı acımasıza davranışlarını anlatır. Yaşanılan duruma üzülen Kyra, içte yaşadığı pişmanlıkların hesabını vermeye çalışırken Tom'un bir gün çıkagelmesiyle tüm dünyası altüst olacaktır. 

 

Oyunun dramatik yapısına baktığımız zaman, Freud'un anlattığı bazı aşk olgularının sahnede cereyan ettiğini görürüz. Özellikle kendisinden yaşça küçük bir kadına aşık olan zavallı bir adam güçlü olmaya, insanlar karşısında üstün görünmeye gayret ediyor. Kadın ise baba özlemini aşık olduğu adamla karşılıyor. Her şey insanın bir türlü anlam veremediği 'aşk' çatışmasına doğru ilerlerken, 'pencere' vurgusundan başlayan konuşmalar, göğe açılmak isteyen ve kendisini bulunduğu dünyadan soyutlamaya çalışan iki insanı ön plana çıkarmış. Birkan Uz' un 'kadın-erkek' üzerinden işlediği ve psikolojik olarak derinlemesine ilerleyen öyküde, Tom karakterinin pervasız konuşmalarının ön plana çıkarılması fazlaca duygusal ilerleyen öyküye nefes aldırıyor. Gamze Kuş' un 'fakir öğretmen' ev betimlemesi ise sahne tasarımı açısından dört dörtlük. Tom alışık düzenini sahne tasarımının gücü sayesinde yıkıyor. 

Haluk Bilginer' in canlandırdığı 'Tom' karakteri olayın nirengi noktası olurken, dış görünüşü ile kalbi farklı ikircikli bir adamın sahne yansımasını anlatmak kolay bir iş değil. Bilginer yine kendine has oyunculuğunu konuşturup, geçmişle gelecek arasında köprü kurmaya çalışmış. Zaten uzun yıllardır kendisinden kaçan bir kadına adeta 'lütfen beni kabul et' diyen Tom'un duygusu ancak böyle anlatılırdı. Yemek pişirme sahnesinden, iç hesaplaşmalara; oğluyla yaşadığı diyalogdan, karısıyla geçirdiği son zamanlarına dek Tom sahnede kusursuz biçimde yer alıyor. Kyra'da ise Esra Bezen Bilgin içinde yaşadığı pişmanlıkları dile getiren karakteri durağan bir oyunculukla ele alırken, ikinci perdedeki performansıyla sahnede kendisini gösterebilmiş.

 

Pencere aşkın peşinden giden iki ayrı dünyanın insanını muhteşem doğallıkta seyirciye gösterip, çağımızın tüm teknolojik yakınlaşmalarının ne derece sahte ilişkiler doğurduğunu anlatıyor. Nerede olursa olsun kalbi birbiri için atan iki insanın eninde sonunda buluşacağını, ama geçmişteki izlerin asla yok edilemeyeceğini cesurca işleyen bir gösteri var karşımızda.

 

Oyun Atölyesi'ndeki bu başarılı oyunu kaçırmayın!

 

 

 

Pencere: Bir gece yarısı hesaplaşması
Merve Yıldırım
30 Nisan 2016
Soğuk bir kış gecesi, kar yağdı yağacak. Tom ve Kyra, 3 yıl sonra Kyra’nın soğuk evinde bir araya geliyor. Gece soğuk, tartışma ateşli; oyunun sonunda ortam ısınacak mı yoksa buz kesmeye devam mı edecek merakla bekliyoruz.
Önce Kyra ile tanışıyoruz, sonra ise Tom’un oğlu Edward’la. Edward’ın sözleriyle de Tom’a “Merhaba.” diyoruz aslında. Ve nihayetinde Tom da görünüyor perdede. Kyra ve Tom farklı dünya görüşlerine sahip iki insan. Onları ayıran da o gece bir araya getiren de fikir ayrılıkları belki de. Aralarındaki hesaplaşma gecenin sessizliğini bölüyor, aslına bakarsanız Pencere bir nevi gece yarısı hesaplaşması.
Oyun Atölyesi’nin yeni sezon oyunlarından Pencere’yi İzmir’de ağırladık. Haluk Bilginer tarafından çevirilen oyunun yazarı David Hare. Birkan Uz’un yönetmenliğindeki Pencere, Haluk Bilginer, Esra Bezen Bilgin ve Kürşat Demir’i bir araya getiriyor.
Metin oldukça dinamik, metne bu dinamizmi veren elbette ki karakterlerin inişleri çıkışları. Kürşat Demir’in Edward’ı 18 yaşının coşkusuyla hayatını anlatırken onu naif ve dingin bir şekilde karşılayan Kyra, canını yakan konular açıldıkça dinginliğiyle de vedalaşıyor. Kyra ve Tom’un karşılıklı sahnelerinde ise ortada bir pinpon topu olduğunu hayal ediyorsunuz. Bir Kyra, bir Tom; bir Kyra, bir Tom derken heyecanla izlemeye devam ediyorsunuz.
Kyra, hayatını 7 ile 5’i toplayamayan öğrencilerine adamış bir kadın. Tom ise alabildiğine bencil, her şeyi bir telefonla halledebileceğine inanan bir adam. O soğuk gecede, geçmişi unutup yeni bir hayat kurabilecekler mi yoksa yolları hiç birleşmeden ayrılacak mı? Oyun bu merakımızı daima taze tutuyor, bence Pencere’nin en güzel yanlarından biri de bu. Bir diğer güzelliğiyse Tom'un da Kyra'nın da anlaşılabilir olması ve hissettikleriyle bağ kurulması.
Esra Bezen Bilgin’in Kyra’sı naif ve kırılgan. Zaman zaman içindeki öfkeyi dışarıya kusmaktan da çekinmiyor, bazı sahnelerde öyle bir yükseliyor ki Kyra’nın kırgınlıklarıyla göz göze geliyorsunuz. İşte o sahnelerde Haluk Bilginer, Esra Bezen Bilgin’in atışlarını ustaca karşılayarak sahneyi daha da yükseltiyor. Bence oyunun en güzel sahneleri onlar. Açılış ve kapanış sahnelerinde Esra Bezen Bilgin’e eşlik eden Kürşat Demir de keyifli bir performans ortaya koyuyor.
Esra Bezen Bilgin, muhteşem ötesi. Haluk Bilginer ise en sevdiğim oyunculardan biridir, Tom’unu nasıl beğenmeyeyim? Haluk Bilginer’in duruşuna, sesine, her şeyine hayranım. Çünkü o Haluk Bilginer. ^_^
Pencere, ince bir mizah barındırsa da sadece güldürmüyor. Sorgulatıyor; hayatı, geçmişi, geleceği, kendinizi, çevrenizdekileri… Tom ve Kyra’nın replikleri bir ders niteliğinde. Ama metin, “Ben bunu öğreteceğim.” diye bağırmıyor, aksine ister istemez sorgulamaya başlıyorsunuz.
Pencere, muazzam oyunculukları, akıcı metni, dinamik yönetimiyle çok keyifli bir oyun. Dekoru ise tüm Oyun Atölyesi dekorları gibi ince detaylarla bezeli. “Yerleş-yaşa” olarak adlandırabileceğim dekora bayıldım. Buzdolabından, çaydanlığa varana kadar incecik detaylarla örülü mutfak; Kyra’nın küçük, sade kanepesi, kitaplığı her şey şahaneydi. Bir de Kyra’nın elleriyle hazırladığı makarna sosu, oturduğum yerden iştahımı kabarttı.
Pencere, yepyeni bir oyun. Dolayısıyla bu sezon olmasa bile gelecek sezon Pencere’yle yolunuz kesişebilir. Kesiştiği an, düşünmeden biletinizi alın. Çünkü tiyatro iyidir, iyileştirir…
Merak edenler için oyunun künyesini de buraya bırakıyorum.
Orijinal Adı: Skylight
Yazan: David Hare
Çeviren: Haluk Bilginer
Yöneten: Birkan Uz
Oyuncular: Haluk Bilginer, Esra Bezen Bilgin, Kürşat Demir
Sahne Tasarımı: Gamze Kuş
Müzik: Çağrı Beklen
Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan
Yönetmen Asistanları: Melih Pamukçu, Aynur Güçlü

Merve Yıldırım, www.ranini.tv, 30.04.2016

 

Pencere: Bir gece yarısı hesaplaşması

 

Soğuk bir kış gecesi, kar yağdı yağacak. Tom ve Kyra, 3 yıl sonra Kyra’nın soğuk evinde bir araya geliyor. Gece soğuk, tartışma ateşli; oyunun sonunda ortam ısınacak mı yoksa buz kesmeye devam mı edecek merakla bekliyoruz.

 

Önce Kyra ile tanışıyoruz, sonra ise Tom’un oğlu Edward’la. Edward’ın sözleriyle de Tom’a “Merhaba.” diyoruz aslında. Ve nihayetinde Tom da görünüyor perdede. Kyra ve Tom farklı dünya görüşlerine sahip iki insan. Onları ayıran da o gece bir araya getiren de fikir ayrılıkları belki de. Aralarındaki hesaplaşma gecenin sessizliğini bölüyor, aslına bakarsanız Pencere bir nevi gece yarısı hesaplaşması.

 

Oyun Atölyesi’nin yeni sezon oyunlarından Pencere’yi İzmir’de ağırladık. Haluk Bilginer tarafından çevirilen oyunun yazarı David Hare. Birkan Uz’un yönetmenliğindeki Pencere, Haluk Bilginer, Esra Bezen Bilgin ve Kürşat Demir’i bir araya getiriyor.

 

Metin oldukça dinamik, metne bu dinamizmi veren elbette ki karakterlerin inişleri çıkışları. Kürşat Demir’in Edward’ı 18 yaşının coşkusuyla hayatını anlatırken onu naif ve dingin bir şekilde karşılayan Kyra, canını yakan konular açıldıkça dinginliğiyle de vedalaşıyor. Kyra ve Tom’un karşılıklı sahnelerinde ise ortada bir pinpon topu olduğunu hayal ediyorsunuz. Bir Kyra, bir Tom; bir Kyra, bir Tom derken heyecanla izlemeye devam ediyorsunuz.

 

Kyra, hayatını 7 ile 5’i toplayamayan öğrencilerine adamış bir kadın. Tom ise alabildiğine bencil, her şeyi bir telefonla halledebileceğine inanan bir adam. O soğuk gecede, geçmişi unutup yeni bir hayat kurabilecekler mi yoksa yolları hiç birleşmeden ayrılacak mı? Oyun bu merakımızı daima taze tutuyor, bence Pencere’nin en güzel yanlarından biri de bu. Bir diğer güzelliğiyse Tom'un da Kyra'nın da anlaşılabilir olması ve hissettikleriyle bağ kurulması.

 

Esra Bezen Bilgin’in Kyra’sı naif ve kırılgan. Zaman zaman içindeki öfkeyi dışarıya kusmaktan da çekinmiyor, bazı sahnelerde öyle bir yükseliyor ki Kyra’nın kırgınlıklarıyla göz göze geliyorsunuz. İşte o sahnelerde Haluk Bilginer, Esra Bezen Bilgin’in atışlarını ustaca karşılayarak sahneyi daha da yükseltiyor. Bence oyunun en güzel sahneleri onlar. Açılış ve kapanış sahnelerinde Esra Bezen Bilgin’e eşlik eden Kürşat Demir de keyifli bir performans ortaya koyuyor.

 

Esra Bezen Bilgin, muhteşem ötesi. Haluk Bilginer ise en sevdiğim oyunculardan biridir, Tom’unu nasıl beğenmeyeyim? Haluk Bilginer’in duruşuna, sesine, her şeyine hayranım. Çünkü o Haluk Bilginer. ^_^

 

Pencere, ince bir mizah barındırsa da sadece güldürmüyor. Sorgulatıyor; hayatı, geçmişi, geleceği, kendinizi, çevrenizdekileri… Tom ve Kyra’nın replikleri bir ders niteliğinde. Ama metin, “Ben bunu öğreteceğim.” diye bağırmıyor, aksine ister istemez sorgulamaya başlıyorsunuz.

 

Pencere, muazzam oyunculukları, akıcı metni, dinamik yönetimiyle çok keyifli bir oyun. Dekoru ise tüm Oyun Atölyesi dekorları gibi ince detaylarla bezeli. “Yerleş-yaşa” olarak adlandırabileceğim dekora bayıldım. Buzdolabından, çaydanlığa varana kadar incecik detaylarla örülü mutfak; Kyra’nın küçük, sade kanepesi, kitaplığı her şey şahaneydi. Bir de Kyra’nın elleriyle hazırladığı makarna sosu, oturduğum yerden iştahımı kabarttı.

 

Pencere, yepyeni bir oyun. Dolayısıyla bu sezon olmasa bile gelecek sezon Pencere’yle yolunuz kesişebilir. Kesiştiği an, düşünmeden biletinizi alın. Çünkü tiyatro iyidir, iyileştirir…

 

Merak edenler için oyunun künyesini de buraya bırakıyorum.

 

Orijinal Adı: Skylight

 

Yazan: David Hare

 

Çeviren: Haluk Bilginer

 

Yöneten: Birkan Uz

 

Oyuncular: Haluk Bilginer, Esra Bezen Bilgin, Kürşat Demir

 

Sahne Tasarımı: Gamze Kuş

 

Müzik: Çağrı Beklen

 

Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan

 

Yönetmen Asistanları: Melih Pamukçu, Aynur Güçlü

 

 

 

Nicedir içinde yaşadığımız, kapkara bulutlarla sarılı ortamda 6 Nisan Çarşamba akşamı bir tiyatroya gittim. “Oyun Atölyesi”nin yeni oyunu “Pencere”yi izledim. İngiliz yazar David Hare’in iki perdelik oyunundan beklentim, birkaç saat olsun beni içinde artık boğulmak üzere olduğum bir iklimin gerçeklerinden uzaklaştırmasıydı. 
Ama tam tersi oldu. 
Daha doğrusu, karşılaştığımız her gerçek sanat eseri bizi nereye götürürse, “Pencere” de beni kolumdan tutup o noktaya sürükledi. Gerçeklerimizi unutturmak bir yana, tam aksine, onlar bağlamında kendimizle, üstelik şu ana kadar alışageldiklerimizden çok farklı yollardan geçerek, tam damardan hesaplaşmak zorunda kalacağımız bir âleme sürgün edildim. 
O akşam, “Pencere”nin perdeleri kapandıktan sonra salondan kaçarcasına çıkarken yaşadığım, tam anlamıyla buydu. Bir tiyatro salonundan kaçmak kolaydı elbet - ama oraya iki adım ötedeki kendi dört duvarımın arasına sığındıktan sonra nereye kaçacaktım?
Umarsız bir ‘dejavu’ ile karşılaşmak… 
Aynı yazgı ile yıllar önce, Angelopoulos’un o unutulmaz “Sonsuzluk ve Bir Gün” filminde, film boyunca geçmişini ziyaret eden adamın hastanede yatan ve artık bu dünyaya ait hiçbir şeyi algılamayan annesine sorduğu soru yüzünden karşılaşmıştım: “Söylesene anne, biz sevmeyi ne zaman unuttuk?” 
“Pencere”nin beni ezen sorusu ise şuydu: “Sen ki, şu anda haklı olarak içinde yaşadığın ortamda olup bitenleri çözümlemek ve yargılamak peşindesin, hiç kendine o pencerelerden bakabildin mi? Kendinle hesaplaşmalarında dürüst olabildin mi?” 
“Pencereler”, bu konuda elbet yardımcı olabilir. Ama o pencerelerin açıldığı yerleri doğru görmeye hazır olmak koşuluyla! 
“Oyun Atölyesi”nde başlayan üç kişilik -Esra Bezen Bilgin, Haluk Bilginer ve Kürşat Demir- “Pencere”den bakmaya giderken, kanımca işte böyle bir vurgun yemeye hazır olmak gerekiyor. Haluk Bilginer, oyunun kitapçığı için yazdığı “Sanat ve Ahlak Üzerine” başlıklı yazının bir yerinde şöyle demiş: “David Hare bu oyunda, bir zamanlar sevgili olan iki kişi tekrar birlikte olabilir mi sorusunu irdeliyor. Her şeyi parasıyla halletmeye çalışan ama zenginlikten nasibini alamamış bir adamla, ideallerini kendine siper etmiş bir kadın. Hangi Pencere’den bakmalı geleceğe? Kimin dünyasına boyun eğmeli? Kibir var oldukça ve sadece kendi penceremizden bakarak bir gelecek kurmak mümkün mü?”
Geçmişin içsel hesapları kapatılmadan…
Yanıt, seyircide. Elbette herkesin yanıtı da kendine. Bundan kaçış yok. Ama bunun için seyirciye sunulan malzeme, dört dörtlük. Yönetmen Birkan Uz, oyunculuklar arasındaki dengeye gösterdiği titizlik ile neredeyse olanaksızı başarmış. Oyunculara gelince, tümü de seyirciyi eleştirel düşünmeye zorlama gücünü yalınlıklarında aramışlar ve bulmuşlar. Öte yandan karakterlerin en genci -henüz yirmilerinde- Edward’ın geçmişi, öteki iki karakterin aksine henüz verilememiş hesaplarla yüklü değil; bu durum, Kürşat Demir’in oyunu aracılığıyla bir başka karşılaştırmanın kapılarını çalıyor. Bütün bunlara Gamze Kuş’un usta işi sahne tasarımı da eklendiğinde, alın size görünüşteki sıradanlığı(!) ile sırılsıklam bir politik tiyatro!
Evet, tıpkı Angelopoulos’ta olduğu gibi, David Hare’in oyununda da “suçüstü” yakalanmak var!Ahmet Cemal

Ahmet Cemal, Cumhuriyet, 11.04.2016

 

Nicedir içinde yaşadığımız, kapkara bulutlarla sarılı ortamda 6 Nisan Çarşamba akşamı bir tiyatroya gittim. “Oyun Atölyesi”nin yeni oyunu “Pencere”yi izledim. İngiliz yazar David Hare’in iki perdelik oyunundan beklentim, birkaç saat olsun beni içinde artık boğulmak üzere olduğum bir iklimin gerçeklerinden uzaklaştırmasıydı. 

Ama tam tersi oldu. 

Daha doğrusu, karşılaştığımız her gerçek sanat eseri bizi nereye götürürse, “Pencere” de beni kolumdan tutup o noktaya sürükledi. Gerçeklerimizi unutturmak bir yana, tam aksine, onlar bağlamında kendimizle, üstelik şu ana kadar alışageldiklerimizden çok farklı yollardan geçerek, tam damardan hesaplaşmak zorunda kalacağımız bir âleme sürgün edildim. 

O akşam, “Pencere”nin perdeleri kapandıktan sonra salondan kaçarcasına çıkarken yaşadığım, tam anlamıyla buydu. Bir tiyatro salonundan kaçmak kolaydı elbet - ama oraya iki adım ötedeki kendi dört duvarımın arasına sığındıktan sonra nereye kaçacaktım?

 

Umarsız bir ‘dejavu’ ile karşılaşmak… 

Aynı yazgı ile yıllar önce, Angelopoulos’un o unutulmaz “Sonsuzluk ve Bir Gün” filminde, film boyunca geçmişini ziyaret eden adamın hastanede yatan ve artık bu dünyaya ait hiçbir şeyi algılamayan annesine sorduğu soru yüzünden karşılaşmıştım: “Söylesene anne, biz sevmeyi ne zaman unuttuk?” 

“Pencere”nin beni ezen sorusu ise şuydu: “Sen ki, şu anda haklı olarak içinde yaşadığın ortamda olup bitenleri çözümlemek ve yargılamak peşindesin, hiç kendine o pencerelerden bakabildin mi? Kendinle hesaplaşmalarında dürüst olabildin mi?” 

“Pencereler”, bu konuda elbet yardımcı olabilir. Ama o pencerelerin açıldığı yerleri doğru görmeye hazır olmak koşuluyla! 

“Oyun Atölyesi”nde başlayan üç kişilik -Esra Bezen Bilgin, Haluk Bilginer ve Kürşat Demir- “Pencere”den bakmaya giderken, kanımca işte böyle bir vurgun yemeye hazır olmak gerekiyor. Haluk Bilginer, oyunun kitapçığı için yazdığı “Sanat ve Ahlak Üzerine” başlıklı yazının bir yerinde şöyle demiş: “David Hare bu oyunda, bir zamanlar sevgili olan iki kişi tekrar birlikte olabilir mi sorusunu irdeliyor. Her şeyi parasıyla halletmeye çalışan ama zenginlikten nasibini alamamış bir adamla, ideallerini kendine siper etmiş bir kadın. Hangi Pencere’den bakmalı geleceğe? Kimin dünyasına boyun eğmeli? Kibir var oldukça ve sadece kendi penceremizden bakarak bir gelecek kurmak mümkün mü?”

 

Geçmişin içsel hesapları kapatılmadan…

Yanıt, seyircide. Elbette herkesin yanıtı da kendine. Bundan kaçış yok. Ama bunun için seyirciye sunulan malzeme, dört dörtlük. Yönetmen Birkan Uz, oyunculuklar arasındaki dengeye gösterdiği titizlik ile neredeyse olanaksızı başarmış. Oyunculara gelince, tümü de seyirciyi eleştirel düşünmeye zorlama gücünü yalınlıklarında aramışlar ve bulmuşlar. Öte yandan karakterlerin en genci -henüz yirmilerinde- Edward’ın geçmişi, öteki iki karakterin aksine henüz verilememiş hesaplarla yüklü değil; bu durum, Kürşat Demir’in oyunu aracılığıyla bir başka karşılaştırmanın kapılarını çalıyor. Bütün bunlara Gamze Kuş’un usta işi sahne tasarımı da eklendiğinde, alın size görünüşteki sıradanlığı(!) ile sırılsıklam bir politik tiyatro!

Evet, tıpkı Angelopoulos’ta olduğu gibi, David Hare’in oyununda da “suçüstü” yakalanmak var!

 

 


Prova Notları

•  6 Nisan 2016 Çarşamba
•  5 Nisan 2016 Salı
•  4 Nisan 2016 Pazartesi
•  3 Nisan 2016 Pazar
•  2 Nisan 2016 Cumartesi
•  1 Nisan 2016 Cuma
•  31 Mart 2016 Perşembe
•  30 Mart 2016 Çarşamba
•  29 Mart 2016 Salı
•  28 Mart 2016 Pazartesi
•  25 Mart 2016 Cuma
•  24 Mart 2016 Perşembe
•  23 Mart 2016 Çarşamba
•  22 Mart 2016 Salı
•  21 Mart 2016 Pazartesi
•  18 Mart 2016 Cuma
•  10 Mart 2016 Perşembe
•  9 Mart 2016 Çarşamba
•  8 Mart 2016 Salı
•  7 Mart 2016 Pazartesi
•  4 Mart 2016 Cuma
•  2 Mart 2016 Çarşamba
•  1 Mart 2016 Salı
•  29 Şubat 2016 Pazartesi
•  11 Kasım 2015 Çarşamba
•  9 Kasım 2015 Pazartesi
•  4 Kasım 2015 Çarşamba
•  2 Kasım 2015 Pazartesi
•  31 Ekim 2015 Cumartesi
•  30 Ekim 2015 Cuma
•  29 Ekim 2015 Perşembe
•  28 Ekim 2015 Çarşamba
•  27 Ekim 2015 Salı



 

6 Nisan 2016 Çarşamba

 

 

15.00 civarı geldim tiyatroya kafama göre. Bugün kimse kaçıramaz keyfimi. Son prova günü. 
Zaten adı da "Seyircili Genel Prova". Yani olay benden çıktı. Yalnız anlamadığım bir şey 
var. Prova ve seyirci nasıl aynı anda olabiliyor. Çok şaçma bir tabir bence. Neyse bugün 
son gün artık sorgulamalara, isyanlara son veriyorum. Bu kadar az zaman kala sinirimi 
bozmama gerek yok.
Saatler 17.00'a gelirken bir kez teknik detaylara bakıldı ve son sahne tekrar edildi. Biraz 
kesme biçme yapmışlar metin üzerinde haberim olmadı ama umurumda da değil artık. Ne halleri 
varsa görsünler. Kesin faydasız bir değişiklik yapılmıştır. Müzikle beraber ilk perde 
sonuna bakıldı. Bir iki mırın kırın ettiler. Bu saate kadar tembellik yaptılar tabi, 
yumurta geldi dayandı malum bölgeye. İkinci perdenin başına da bakmak istediler. İşte orada 
başladı kaos. Değişiklikler yapıldı. Ses, ışık, dekor, oyuncu hepsi birbirine girdi. O 
kadar çok denediler ki ikinci perde başını ben orada ne olduğunu unuttum. Tam karar 
verdiler bir şeye Muharrer..ay Muharrem beğenmemiş. Başka şekilde denediler. Tam konu 
kapanıyor dediğim anda olay daha da kaotik bir hal aldı. Bir saatin sonunda yaptıkları 
hiçbir şeyi beğenmeyip ilk haline döndüler. Gerçekten bana son şakalarını yaptılar. Bütün 
enerji düştü tabi. Herkesin omuzlar dirsek hizasına indi...
Hediye almışlar bir de birbirlerine. Bana da vermek istediler. Çantamda yerim yok koyamam 
şimdi dedim almadım bu bahaneyle. Zaten aldıkları da ucuz ucuz şeyler. Pek  etkilemedi 
beni...
20.15'te seyirci alınmaya başlandı salona. Beni bir utanç basmaya başladı tabi. İnsanlara 
ne izleteceğiz biz diye düşünmeye başladım kara kara. Neyse oyun başladı. Dalgalanmalarla 
doluydu. İnsanlar çok güldüler. Bence komik buldukları için değil acıdıkları için güldüler. 
Bizimkiler tabi anlamadılar hiçbir şey. Oyun sonrası mutluydular. Ben de yalandan yalandan 
bir iki kez sarıldım falan. Fuayede insanları dinlemeye çalıştım. Herkes rol yapıyordu. Yok 
Haluk Bilginer çok iyi, Esra muhteşem, Kürşat ne kadar doğal falan diye uyduruyorlardı 
kafadan. Kimseye bir şey demeden hızlıca uzaklaştım. Ne bir hoşçakal ne bir güle güle 
bıraktım bu insanlara. Sadece sizlere yazdığım bu notlar kalsın istiyorum arkamda... 
kendinize iyi bakın adımı çok duyacaksınız ilerde...
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu; bir bakın isterseniz;
Haluk Bilginer dekordaki koltuk hakkında: Bu koltuk hakikaten çok güzel rahatsız.
Ekip:???

15.00 civarı geldim tiyatroya kafama göre. Bugün kimse kaçıramaz keyfimi. Son prova günü. Zaten adı da "Seyircili Genel Prova". Yani olay benden çıktı. Yalnız anlamadığım bir şey var. Prova ve seyirci nasıl aynı anda olabiliyor. Çok şaçma bir tabir bence. Neyse bugün son gün artık sorgulamalara, isyanlara son veriyorum. Bu kadar az zaman kala sinirimi bozmama gerek yok. Saatler 17.00'a gelirken bir kez teknik detaylara bakıldı ve son sahne tekrar edildi. Biraz kesme biçme yapmışlar metin üzerinde haberim olmadı ama umurumda da değil artık. Ne halleri varsa görsünler. Kesin faydasız bir değişiklik yapılmıştır. Müzikle beraber ilk perde sonuna bakıldı. Bir iki mırın kırın ettiler. Bu saate kadar tembellik yaptılar tabi, yumurta geldi dayandı malum bölgeye. İkinci perdenin başına da bakmak istediler. İşte orada başladı kaos. Değişiklikler yapıldı. Ses, ışık, dekor, oyuncu hepsi birbirine girdi. O kadar çok denediler ki ikinci perde başını ben orada ne olduğunu unuttum. Tam karar verdiler bir şeye Muharrer..ay Muharrem beğenmemiş. Başka şekilde denediler. Tam konu kapanıyor dediğim anda olay daha da kaotik bir hal aldı. Bir saatin sonunda yaptıkları hiçbir şeyi beğenmeyip ilk haline döndüler. Gerçekten bana son şakalarını yaptılar. Bütün enerji düştü tabi. Herkesin omuzlar dirsek hizasına indi... Hediye almışlar bir de birbirlerine. Bana da vermek istediler. Çantamda yerim yok koyamam şimdi dedim almadım bu bahaneyle. Zaten aldıkları da ucuz ucuz şeyler. Pek  etkilemedi beni...

 

20.15'te seyirci alınmaya başlandı salona. Beni bir utanç basmaya başladı tabi. İnsanlara ne izleteceğiz biz diye düşünmeye başladım kara kara. Neyse oyun başladı. Dalgalanmalarla doluydu. İnsanlar çok güldüler. Bence komik buldukları için değil acıdıkları için güldüler. Bizimkiler tabi anlamadılar hiçbir şey. Oyun sonrası mutluydular. Ben de yalandan yalandan bir iki kez sarıldım falan. Fuayede insanları dinlemeye çalıştım. Herkes rol yapıyordu. Yok Haluk Bilginer çok iyi, Esra muhteşem, Kürşat ne kadar doğal falan diye uyduruyorlardı kafadan. Kimseye bir şey demeden hızlıca uzaklaştım. Ne bir hoşçakal ne bir güle güle bıraktım bu insanlara. Sadece sizlere yazdığım bu notlar kalsın istiyorum arkamda... Kendinize iyi bakın adımı çok duyacaksınız ilerde... 

 

Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu; bir bakın isterseniz;

 

Haluk Bilginer dekordaki koltuk hakkında: Bu koltuk hakikaten çok güzel rahatsız.

Ekip:???

 

 

5 Nisan 2016 Salı

 

15.00'da geldim bugün tiyatroya. 15.02'de olabilir. Tam hatırlamıyorum. Neyse. Geldiğim gibi kafeye çıktım. Karnımı doyurdum. Aynur ve Muharrem'le aynı masada oturduk mecburen. Yemekten sonra indik aşağı, akış için hazırlıklara başlandı. Her şeyi yapan bendim tabi ki. Astım, indirdim, dağıttım, topladım... sonuçta şartlar ne kadar kötü olursa olsun elimden geleni yaptım...

Oyuncular herhangi bir hazırlık yapmadılar tabi ki. Sadece Kürşat iki üç ses çıkardı kendi kendine. Ham hom bir sesler duydum sahnede. Kimse ısınmadı oyunu önemseyip. Kürşat da bir noktadan sonra sahnenin bir ucundan diğer ucuna hantal hantal yürümekle yetindi. Herhangi bir gelişme göremedim onda da...

16.30'da başlaması gereken akış 17.00'a sarktı ışık ayarı beklendiği için. Ben de hiçbir şey yapmadan salonda oturup prova bittikten sonra ne yesem diye düşündüm. Çok fazla seçenekle baş başa kalmaktan ötürü aklımın biraz da olsa bana ihanet etmeye başladığını anladığım anda konsantre olarak eski halime döndüm. Ben o hale döndüğüm sırada Çağrı müziklerin son halini yolladığını söyledi. Teknik prova başlandı nihayet ve çok enteresan bir şekilde hiçbir sorun çıkmadan bitti. Herkes kendi köşesine çekilmek üzereyken bir final müziği daha geldi. O müzik de kesildi biçildi kalıbına uyduruldu ve hazır hale geldi.

Saatler 20.30'a yaklaşırken az seyircili genel prova hazırlıkları yapıldı. Son sahnedeki aksesuarların hiçbiri yoktu. Gittim onları aldım. Oyun kurtuldu resmen. Rezil olacaktık. Birkaç da seyirci geldi. Tanımıyorum kimseyi. Onlar tanıyormuş galiba. Ayak üstü merhabalaşmalar yaşandı. Herkes oldukça samimiyetsizdi... Akış alındı. Alkış da alındı az da olsa. Çıkarken dinledim herkesi. Kimse beğenmiş gibi değildi. Şaşırmadım açıkçası... Akıştan sonra kafede oturuldu. Hakkımda dedikoduya mahal vermemek için ben de domuz gibi dikildim yanlarına. Boş boş konuştular. Memnun kalmışlar kendilerinden. Çok tuhaf gerçekten... Yarın seyircili genel prova, yani yarın gerçek seyirci gelir ağızlarının payını verir bence...



Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu; bir bakın isterseniz;


Selam çalışılırken Kürşat: Şimdi üç oyun atölyesi selamından sonra ne yapıyoruz hocam?
Haluk Bilginer: Kendi selamını ver, sabaha kadar bunu yapacak değiliz ya Kürşat.



Yine selam çalışması sırasında Esra: Selam müziği bambaşka bir şey mi?
Haluk Bilginer: Tabi, Erzurum yöresinden bir şey gelecek!



Ve yine selam çalışılırken Esra oyun atölyesi selamını kendine göre yorumlayarak bir ilke imza atar. Nasıl bir şey olduğunu buradan tarif edemem. Çok merak ediyorsanız kendisine yaptırın!

 

4 Nisan 2016 Pazartesi

 

15.34'te geldim bugün tiyatroya. Şu ana kadar ki bütün olumsuzlukları geride bırakmayı denemeye söz vermiştim kendime sabah uyandığımda. Pozitif enerjimle kendimi motive ederek sahneye indim. Baktım insanlar dekoru düzenliyor, ışık-ses ayarları yapılıyor. Bir an iyi hissetim kendimi, ama sadece bir an... 16.30'da akışa başlamak üzere sözleşildi ama akış başlamadı o saatte alışkın olduğumuz üzere. Cinlerim tepeme çıktı...

Kapı ziliyle uğraşıldı bir saat boyunca. Sesi çok çıkıyormuş öyle dediler. Azaltmak için uğraştılar ama beceremediler. Yine beyin delercesine çaldı. Bir de zilin yerini sevmemişler. Biraz yukarı asıldı önce. Onu da beğenemediler kapının yanına kaydırıldı.  Ses bir tiz çıktı bir pes. Hakim olamadılar ufacık alete. Bir ara iş o kadar kontrolden çıktı ki zili tümüyle kaldırıp oyunda sesi ağızla yapmayı öneren oldu. Neyse ki öneri hızla eridi yuhlamalar arasında. Nihayet akış 16.53'te başladı.

İlk perde bitiminde herkes kendi köşesine dağıldı. Artık onlar da umudu kestiler bence. Akışlardan sonra konuşmuyorlar. Ya da geyik yapar gibi yapıp sıyrılmaya çalışıyorlar işin içinden. Bazen de birbirlerine sahte sahte "Canım orayı nasıl oynadın yaa, tüylerim diken diken oldu." falan diyorlar. Esra'ya sordum bir kere tesadüfen nasıl hissettin diye. Daha ben soruyu tamamlamadan "çok iyi" dedi. Bu nasıl bir savunma mekanizmasıdır ben anlamadım. Perde arasında ezber aldılar bir kez üstünkörü. O kadar güvenmiyorlar ki kendilerine perde arasında ezber almaya ihtiyaç duyuyorlar. Siz de oyuna gelirken birer tekst alın kendinize de onlar unuturlarsa hatırlatırsınız. Oyun güme gidecek yoksa yazık olacak izleyenlere...

İkinci perde akışı da yine gecikmeli olarak başlayıp doğal olarak gecikmeyle bitti. Bazı yerlerde iki üç sayfalık boşluklar oldu. Teksti kaybettim bir ara. Bunlara yetişmeye çalışırken elimden kaymış gitmiş yavrucak. Atlamaları benim için iyi oldu aslında. Daha kısa sürede bitti akış. Akıştan sonra notlar okundu. Muşamba geldi pencerenin arkasına. Onun nasıl kullanılacağı tartışıldı. Kemal Yiğitcan ve Muharrem'in faydasız önerilerinden bir karışım elde edilerek yine son derece faydasız bir çözüm bulundu. Uygulanması için gerekli malzemelerin olup olmadığı kontrol edildi. Tabi ki faydasız öneriler için faydasız malzemeler bulunan depoya bakıldı. Ben yukarı çıktım yemek yemeye. Tünedim bir köşeye yedim. Onlar da geldiler sonra ayrı oturdular benden. Yarın iki akış alınacakmış. Bana sabır dileyin...

 

 

22.30'da buluşuldu bugün. Bugün demek biraz anlamsız olur gerçi. Bu akşam diyeyim. İsterseniz sabah 5'de buluşalım, sabah namazını da beraber kılalım diyecektim de tuttum kendimi. Her zamanki gibi verimsiz olacağı baştan belli olan bir provaydı. Kimsenin kimseden haberi yok, kimin ne yaptığı belli değil, anlayacağınız tam bir curcuna. Birisi sahnenin arkasından ışık ver diye bağırıyor. Birisi müziği beğenmemiş, birisi durmadan yemek yiyor. Organizasyonluk almış başını gitmiş... Tam her şey hazır başlayacağız bir baktık Çağrı yok oralıkta. Müzikleri yollamış neyse ki, onu beklerken hepimiz doluştuk salona dinledik hepsini baştan sona. Herkesin tadı kaçtı tabi, ne atmosfer kaldı ne bir şey... Işık ve ses ayarları da hazır hale geldi. Biz zaten hazırız, Muharrem hazır, Birkan hazır. Sümer Hanım hazır, İlker, Emrah, Apo Abi, İsmail Abi hepsi hazır ama başlayamıyoruz bir türlü, neden acaba? Neden olacak, tembellikten...
Neyse sonunda ilk perde akışı başladı ve bitti. Her şey birbirine girdi. Ezberler unutuldu, ışık gecikti, ses yüksek çıktı,  müzik zamanında giremedi, rezilliklerin haddi hesabı yoktu yani. Kulise geçtiler utanç içinde. Çay içtiler boyunları bükük bir şekilde. Benim gözümün içine de bakamıyorlar tabi. Baksalar diyeceğim bu ne rezillik diye, biliyorlar. Börek yediler bunun üstüne. Kıymalı  peynirli. Sanki bunu beklemişler oyun boyunca. Şunu yerken istekli oldukları kadar oyun sırasında istekli olsalar sorun kalmayacak. Ben sandım üzgün olacaklar falan ama gayet keyiflilerdi. Azcık kendilerini bilseler...
İkinci perdeye geçildi on beş dakika aranın ardından. Fena değildi. İsteyince, çalışınca oluyor tabi. Bir kaç ezber kayması dışında sorun yaşanmadı. Zaten yaşanmasın bir zahmet. Yarın öbür gün seyirci gelecek. Yine kulise geçildi akışın ardından. Birkan ve Muharrem konuştular. Susmadılar adeta. İki saate yakın notları okudular. Bazılarını da uydurdukları çok belliydi. Çok ciddi reji ve oyunculuk sorunları yaşanmasına rağmen teknik detaylara takılmışlar yine. Gece saat 03.00'da bitti prova. Kıvrıldım oraya bir yere uyudum. Son satırları da kulisin kırmızı koltuğundan yazıyorum sizlere. Yarın burada uyanacağım maalesef...
Bugün şakalı komikli bir şeyler olmadı, her şey iki kat daha sevimsizdi adeta. Zaten şakalı komikli bir şeyler olsa bile bu saate kalmaz. Bu saatte prova biterse gülemezsiniz. Hele burada asla. Aklınızda tutun bunu...

3 Nisan 2016 Pazar

 

22.30'da buluşuldu bugün. Bugün demek biraz anlamsız olur gerçi. Bu akşam diyeyim. İsterseniz sabah 5'de buluşalım, sabah namazını da beraber kılalım diyecektim de tuttum kendimi. Her zamanki gibi verimsiz olacağı baştan belli olan bir provaydı. Kimsenin kimseden haberi yok, kimin ne yaptığı belli değil, anlayacağınız tam bir curcuna. Birisi sahnenin arkasından ışık ver diye bağırıyor. Birisi müziği beğenmemiş, birisi durmadan yemek yiyor. Organizasyonluk almış başını gitmiş... Tam her şey hazır başlayacağız bir baktık Çağrı yok oralıkta. Müzikleri yollamış neyse ki, onu beklerken hepimiz doluştuk salona dinledik hepsini baştan sona. Herkesin tadı kaçtı tabi, ne atmosfer kaldı ne bir şey... Işık ve ses ayarları da hazır hale geldi. Biz zaten hazırız, Muharrem hazır, Birkan hazır. Sümer Hanım hazır, İlker, Emrah, Apo Abi, İsmail Abi hepsi hazır ama başlayamıyoruz bir türlü, neden acaba? Neden olacak, tembellikten...

 

Neyse sonunda ilk perde akışı başladı ve bitti. Her şey birbirine girdi. Ezberler unutuldu, ışık gecikti, ses yüksek çıktı,  müzik zamanında giremedi, rezilliklerin haddi hesabı yoktu yani. Kulise geçtiler utanç içinde. Çay içtiler boyunları bükük bir şekilde. Benim gözümün içine de bakamıyorlar tabi. Baksalar diyeceğim bu ne rezillik diye, biliyorlar. Börek yediler bunun üstüne. Kıymalı  peynirli. Sanki bunu beklemişler oyun boyunca. Şunu yerken istekli oldukları kadar oyun sırasında istekli olsalar sorun kalmayacak. Ben sandım üzgün olacaklar falan ama gayet keyiflilerdi. Azcık kendilerini bilseler...

 

İkinci perdeye geçildi on beş dakika aranın ardından. Fena değildi. İsteyince, çalışınca oluyor tabi. Bir kaç ezber kayması dışında sorun yaşanmadı. Zaten yaşanmasın bir zahmet. Yarın öbür gün seyirci gelecek. Yine kulise geçildi akışın ardından. Birkan ve Muharrem konuştular. Susmadılar adeta. İki saate yakın notları okudular. Bazılarını da uydurdukları çok belliydi. Çok ciddi reji ve oyunculuk sorunları yaşanmasına rağmen teknik detaylara takılmışlar yine. Gece saat 03.00'da bitti prova. Kıvrıldım oraya bir yere uyudum. Son satırları da kulisin kırmızı koltuğundan yazıyorum sizlere. Yarın burada uyanacağım maalesef...

 

 

 

Bugün şakalı komikli bir şeyler olmadı, her şey iki kat daha sevimsizdi adeta. Zaten şakalı komikli bir şeyler olsa bile bu saate kalmaz. Bu saatte prova biterse gülemezsiniz. Hele burada asla. Aklınızda tutun bunu...

 

 

 

12.30 gibi geldim tiyatroya. Sahneye indim bir kolaçan edeyim diye etrafı. Aynur'dan başka kimse yok. Tam yukarı çıkarken sahnenin kapısında Esra'yı gördüm. Bohem bohem geldi bana doğru güneş gözlükleriyle. Çıkartıp yüzüme bakmaya da tenezzül etmedi. Kimse yok mu dedi. Yok dedim. Beraber yukarı çıktık mecburen omlet söyledik. Esra da Aynur'un omletinden yedi. Bu detay da gözümden kaçmadı. Herkes yavaş yavaş toplandı. Kısa bir çay kahve seansından sonra aşağı inildi ve ilk perde akışı alındı. Birkan notlarını söyledi. Çok da bir şey diyemedi Muharrem'e attı topu. O da dişe dokunur bir katkı yapamadı. Birkan Kürşat'a dün daha iyi olduğunu, sahnenin o halini hatırlamasının işini kolaylaştıracağını söyledi. Kürşat'a bunları söylerken bana da bir çay söyledi sağolsun. İçtim güzelce...
Oyuncularla konuşulduktan sonra Emrah, İlker ve Yasemin de geldi. Işık ve ses notları verildi. Onlar da tekst üzerinde notlarını aldılar ama içleri geçmişti tabi ilk perdeyi izledikleri için. İstifa etmeyi düşündükleri gözlerinden okunuyordu adeta. Bir takım gereksiz geyikler yapıldıktan sonra ikinci perde için hazırlıklar yapıldı...
İkinci perdenin ardından nihayet bir yemek molası verildi, ben de kendime geldim. Hayır ben yemek yemeyi ayrıca seven biri değilimdir ama burada stresten mutfaktan çıkmaz oldum. Yemekten sonra inildi aşağı. Ali gelmiş fotoğraf çekmek için. Işık falan da getirmiş sağ olsun. Akış başladı. Ali de o sırada çeşitli pozlar çekti. Fotoğraf çekiliyor diye nasıl havaya girdiler bir görseniz. İyi gözükelim diye havalı havalı, büyük büyük oynadılar. Zaten akıştan sonra da fotoğraf çektirmeye devam ettiler. Çağrı geldi en son. Onun da fotoğrafı çekildi. Sahnede bir şenlik havası vardı diyebilirim. Kendi durumlarından habersizler galiba. Bana gel sen de çekil bir tane dediler ama istemiyorum dedim geçtim bir köşeye. Ne diyeyim bunlara bilemiyorum...
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;
Sümer: Halıya eskitme yapılacak zaten...
Haluk Bilginer: Ne eskitmesi, nereye anlamadım?
Sümer: Sizi eskiteceğiz biz.
Fotoğraf çekimi sırasında Sümer: Haluk ayaklarını yere bas fotoğraf çekilirken.
Birkan: Haluk Abi biraz ayaklarınız yere bassın lütfen..!
Birkan: Kürşat ilk perdede fermuarı unuttun.
Kürşat: Hocam onu bilerek yaptım.
Sümer: Neden? Hocan sana yap dedi mi Kürşat?
Kürşat: Hayır.
Birkan:??

2 Nisan 2016 Cumartesi

 

12.30 gibi geldim tiyatroya. Sahneye indim bir kolaçan edeyim diye etrafı. Aynur'dan başka kimse yok. Tam yukarı çıkarken sahnenin kapısında Esra'yı gördüm. Bohem bohem geldi bana doğru güneş gözlükleriyle. Çıkartıp yüzüme bakmaya da tenezzül etmedi. Kimse yok mu dedi. Yok dedim. Beraber yukarı çıktık mecburen omlet söyledik. Esra da Aynur'un omletinden yedi. Bu detay da gözümden kaçmadı. Herkes yavaş yavaş toplandı. Kısa bir çay kahve seansından sonra aşağı inildi ve ilk perde akışı alındı. Birkan notlarını söyledi. Çok da bir şey diyemedi Muharrem'e attı topu. O da dişe dokunur bir katkı yapamadı. Birkan Kürşat'a dün daha iyi olduğunu, sahnenin o halini hatırlamasının işini kolaylaştıracağını söyledi. Kürşat'a bunları söylerken bana da bir çay söyledi sağolsun. İçtim güzelce...

 

Oyuncularla konuşulduktan sonra Emrah, İlker ve Yasemin de geldi. Işık ve ses notları verildi. Onlar da tekst üzerinde notlarını aldılar ama içleri geçmişti tabi ilk perdeyi izledikleri için. İstifa etmeyi düşündükleri gözlerinden okunuyordu adeta. Bir takım gereksiz geyikler yapıldıktan sonra ikinci perde için hazırlıklar yapıldı...

 

İkinci perdenin ardından nihayet bir yemek molası verildi, ben de kendime geldim. Hayır ben yemek yemeyi ayrıca seven biri değilimdir ama burada stresten mutfaktan çıkmaz oldum. Yemekten sonra inildi aşağı. Ali gelmiş fotoğraf çekmek için. Işık falan da getirmiş sağ olsun. Akış başladı. Ali de o sırada çeşitli pozlar çekti. Fotoğraf çekiliyor diye nasıl havaya girdiler bir görseniz. İyi gözükelim diye havalı havalı, büyük büyük oynadılar. Zaten akıştan sonra da fotoğraf çektirmeye devam ettiler. Çağrı geldi en son. Onun da fotoğrafı çekildi. Sahnede bir şenlik havası vardı diyebilirim. Kendi durumlarından habersizler galiba. Bana gel sen de çekil bir tane dediler ama istemiyorum dedim geçtim bir köşeye. Ne diyeyim bunlara bilemiyorum...


Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;

 

Sümer: Halıya eskitme yapılacak zaten...

Haluk Bilginer: Ne eskitmesi, nereye anlamadım?

Sümer: Sizi eskiteceğiz biz.

 

Fotoğraf çekimi sırasında Sümer: Haluk ayaklarını yere bas fotoğraf çekilirken.

Birkan: Haluk Abi biraz ayaklarınız yere bassın lütfen..!

 

Birkan: Kürşat ilk perdede fermuarı unuttun.

Kürşat: Hocam onu bilerek yaptım.

Sümer: Neden? Hocan sana yap dedi mi Kürşat?

Kürşat: Hayır.

Birkan:??

 

 

1 Nisan 2016 Cuma 

 

13.00 civarı geldim bugün tiyatroya. Sahneye indim. Yine bir koşturmaca hakim, her yer her yerde. Baktım olmayacak el atmaya karar verdim. En ufak detaylara kadar dikkat eden, iş ahlakıyla parıl parıl parıldayan isim yine bendim tabi ki. O kadar çaba sarf etmeme rağmen hazır olamadılar uyuşukluklarından. 14.30 gibi başlayabildi prova...

Birinci perde akışı alındı bir kez. Süre tutmamı istemişlerdi çok önemliymiş gibi. Biraz daha uzun olabilir falan dediler. Daha ne uzun olacak anlamadım zaten çok sıkıldım izlerken. Neresi yavaş kaldı neresi hızlı gitti diye konuştular bir süre. Kyra'nın sinirlendiği bir yerde verdiği tepki üstüne tartışıldı. Rahat bırakın kadını ya istediği gibi sinirlensin. Teknik detaylara baktılar sonra da. Ben acıktım yukarı çıktım patates oturtma yedim. Şu saate kadar olan en güzel şey buydu...

Aşağı indim. İkinci perde akışı başladı. Birinci perdedeki sevimsizlikten farklı bir şey yoktu sahnede. Bittikten sonra notlar okunurken kostümler geldi. Kulise geçtiler. Giyindiler cicilerini. Çocuk gibi mutlu oldular. Pek severler zaten öyle süslenmeyi falan. Bu sırada ışık ayarları yapıldı. Sahnede her yerde bir merdiven vardı neredeyse. Dekoru göremez oldum. Akşam sekiz buçukta akış başlayacak dediler. Yukarı çıktık oturduk mecburen...

Akış başladı. Birinci perdeden sonra çay içip konuştular. Esra'nın kostümü rahatsız etmiş onu,  o konuşuldu. Birkan ve Muharrem notlarını okudular. Her zamanki gibi bir takım önemsiz noktalara dikkat etmişler. Abuk subuk detaylar konuşuldu. Ne zaman suyu açsın ne zaman ışık yansın falan. fondaki resmi beğenmediler bir de. Akdeniz mimarisini çağrıştırıyormuş daha çok. Efe'yi sıkıştırdılar, o da korktu tabi biraz. Birkan bir fikir öne sürdü. Diğerlerinin fikrin üstüne çıkmasıyla fikir hızla geride kaldı. Yerine gelen fikirler de daha iyi değildi. İlk fikir de unutulduğu için elimizde hiçbir şey kalmadı. Peynir kısmını beğenmemişler, o bölümle ilgili konuşurken peyniri yediler. Yarına peynir kalmadı...

İkinci perdeye geçildi. Tam hatırlamıyorum ama yine saçmalıklarla doluydu. Finaldeki ışığı konuştular. Herkes bir şeye itiraz etti. İtiraza bile itiraz edildi. Bu cümbüş içinde kendime yer edinmeye çalışırken buraya ait olmadığımı hissettim bir kez daha. Eksikler tespit edildi ve prova bitti...


Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;


İkinci perdenin başında Haluk Bilginer'in karnı guruldaması üzerine Esra dağılır,
Birkan: Esra pardon nesi komik bunun?
Haluk Bilginer: Ağzım sussa, midem konuşuyor:)



Esra, Birkan'a Tom'un gelişinden sonra camı kapatmayı önerir ve derdini 17 cümleyle anlatır. Bunun üzerine Birkan: Tamam Esra, bana bunlarla gel!

 

31 Mart 2016 Perşembe

 

Bugün 14.00'da ulaştım tiyatroya. Kafedelerdi. Birkan, Esra, Kürşat ve Aynur vardı masada. Bir şeyler konuşuyorlardı ama ben gelince sustular. Kürşat ve Esra son sahnenin ezberini almaya başladılar beni görünce bir anda. Korkuyorlar tabi benden. Gerçekler korkutur... Biraz daha çalışıp aşağı inildi. Dekor gelmiş kurulmuş sahneye dün gece. Ne düşündüğümü söylememe gerek yok sanırım. Balık baştan kokmuş. Belki dekor kurtarır oyunu diyordum ama nafile. Son derece cansız ve dikkat çekmeyen, zayıf bir çalışma olmuş. Baktıkça içim karardı. Umarım seyirciler dekoru şikayet etmezler oyundan sonra...
Haluk Bilginer geldi bir süre sonra. Geciktiği için özür diledi. Sorun değil dedim. Aksesuarları kontrol etmeye koyuldum. Her zamanki gibi Aynur'un arkasını topladım ve birinci perdeden başlandı çalışılmaya. Edward-Kyra sahnesini bir kez çalıştıktan sonra konuşup bir daha başladılar baştan. Bazı cümleleri değiştirdiler alışkın olduğunuz üzere. Artık başka bir oyun oynuyorlar haberleri yok. İkinci kez başlamadan önce Birkan Kürşat'tan her şeyi daha fazla saklamasını istedi. Kürşat tamam dedi ama anlamadı çocuk yazık. Zaten bu anlaşılır bir şey değil. İkinci tekrarın ardından ikinci sahneye geçildi. Bir kez çalışılıp üstüne konuşuldu. Ne eksik bulamadılar bir türlü. O kadar aciz durumdaydılar ki onları bu halde görmeye dayanamadım dışarı hava almaya çıktım. Döndüğümde aynı haldeydiler... 
Biraz ara verip ikinci perdeye giriştiler. Haluk Bilginer'in girişi konuşuldu bir süre. Bir ses efekti istediler. Gerçekten girebilse aslında oyuncu ihtiyaç kalmaz böyle bir şeye, neyse... Bitti akış. Süre tuttum ben de. İnanır mısınız o kadar kötüydü ki kronometre durmuş kendiliğinden. Hani zaman geçmek bilmez denir ya o olay gerçek olmuş adeta. Bittikten sonra herkes sonuyla ilgili fikrini söyledi. Kyra'nın Tom'a karşı sondaki davranışlarının nasıl olabileceği konuşuldu. Bu sahne de tam hallolmadan sondaki Edward-Kyra sahnesine atlandı bir anda. Edward'ın daha sempatik olması daha iyi olacakmış dediklerine göre. Bilemiyorum valla artık ne doğru ne yanlış. Oyunculuk algımı kaybetmek üzereyim burada...
Prova bitiyor diye sevindiğim sırada ilk perdeye dönüldü ve dipsiz bir kuyu haline gelen Tom-Kyra sahnesi çalışıldı tekrar. Esra ihtiyacımız var çalışmaya biraz daha dedi. Uzun zamandır ilk defa biri gerçeği söyledi bu provada. Son aldıkları şeklini beğendiler. Ben de fena bulmadım ama bir şey demedim yine de. Şımarıp bozmasınlar hemen. Sıkıntıdan patlamak üzereydim ve açlık sınırında geziniyordum ki Birkan bugünlük provayı bitirmeyi önerdi. Nasıl koştum temiz havaya anlatamam...
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;
Esra ilk perdede ışığı yakmayı unutur, bunun üstüne Birkan: Işığı yakmayacak mısın Esra?
Esra: Tiyatro ya, kendi yanar sandım ben!
Birinci perde akışından sonra Birkan: Güzel oldu. Ben bu versiyonu çok beğeniyorum.
Esra: Bu bir kere alıp yorulduktan sonraki halimiz. O zaman böyle iyi oluyor.

Ekip: ???

31

Bugün 14.00'da ulaştım tiyatroya. Kafedelerdi. Birkan, Esra, Kürşat ve Aynur vardı masada. Bir şeyler konuşuyorlardı ama ben gelince sustular. Kürşat ve Esra son sahnenin ezberini almaya başladılar beni görünce bir anda. Korkuyorlar tabi benden. Gerçekler korkutur... Biraz daha çalışıp aşağı inildi. Dekor gelmiş kurulmuş sahneye dün gece. Ne düşündüğümü söylememe gerek yok sanırım. Balık baştan kokmuş. Belki dekor kurtarır oyunu diyordum ama nafile. Son derece cansız ve dikkat çekmeyen, zayıf bir çalışma olmuş. Baktıkça içim karardı. Umarım seyirciler dekoru şikayet etmezler oyundan sonra...

 

Haluk Bilginer geldi bir süre sonra. Geciktiği için özür diledi. Sorun değil dedim. Aksesuarları kontrol etmeye koyuldum. Her zamanki gibi Aynur'un arkasını topladım ve birinci perdeden başlandı çalışılmaya. Edward-Kyra sahnesini bir kez çalıştıktan sonra konuşup bir daha başladılar baştan. Bazı cümleleri değiştirdiler alışkın olduğunuz üzere. Artık başka bir oyun oynuyorlar haberleri yok. İkinci kez başlamadan önce Birkan Kürşat'tan her şeyi daha fazla saklamasını istedi. Kürşat tamam dedi ama anlamadı çocuk yazık. Zaten bu anlaşılır bir şey değil. İkinci tekrarın ardından ikinci sahneye geçildi. Bir kez çalışılıp üstüne konuşuldu. Ne eksik bulamadılar bir türlü. O kadar aciz durumdaydılar ki onları bu halde görmeye dayanamadım dışarı hava almaya çıktım. Döndüğümde aynı haldeydiler... 

 

Biraz ara verip ikinci perdeye giriştiler. Haluk Bilginer'in girişi konuşuldu bir süre. Bir ses efekti istediler. Gerçekten girebilse aslında oyuncu ihtiyaç kalmaz böyle bir şeye, neyse... Bitti akış. Süre tuttum ben de. İnanır mısınız o kadar kötüydü ki kronometre durmuş kendiliğinden. Hani zaman geçmek bilmez denir ya o olay gerçek olmuş adeta. Bittikten sonra herkes sonuyla ilgili fikrini söyledi. Kyra'nın Tom'a karşı sondaki davranışlarının nasıl olabileceği konuşuldu. Bu sahne de tam hallolmadan sondaki Edward-Kyra sahnesine atlandı bir anda. Edward'ın daha sempatik olması daha iyi olacakmış dediklerine göre. Bilemiyorum valla artık ne doğru ne yanlış. Oyunculuk algımı kaybetmek üzereyim burada...

 

Prova bitiyor diye sevindiğim sırada ilk perdeye dönüldü ve dipsiz bir kuyu haline gelen Tom-Kyra sahnesi çalışıldı tekrar. Esra ihtiyacımız var çalışmaya biraz daha dedi. Uzun zamandır ilk defa biri gerçeği söyledi bu provada. Son aldıkları şeklini beğendiler. Ben de fena bulmadım ama bir şey demedim yine de. Şımarıp bozmasınlar hemen. Sıkıntıdan patlamak üzereydim ve açlık sınırında geziniyordum ki Birkan bugünlük provayı bitirmeyi önerdi. Nasıl koştum temiz havaya anlatamam...


Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;

 

Esra ilk perdede ışığı yakmayı unutur, bunun üstüne Birkan: Işığı yakmayacak mısın Esra?

Esra: Tiyatro ya, kendi yanar sandım ben!

 

Birinci perde akışından sonra Birkan: Güzel oldu. Ben bu versiyonu çok beğeniyorum.

Esra: Bu bir kere alıp yorulduktan sonraki halimiz. O zaman böyle iyi oluyor.

Ekip: ???

 

 

30 Mart 2016 Çarşamba

 

13.00'da başlayacaklardı bugün provaya güya. Erkenden gittim sahneyi hazırladım erkenden. Aynur da eşlik etti bana ama asıl işi ben yaptım tabi ki erkenden. Bir şeyler yıkadı, aksesuarları oradan oraya taşıdı deli gibi, benim düzenimi bozmaktan başka bir işe yaramadı özetle. Neyse az kaldı idare edeceğiz mecbur... 13.00'deki prova her zamanki gibi bir ezber çalışmasına dönüşerek 14.40'a kadar kafede devam etti. Ezberde çok olmasa da biraz gelişme kaydettikten sonra sahneye indiler.

İkinci perdeyle başladılar. Ortalarına kadar iyilerdi ama ayakları kaymaya başladı yine bir yerden sonra. Oraları tekrar ettiler oturtmak için. Ender görülen verimli çalışmalardan birini yaptılar diyebilirim. Kyra'nın Tom'a tepki vermeye başladığı yerlerin biraz değişebileceğini konuştular. Değişse de olmuyor farkında değiller. Birkan dikkatini çeken yerlerle alakalı konuştu. Esra ve Haluk Bilginer de ona katıldılar ve ufak çapta bir beyin fırtınası yapıldı. Beyin esintisi demek daha doğru olur belki de buna. Zira bu tartışmadan da hiçbir sonuç alınamadı. Esra ve Haluk Bilginer çaktırmadan kendi aralarında konuştular bir süre de. Birkan'ın dediklerini beğenmemiş olabilirler. Dakikasında gıybetin kör kuyularına bıraktılar kendilerini, inanılır gibi değil... Ardından Muharrem notlarını söyledi. Yine kısa konuşmalar yapıldı, artık dayanamadım, içim geçmiş bir ara.


Ara verildi ve çay eşliğinde tost yendi. Bugün çıkıntılık yapıp kahve içmek isteyen olmadı neyse ki. Zaten tostla kahve içilmez... Neyse konu bu değil. İkinci perdeye başladılar baştan. Herhalde şu zamana kadar ki en lakayıt çalışmayı yaptılar bu seferinde. Esra bir yerde "Aaa siz o kadar lafı söylediniz sıra bende mi şimdi." gibi bir cümle kurdu. O kadar kendinde değilmiş yani. Gerisini siz düşünün...

Akıştan sonra sahnenin sonu üzerine uzun uzun tartıştılar. Bu Kyra nerede bıraksın kendini, nerede yelkenleri suya indirsin bir türlü karar verilemedi. Birkan bir şey dedi. Esra başka bir şey dedi. Muharrem ona katıldı. Haluk Bilginer çekimser kaldı. Sümer Hanım çay içti. Aynur da tuvalete gitti. Sonuç ne oldu peki? Koca bir hiç. Bilinç kör etti hepsini. Bir sonuca ulaşamadan provayı bitirmeye karar verdiler. Olmak ya da olmamak aslında bütün mesele haberleri yok...



Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;


Esra'nın ezber unutması üzerine Haluk Bilginer: Hocam oyuncu hiçbir şey hatırlamıyor.
Esra: Hocam gerçekten hatırlamıyorum özür dilerim...



Birkan Esra'ya reji verirken: Esra orada ağlayabilir misin? Ya da o iki cümle arasında ağla. Ya da dur bi bekle orda sonra ağla...
Esra: Aynı anda hulohop da çevireyim mi Birkan?
Birkan: Esra çok mu yükleniyorum sana?

 

 

Bugün 14.00'da geldim provaya. Sahnedeydiler. Birinci perdeden başlamışlar ben gelmeden. Yanlış anlamayın ben geç kalmadım, onlar erken başlamışlar. Haber vermemişler tabi. Böyle bir beklentim de yok zaten. Ne kadar az zaman geçirirsem burada o kadar iyi... Ben geldiğimde Edward-Kyra sahnesinin ortasına gelinmişti. Tam yerime oturacağım sırada Muharrem'in de orda olduğunu fark ettim. Bana nerde kaldın sen gibisinden bir hareket yaptı. Birkan da tam o sırada arkasını dönüp bana hoşgeldin gibisinden bir hareket yaptı. Birkan'ı işaret ettim ve "Yönetmenimim haberi var." gibisinden bir hareket yaptım. Bir şey diyemedi ama "Ben genel sanat yönetmeni yardımcısıyım benimle böyle konuşamazsın." gibisinden bir şeyler mırıldandı. Duymamazlıktan geldim...
Edward-Kyra sahnesi oynanırken Haluk Bilginer yerinden kalktı ve arkaya geçti. Bunun üzerine -algılarım çok açık olduğu için tabi ki- akış aldıklarını anladım. İki sahneyi birbirine bağlayarak devam ettiler. Bu sırada Muharrem kalktı ve Birkan'ın yanına geçti. Aynur kafasını çevirdi Muharrem'e baktı ama arkasında oturan beni görmedi. O sırada Muharrem'in solundaki biri ondan ateş istedi. Muharrem inat etti, ateşi vermedi. Solundaki kişiyi tanımadım çünkü arkası dönüktü. Hafif eğildi baktım. Kemal Yiğitcan'dı. O da döndü bana baktı. Atmosfere gerginlik ve endişe hakimdi, akış da devam etmekteydi. Ne döndüğünü anlamadım... Kemal Yiğitcan ışıklar için gelmiş ama ışık falan yapmadı, oturdu izledi provayı. Ayrıca biz ışıkları açmayı biliyoruz zaten, onun gelmesine ne gerek var anlamadım.
Tom-Kyra sahnesi sonuna kadar çalışıldı. Bittikten sonra kısa bir değerlendirme yapıldı. Söylenecek çok şey olmasına rağmen sustum. Olay artık benden çıktı. Bazı yerleri beğendiler bazı yerlerin eksik olduğunu söylediler ve her zamanki gibi çay içtiler. Kemal Yiğitcan kahve içti. Bu sezon en fazla kaç oyun oynayabileceklerini konuştular bir süre. Üç tane çift haneli sayıyı toplayamadılar on dakika boyunca. On dakika acı çektikten sonra en az yirmi en fazla yirmi üç oyun oynayabilecekleri sonucuna vardılar ve ikinci perdeyi bir kez baştan sona akıtarak provayı bitirdiler.
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;
Haluk Bilginer bir yerde ezber unutması üstüne Aynur'dan hatırlatma gelince: Ah be! Fark etmeyeceksiniz sandım.
Esra: Ama uydurmanın da bir sınırı var!
İkinci perde akışından sonra Haluk Bilginer: Hocam ezber kayması benim suçum. Esracım korkma sen.
Esra: Yok ben sizden korkmuyorum, ben kendimden korkuyorum ama ben sizin uydurduğunuz laflarınızı da ezberleyeyim ne olur ne olmaz. Bir yerlerden toparlarım...

29 Mart 2016 Salı

 

Bugün 14.00'da geldim provaya. Sahnedeydiler. Birinci perdeden başlamışlar ben gelmeden. Yanlış anlamayın ben geç kalmadım, onlar erken başlamışlar. Haber vermemişler tabi. Böyle bir beklentim de yok zaten. Ne kadar az zaman geçirirsem burada o kadar iyi... Ben geldiğimde Edward-Kyra sahnesinin ortasına gelinmişti. Tam yerime oturacağım sırada Muharrem'in de orda olduğunu fark ettim. Bana nerde kaldın sen gibisinden bir hareket yaptı. Birkan da tam o sırada arkasını dönüp bana hoşgeldin gibisinden bir hareket yaptı. Birkan'ı işaret ettim ve "Yönetmenimim haberi var." gibisinden bir hareket yaptım. Bir şey diyemedi ama "Ben genel sanat yönetmeni yardımcısıyım benimle böyle konuşamazsın." gibisinden bir şeyler mırıldandı. Duymamazlıktan geldim...

 

Edward-Kyra sahnesi oynanırken Haluk Bilginer yerinden kalktı ve arkaya geçti. Bunun üzerine -algılarım çok açık olduğu için tabi ki- akış aldıklarını anladım. İki sahneyi birbirine bağlayarak devam ettiler. Bu sırada Muharrem kalktı ve Birkan'ın yanına geçti. Aynur kafasını çevirdi Muharrem'e baktı ama arkasında oturan beni görmedi. O sırada Muharrem'in solundaki biri ondan ateş istedi. Muharrem inat etti, ateşi vermedi. Solundaki kişiyi tanımadım çünkü arkası dönüktü. Hafif eğildi baktım. Kemal Yiğitcan'dı. O da döndü bana baktı. Atmosfere gerginlik ve endişe hakimdi, akış da devam etmekteydi. Ne döndüğünü anlamadım... Kemal Yiğitcan ışıklar için gelmiş ama ışık falan yapmadı, oturdu izledi provayı. Ayrıca biz ışıkları açmayı biliyoruz zaten, onun gelmesine ne gerek var anlamadım.

 

Tom-Kyra sahnesi sonuna kadar çalışıldı. Bittikten sonra kısa bir değerlendirme yapıldı. Söylenecek çok şey olmasına rağmen sustum. Olay artık benden çıktı. Bazı yerleri beğendiler bazı yerlerin eksik olduğunu söylediler ve her zamanki gibi çay içtiler. Kemal Yiğitcan kahve içti. Bu sezon en fazla kaç oyun oynayabileceklerini konuştular bir süre. Üç tane çift haneli sayıyı toplayamadılar on dakika boyunca. On dakika acı çektikten sonra en az yirmi en fazla yirmi üç oyun oynayabilecekleri sonucuna vardılar ve ikinci perdeyi bir kez baştan sona akıtarak provayı bitirdiler.

 

 

Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;

 

Haluk Bilginer bir yerde ezber unutması üstüne Aynur'dan hatırlatma gelince: Ah be! Fark etmeyeceksiniz sandım.

Esra: Ama uydurmanın da bir sınırı var!

 

İkinci perde akışından sonra Haluk Bilginer: Hocam ezber kayması benim suçum. Esracım korkma sen.

Esra: Yok ben sizden korkmuyorum, ben kendimden korkuyorum ama ben sizin uydurduğunuz laflarınızı da ezberleyeyim ne olur ne olmaz. Bir yerlerden toparlarım...

 

 

28 Mart 2016 Pazartesi

 

Merhaba. Kısa bir ara verdim size yazmaya elimde olmayan sebeplerden ötürü. Kusura bakmayın, biliyorum özlediniz beni. Gördüğüm ve duyduğum kadarıyla Aynur benimle ilgili bir şeyler demiş sizlere. Arkamdan konuşulduğunu, beni çekemediklerini zaten biliyordum ama böylece elime kanıt geçmiş oldu. Ben sizlere ulaşmak için hasta hasta da olsa buraya gelmeye çalıştım. Gücümün son damlasına kadar mücadele ettim ama Aynur hunharca hastalığımla dalga geçti, beni küçük gördü. Ona bir şey demiyorum buradan, sizlerin vicdanıyla başbaşa bırakıyorum bu günahı. En iyi değerlendirmeyi sizler yapacaksınız eminim...
15.00 civarı katıldım bugün provaya. Edward-Kyra sahnesi çalışılıyordu. Kürşat'ın kostümleri gelmiş, o da giyinmiş hemen. Tahmin edeceğiniz üzere çok kötü olmuş. Üstüne bir de pantolonun düğmesini koparmış Kürşat nasıl becerdiyse. Geldi bana "Bunu dikebilir miyiz?" dedi. "Yok" dedim "Sen pijama giyeceksin oyunda". Anlamadı yaptığım şakayı da. Bir şey demeden uzaklaştı. Kostümü giyince kendi kendine bir havaya girdi, oldum sandı. Çaktırmamaya çalıştı ama ben anladım. Haberi yok tabi ben ne oyuncular gördüm içinde köstüm yoktu. Neyse... Çalıştılar sahneyi bir kere baştan sona. Bazı yerleri düzelttiler, değiştirdiler.  İkinci sahne olan Tom-Kyra sahnesine geçildi sonra. Ufak müdahalelerle çalışıldı. Zaten bu provada ancak ufak olabiliyor müdahale. Hiçbir şeyin değiştiğini görmedim o yüzden. Lütfen geri dönün bir bakın notlara, kim bilir kaç kez yazmışımdır aynı cümleyi. Eee provada aynı şey tekrarlanınca sürekli mecbur kalıyor insan. Yoksa ben kendimi tekrar ettiğimden, yenilemediğimden değil yani.
Yemek yenildi ve tekrar inildi aşağı. Birinci perdeden başlandı tekrar. Bugün birinci perde yapalım yarın ikiye bakarız dedi Birkan. Yönetmen ya plan yapmış kendi kendine. Edward-Kyra sahnesinden sonra hemen ikinci sahneye geçildi. İlk akışta yaptığı makarnayı tekrar yapmak istedi Esra. Tutturdu tekrar yapacağım diye. Mecburen döktüm ilk yaptığını yazık oldu ona da. Yıkadım tencereyi tavayı. Bir yere bir sos yapmış, bir yere makarnayı saçmış, sarımsaklar, soğanlar, biberler her yere yayılmış. Zor toparladım.
Başladılar çalışmaya. Tam çalışma biraz iyiye gitmeye başlamıştı ki Haluk Bilginer kesip tuvalete gitmesi gerektiğini söyledi. Ya inanamıyorum, oyuncu dediğin dirayetli olacak, iradeli olacak, nefsine hakim olacak. Hayır oyunda başına gelse aynı şey ne yapacaksın yani? Seyirciye "Pardon çok çay içtim tuvalete gitmem lazım" mı diyeceksin?... Bekledik mecburen. Birkan da bu arayı fırsat bilip Esra'nın yanına gitti bir şeyler söyledi. Dedikodu yapmış da olabilir Haluk Bilginer hakkında. Bilemiyorum. Sonuna kadar gittiler kesmeden. Bir yerde de Haluk Bilginer'in telefonu çaldı. Konsantrasyon falan kalmadı tabi ekipte. Ama tuvalet faciasından sonra kolay atlattık. Biraz da üstüne konuşup bitirdiler sonra provayı nihayet...
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;
Birinci perde alınırken Haluk Bilginer keserek: Çok özür dilerim ama tuvalete gitmek zorundayım, yani yapacak bir şey yok, oyunda olsa yine giderdim sen devam ederdin Esra.
Esra: Bana da çok oluyor. (HB içeri gider)... Ama ben tutuyorum tabi!
Esra'nın iki cümlesi arasında Haluk Bilginer'in telefonu çalar;
Esra: Ötüyorsun Tom?

Merhaba. Kısa bir ara verdim size yazmaya elimde olmayan sebeplerden ötürü. Kusura bakmayın, biliyorum özlediniz beni. Gördüğüm ve duyduğum kadarıyla Aynur benimle ilgili bir şeyler demiş sizlere. Arkamdan konuşulduğunu, beni çekemediklerini zaten biliyordum ama böylece elime kanıt geçmiş oldu. Ben sizlere ulaşmak için hasta hasta da olsa buraya gelmeye çalıştım. Gücümün son damlasına kadar mücadele ettim ama Aynur hunharca hastalığımla dalga geçti, beni küçük gördü. Ona bir şey demiyorum buradan, sizlerin vicdanıyla başbaşa bırakıyorum bu günahı. En iyi değerlendirmeyi sizler yapacaksınız eminim...

 

15.00 civarı katıldım bugün provaya. Edward-Kyra sahnesi çalışılıyordu. Kürşat'ın kostümleri gelmiş, o da giyinmiş hemen. Tahmin edeceğiniz üzere çok kötü olmuş. Üstüne bir de pantolonun düğmesini koparmış Kürşat nasıl becerdiyse. Geldi bana "Bunu dikebilir miyiz?" dedi. "Yok" dedim "Sen pijama giyeceksin oyunda". Anlamadı yaptığım şakayı da. Bir şey demeden uzaklaştı. Kostümü giyince kendi kendine bir havaya girdi, oldum sandı. Çaktırmamaya çalıştı ama ben anladım. Haberi yok tabi ben ne oyuncular gördüm içinde köstüm yoktu. Neyse... Çalıştılar sahneyi bir kere baştan sona. Bazı yerleri düzelttiler, değiştirdiler.  İkinci sahne olan Tom-Kyra sahnesine geçildi sonra. Ufak müdahalelerle çalışıldı. Zaten bu provada ancak ufak olabiliyor müdahale. Hiçbir şeyin değiştiğini görmedim o yüzden. Lütfen geri dönün bir bakın notlara, kim bilir kaç kez yazmışımdır aynı cümleyi. Eee provada aynı şey tekrarlanınca sürekli mecbur kalıyor insan. Yoksa ben kendimi tekrar ettiğimden, yenilemediğimden değil yani.

 

Yemek yenildi ve tekrar inildi aşağı. Birinci perdeden başlandı tekrar. Bugün birinci perde yapalım yarın ikiye bakarız dedi Birkan. Yönetmen ya plan yapmış kendi kendine. Edward-Kyra sahnesinden sonra hemen ikinci sahneye geçildi. İlk akışta yaptığı makarnayı tekrar yapmak istedi Esra. Tutturdu tekrar yapacağım diye. Mecburen döktüm ilk yaptığını yazık oldu ona da. Yıkadım tencereyi tavayı. Bir yere bir sos yapmış, bir yere makarnayı saçmış, sarımsaklar, soğanlar, biberler her yere yayılmış. Zor toparladım.

 

Başladılar çalışmaya. Tam çalışma biraz iyiye gitmeye başlamıştı ki Haluk Bilginer kesip tuvalete gitmesi gerektiğini söyledi. Ya inanamıyorum, oyuncu dediğin dirayetli olacak, iradeli olacak, nefsine hakim olacak. Hayır oyunda başına gelse aynı şey ne yapacaksın yani? Seyirciye "Pardon çok çay içtim tuvalete gitmem lazım" mı diyeceksin?... Bekledik mecburen. Birkan da bu arayı fırsat bilip Esra'nın yanına gitti bir şeyler söyledi. Dedikodu yapmış da olabilir Haluk Bilginer hakkında. Bilemiyorum. Sonuna kadar gittiler kesmeden. Bir yerde de Haluk Bilginer'in telefonu çaldı. Konsantrasyon falan kalmadı tabi ekipte. Ama tuvalet faciasından sonra kolay atlattık. Biraz da üstüne konuşup bitirdiler sonra provayı nihayet...

 

Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;

 

Birinci perde alınırken Haluk Bilginer keserek: Çok özür dilerim ama tuvalete gitmek zorundayım, yani yapacak bir şey yok, oyunda olsa yine giderdim sen devam ederdin Esra.

Esra: Bana da çok oluyor. (HB içeri gider)... Ama ben tutuyorum tabi!

 

Esra'nın iki cümlesi arasında Haluk Bilginer'in telefonu çalar;

Esra: Ötüyorsun Tom?

 

 

 

Merhaba..
Sonunda bu da oldu bu rezaleti de gördük! Ne mi oldu? Melih provaya gelmedi. Her gün geç geldiği yetmezmiş gibi bugün hiç gelmedi! Midesinden rahatsızlanmışmış da, Birkan Abi'yi aramış izin almışmış da bir şeylermiş! Söyleyince vay efendim meyve veren ağacı taşlıyorlar, yok efendim çekemiyorlar gibi ipe sapa gelmez şeyler yazıyor buraya.. Ayıp! Bir şey söyleyeyim mi aslında bana her gün “Melih’i ara, artık gelmemesini söyle.” diyorlar ama ben idare ediyorum işte.. Hem de hakkımda yazmasına, atıp tutmasına, ileri geri konuşmasına rağmen. Böyle de yüce gönüllü bir insanım…:)
Saat 13.00’da antre cafe’de toplandık çay, çorba, sohbet derken yarım saat sonra kütüphaneye indik ve Edward-Kyra sahnesiyle prova başladı.. Arada Birkan Abi'nin yönlendirmeleriyle ve Esra ve Kürşat’ın yeni önerileriyle ilk sahneyi akıttılar.
Metinde geçen bir cümleyi gündelik konuşma diline dönüştürmek için üzerine konuşurlarken Haluk Abi “ Önemli olan duygu, derdimiz cümleler değil. Cümle sadece bizim söyleyemediklerimizin ipucudur ve cümleye odaklanırsan niyet, duygu ve amaç kaybolur. Durumu düşünürsen cümle zaten kendiliğinden doğru haliyle çıkacak, bizim derdimiz söyleyemediklerimizi anlatmak olmalı. Seyircinin evde metni okurken göremediğini göstermek için buradayız. Sahiciysen ve ana bıraktıysan kendini hata yapma şansın yok, eğer akışına bırakmazsan hatadır.” dedi. 
Yemek arasından sonra birinci perdenin devamı olan Tom-Kyra sahnesini ve devamında ikinci perdeyi çalıştılar. İzlemesi pek güzel benden söylemesi;) Melih’in geleneğini bozmayıp şakalı komikli bölümü ekleyeyim.. Böyle de emeğe saygılı bir insanım...:)
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bakın isterseniz;
Esra Haluk Abi'yle konuşurken arkasını döner dönmez Kürşat’ı esnerken görünce “Neden ikimiz konuşurken sen hep esniyorsun!?”
Kürşat: Değil mi, hep öyle oluyor. 
Haluk Bilginer: Evliliğimiz demek isterken “evlevlevlev” şeklinde takılınca
Esra: Tom seni gerçekten anlamıyorum!
Esra’nın repliği: Bu adam göz göre göre yalan söylüyor.
Esra’nın söylediği: Bu adam gözlükleriyle yalan söylüyor diyerek olağanca hızıyla konuşmaya devam edince,
Haluk Bilginer: Hocam Esra motora taktı!

25 Mart 2016 Cuma

 

Merhaba..

Sonunda bu da oldu bu rezaleti de gördük! Ne mi oldu? Melih provaya gelmedi. Her gün geç geldiği yetmezmiş gibi bugün hiç gelmedi! Midesinden rahatsızlanmışmış da, Birkan Abi'yi aramış izin almışmış da bir şeylermiş! Söyleyince vay efendim meyve veren ağacı taşlıyorlar, yok efendim çekemiyorlar gibi ipe sapa gelmez şeyler yazıyor buraya.. Ayıp! Bir şey söyleyeyim mi aslında bana her gün “Melih’i ara, artık gelmemesini söyle.” diyorlar ama ben idare ediyorum işte.. Hem de hakkımda yazmasına, atıp tutmasına, ileri geri konuşmasına rağmen. Böyle de yüce gönüllü bir insanım…:)

Saat 13.00’da antre cafe’de toplandık çay, çorba, sohbet derken yarım saat sonra kütüphaneye indik ve Edward-Kyra sahnesiyle prova başladı.. Arada Birkan Abi'nin yönlendirmeleriyle ve Esra ve Kürşat’ın yeni önerileriyle ilk sahneyi akıttılar.

Metinde geçen bir cümleyi gündelik konuşma diline dönüştürmek için üzerine konuşurlarken Haluk Abi “ Önemli olan duygu, derdimiz cümleler değil. Cümle sadece bizim söyleyemediklerimizin ipucudur ve cümleye odaklanırsan niyet, duygu ve amaç kaybolur. Durumu düşünürsen cümle zaten kendiliğinden doğru haliyle çıkacak, bizim derdimiz söyleyemediklerimizi anlatmak olmalı. Seyircinin evde metni okurken göremediğini göstermek için buradayız. Sahiciysen ve ana bıraktıysan kendini hata yapma şansın yok, eğer akışına bırakmazsan hatadır.” dedi. 

Yemek arasından sonra birinci perdenin devamı olan Tom-Kyra sahnesini ve devamında ikinci perdeyi çalıştılar. İzlemesi pek güzel benden söylemesi;) Melih’in geleneğini bozmayıp şakalı komikli bölümü ekleyeyim.. Böyle de emeğe saygılı bir insanım...:)

 

Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bakın isterseniz;

Esra Haluk Abi'yle konuşurken arkasını döner dönmez Kürşat’ı esnerken görünce “Neden ikimiz konuşurken sen hep esniyorsun!?”

Kürşat: Değil mi, hep öyle oluyor. 

 

Haluk Bilginer: Evliliğimiz demek isterken “evlevlevlev” şeklinde takılınca

Esra: Tom seni gerçekten anlamıyorum!

 

Esra’nın repliği: Bu adam göz göre göre yalan söylüyor.

Esra’nın söylediği: Bu adam gözlükleriyle yalan söylüyor diyerek olağanca hızıyla konuşmaya devam edince,

Haluk Bilginer: Hocam Esra motora taktı!

 

 

24 Mart 2016 Perşembe

 

 

 

 

 

 

 

 

Geleneksel antre cafe sohbetleriyle toplandılar yine.. Bir gün de direk sahneye inin, çay kahve içmeyi verin, eğlenceli sandığınız (ki emin olun hiç değil) muhabbetlerinizi, komik sandığınız (ki hiç hiç değil) esprilerinizi yapmayı verin mesela! Ama nerdeee!

Şimdiden 100. oyunu konuşuyorlar. Önce bir oyunu çıkarın da bir zahmet o sonra konuşulur.. Neymiş efendim 100. oyunda bile yeni şeyler keşfedilebilirmiş, oyunun tam olarak oturması diye bir şey yokmuş, sahnede risk alınırsa anlar hep kendini yenilermiş falan..
Kütüphaneye indiğimizde Çağrı'nın oyun için gönderdiği müziği dinlediler, üzerine konuştular. Farkındaysanız sürekli konuşuyorlar oysa ben çalışmak için toplandığımızı sanıyordum! Tatsızlık çıkmasın diye yüzlerine söylemedim bunu tabi. Zaten bana karşı son derece yoğun bir çekememezlik duygusu besliyorlar, daha fazla dikkat çekmek istemedim haliyle..
Edward-Kyra sahnesiyle başladılar ve birinci perdenin sonuna kadar çalıştılar. Sık sık keserek, anların, ilişkilerin,durumun üzerine konuşarak ilerlediler.. Yine konuşarak! Birinci perde bitince yemek arası verdiler ve antre cafe'de ikinci perdenin ezberini hatırladılar. Esra'nın oyunu olduğu için bugün prova erken bitti..
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu bakın isterseniz;
Esra sosu pişirirken kendini kaptırıp tarif vermeye başladı. O arada Birkan Abi sahneyle alakalı bir şeyler söylemek için araya girmeye çalışırken Haluk Abi Esra'yı durdurup "Tanıştırayım oyunun yönetmeni Birkan".
Geleneksel antre cafe sohbetleriyle toplandılar yine.. Bir gün de direk sahneye inin, çay kahve içmeyi verin, eğlenceli sandığınız (ki emin olun hiç değil) muhabbetlerinizi, komik sandığınız (ki hiç hiç değil) esprilerinizi yapmayı verin mesela! Ama nerdeee!
Şimdiden 100. oyunu konuşuyorlar. Önce bir oyunu çıkarın da bir zahmet o sonra konuşulur.. Neymiş efendim 100. oyunda bile yeni şeyler keşfedilebilirmiş, oyunun tam olarak oturması diye bir şey yokmuş, sahnede risk alınırsa anlar hep kendini yenilermiş falan..
Kütüphaneye indiğimizde Çağrı'nın oyun için gönderdiği müziği dinlediler, üzerine konuştular. Farkındaysanız sürekli konuşuyorlar oysa ben çalışmak için toplandığımızı sanıyordum! Tatsızlık çıkmasın diye yüzlerine söylemedim bunu tabi. Zaten bana karşı son derece yoğun bir çekememezlik duygusu besliyorlar, daha fazla dikkat çekmek istemedim haliyle..
Edward-Kyra sahnesiyle başladılar ve birinci perdenin sonuna kadar çalıştılar. Sık sık keserek, anların, ilişkilerin,durumun üzerine konuşarak ilerlediler.. Yine konuşarak! Birinci perde bitince yemek arası verdiler ve antre cafe'de ikinci perdenin ezberini hatırladılar. Esra'nın oyunu olduğu için bugün prova erken bitti..
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu bakın isterseniz;
Esra sosu pişirirken kendini kaptırıp tarif vermeye başladı. O arada Birkan Abi sahneyle alakalı bir şeyler söylemek için araya girmeye çalışırken Haluk Abi Esra'yı durdurup "Tanıştırayım oyunun yönetmeni Birkan".
 

23 Mart 2016 Çarşamba

 

13.00 gibi kafede buluşuldu bugün. Alışkın olmadığınız üzere tam vaktinde geldim bugün tiyatroya arkamdan konuşmasınlar diye. Duyduğuma göre ben yokken konuşuluyormuş hakkımda. Hep geç geliyor, ne yaptığı belli değil, bütün işi zaten Aynur yapıyor burada falan deniyormuş. Tabi meyve veren ağacı taşlarlar diye bir söz var biliyorsunuzdur, daha da bir şey demeyeceğim bu konuyla ilgili...

13.30'da sahneye inildi. Biraz eğlenelim dediler önce, sanki bu ortamda mümkünmüş gibi. İlk sahne olan Edward-Kyra sahnesini rolleri değişerek oynadılar. Daha kendi rollerini oynayamıyorlar bunu hiç yapamadılar. Birbirlerini dinlemedikleri için zaten birbirlerinin repliklerini bilmiyorlar ikisi de. Anlamalılar ki oyunculuk konuşmaktan çok dinlemektir. Ayrıca kimse eğlenmedi, bunu da söylemek zorundayım...

Normale döndüler sonra. Bir kere baştan sona aldılar sahneyi. Bitişinde bazı yerlerle ilgili konuştular. Edward'ın annesinden bahsettiği ve babasının depresyonuyla dalga geçtiği yerlerin biraz daha ortaya çıkabileceğini söyledi Birkan. Edward'ın babasını taklit edeceği yerlerin nasıl olabileceği konuşuldu. O sırada bir anda Tom'dan bahsedilmeye başlandı. Bir şeyi tam konuşmadan alakasızca başka bir şeye geçiyorlar ya, sinir oluyorum! Bazı yerleri tekrar denediler ve çay istediler benden. Zaten bir boşluk yakalamaya görsünler bana dönüp hemen çay istiyorlar. Çayı da içtiler ve Tom-Kyra sahnesini bir kez çalıştıktan sonra yemek arası verdiler.

Yemek arasının ardından ikinci perdeyle başladılar çalışmaya. Perdenin başında kullanacakları makarna sosunu hazırlatmıştım daha önce ama soğumuş. Isıttırmamı istediler. Halbuki oyunda sos bekliyor yani soğuk olması gerekiyor sosun. Dramaturji çöktü tabi bir anda. Detaylar her zaman çok önemlidir... Az az keserek bitirdiler ikinci perdeyi de. İkinci perdenin bazı önemli noktaları varmış, onları konuştular. Esra rahatsız olduğu bir kaç yeri söyledi. Bazı yerlerde yürüyüp lafını söyleyip dönüyormuş. Çok gerçek gelmiyormuş ona. Birkan da buna cevap olarak " O zaman öyle yapma" dedi. Böyle bir cevap olabilir mi? Soruyorum size. Bu nasıl bir seviye anlamadım gitti. Ortaokulda hissettim kendimi bir anda. Haluk Bilginer de bazı yerleri unutmuş, sonradan fark etti. Oraların üzerinden geçtiler bir kaç kez. Tam prova bitiyor diye heveslendiğim sırada Esra bir kere daha alalım dedi. Döndük başa...


Yoruldular ama çaktırmamak için perde başında koltukta geçen bir bölümü çalışma süsü vererek provaya devam ettiler. Aynı cümleyi arka arkaya söyleyemediler falan. Kimi kandırıyorsunuz siz. Koltuğu beğenmediler bir de. Rahatsız burası falan dediler. Ezber aldılar sonra da. 20.30 civarı bitti prova.


Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;


Esra: Sen benim izin kağıdımı olaylamadıınn.... üff!
Haluk Bilginer: Hocam Esra konuşamıyor yalnız!


Esra'nın repliği: Otobüste üst kaça çıkıyorum, yanıma bir sandviç alıyorum.
Esra'nın söylediği: Üst kaça çıkıyorum, yanıma bir otobüs alıyorum.
Haluk Bilginer: Efendim?


Esra: Sen her şeyin hangi sırada yapılacağını o kadar iyi biliyorsun kü...!
Haluk Bilginer: Türkçe bilen yok mu??

 

22 Mart 2016 Salı

 

14.00'da başlayacak olan provaya adetim olduğu üzere 14.30'da iştirak ettim bugün de. Biraz oturdum çok memnun olmamakla birlikte yanlarında. Aşağı indim sahneye, bir kolaçan edeyim dedim etrafı. Malum Aynur benden önce geliyor ama belli olmaz unutur falan bir şeyler diye emin olmak istedim. İş ahlakı böyle bir şey. Burada çok ender rastlanıyor... Neyse. Baktım her şey tamam. Beş dakika sonra geldiler bunlar da zaten. Esra'nın aklına ikinci perdeyle ilgili bir şey gelmiş, Birkan'a söyledi. Konuşurlarken tartışırlarken bir anda başladılar provaya ne olduğunu anlamadım...

İkinci perdeyi çalıştılar bir kere baştan sona. Başına Esra'nın önerdiği bir kaç şeyi denediler bu akışta. Çok da bir şey değişmedi zaten, hem anlamadım ben bu durumu. Sen oyuncusun sonuçta, oyunun daha iyi olmasını istiyorum diyerek insanları kandırıp kendi kendine reji yapmak da neyin nesi. Bir de kendisi rahat etti o rejiyle ama oyuncu arkadaşlarını düşünmüyor tabi. Herkes rahatsız. Kimse de bir şey söylemiyor ayıp olmasın diye. Sahnede soğuk rüzgarlar esti adeta. Ben de çay içer numarası yapıp işin içinden sıyrıldım usulca. Bu sorunlu insanlar arasında sorun yaşamamak için böyle stratejiler geliştirmelisiniz. Son iki haftaya girmemize rağmen hala ezberde takıldıkları bir yere bakıp yemek arası vermeye karar verdiler.


Yemek yendi ve tekrar aşağı inildi. Oyunun sonundaki kahvaltı sahnesi çalışıldı bir kez. Zaten kısacık sahne hemen bitti. Kürşat ve Esra yine on sayfalık sahnede otuz dört kez ezber unutarak bu alanda kendilerine ait olan rekoru kırdılar. Esra Birkan'a dönerek "Hocam yarın temizleyeceğim burayı merak etmeyin" dedi. Anlamadık ne demek istediğini. Herhalde ezberle ilgili... Provaya devam etmeye niyetlendiler ki benim uyarımla son buldu prova. Akşama oyunum var. Isınmam lazım, yarın görüşürüz...



Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;



İkinci perde çalışılırken Haluk Bilginer'in yanlışlıkla ilk perdeye geçmesi üzerine Aynur: Yok Haluk Abi, burası birinci perde.
Haluk Bilginer: Evet biliyorum tabi, karar anı bu, ilk perdeye dönüp oradan bağlantı kurmak istedim.


Oyunun sonunda Kyra'nın kapıyı kapattığı yer hakkında Haluk Bilginer: Kapıyı da yüzüme kapatma istersen Esra, yavaş kapat!
Esra: Ben ne yapayım ya!
Muharrem: Bir kere de kavga etmeden alabilir miyiz burayı?


İkinci perdeye başlarken Haluk Bilginer: Hocam saçım yeterince dağınık değil mi?
Esra: Yapmayın bana bunu.
Birkan: Ama bir atmosfer yaratmaya çalışıyoruz Esra, niye böyle yapıyorsun?


Esra'nın lafını unutması üzerine Haluk Bilginer: Hocam unutuyor ben de arayı doldurmak için mecburen Shakespeare'den laflar eklemek zorunda kalıyorum.
Esra: Hocam ben gerçekten yapamayacağım galiba...

 

 

Provasız ve şen şakrak geçirdiğim bir hafta sonunun ardından sevimsiz bir Pazartesi gününde 16.00 itibariyle başladı prova. Pazartesiyle sorunum yok aslında prova olmasıyla sorunum var anlayacağınız üzere... Neyse. Edward-Kyra sahnesiyle başlandı provaya. Uzun zamandır izlememiştim bu sahneyi. Hiç bir gelişme kaydedememişler tahmin edeceğiniz üzere. Kürşat'ın ezberi de tam değil zaten hala. Ezber düşünüyor sürekli ortada ne duygu var ne bir şey. Unuttu mu unutmadı mı anlayamıyorum zaten garip garip hareketler yapıyor.
Çalışırken değiştirdiler bazı cümleleri. Seyirciye daha iyi geçmesi için yapmışlar. Sahne bittikten sonra Aynur'la Kürşat değişen cümleleri tespit edip metinde düzelttiler, yarım saat onları bekledik işimiz yokmuş gibi...
Kısa bir çay molasının ardından Tom-Kyra sahnesine başlandı. Sahneyi biraz farklı bir şekilde denediler. İkisinin de tavrında biraz değişim oldu diyebilirim. Yani en azından fikir olarak beğendim ama uygulamada daha iyi olabilmeleri için daha çok çalışmalılar tabi. Bir kez çalışıldıktan sonra Birkan Tom ve Kyra'nın birlikte eskiyi andıkları yerlerin daha sıcak bir ortamda geçmesi gerektiğini söyledi. Haluk Bilginer de bir kaç fikir söyledi. Kendi fikirlerini çok beğendiler her zamanki gibi, belli etmeden bir kabardılar, sinir oldum da bir şey demedim. Yeni tavrın getirdiği sahne grafiğini daha çok beğendiler, oyunun sonu için de bu şekilde bir gelişimin daha iyi olabileceğini söylediler. Haluk Bilginer Tom'un öfkelendiği yerlerin daha kontrollü olması gerektiğini söyledi. Biraz fazla olmuş. İyi bari dedim kendi kendime, en azından fark etmiş...
Bugün yemek yerine oynadığım oyun olan Köprüden Görünüş kulisine inilip çiğ köfte yendi. Canım ekibim, ben de nasıl özlemişim onları. Hasret giderdik. Zaten biz prova süreci boyunca da bir aile gibiydik adeta. Nasıl şaşırdılar bunlar anlatamam kulise inince. Tabi gerçek bir ekip nasıl olur onu gördüler, utandılar kendilerinden. Çiğ köfteleri yedikten sonra indiler tekrar kütüphaneye başladılar ikinci perdeden. Baştan sona çalıştılar. Pek dinlemedim. Aklım akşamki oyunumdaydı. Konsantre olmam gerekliydi. Saat 20.00 gibi de aldım çantamı indim kulise, bütünleştim ekibimle...
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;
Aynur ve Kürşat metindeki düzenlemelerin üzerinden geçerken Esra: Bitirdiyseniz biz başlayalım mı bir zahmet.
Kürşat: Haa, ben çay içiyoruz sandım pardon.
Esra: Yok yok rahat olun siz!!
Haluk Bilginer Tom-Kyra sahnesine başlamak için ayağa kalktığı sırada karakterine şu şekilde yaklaşır: Hadi bakalım öküz geliyor 
şimdi...
Haluk Bilginer ikinci perdede ezber unutması üzerine Esra'nın bakışlarıyla karşı karşıya kalır ve : Tamam tamam bakacağım ikinci perdeye evde, bakma bana öyle !

21 Mart 2016 Pazartesi

 

Provasız ve şen şakrak geçirdiğim bir hafta sonunun ardından sevimsiz bir Pazartesi gününde 16.00 itibariyle başladı prova. Pazartesiyle sorunum yok aslında prova olmasıyla sorunum var anlayacağınız üzere... Neyse. Edward-Kyra sahnesiyle başlandı provaya. Uzun zamandır izlememiştim bu sahneyi. Hiç bir gelişme kaydedememişler tahmin edeceğiniz üzere. Kürşat'ın ezberi de tam değil zaten hala. Ezber düşünüyor sürekli ortada ne duygu var ne bir şey. Unuttu mu unutmadı mı anlayamıyorum zaten garip garip hareketler yapıyor.

Çalışırken değiştirdiler bazı cümleleri. Seyirciye daha iyi geçmesi için yapmışlar. Sahne bittikten sonra Aynur'la Kürşat değişen cümleleri tespit edip metinde düzelttiler, yarım saat onları bekledik işimiz yokmuş gibi...

 

 

Kısa bir çay molasının ardından Tom-Kyra sahnesine başlandı. Sahneyi biraz farklı bir şekilde denediler. İkisinin de tavrında biraz değişim oldu diyebilirim. Yani en azından fikir olarak beğendim ama uygulamada daha iyi olabilmeleri için daha çok çalışmalılar tabi. Bir kez çalışıldıktan sonra Birkan Tom ve Kyra'nın birlikte eskiyi andıkları yerlerin daha sıcak bir ortamda geçmesi gerektiğini söyledi. Haluk Bilginer de bir kaç fikir söyledi. Kendi fikirlerini çok beğendiler her zamanki gibi, belli etmeden bir kabardılar, sinir oldum da bir şey demedim. Yeni tavrın getirdiği sahne grafiğini daha çok beğendiler, oyunun sonu için de bu şekilde bir gelişimin daha iyi olabileceğini söylediler. Haluk Bilginer Tom'un öfkelendiği yerlerin daha kontrollü olması gerektiğini söyledi. Biraz fazla olmuş. İyi bari dedim kendi kendime, en azından fark etmiş...

 

Bugün yemek yerine oynadığım oyun olan Köprüden Görünüş kulisine inilip çiğ köfte yendi. Canım ekibim, ben de nasıl özlemişim onları. Hasret giderdik. Zaten biz prova süreci boyunca da bir aile gibiydik adeta. Nasıl şaşırdılar bunlar anlatamam kulise inince. Tabi gerçek bir ekip nasıl olur onu gördüler, utandılar kendilerinden. Çiğ köfteleri yedikten sonra indiler tekrar kütüphaneye başladılar ikinci perdeden. Baştan sona çalıştılar. Pek dinlemedim. Aklım akşamki oyunumdaydı. Konsantre olmam gerekliydi. Saat 20.00 gibi de aldım çantamı indim kulise, bütünleştim ekibimle...

 

Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;

 

 

Aynur ve Kürşat metindeki düzenlemelerin üzerinden geçerken Esra: Bitirdiyseniz biz başlayalım mı bir zahmet.

Kürşat: Haa, ben çay içiyoruz sandım pardon.

Esra: Yok yok rahat olun siz!!

 

Haluk Bilginer Tom-Kyra sahnesine başlamak için ayağa kalktığı sırada karakterine şu şekilde yaklaşır: Hadi bakalım öküz geliyor 

şimdi...

 

Haluk Bilginer ikinci perdede ezber unutması üzerine Esra'nın bakışlarıyla karşı karşıya kalır ve : Tamam tamam bakacağım ikinci perdeye evde, bakma bana öyle !

 

 

 

Selamlar... Bugün tamı tamına 14.39 itibariyle katıldım provaya. Dikkat ederseniz çok dakik bir insanım. Provanın 13.00'da başlamış olmasına aldırış etmeden 14.39'da provaya katılmış olmam son derece disiplinli olduğum gerçeğini değiştirmez diye düşünüyorum. Eminim siz de öyle düşünüyorsunuzdur. Zaten siz de olmasanız... Neyse başlayayım bugünün sevimsizliklerini anlatmaya...
Geldiğimde kütüphaneye indim, baktım kimse yok sahneye doğru kızgın adımlarla ilerledim. Kimse bana bugün sahnede prova yapacağımızı söylemedi sağolsun. Prova sürecinin ortasına gelinmiş, olmuş Mart'ın on sekizi ancak akıl etmişler sahneye geçmeyi. Kurulmuşlar Dolu Düşün Boş Konuş dekoruna "mıy mıy mıy" şeklinde sesler çıkararak çalışıyorlar. Sessizce oturdum en arkaya çıkardım tekstimi. Sesleri de en arkaya gelmiyordu zaten ne dediklerini anlamadım. İlk perdenin ortasındalardı galiba. Aynur sufle vermek üzere her an tetikte bekliyordu. Yazık o kıza da helak oluyor sufle vereceğim diye. Sözde kaç gündür ezber alıyorlar bir de bunlar. Dikkat ederseniz ne kadardır seslenmiyorum size buradan. Neden? Çünkü prova yapmadık tiyatroda,bunların dışarıda buluşup ezberlerini oturtmalarını bekledik ama hala cümleler havalarda geziniyor, anlamsızlık diz boyu, cümleler adeta ağlıyorlar hıçkıra hıçkıra. Neyse duygusallaşmayacağım...
Birinci perdenin sonuna kadar çalıştılar kesmeden. Bitince bazı yerlerin üstüne konuştular. Gamze ve Efe de gelmiş bugün sonradan fark ettim onları. Onların da konuşmaya katılmasıyla bir süre dekor üstüne konuşuldu. Özellikle mutfak tezgahının yüksekliği üzerine bir saat boyunca konuşmaları beni benden aldı. Hadi ona da bir şey demiyorum da, sahnede kaç sandalye olması gerektiğini konuşmak da neyin nesi! Bu kadar da olmaz! 
Bir çay molasının ardından ikinci perdeden çalışmaya devam edildi. Çalışmanın başında Birkan, Haluk Bilginer'den saçını biraz dağıtmasını ve mümkünse biraz yataktan yeni kalkmış bir görüntü vermesini istedi kendine. O da saçlarını değişik şekillere sokarak Birkan'ın isteğine cevap verdi. Vermez olaydı. Gördüğüm görüntüler karşısında dehşete düştüm. Sizlere birkaç fotoğraf göstermek isterdim ama sizleri gerçekten önemsediğim için yapmayacağım bunu... Esra gülme krizine girdi... Herkes kısa süreli şoku atlattıktan sonra ikinci perdenin sonuna kadar gidildi. Kürşat hemen atladı tabi "Hocam ben gideceğim de benim sondaki sahnemi de bir kez çalışabilir miyiz?" dedi. O sahneyi de çalıştık bir kez. Sahnenin sonunda bazı denemeler yapıldı ve nihayet yemek arası verildi.
Yemekten sonra birinci perdeye dönüldü. Bir süre sufle almadan gittiler, şaşırdım valla. Neyse ilk perdeyi çalışmışlar biraz. Birkan ara ara keserek bazı yerleri farklı şekillerde denemelerini istedi. Sonu da fena olmadı ikinci perdenin ama öyle yumuşamamak lazım hemen, hiç belli etmedim beğendiğimi, şımarmasınlar. Sahne bittikten sonra bazı yerlerle ilgili konuştular. Tom'un öncelikleri, hayata bakışı ve bundan bahsettiği yerlerde Kyra'nın nasıl tepkiler verebileceği üzerine konuşuldu. Kyra'nın Tom'dan sıkıldığı ve eskiye döndükleri yerlerin ayrımlarından bahsedildi. Her zaman olduğu gibi bu bilgilerin hiçbiri işlerine yaramayacak benden söylemesi. Keşke konuşmak yerine iş yapsalar azcık ama bayılıyorlar konuşmaya. Bazen provaya sahneye çıkmak yerine oyun üstüne konuşmak için geldiklerini düşünüyorum sadece. Haa bir de Birkan Kyra'nın Alice'e karşı hissettikleriyle alakalı Esra'ya bazı sorular sordu. Çok anlamsız buldum tabi ki bunu da çünkü oyunda Alice diye biri yok... Var mı yoksa? Tam hatırlayamadım... Bilmiyorum... Neyse bir sonraki haftanın da programını yapıp 18:56'da dağıldılar. Çıktım kafeye çaya vurdum kendimi ben de...
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;
  
Haluk Bilginer'in saçını değişik bir şekile sokması sonucu ekipten gelen ses: Ya bu Kyra'da nasıl bir yokluktaysa artık.... Adama bak...
Esra ve Haluk Bilginer yanyana otururlarken Haluk Bilginer Esra'nın dizini göstererek: Aaa ne oluyor? Burada elektrik var.
Esra: Hocam ben yapamayacağım galiba!
Birkan: Esra titreme lütfen!
Haluk Bilginer: Elektrikli oyuncu...
Esra'nın bir önceki sahneden çok gülmesinden kaynaklı makyajının akması üzerine Haluk Bilginer: Hocam oyuncunun makyajı akıyor, ben bu şartlarda çalışamam!18 mart

18 Mart 2016 Cuma

 

Selamlar... Bugün tamı tamına 14.39 itibariyle katıldım provaya. Dikkat ederseniz çok dakik bir insanım. Provanın 13.00'da başlamış olmasına aldırış etmeden 14.39'da provaya katılmış olmam son derece disiplinli olduğum gerçeğini değiştirmez diye düşünüyorum. Eminim siz de öyle düşünüyorsunuzdur. Zaten siz de olmasanız... Neyse başlayayım bugünün sevimsizliklerini anlatmaya...

 

Geldiğimde kütüphaneye indim, baktım kimse yok sahneye doğru kızgın adımlarla ilerledim. Kimse bana bugün sahnede prova yapacağımızı söylemedi sağolsun. Prova sürecinin ortasına gelinmiş, olmuş Mart'ın on sekizi ancak akıl etmişler sahneye geçmeyi. Kurulmuşlar Dolu Düşün Boş Konuş dekoruna "mıy mıy mıy" şeklinde sesler çıkararak çalışıyorlar. Sessizce oturdum en arkaya çıkardım tekstimi. Sesleri de en arkaya gelmiyordu zaten ne dediklerini anlamadım. İlk perdenin ortasındalardı galiba. Aynur sufle vermek üzere her an tetikte bekliyordu. Yazık o kıza da helak oluyor sufle vereceğim diye. Sözde kaç gündür ezber alıyorlar bir de bunlar. Dikkat ederseniz ne kadardır seslenmiyorum size buradan. Neden? Çünkü prova yapmadık tiyatroda,bunların dışarıda buluşup ezberlerini oturtmalarını bekledik ama hala cümleler havalarda geziniyor, anlamsızlık diz boyu, cümleler adeta ağlıyorlar hıçkıra hıçkıra. Neyse duygusallaşmayacağım...

 

Birinci perdenin sonuna kadar çalıştılar kesmeden. Bitince bazı yerlerin üstüne konuştular. Gamze ve Efe de gelmiş bugün sonradan fark ettim onları. Onların da konuşmaya katılmasıyla bir süre dekor üstüne konuşuldu. Özellikle mutfak tezgahının yüksekliği üzerine bir saat boyunca konuşmaları beni benden aldı. Hadi ona da bir şey demiyorum da, sahnede kaç sandalye olması gerektiğini konuşmak da neyin nesi! Bu kadar da olmaz! 

 

Bir çay molasının ardından ikinci perdeden çalışmaya devam edildi. Çalışmanın başında Birkan, Haluk Bilginer'den saçını biraz dağıtmasını ve mümkünse biraz yataktan yeni kalkmış bir görüntü vermesini istedi kendine. O da saçlarını değişik şekillere sokarak Birkan'ın isteğine cevap verdi. Vermez olaydı. Gördüğüm görüntüler karşısında dehşete düştüm. Sizlere birkaç fotoğraf göstermek isterdim ama sizleri gerçekten önemsediğim için yapmayacağım bunu... Esra gülme krizine girdi... Herkes kısa süreli şoku atlattıktan sonra ikinci perdenin sonuna kadar gidildi. Kürşat hemen atladı tabi "Hocam ben gideceğim de benim sondaki sahnemi de bir kez çalışabilir miyiz?" dedi. O sahneyi de çalıştık bir kez. Sahnenin sonunda bazı denemeler yapıldı ve nihayet yemek arası verildi.

 

Yemekten sonra birinci perdeye dönüldü. Bir süre sufle almadan gittiler, şaşırdım valla. Neyse ilk perdeyi çalışmışlar biraz. Birkan ara ara keserek bazı yerleri farklı şekillerde denemelerini istedi. Sonu da fena olmadı ikinci perdenin ama öyle yumuşamamak lazım hemen, hiç belli etmedim beğendiğimi, şımarmasınlar. Sahne bittikten sonra bazı yerlerle ilgili konuştular. Tom'un öncelikleri, hayata bakışı ve bundan bahsettiği yerlerde Kyra'nın nasıl tepkiler verebileceği üzerine konuşuldu. Kyra'nın Tom'dan sıkıldığı ve eskiye döndükleri yerlerin ayrımlarından bahsedildi. Her zaman olduğu gibi bu bilgilerin hiçbiri işlerine yaramayacak benden söylemesi. Keşke konuşmak yerine iş yapsalar azcık ama bayılıyorlar konuşmaya. Bazen provaya sahneye çıkmak yerine oyun üstüne konuşmak için geldiklerini düşünüyorum sadece. Haa bir de Birkan Kyra'nın Alice'e karşı hissettikleriyle alakalı Esra'ya bazı sorular sordu. Çok anlamsız buldum tabi ki bunu da çünkü oyunda Alice diye biri yok... Var mı yoksa? Tam hatırlayamadım... Bilmiyorum... Neyse bir sonraki haftanın da programını yapıp 18:56'da dağıldılar. Çıktım kafeye çaya vurdum kendimi ben de...

 

Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;

 

Haluk Bilginer'in saçını değişik bir şekile sokması sonucu ekipten gelen ses: Ya bu Kyra'da nasıl bir yokluktaysa artık.... Adama bak...

 

Esra ve Haluk Bilginer yanyana otururlarken Haluk Bilginer Esra'nın dizini göstererek: Aaa ne oluyor? Burada elektrik var.

Esra: Hocam ben yapamayacağım galiba!

Birkan: Esra titreme lütfen!

Haluk Bilginer: Elektrikli oyuncu...

 

Esra'nın bir önceki sahneden çok gülmesinden kaynaklı makyajının akması üzerine Haluk Bilginer: Hocam oyuncunun makyajı akıyor, ben bu şartlarda çalışamam!

 

 

10 Mart 2016 Perşembe

 

Sıkıcı, bunaltıcı ve kasvetli bir prova gününden daha merhaba. Sizlere bir kere de pozitif bir açılış yapmak isterdim ama içinde bulunduğum çevre nedeniyle mümkün olmuyor ne yazık ki. Bugün provaya 12.00'da başlamak üzere sözleşilmişti. Bunu bildiğim halde 13.30'da gittim tiyatroya. Niye gelmedin diye sordular. Başka yerde provam vardı bilmiyordum 12'de başlayacağımızı dedim. Yalan söyledim olağanüstü oyunculuğumla. Artık burada daha az zaman geçirmek için bunun gibi stratejiler geliştiriyorum. Başka çare yok...

 

Kütüphaneye indiğimde Edward-Kyra sahnesi çalışılıyordu. Beni görünce bir dikkatleri dağıldı ama toparladılar hemen. Normalde konsantrasyonları iyi değildir ama, neyse... Sahne bittikten sonra Birkan ve Haluk Bilginer sahne hakkında fikirlerini söylediler. Edward'ın sıkıntısını daha içinde saklaması gerektiğini, Kyra'ya atmaması gerektiğinden bahsettiler. Bir de Haluk Bilginer oyunculuk saklamaktır gibi bir şey söyledi. Ne demek o anlamadım, bana çok saçma geldi. Oldu olacak oyunu kuliste oynayalım seyirciden saklamak için. İnsanlar bir şeyler görmeye geliyorlar tiyatroya. Seyirciye istediğini vermek lazım. Böyle küçük zeka oyunlarına gerek yok bence. 

 

Daha ben geleli beş dakika olmuştu  ki bir çay molası verelim dediler. Benden çay istediler. Düşünen yok tabi bu çocuk yorgun mudur acaba diye. Bir şey demedim çıktım aldım çayları geldim. Höpürdeterek içtiler. Birinci perdeden devam edildi sonra Kyra-Tom sahnesiyle. Baştan sona oynadılar. Ara ara o kadar çok ezber unuttular ki tekstin bir ucundan girip diğer ucundan çıktılar. Ekstra çaba ister yani böylesini yapmak. Haa bir de bir ara önceki provalarda attıkları yerleri tekste yeniden eklediler oynarken. Ya hadi söylemen gereken repliği unutursun onu anlarım ama attığın yerleri unutup nasıl oynarsın oraları... Gerçekten çok enteresan. Odaklanmayınca işine insan, böyle oluyor tabi... Biraz daha çalışıp bitirdiler provayı saat 15.00'da. Esra'nın oyunu varmış akşam. Ben izledim bu sene bir oyunda. Fena değil. Bir şeyler yapmaya çalışıyor işte o da. Daha çok çalışması lazım tabi. Neyse ben kaçtım prova bitince yine her zaman olduğu gibi.

 

Bugün de şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;

 

İlk sahne olan Edward-Kyra sahnesi çalışılırken Esra Kürşat'a:  Zaten 17 cümlelik ezberin var Kürşat, onu da yap yani!

 

Haluk Bilginer: Bu adam eve viski getiriyor ama Kyra viski içmez ki, kendi içmek için getiriyor herhalde.

Birkan: Ya da kaç yıldır fark etmemiş kadının ne içtiğini...

Haluk Bilginer: İkisi de birbirinden kötü, tam öküz erkek işte...

Esra: Ne güzel siz söylediniz kendinize, bana gerek kalmadı.

Haluk Bilginer: Tabi ben farkındayım durumun zaten, çok uzun senelerdir farkındayım, zaten sıkıntı orada... Farkında olmasan rahat oh ne güzel...

 

9 Mart 2016 Çarşamba

İnanır mısınız bilmiyorum ama gerçekten haftalar, günler, saatler geçmek bilmiyor bu prova döneminde. Bugün Çarşamba. Haftanın üçüncü günü yani. Bana Pazarmış gibi geliyor desem abartmış olmam sanırım. Burada geçirilen bir saat gerçek zamanda bir güne tekabül ediyor. İnanın bana çok zor. Dayanabildiğim tek dayanak sizlersiniz emin olun. Beni sanatımla kucak kucağa getiriyor, ilim irfan denizlerinde yol almamı sağlıyorsunuz. Sağ olun var olun. Bir işkence gününün daha notlarını sizlere aktarıyorum izninizle...
Bugün alışık olunduğu üzere saat 13.00'da kafede buluşuldu. Ben biraz geç katıldım. Bir nedeni yok canım öyle istedi. Herkes bir şey demeden geç gelebiliyorsa ben de geç gelebilirim diye düşündüm. Kimse de bir şey diyemedi bana. Galiba ipleri elime almaya başladım. Ben geldiğimde Aynur'un verdiği sufleler eşliğinde ilk perdeyi akıtıyorlardı oturdukları yerden. Yokluğumda yerime koymuşlar hemen kızı. Beni kapı dışarı etmek için fırsat kolluyorlar ya akılları sıra... Neyse çalıştılar biraz. Çay, çorba, tavuk, salata, Türk kahvesi, filtre kahve, soda, makarna... Gelmeyen kalmadı masaya çalışma sırasında. Prömiyerde selama yuvarlanarak çıkacaklar bence. Kontrolden çıkmışlar. Çağrı da gelmiş bugün. Tekstine baktım bir ara, bir sürü nota yazmış. Ya sen daha ne gördün ki hemen yaptın bestelerini, ortada ne piyano var ne gitar. Kafasının içinde çaldı onları herhalde... Bir süre ezberlerin oturmasını bekledik ama bu yetmedi tabi bir sürede midelerinin oturmasını bekledik beyefendilerin ve hanımefendilerin. Ayağa zor kalktılar. Zor da olsa indik kütüphaneye...
Kütüphaneye inildiğinde bir süre Ataman'ın gönderdiği afiş örneklerine baktılar. Nasıl buldun falan dediler bana. Cevap vermedim doğru dürüst. Güzel, fena değil gibi yüzeysel kelimelerle duygularımı anlatırmış gibi yaptım. Beğendiğimi sandılar... Neyse tam prova biraz ciddiyet kazanacakken arka arkaya espriler yapılmaya başlandı. Kırk yılda bir iyiliklerini düşünerek klimayı açmıştım üşümesinler diye aşağı indiğimizde. Allah sizi inandırsın klima kapandı pat diye. Ya bu nasıl bir zeka, nasıl bir mizah anlayışı. Sizlere yaptıkları esprileri tek tek yazmak isterdim ama o güzel beyinlerinizi kirletmek istemem. Bir de burası biraz soğuk mu falan dediler. İnsan biraz dönüp kendine bakabilmeli...
Birinci perdenin ortasından çalışmaya başladılar sonunda. Kyra'nın Tom'a Edward'dan bahsettiği yerleri çalıştılar. Bir bağırdılar, bir yükseldiler karşılıklı. Başım ağrıdı valla. Bir de aynı dört beş sayfayı başa dönüp dönüp çalıştılar. Unutuyorlar herhalde çalıştıklarını başa dönüyorlar sürekli. İlerleyemedik bir türlü takıldık kaldı orada. Tam başım dönmeye, tansiyonum hafiften düşmeye başlamıştı ki bugünlük bu kadar yeter falan gibi bir şeyler söylediler. Kimsenin suratına bakmadan attım kendimi temiz havaya, uzaklaştım oradan...
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;
Tom: Frank çok mutlu, arabada Playboy'a bakıyor.
Haluk Biginer: Frank çok mutlu, arabada Pleybey'e bakıyor..... Pleybey ne ya?!!
Kafede ezber alındığı sırada Aynur Haluk Bilginer'e "Bana beyinsiz hayvan dedi." repliğini hatırlatırken ona doğru eğilip alçak sesle: Beyinsiz hayvan...
Haluk Bilginer: Aynur bana beyinsiz hayvan dedi !
Sümer: Aynur çabuk kaybol !
Sufle verirken Aynur: Nedenini biliyorsam ağzıma sıçsınlar.
Haluk Bilginer: Efendim, tam anlamadım?
Aynur: Nedenini biliyorsam ağzıma sıçsın.....
Haluk Bilginer: Yalnız bu olacak şey değil, sürekli küfür ediyor...!

 

İnanır mısınız bilmiyorum ama gerçekten haftalar, günler, saatler geçmek bilmiyor bu prova döneminde. Bugün Çarşamba. Haftanın üçüncü günü yani. Bana Pazarmış gibi geliyor desem abartmış olmam sanırım. Burada geçirilen bir saat gerçek zamanda bir güne tekabül ediyor. İnanın bana çok zor. Dayanabildiğim tek dayanak sizlersiniz emin olun. Beni sanatımla kucak kucağa getiriyor, ilim irfan denizlerinde yol almamı sağlıyorsunuz. Sağ olun var olun. Bir işkence gününün daha notlarını sizlere aktarıyorum izninizle...

 

Bugün alışık olunduğu üzere saat 13.00'da kafede buluşuldu. Ben biraz geç katıldım. Bir nedeni yok canım öyle istedi. Herkes bir şey demeden geç gelebiliyorsa ben de geç gelebilirim diye düşündüm. Kimse de bir şey diyemedi bana. Galiba ipleri elime almaya başladım. Ben geldiğimde Aynur'un verdiği sufleler eşliğinde ilk perdeyi akıtıyorlardı oturdukları yerden. Yokluğumda yerime koymuşlar hemen kızı. Beni kapı dışarı etmek için fırsat kolluyorlar ya akılları sıra... Neyse çalıştılar biraz. Çay, çorba, tavuk, salata, Türk kahvesi, filtre kahve, soda, makarna... Gelmeyen kalmadı masaya çalışma sırasında. Prömiyerde selama yuvarlanarak çıkacaklar bence. Kontrolden çıkmışlar. Çağrı da gelmiş bugün. Tekstine baktım bir ara, bir sürü nota yazmış. Ya sen daha ne gördün ki hemen yaptın bestelerini, ortada ne piyano var ne gitar. Kafasının içinde çaldı onları herhalde... Bir süre ezberlerin oturmasını bekledik ama bu yetmedi tabi bir sürede midelerinin oturmasını bekledik beyefendilerin ve hanımefendilerin. Ayağa zor kalktılar. Zor da olsa indik kütüphaneye...

 

Kütüphaneye inildiğinde bir süre Ataman'ın gönderdiği afiş örneklerine baktılar. Nasıl buldun falan dediler bana. Cevap vermedim doğru dürüst. Güzel, fena değil gibi yüzeysel kelimelerle duygularımı anlatırmış gibi yaptım. Beğendiğimi sandılar... Neyse tam prova biraz ciddiyet kazanacakken arka arkaya espriler yapılmaya başlandı. Kırk yılda bir iyiliklerini düşünerek klimayı açmıştım üşümesinler diye aşağı indiğimizde. Allah sizi inandırsın klima kapandı pat diye. Ya bu nasıl bir zeka, nasıl bir mizah anlayışı. Sizlere yaptıkları esprileri tek tek yazmak isterdim ama o güzel beyinlerinizi kirletmek istemem. Bir de burası biraz soğuk mu falan dediler. İnsan biraz dönüp kendine bakabilmeli...

 

Birinci perdenin ortasından çalışmaya başladılar sonunda. Kyra'nın Tom'a Edward'dan bahsettiği yerleri çalıştılar. Bir bağırdılar, bir yükseldiler karşılıklı. Başım ağrıdı valla. Bir de aynı dört beş sayfayı başa dönüp dönüp çalıştılar. Unutuyorlar herhalde çalıştıklarını başa dönüyorlar sürekli. İlerleyemedik bir türlü takıldık kaldı orada. Tam başım dönmeye, tansiyonum hafiften düşmeye başlamıştı ki bugünlük bu kadar yeter falan gibi bir şeyler söylediler. Kimsenin suratına bakmadan attım kendimi temiz havaya, uzaklaştım oradan...

 

Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;

 

Tom: Frank çok mutlu, arabada Playboy'a bakıyor.

Haluk Biginer: Frank çok mutlu, arabada Pleybey'e bakıyor..... Pleybey ne ya?!!

 

Kafede ezber alındığı sırada Aynur Haluk Bilginer'e "Bana beyinsiz hayvan dedi." repliğini hatırlatırken ona doğru eğilip alçak sesle: Beyinsiz hayvan...

Haluk Bilginer: Aynur bana beyinsiz hayvan dedi !

Sümer: Aynur çabuk kaybol !

 

 

Sufle verirken Aynur: Nedenini biliyorsam ağzıma sıçsınlar.

Haluk Bilginer: Efendim, tam anlamadım?

Aynur: Nedenini biliyorsam ağzıma sıçsın.....

Haluk Bilginer: Yalnız bu olacak şey değil, sürekli küfür ediyor...!

 

 

 

8 Mart 2016 Salı


Bugün biraz erken başladı prova. Saat 12.00 itibariyle buluştuk. Sahneye geçmeden kulise geçtiler. Orayı daha çok seviyorlar herhalde. Provanın ilk kısmını orada yapacakmışız, okuyacakmışız falan ilk sahneyi. Oldu olacak seyirciyi de kulise çağıralım hep birlikte okuyalım oyunu. Anlamadım gitti... Okudular sahneyi karşılıklı. Birkan Edward'ın bazı yerlerde söylediği sözlerle ilgili Kürşat'a sorular sordu. Özellikle Edward'ın annesiyle ilgili konuştuğu yerlerin duygusu ve ritmi üzerinde duruldu. Edward'ın annesiyle ilişkisi ve babasıyla şu an içinde bulunduğu durum üzerine konuşuldu. Uzun zamandır ilk defa birisi akıllıca konuştu provada, ben de şaşırdım doğrusu, verimli bir çalışma yapmaya alışık değilim burada. Klasik olarak çaylar kahveler eşliğinde konuşuldu biraz daha.Tam prova iyi geçmeye başlamıştı ki afiş için fotoğraf çekilmesi gerektiğini söylediler. Ataman ve Ali gelmiş ekipmanlarıyla kurulmuşlar sahneye merdivenler, ışıklar, şekiller bir şeyler... İşleri güçleri eğlence bunların...
Haluk Bilginer geldi bir süre sonra. Çekim için kendine bir palto getirmiş, içine de takım elbise falan giymiş, süslenmiş yani. Neymiş efendim kostüm de karakterle ilgili bir şeyler anlatmalıymış, ondan böyle giyinmiş. Sümer Hanım da göz koydu paltoya. Tutturdu onu buraya bırakın diye. Esra da bir tane hırka giymiş üstüne başka hiçbir şey yok. İnsan biraz özenir bir elbise falan giyer. Karaktere uygun giyineceğim diye abartmaya da gerek yok. Bir de Kürşat neden yok afişte anlamadım. Çocuk yeni geldi diye öteleyecekler ya akılları sıra, almadılar aralarına. Yazık o da farkında değil olan bitenin, bir şey demeden bekledi kenarda. Fotoğraf çekiminde de bir mimikler bir haller pozlar, görmeniz lazım. Kendilerini gösterecek alan buldular ya dururlar mı hiç. Neyse bir saate yakın zamandan sonra çıktık kafeye yemek yemeye nihayet.
Ezber mi aldıklarını yemek mi yediklerini anlamadım yemek boyunca. Ne yaptıkları belli değil zaten. Ara ara tekstten bazı cümleleri konuştular. Sonra indik tekrar kulise. Rana'nın doğum günüymüş bugün. Pasta almışlar onu kutladık. Pasta güzeldi. Yiyince biraz uykum geldi ama zaten bana fazla bırakmamışlar. Tuvalete gittim geldim bir baktım hepsini yemişler neredeyse.
Sahneye geçtik tekrar. Ezber provası olarak başlayan prova ayaklanarak bir sahne çalışmasına dönüştü. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Testosteron dekorunda birinci perdeyi iki kez çalıştılar. Kaç hafta oldu ancak ezberler biraz oturdu diyebilirim. Bir de unuttuklarında bir uyduruyorlar ki aklınız şaşar valla. Teksti takip edeyim derken şaşı oldu resmen. Belli evde açılmamış tekstin kapağı. Neyse 20.00 itibariyle bitti prova. Aldım çantamı çıktım arkama bakmadan, yarın yine buradayız mecburen...
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;
Afiş için yapılan fotoğraf çekimi sırasında Ataman: Haluk Abi bu oyunda yükseldiğiniz yerdeki mimiklerden biri var ya, onlardan bir tanesini kullanabiliriz burada...
Haluk Bilginer: Aaa ama ben onu yanıma almamışım evden çıkarken , Esra sende var mı hiç fazla mimik?
Esra: Yok valla ne yapacağız?
Birkan: Haluk Abi bir öneri var, Muharrem önerdi ama...
Haluk Bilginer: Muharrem önerdiyse boşver Birkan.
Muharrem'in önerisi üzerine Haluk Bilginer: Tamam bak bu olabilir...
Muharrem: Oyun kurtuldu sayemde ya!

Bugün biraz erken başladı prova. Saat 12.00 itibariyle buluştuk. Sahneye geçmeden kulise geçtiler. Orayı daha çok seviyorlar herhalde. Provanın ilk kısmını orada yapacakmışız, okuyacakmışız falan ilk sahneyi. Oldu olacak seyirciyi de kulise çağıralım hep birlikte okuyalım oyunu. Anlamadım gitti... Okudular sahneyi karşılıklı. Birkan Edward'ın bazı yerlerde söylediği sözlerle ilgili Kürşat'a sorular sordu. Özellikle Edward'ın annesiyle ilgili konuştuğu yerlerin duygusu ve ritmi üzerinde duruldu. Edward'ın annesiyle ilişkisi ve babasıyla şu an içinde bulunduğu durum üzerine konuşuldu. Uzun zamandır ilk defa birisi akıllıca konuştu provada, ben de şaşırdım doğrusu, verimli bir çalışma yapmaya alışık değilim burada. Klasik olarak çaylar kahveler eşliğinde konuşuldu biraz daha.Tam prova iyi geçmeye başlamıştı ki afiş için fotoğraf çekilmesi gerektiğini söylediler. Ataman ve Ali gelmiş ekipmanlarıyla kurulmuşlar sahneye merdivenler, ışıklar, şekiller bir şeyler... İşleri güçleri eğlence bunların...

 

Haluk Bilginer geldi bir süre sonra. Çekim için kendine bir palto getirmiş, içine de takım elbise falan giymiş, süslenmiş yani. Neymiş efendim kostüm de karakterle ilgili bir şeyler anlatmalıymış, ondan böyle giyinmiş. Sümer Hanım da göz koydu paltoya. Tutturdu onu buraya bırakın diye. Esra da bir tane hırka giymiş üstüne başka hiçbir şey yok. İnsan biraz özenir bir elbise falan giyer. Karaktere uygun giyineceğim diye abartmaya da gerek yok. Bir de Kürşat neden yok afişte anlamadım. Çocuk yeni geldi diye öteleyecekler ya akılları sıra, almadılar aralarına. Yazık o da farkında değil olan bitenin, bir şey demeden bekledi kenarda. Fotoğraf çekiminde de bir mimikler bir haller pozlar, görmeniz lazım. Kendilerini gösterecek alan buldular ya dururlar mı hiç. Neyse bir saate yakın zamandan sonra çıktık kafeye yemek yemeye nihayet.

 

Ezber mi aldıklarını yemek mi yediklerini anlamadım yemek boyunca. Ne yaptıkları belli değil zaten. Ara ara tekstten bazı cümleleri konuştular. Sonra indik tekrar kulise. Rana'nın doğum günüymüş bugün. Pasta almışlar onu kutladık. Pasta güzeldi. Yiyince biraz uykum geldi ama zaten bana fazla bırakmamışlar. Tuvalete gittim geldim bir baktım hepsini yemişler neredeyse.

 

Sahneye geçtik tekrar. Ezber provası olarak başlayan prova ayaklanarak bir sahne çalışmasına dönüştü. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Testosteron dekorunda birinci perdeyi iki kez çalıştılar. Kaç hafta oldu ancak ezberler biraz oturdu diyebilirim. Bir de unuttuklarında bir uyduruyorlar ki aklınız şaşar valla. Teksti takip edeyim derken şaşı oldu resmen. Belli evde açılmamış tekstin kapağı. Neyse 20.00 itibariyle bitti prova. Aldım çantamı çıktım arkama bakmadan, yarın yine buradayız mecburen...

 

Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;

 

Afiş için yapılan fotoğraf çekimi sırasında Ataman: Haluk Abi bu oyunda yükseldiğiniz yerdeki mimiklerden biri var ya, onlardan bir tanesini kullanabiliriz burada...

Haluk Bilginer: Aaa ama ben onu yanıma almamışım evden çıkarken , Esra sende var mı hiç fazla mimik?

Esra: Yok valla ne yapacağız?

 

Birkan: Haluk Abi bir öneri var, Muharrem önerdi ama...

Haluk Bilginer: Muharrem önerdiyse boşver Birkan.

 

Muharrem'in önerisi üzerine Haluk Bilginer: Tamam bak bu olabilir...

Muharrem: Oyun kurtuldu sayemde ya!

 

 

 

Bugün Pazartesi. Pazartesi sendromu yaşamazdım eğer buraya gelecek olmasaydım emin olun. Ama evden kara bulutlarla çıktım yine, tiyatronun yolunu tuttum. Bir kaç işim vardı biraz gecikeceğimi bildirmiştim daha önceden. Biraz surat asmışlardı ama bir şey dememişlerdi, umursamamıştım ben de. Saatler 14.30'u gösterdiğinde teşrif ettim provaya, beni görünce bir irkildiler. Baktım bir şeyler çalışıyorlar anlamadım ne olduğunu, bir iki hafif öksürükle yerimi belli edip oturdum yerime. Biraz çalışmaya devam ettiler sonra bir çay molası vermek için hep beraber kafeye çıkıldı.
Kafede bir baktım ki yabancı insanlar var masada. Kemal Yiğitcan ve Ataman....Ataman oyunun afişini,  Kemal'de oyunun ışık tasarımını yapacakmış. Oyunun her şeyi tamam oldu da afişi ve ışığı kaldı zaten. Afişle alakalı bir şeyler konuşuldu. Yok tepeden çekeriz, yok pencere yaparız, Haluk Bilginer'i oradan baktırırız, Esra'yı yanında tutarız falan derken çaylar kahveler içildi yine, indik aşağı tekrar. İner inmez biz acıktık aslında demesinler mi. Tost istediler hepsi. Normal tost da değil ha, Haluk tostu diye bir şey istediler. Kafedekiler bilirmis Haluk tostunu... Hadi Haluk Bilginer istiyor öyle sevdiği için, bunların geri kalanına ne oluyor anlamadım. Bir şey demedim yine de çıktım kafeye söyledim. Dönerken de çay istediler onu da aldım.
Tostlar gelene kadar sondaki Edward-Kyra sahnesini çalıştılar bir kere. Kısacık sahne ama ezberleri yoktu her zamanki gibi. Sahneyi bir kere aldıktan sonra üstüne konuşmaya başladılar. Edward'ın büyümesi üzerine bir şeyler konuşuldu. Kyra'ya karşı tavrı mı değişiyormuş hafiften, ne oluyormuş tam anlamadım. Bir de yere düşen çatal bıçakları ne ara toplayalım diye konuştular bir saat. Yani bu kadar basit bir şeye nasıl bu kadar zaman harcadılar inanamadım. Bence kimse eğilip toplamak istemiyor, herkes birbirine atmaya çalışıyor sorumluluğu. Seyirci oyundan nasıl çıkmalı, ne hissetmeli diye konuşuldu. Gerçekten delirmek üzereyim! Ya size ne seyircinin oyundan nasıl çıkacağından. Bırakın ona seyirci karar versin. Son sahnede de bir yere bir laf ekleyeceğiz diye tutturdular. Sözde ilk perdedeki bir olaydan sonra Edward'ın girip o lafı söylemesi gerekiyormuş. Çocuğu rahat bırakmadılar. İlla söyletecekler o lafı. Tostlar geldi sonra zaten şapırdaya şapırdaya yediler. Çay da içtiler. Bol şekerli.
Tost, çay faslından sonra ikinci perdenin başından başladılar çalışmaya. Baştan sona ara ara keserek devam ettiler. Fena değildi. E çalışınca oluyor. Ayrıca kaçıncı güne geldik provada biraz bir şeyler olsun artık, rezil olmayalım. Bitirdiler provayı 17.30 gibi. Kafeye çıkıldı yine oturulmak üzere...
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;
Haluk Bilginer: Metni değiştirip duruyoruz, kim tercüme ettiyse artık, kötü tercüme....
Prova sırasında bir ara öksürük tuttu. Gayet insani bir şey. Çok da belli etmeden hafifçe boğazımı temizledim. Muharrem hemen döndü yakaladı, baktı ters ters, sanki kendisi aksırıp tıksırmıyor hiç...
Aynur'a baktım bir ara provaya indiğimde, nasılsın falan demeye niyetlendim, dönüp "bebeğim napıyorsun?" dedi bana. Ya ben nereden senin bebeğin oluyorum, ne ara bu kadar samimi olduk biz, bana bunların cevabını ver!! 

7 Mart 2016 Pazartesi

 

Bugün Pazartesi. Pazartesi sendromu yaşamazdım eğer buraya gelecek olmasaydım emin olun. Ama evden kara bulutlarla çıktım yine, tiyatronun yolunu tuttum. Bir kaç işim vardı biraz gecikeceğimi bildirmiştim daha önceden. Biraz surat asmışlardı ama bir şey dememişlerdi, umursamamıştım ben de. Saatler 14.30'u gösterdiğinde teşrif ettim provaya, beni görünce bir irkildiler. Baktım bir şeyler çalışıyorlar anlamadım ne olduğunu, bir iki hafif öksürükle yerimi belli edip oturdum yerime. Biraz çalışmaya devam ettiler sonra bir çay molası vermek için hep beraber kafeye çıkıldı.

 

Kafede bir baktım ki yabancı insanlar var masada. Kemal Yiğitcan ve Ataman....Ataman oyunun afişini,  Kemal'de oyunun ışık tasarımını yapacakmış. Oyunun her şeyi tamam oldu da afişi ve ışığı kaldı zaten. Afişle alakalı bir şeyler konuşuldu. Yok tepeden çekeriz, yok pencere yaparız, Haluk Bilginer'i oradan baktırırız, Esra'yı yanında tutarız falan derken çaylar kahveler içildi yine, indik aşağı tekrar. İner inmez biz acıktık aslında demesinler mi. Tost istediler hepsi. Normal tost da değil ha, Haluk tostu diye bir şey istediler. Kafedekiler bilirmis Haluk tostunu... Hadi Haluk Bilginer istiyor öyle sevdiği için, bunların geri kalanına ne oluyor anlamadım. Bir şey demedim yine de çıktım kafeye söyledim. Dönerken de çay istediler onu da aldım.

 

Tostlar gelene kadar sondaki Edward-Kyra sahnesini çalıştılar bir kere. Kısacık sahne ama ezberleri yoktu her zamanki gibi. Sahneyi bir kere aldıktan sonra üstüne konuşmaya başladılar. Edward'ın büyümesi üzerine bir şeyler konuşuldu. Kyra'ya karşı tavrı mı değişiyormuş hafiften, ne oluyormuş tam anlamadım. Bir de yere düşen çatal bıçakları ne ara toplayalım diye konuştular bir saat. Yani bu kadar basit bir şeye nasıl bu kadar zaman harcadılar inanamadım. Bence kimse eğilip toplamak istemiyor, herkes birbirine atmaya çalışıyor sorumluluğu. Seyirci oyundan nasıl çıkmalı, ne hissetmeli diye konuşuldu. Gerçekten delirmek üzereyim! Ya size ne seyircinin oyundan nasıl çıkacağından. Bırakın ona seyirci karar versin. Son sahnede de bir yere bir laf ekleyeceğiz diye tutturdular. Sözde ilk perdedeki bir olaydan sonra Edward'ın girip o lafı söylemesi gerekiyormuş. Çocuğu rahat bırakmadılar. İlla söyletecekler o lafı. Tostlar geldi sonra zaten şapırdaya şapırdaya yediler. Çay da içtiler. Bol şekerli.

 

 

Tost, çay faslından sonra ikinci perdenin başından başladılar çalışmaya. Baştan sona ara ara keserek devam ettiler. Fena değildi. E çalışınca oluyor. Ayrıca kaçıncı güne geldik provada biraz bir şeyler olsun artık, rezil olmayalım. Bitirdiler provayı 17.30 gibi. Kafeye çıkıldı yine oturulmak üzere...

 

Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;

 

 

Haluk Bilginer: Metni değiştirip duruyoruz, kim tercüme ettiyse artık, kötü tercüme....

 

Prova sırasında bir ara öksürük tuttu. Gayet insani bir şey. Çok da belli etmeden hafifçe boğazımı temizledim. Muharrem hemen döndü yakaladı, baktı ters ters, sanki kendisi aksırıp tıksırmıyor hiç...

 

Aynur'a baktım bir ara provaya indiğimde, nasılsın falan demeye niyetlendim, dönüp "bebeğim napıyorsun?" dedi bana. Ya ben nereden senin bebeğin oluyorum, ne ara bu kadar samimi olduk biz, bana bunların cevabını ver!! 

 

 

 

 

 

Merhaba, bugün 15.00'da ulaştım tiyatroya. Haberim olmadan sahneye geçmişler yokluğumda.Yeni insanlar gelmiş provaya, ben tanımıyorum hiçbirini; Efe... Gamze'nin asistanıymış, sahne tasarımı falan filan, Aynur'la sahneyi kurmuşlar. Hem de "Köprüden Görünüş" dekorunun önüne koymuşlar her şeyi. Görünce sinirlendim tabi, bana sormadan benim oyunumun dekorunda prova yapılmaya karar verilmiş. Saygı kalmadı insanlarda... Kaç saat baktılar ne nerede diye, insan sahneyi tanımaz mı bilmez mi arkadaş, emin olamadılar... Ben geldiğimde de çalışmıyorlardı zaten, kulise geçmiş çay içiyorlardı, geçtim sahneye nemrut nemrut gelmelerini bekledim.
Bir on dakika sonra geldiler. Edward-Kyra sahnesi akıtıldı baştan sona. Muharrem ve Birkan yorum yaptılar. Muharrem Kürşat'a kendince bazı sorular sordu; Bu çocuk neden buraya geldi? Kyra ile konuşma amacı nedir? Eski ilişkileri nasıldı? Ne olacaksa yani bunları bilince. Muharrem bilmiyor ki tiyatroda önemli olan şu andır, öncesi değil. Tavsiyelerde bulundu bir de Kürşat'a; saçmalamaktan korkma, güvenli alanından çık, risk al falan dedi. At yarışı mı oynuyoruz, tiyatro mu yapıyoruz belli değil. Biraz daha konuştular sahneyle ilgili sonra bir çay molası vermek üzere kulise geçildi.
Prova süresince verdiğimiz 354. çay molasını ardından provaya ikinci perdeyle devam edildi. Baştan sona oynandı bir kez. En son provadan beri yeni bir şeyler bulmuşlar, neymiş Tom'un güvenli alanıymış buralar, Kyra'nın yanında kendini çocuk gibi hissediyormuş. Sözde şirin şirin rejiler bulmuşlar, sevimlilikler yapmışlar kendilerince. Bana hiçbir şey ifade etmedi, hiç öyle içim falan da ısınmadı. Zaten ilk çalışmadan bir soğan kokusu yayılmış salona, zor tuttum kendimi provanın sonuna kadar. Havalandırma açmışlar ama o da bir işe yaramamış akşama da oyunum var, koku yüzünden konsantrasyonum bozulabilir... 16.32 itibariyle provayı bitirdiler. 
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz; 
Kürşat'ın sahnesi bittikten sonra Birkan: Senin oyunun var akşam Kürşat sen çık istersen? 
Kürşat: Yok uyurum şimdi oraya gidersem hocam. Daha vakit var...
Esra: Oldu Kürşat, biz sen uyuma diye seni eğlendirelim burada Kürşat...
Esra, oyunun son sahnesinde üç yıldır kızarmış ekmek yememiş gibi oynamaya çalışırken oyununu biraz büyütür:
Üç yıldır kızarmış ekmek yememiş birini oynadım, ondan biraz büyük oynadım yani...
Haluk Bilginer: Bana iki buçuk yıldır ekmek yemiyormuşsun gibi geldi, sen onu biraz daha büyüt istersen...
Kürşat: Bana iki yılı gibi geldi.

4 Mart 2016 Cuma

 

Merhaba, bugün 15.00'da ulaştım tiyatroya. Haberim olmadan sahneye geçmişler yokluğumda.Yeni insanlar gelmiş provaya, ben tanımıyorum hiçbirini; Efe... Gamze'nin asistanıymış, sahne tasarımı falan filan, Aynur'la sahneyi kurmuşlar. Hem de "Köprüden Görünüş" dekorunun önüne koymuşlar her şeyi. Görünce sinirlendim tabi, bana sormadan benim oyunumun dekorunda prova yapılmaya karar verilmiş. Saygı kalmadı insanlarda... Kaç saat baktılar ne nerede diye, insan sahneyi tanımaz mı bilmez mi arkadaş, emin olamadılar... Ben geldiğimde de çalışmıyorlardı zaten, kulise geçmiş çay içiyorlardı, geçtim sahneye nemrut nemrut gelmelerini bekledim.

 

Bir on dakika sonra geldiler. Edward-Kyra sahnesi akıtıldı baştan sona. Muharrem ve Birkan yorum yaptılar. Muharrem Kürşat'a kendince bazı sorular sordu; Bu çocuk neden buraya geldi? Kyra ile konuşma amacı nedir? Eski ilişkileri nasıldı? Ne olacaksa yani bunları bilince. Muharrem bilmiyor ki tiyatroda önemli olan şu andır, öncesi değil. Tavsiyelerde bulundu bir de Kürşat'a; saçmalamaktan korkma, güvenli alanından çık, risk al falan dedi. At yarışı mı oynuyoruz, tiyatro mu yapıyoruz belli değil. Biraz daha konuştular sahneyle ilgili sonra bir çay molası vermek üzere kulise geçildi.

 

Prova süresince verdiğimiz 354. çay molasını ardından provaya ikinci perdeyle devam edildi. Baştan sona oynandı bir kez. En son provadan beri yeni bir şeyler bulmuşlar, neymiş Tom'un güvenli alanıymış buralar, Kyra'nın yanında kendini çocuk gibi hissediyormuş. Sözde şirin şirin rejiler bulmuşlar, sevimlilikler yapmışlar kendilerince. Bana hiçbir şey ifade etmedi, hiç öyle içim falan da ısınmadı. Zaten ilk çalışmadan bir soğan kokusu yayılmış salona, zor tuttum kendimi provanın sonuna kadar. Havalandırma açmışlar ama o da bir işe yaramamış akşama da oyunum var, koku yüzünden konsantrasyonum bozulabilir... 16.32 itibariyle provayı bitirdiler. 

 


Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz; 

 

Kürşat'ın sahnesi bittikten sonra Birkan: Senin oyunun var akşam Kürşat sen çık istersen? 

Kürşat: Yok uyurum şimdi oraya gidersem hocam. Daha vakit var...

Esra: Oldu Kürşat, biz sen uyuma diye seni eğlendirelim burada Kürşat...

 

Esra, oyunun son sahnesinde üç yıldır kızarmış ekmek yememiş gibi oynamaya çalışırken oyununu biraz büyütür:

Üç yıldır kızarmış ekmek yememiş birini oynadım, ondan biraz büyük oynadım yani...

Haluk Bilginer: Bana iki buçuk yıldır ekmek yemiyormuşsun gibi geldi, sen onu biraz daha büyüt istersen...

Kürşat: Bana iki yılı gibi geldi.

 

 

 

2 Mart 2016 Çarşamba

 

Bugün saatler 12.00'ı gösterirken tiyatroya ulaştım. Kütüphaneye inerken ilk gün bahsettiğim kız olan Aynur'la karşılaştım. Kısa ve gayri samimi bir selamlaşmanın ardından birlikte prova için gerekli olan aksesuarları hazırladık. Hala birbirimizi yoklamakla birlikte birbirimizin varlığından da pek hoşnut değiliz açıkçası, dikkatli olmalıyım buradaki insanlar beni yoklamak için Aynur'u bir casus olarak kullanıyor olabilirler... her şey beklenir bunlardan.

Aynur'la birlikte kafeye çıktık. Esra ve Birkan oyun üzerine konuşuyorlardı. Kulak misafiri olduğum kadarıyla bu konuşma boş bir takım laflardan ibaretti. Bir süre sonra Sümer Hanım ve Kürşat da bize katıldılar. Birkan bir salata söyledi, Sümer Hanım ıspanak yedi, Esra yoğurt getirmiş ama yemedi, Aynur da dikkat çekmemek için bir çay söyledi. Burada çalışanlara da yazık bunlara yiyecek içeçek yetiştirmek zor gerçekten. Bir de prova için makarna, sarımsak, soğan ve sos istediler. Doymadılar heralde, ille de bunlar olsun dediler. Tamam dedim sesimi çıkarmadım.
Yemekler yendi, çaylar sigaralar bitti ve nihayet kütüphaneye inildi. Haluk Bilginer biraz geç geleceğinden ilk perdedeki Edward-Kyra sahnesiyle başladılar çalışmaya. Daha çok Edward'ın niyetleri üzerinde duruldu. Bazı anları daha gerçek ve daha yaşayan hale getirmek için bol tekrar alındı. Prova tam verimli geçiyor dediğim sırada Haluk Bilginer geldi ve bir geyik, bir goy goy aldı başını yürüdü. İlla izleyecek o da kendisinin olmadığı sahneyi.  Neyse baştan başladılar çalışmaya, sahnenin başında bazı değişiklikler yapıldı ve ikinci sahne olan Kyra-Tom sahnesine geçildi. Sümer Hanım geldi biraz sonra, geçerken biraz uğrayayım demiş. Haluk Bilginer sormasın mı "pardon siz kimsiniz? " diye. Bunlar iyice garipleştiler, her gün gördükleri insanları da unutmaya başladılar. Sonradan da şakaya vurdular ama ben anladım tabi durumu...
Çalışırken bir kaç yere çok güldüler yine. Edward-Kyra sahnesi çalışılırken Birkan, Sümer Hanım ve Haluk Bilginer yanyana oturdular. Bunların üçü yanyana gelince daha da çekilmez oluyorlar. Bir de kurulmuş saat gibi aynı anda aynı yerlere gülüyorlar, sinir bozucu... Biraz daha çalıştıktan sonra acıktılar, yemek arası verelim dediler. Kafeye çıktık...
Yemek arasından sonra Kürşat gitti, oyunu varmış. Ne oynuyorsa artık... Biz de indik aşağı ilk perdeyi çalışmaya başladık tekrar. Yalnız bunlar dalaklarını kafede bırakmış olacaklar ki, herşeye gülmeye başladılar. Ezber desen zaten rezalet. Üç cümlede bir dönüp sordular neydi diye. Bazı yerleri öyle bir uydurdular ki David Hare uyuduğu yatağında ters dönmüştür büyük ihtimalle. Adam gelip oyunu izlese rezil olacağız. Bir de notun başında anlattığım üzere bir sürü malzeme istemişlerdi ya bunlar, o malzemelerle yapmaya çalıştıkları makarnayı yaktılar prova sırasında. Azıcık bir kısmı yanmamış sadece, onlar da yazık yanmamak için birbirlerine yapışmışlar zavallılar. Kalıp halinde çıkarıp attım provadan sonra. Yazıktır be! Biraz daha çalışıp bitirdiler provayı, yarın dinleneceğim çok şükür, bu insanlarla bir ay nasıl geçecek bilemiyorum...
Bugün şakalı komıkli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;
Haluk Bilginer'in Edward-Kyra sahnesi oynanırken sesli yorum yapması üzerine Birkan: Yalnız sessiz seyrediyoruz!
Haluk Bilginer: Çok pardon hocam.
Sahnede kaynaması gereken makarna suyu ile ilgili konuşurken Haluk Bilginer: Bu Çin restorantlarında falan olur ya, böyle sürekli su kaynar, ben mutlu olurum onları görünce.
Sümer Hanım: Valla o senin problemin!
Yemek arasından dönülünce, provada kullanılan sarımsağın kokusunu kütüphaneye saldığının fark edilmesi üzerine oyunda kullanılacak sarımsağın kokusunun salona yayılacağından endişe edildi.
Esra: Broşürün yanında sarımsak mı versek insanları alıştırmak için...
Muharrem: Afişe sarımsak mı koysak ya da

 

Bugün saatler 12.00'ı gösterirken tiyatroya ulaştım. Kütüphaneye inerken ilk gün bahsettiğim kız olan Aynur'la karşılaştım. Kısa ve gayri samimi bir selamlaşmanın ardından birlikte prova için gerekli olan aksesuarları hazırladık. Hala birbirimizi yoklamakla birlikte birbirimizin varlığından da pek hoşnut değiliz açıkçası, dikkatli olmalıyım buradaki insanlar beni yoklamak için Aynur'u bir casus olarak kullanıyor olabilirler... Her şey beklenir bunlardan.

 

Aynur'la birlikte kafeye çıktık. Esra ve Birkan oyun üzerine konuşuyorlardı. Kulak misafiri olduğum kadarıyla bu konuşma boş bir takım laflardan ibaretti. Bir süre sonra Sümer Hanım ve Kürşat da bize katıldılar. Birkan bir salata söyledi, Sümer Hanım ıspanak yedi, Esra yoğurt getirmiş ama yemedi, Aynur da dikkat çekmemek için bir çay söyledi. Burada çalışanlara da yazık bunlara yiyecek içecek yetiştirmek zor gerçekten. Bir de prova için makarna, sarımsak, soğan ve sos istediler. Doymadılar herhalde, ille de bunlar olsun dediler. Tamam dedim sesimi çıkarmadım.

 

Yemekler yendi, çaylar sigaralar bitti ve nihayet kütüphaneye inildi. Haluk Bilginer biraz geç geleceğinden ilk perdedeki Edward-Kyra sahnesiyle başladılar çalışmaya. Daha çok Edward'ın niyetleri üzerinde duruldu. Bazı anları daha gerçek ve daha yaşayan hale getirmek için bol tekrar alındı. Prova tam verimli geçiyor dediğim sırada Haluk Bilginer geldi ve bir geyik, bir goy goy aldı başını yürüdü. İlla izleyecek o da kendisinin olmadığı sahneyi.  Neyse baştan başladılar çalışmaya, sahnenin başında bazı değişiklikler yapıldı ve ikinci sahne olan Kyra-Tom sahnesine geçildi. Sümer Hanım geldi biraz sonra, geçerken biraz uğrayayım demiş. Haluk Bilginer sormasın mı "Pardon siz kimsiniz? " diye. Bunlar iyice garipleştiler, her gün gördükleri insanları da unutmaya başladılar. Sonradan da şakaya vurdular ama ben anladım tabi durumu...

 

Çalışırken bir kaç yere çok güldüler yine. Edward-Kyra sahnesi çalışılırken Birkan, Sümer Hanım ve Haluk Bilginer yanyana oturdular. Bunların üçü yanyana gelince daha da çekilmez oluyorlar. Bir de kurulmuş saat gibi aynı anda aynı yerlere gülüyorlar, sinir bozucu... Biraz daha çalıştıktan sonra acıktılar, yemek arası verelim dediler. Kafeye çıktık...

 

Yemek arasından sonra Kürşat gitti, oyunu varmış. Ne oynuyorsa artık... Biz de indik aşağı ilk perdeyi çalışmaya başladık tekrar. Yalnız bunlar dalaklarını kafede bırakmış olacaklar ki, herşeye gülmeye başladılar. Ezber desen zaten rezalet. Üç cümlede bir dönüp sordular neydi diye. Bazı yerleri öyle bir uydurdular ki David Hare uyuduğu yatağında ters dönmüştür büyük ihtimalle. Adam gelip oyunu izlese rezil olacağız. Bir de notun başında anlattığım üzere bir sürü malzeme istemişlerdi ya bunlar, o malzemelerle yapmaya çalıştıkları makarnayı yaktılar prova sırasında. Azıcık bir kısmı yanmamış sadece, onlar da yazık yanmamak için birbirlerine yapışmışlar zavallılar. Kalıp halinde çıkarıp attım provadan sonra. Yazıktır be! Biraz daha çalışıp bitirdiler provayı, yarın dinleneceğim çok şükür, bu insanlarla bir ay nasıl geçecek bilemiyorum...

 

 

Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;

 

Haluk Bilginer'in Edward-Kyra sahnesi oynanırken sesli yorum yapması üzerine Birkan: Yalnız sessiz seyrediyoruz!

Haluk Bilginer: Çok pardon hocam.

 

Sahnede kaynaması gereken makarna suyu ile ilgili konuşurken Haluk Bilginer: Bu Çin restoranlarında falan olur ya, böyle sürekli su kaynar, ben mutlu olurum onları görünce.

Sümer Hanım: Valla o senin problemin!

 

Yemek arasından dönülünce, provada kullanılan sarımsağın kokusunu kütüphaneye saldığının fark edilmesi üzerine oyunda kullanılacak sarımsağın kokusunun salona yayılacağından endişe edildi.

 

Esra: Broşürün yanında sarımsak mı versek insanları alıştırmak için...

Muharrem: Afişe sarımsak mı koysak ya da?

 

 

 

 

Ikına sıkıla yazdığım bir prova notundan daha merhaba... Bugün bir iş görüşmesine katılmak zorunda olduğumdan provaya biraz geç katıldım. Malum teklifler yağmur gibi yağmakta, buradaki insanların dışında herkes kıymetimi biliyor. Bu insanların karşısına bir sanat abidesi olarak dikileceğim günler yakındır. Tabi provaya sonradan katılmış olmam olanlardan haberdar olmadığım anlamına gelmiyor. Elim kolum uzundur benim...
Saat 13.00 sularında ekip kafede toplanmış. Haluk Bilginer de bugün tekstini getirmiş nihayet. Açmış bakmış tekste, şöyle bir karıştırmış. Sonra kafasını kaldırıp "Ya çok merak ediyorum, nasıl ezberliyorsunuz o kadar lafı?" demesin mi! Bunu duyduğuma inanamadım. Onun adına utandım. Bilmiyor ki aslında ezberlemiyoruz. Zaten ezberlenirse ezber olur... Amaan neyse bunu da mı ben söyleyeceğim. Öğrensin kendisi...
Kütüphaneye inmişler ve ikinci perdenin başından başlamışlar. Birkan'ın bir kaç yersiz müdahalesi dışında çok fazla kesilmeden bir kez baştan sona akıtılmış. Bazı yerlerin üstüne konuşulduktan sonra bir kez daha başlamışlar ve kese kese, deneye deneye ilerlemişler. İşte ben tam bu aralar geldim provaya, ne yazık ki... Beni görünce hiç seni çok özledik, gözümüz yollarda kaldı dalan demediler.... Kıymet bilmez bunlar.... Biraz daha çalıştılar. Bazı yerlerde  çok güldüler buldukları şeylere. Nesi komikse artık anlamadım. Bir de kendi yaptığı şeye güler mi insan, bırakın da izleyenler karar versin. Neyse biraz daha çalışıp yemek arası verdiler.
Yemek arasından sonra oyunun sonundaki Edward-Kyra sahnesiyle çalışmaya koyuldular. Aradaki o kadar şeyi atlayıp son sahneye geçmek ne kadar mantıklıydı bilemiyorum gerçekten. Yorumu sizlere bırakıyorum. Sahnenin duygu trafiğine baktılar bir kere baştan sona alıp. Bir de kendilerince böyle terimler bulmuyorlar mı deli oluyorum. Duygu trafiğiymiş... Üstüne konuştular biraz da, sonra ilk sahneye döndüler. Biraz daha ayrıntılı çalıştılar. Kendilerini bir iyi hissettiler kendilerince, gelişme kaydediyoruz, iyi gidiyor falan gibi şeyler konuştular provanın sonunda da, farkındalık sıfır bunlarda gerçekten...Oyunun başındaki ve sonundaki Edward-Kyra sahnelerinin dili üzerinde ufak değişiklikler yaptılar. Seyirciye daha iyi ulaşması için yaptılar güya bunları da ama işin aslı öyle değil. Bunlar dillerinin dönmediği yerleri değiştiriyorlar. Okulda diksiyon dersi almadılar herhalde. Nasıl sinirlendim anlatamam. Bir şey demedim yine de, içime attım öfkemi.  Yarın 13.00'de buluşmak üzere anlaşıldı saatler 19.00'a gelirken, yarına kadar kendime gelirim umarım, hoşçakalın...
Bugün komikli şakalı bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;
Birkan: Kürşat orada gülme bence fazla oluyor, götten Freud'a bağlarsan komik olacak zaten...
Kürşat: Hocam götten Freud'a  bağlayamıyorum pek ama...
Sümer Hanım provaya ara verildiği bir sırada kütüphaneye gelip Esra'nın getirdiği tatlılardan alır ve çıkarken: Tamam ben tatlı yemeye gelmiştim zaten, Birkan bey kolay gelsin, çok memnun oldum tanıştığıma...
Birkan: Ben de çok memnun oldum...oyun atölyesi değil mi burası??
Birkan ilk sahnedeki bir yerle ilgili öneride bulunurken: Yani şurada şöyle bir şey olsa mı acaba?
Kürşat:  Hıı, hocam tamaaam, siz var yaa!

1 Mart 2016 Salı

 

Ikına sıkıla yazdığım bir prova notundan daha merhaba... Bugün bir iş görüşmesine katılmak zorunda olduğumdan provaya biraz geç katıldım. Malum teklifler yağmur gibi yağmakta, buradaki insanların dışında herkes kıymetimi biliyor. Bu insanların karşısına bir sanat abidesi olarak dikileceğim günler yakındır. Tabi provaya sonradan katılmış olmam olanlardan haberdar olmadığım anlamına gelmiyor. Elim kolum uzundur benim...

 

Saat 13.00 sularında ekip kafede toplanmış. Haluk Bilginer de bugün tekstini getirmiş nihayet. Açmış bakmış tekste, şöyle bir karıştırmış. Sonra kafasını kaldırıp "Ya çok merak ediyorum, nasıl ezberliyorsunuz o kadar lafı?" demesin mi! Bunu duyduğuma inanamadım. Onun adına utandım. Bilmiyor ki aslında ezberlemiyoruz. Zaten ezberlenirse ezber olur... Amaan neyse bunu da mı ben söyleyeceğim. Öğrensin kendisi...

 

Kütüphaneye inmişler ve ikinci perdenin başından başlamışlar. Birkan'ın bir kaç yersiz müdahalesi dışında çok fazla kesilmeden bir kez baştan sona akıtılmış. Bazı yerlerin üstüne konuşulduktan sonra bir kez daha başlamışlar ve kese kese, deneye deneye ilerlemişler. İşte ben tam bu aralar geldim provaya, ne yazık ki... Beni görünce hiç seni çok özledik, gözümüz yollarda kaldı dalan demediler.... Kıymet bilmez bunlar.... Biraz daha çalıştılar. Bazı yerlerde  çok güldüler buldukları şeylere. Nesi komikse artık anlamadım. Bir de kendi yaptığı şeye güler mi insan, bırakın da izleyenler karar versin. Neyse biraz daha çalışıp yemek arası verdiler.

 

Yemek arasından sonra oyunun sonundaki Edward-Kyra sahnesiyle çalışmaya koyuldular. Aradaki o kadar şeyi atlayıp son sahneye geçmek ne kadar mantıklıydı bilemiyorum gerçekten. Yorumu sizlere bırakıyorum. Sahnenin duygu trafiğine baktılar bir kere baştan sona alıp. Bir de kendilerince böyle terimler bulmuyorlar mı deli oluyorum. Duygu trafiğiymiş... Üstüne konuştular biraz da, sonra ilk sahneye döndüler. Biraz daha ayrıntılı çalıştılar. Kendilerini bir iyi hissettiler kendilerince, gelişme kaydediyoruz, iyi gidiyor falan gibi şeyler konuştular provanın sonunda da, farkındalık sıfır bunlarda gerçekten...Oyunun başındaki ve sonundaki Edward-Kyra sahnelerinin dili üzerinde ufak değişiklikler yaptılar. Seyirciye daha iyi ulaşması için yaptılar güya bunları da ama işin aslı öyle değil. Bunlar dillerinin dönmediği yerleri değiştiriyorlar. Okulda diksiyon dersi almadılar herhalde. Nasıl sinirlendim anlatamam. Bir şey demedim yine de, içime attım öfkemi.  Yarın 13.00'de buluşmak üzere anlaşıldı saatler 19.00'a gelirken, yarına kadar kendime gelirim umarım, hoşçakalın...

 

Bugün komikli şakalı bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;

 

Birkan: Kürşat orada gülme bence fazla oluyor, götten Freud'a bağlarsan komik olacak zaten...

Kürşat: Hocam götten Freud'a  bağlayamıyorum pek ama...

 

Sümer Hanım provaya ara verildiği bir sırada kütüphaneye gelip Esra'nın getirdiği tatlılardan alır ve çıkarken: Tamam ben tatlı yemeye gelmiştim zaten, Birkan bey kolay gelsin, çok memnun oldum tanıştığıma...

Birkan: Ben de çok memnun oldum...oyun atölyesi değil mi burası??

 

Birkan ilk sahnedeki bir yerle ilgili öneride bulunurken: Yani şurada şöyle bir şey olsa mı acaba?

Kürşat:  Hıı, hocam tamaaam, siz var yaa!

 

 

 

 

11 Kasım 2015'te yazmıştım buraya en son, provalara ara verdiğimizi bildirmiştim, nasıl mutluydum nasıl mutluydum o gün anlatamam. Buradan ayrı kaldığım süre içinde sizlere söz verdiğim üzere sanatımla bütünleştim, gerçek sanatçılarla çalışarak harika deneyimler elde ettim. Yaşamımı mutlu ve huzurlu bir biçimde sürdürmekteydim ki geçen hafta içerisinde telefonum çaldı, arayan Sümer Hanım'dı. Bana provanın 29 Şubat Pazartesi başlayacağını söyledi, memnuniyetsizliğimi gizlemeye çalışarak telefonu kapadım. Üzerime çöken ağırlıkla bir süre oturduğum yerden kalkamadım...
Prova günü geldi çattı... Ayaklarım geri geri gitse de nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde prova saatinden bir saat önce kendimi tiyatroda buldum. Bulmaz olaydım! Ne görsem beğenirsiniz. Uzun boylu esmer bir kız. Adı Aynur. Aşk Delisi oyunun asistanıymış. Bu oyuna  ikinci asistan olarak gelmiş. Ya sizin neyinizi eksik ettim de ben ikinci bir asistana ihtiyaç duydunuz? Bir nankörlük vardı yapmadığınız bana karşı, onu da yaptınız ya tebrik ediyorum sizi. Neyse ben soğukkanlılığımı koruyarak Aynur'la beraber kütüphaneyi provaya hazırladım. Daha çözemedim bu kızı erken bir değerlendirme yapmayayım size...
Kütüphaneyi hazırladıktan sonra yukarı çıktık. Birkan ve Sümer Hanım'la merhabalaştık. Etrafa yine samimiyetsiz gülücükler dağıttım, bir çay söyledim oturdum somurtarak. Kürşat geldi biraz sonra, oyunumuzun Edward'ı. Nereden buldularsa... Beş dakika sonra Esra da katıldı bunlara, sanki birbirlerini çok özlemiş gibi sarılmalar, öpüşmeler, hey allahım ya... Muharrem geldi sonra oturdu yanıma, onu da pek seviyorlar nesini seviyorlarsa... Herkes geldi ama bir kişi eksik, kim acaba? Haluk Bilginer. Neyse tam ben o nerede diye sorup ortalığı ayağa kaldıracaktım ki geldi kendisi, sesimi çıkarmadım. Bir süre sohbet edildikten sonra Gamze Kuş da katıldı ortama, dekor üzerine bir iki şey konuşuldu. Yok mutfak orada mı olacak, koltuk burada mı duracak, ay aman ben marke kalmayayım, herkes kendini düşünüyor tabi nasıl daha güzel gözükürüm sahnede diye. Nisan başı prömiyer demişler bu arada, demişler de daha kendilerinden emin değiller. Çıkar mı o tarihe çıkmaz mı oyun diye şaka yollu herkes yokladı birbirini... Tam ben sıkıntıdan patlayacakken aşağı inmek için ayaklandık...
İlk sahne olan Edward-Kyra sahnesiyle başladılar çalışmaya. Bir kez baştan sona aldılar. Sonra bir durup üstüne konuştular. Sahnenin başının daha enerjik olması gerektiğinden bahsettiler. Ne demekse o! Birkan bazı yerlerle ilgili önerilerde bulunurken " böyle şeylere güleriz biz, komik olur" gibi bir şey söyledi. Yalnız unuttuğu bir şey var, oyun komedi değil. Niye gülelim? Saçmalık! Kısa bir çay-sigara molasının ardından birinci perdenin sonuna kadar gittiler. Tabi çalışmamışlar o kadar zaman hiç, eller ayaklar dolandı birbirine... Ay unutmuşum burayı, ben ne yapıyordum burada, yanlış yerde mi oturuyorum falan derken saatler 16.30'u gösterdi ve bir yemek arası verdik.
Yemek arasından sonra tam provaya başlamıştık ki İsmail Abi ve İlker dekorda bulunması gereken ocağı getirip kurdular. Esra da provanın başından beri ocak da ocak diye tutturmuştu. Geldi ocak ama oyunda bir şey değişmedi. Aynı tas aynı hamam. Bir makarna yapması gerekiyordu reji doğrultusunda onu da yapamadı zaten.
Biraz daha çalışıp ilk sahneye döndüler ve az biraz daha detaylı çalıştılar. Arada bir çaylar bisküviler, meyveler...verimsiz bir çalışma oldu alışık olduğum üzere. Saat 8'e yaklaşırken nihayet provayı bitirdiler.
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;
Kürşat'ın repliği: Bak şimdi çok utandım.
(Kürşat repliği söyledikten sonra bir an durur ve..): Burayı bir daha alabilir miyiz? Çünkü hiç utanmadım.
Birkan: Burada utanmaya ihtiyacımız var mı? Atabiliriz o repliği..
Kürşat: Oynayamadı yönetmen attı olmasın ama...

29 Şubat 2016 Pazartesi

 

11 Kasım 2015'te yazmıştım buraya en son, provalara ara verdiğimizi bildirmiştim, nasıl mutluydum nasıl mutluydum o gün anlatamam. Buradan ayrı kaldığım süre içinde sizlere söz verdiğim üzere sanatımla bütünleştim, gerçek sanatçılarla çalışarak harika deneyimler elde ettim. Yaşamımı mutlu ve huzurlu bir biçimde sürdürmekteydim ki geçen hafta içerisinde telefonum çaldı, arayan Sümer Hanım'dı. Bana provanın 29 Şubat Pazartesi başlayacağını söyledi, memnuniyetsizliğimi gizlemeye çalışarak telefonu kapadım. Üzerime çöken ağırlıkla bir süre oturduğum yerden kalkamadım...

 

Prova günü geldi çattı... Ayaklarım geri geri gitse de nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde prova saatinden bir saat önce kendimi tiyatroda buldum. Bulmaz olaydım! Ne görsem beğenirsiniz. Uzun boylu esmer bir kız. Adı Aynur. Aşk Delisi oyunun asistanıymış. Bu oyuna  ikinci asistan olarak gelmiş. Ya sizin neyinizi eksik ettim de ben ikinci bir asistana ihtiyaç duydunuz? Bir nankörlük vardı yapmadığınız bana karşı, onu da yaptınız ya tebrik ediyorum sizi. Neyse ben soğukkanlılığımı koruyarak Aynur'la beraber kütüphaneyi provaya hazırladım. Daha çözemedim bu kızı erken bir değerlendirme yapmayayım size...

 

Kütüphaneyi hazırladıktan sonra yukarı çıktık. Birkan ve Sümer Hanım'la merhabalaştık. Etrafa yine samimiyetsiz gülücükler dağıttım, bir çay söyledim oturdum somurtarak. Kürşat geldi biraz sonra, oyunumuzun Edward'ı. Nereden buldularsa... Beş dakika sonra Esra da katıldı bunlara, sanki birbirlerini çok özlemiş gibi sarılmalar, öpüşmeler, hey allahım ya... Muharrem geldi sonra oturdu yanıma, onu da pek seviyorlar nesini seviyorlarsa... Herkes geldi ama bir kişi eksik, kim acaba? Haluk Bilginer. Neyse tam ben o nerede diye sorup ortalığı ayağa kaldıracaktım ki geldi kendisi, sesimi çıkarmadım. Bir süre sohbet edildikten sonra Gamze Kuş da katıldı ortama, dekor üzerine bir iki şey konuşuldu. Yok mutfak orada mı olacak, koltuk burada mı duracak, ay aman ben marke kalmayayım, herkes kendini düşünüyor tabi nasıl daha güzel gözükürüm sahnede diye. Nisan başı prömiyer demişler bu arada, demişler de daha kendilerinden emin değiller. Çıkar mı o tarihe çıkmaz mı oyun diye şaka yollu herkes yokladı birbirini... Tam ben sıkıntıdan patlayacakken aşağı inmek için ayaklandık...

 

İlk sahne olan Edward-Kyra sahnesiyle başladılar çalışmaya. Bir kez baştan sona aldılar. Sonra bir durup üstüne konuştular. Sahnenin başının daha enerjik olması gerektiğinden bahsettiler. Ne demekse o! Birkan bazı yerlerle ilgili önerilerde bulunurken " böyle şeylere güleriz biz, komik olur" gibi bir şey söyledi. Yalnız unuttuğu bir şey var, oyun komedi değil. Niye gülelim? Saçmalık! Kısa bir çay-sigara molasının ardından birinci perdenin sonuna kadar gittiler. Tabi çalışmamışlar o kadar zaman hiç, eller ayaklar dolandı birbirine... Ay unutmuşum burayı, ben ne yapıyordum burada, yanlış yerde mi oturuyorum falan derken saatler 16.30'u gösterdi ve bir yemek arası verdik.

 

Yemek arasından sonra tam provaya başlamıştık ki İsmail Abi ve İlker dekorda bulunması gereken ocağı getirip kurdular. Esra da provanın başından beri ocak da ocak diye tutturmuştu. Geldi ocak ama oyunda bir şey değişmedi. Aynı tas aynı hamam. Bir makarna yapması gerekiyordu reji doğrultusunda onu da yapamadı zaten.

Biraz daha çalışıp ilk sahneye döndüler ve az biraz daha detaylı çalıştılar. Arada bir çaylar bisküviler, meyveler...verimsiz bir çalışma oldu alışık olduğum üzere. Saat 8'e yaklaşırken nihayet provayı bitirdiler.

 

 

Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;

 

Kürşat'ın repliği: Bak şimdi çok utandım.

(Kürşat repliği söyledikten sonra bir an durur ve..): Burayı bir daha alabilir miyiz? Çünkü hiç utanmadım.

 

Birkan: Burada utanmaya ihtiyacımız var mı? Atabiliriz o repliği..

Kürşat: Oynayamadı yönetmen attı olmasın ama...

 

 

11 Kasım 2015 Çarşamba

 

Merhabalar... Dün akşam canım sıkkındı her zamanki gibi, çünkü bugün prova vardı. Akşam yemeğimi yiyip sıkıntı içinde çayımı yudumlarken telefonum çaldı, arayan Sümer Hanım'dı. Bana Haluk Bilginer'in daha önce yurtdışında görüştüğü bir projenin tarihlerinin netleştiğini ve çekim tarihlerinin prova ve prömiyer tarihleriyle çakıştığını söyledi.Uzun bir sure yurtdışında olması gerekiyormuş bu sebeple provaları ve prömiyeri bu sezon içinde ileri bir tarihe ertelemişler. Valla ne yalan söyleyeyim nasıl mutlu oldum nasıl mutlu oldum anlatamam. En azından bir süre bu insanlardan uzak kalıp, sanatımla bütünleşeceğim projelerde yer alabileceğim. Sonra tekrar başlayacak çile ama olsun dönüşüm muhteşem olacak, ismim duvarlara kazınacak...

 

Siz de iyi bakın kendinize...

 

Görüşürüz...

 

 

Evet, bir prova günüde daha burdayız. Pazartesi sendromumun üstüne bir de Pazartesi provası sendromu eklendi. Koydum iki sendromu da çantama çıktım geldim tiyatroya. 13.00'da buluştuk. Herkes kafedeydi, gittim oturdum yanlarına ben de. Haluk Bilginer yoktu, birazdan gelicek dediler. Sümer bana "O gelince yer verirsin sen ona " dedi. Hem ben vaktinde geliyorum provaya hem de yerimden oluyorum. Allah allah...neyse saat 14.00'da tam kadro indik aşağı, efendiliğimden ödün vermedim yine...
Birinci perdeden başladılar çalışmaya, baştan sona oynadılar. Sonrasında bazı beğenmedikleri yerleri konuştular, bazı repliklerin söyleniş şekilleri üstüne kısa konuşmalar yaptılar. Zaten sürekli konuşuyorlar. Bir de bazı yerlerin niyetlerinin değişebileceğinden bahsettiler. Diyecektim önemli olan iyi niyet... Neyse bunlar konuştular yine, yok adam buraya gelmeden önce nasıl düşünmüş yok şu amaçla gelmiş yok aklına onu değil de bunu koymuş diye, sanki çok alakası varmış gibi oyunla. Ben anladım tabi bunların niye böyle uzun uzun konuştuklarını, yoruldular çünkü. Kondüsyonları zayıf olduğu için nefes nefese kaldılar bir perdede. Eee oyuncu dediğin kendine bakmalı...
Çay istediler benden, çıktım kafeye aldım geldim, bir de baktım bunlar oyunun duygu haritası diye bir şeyden bahsediyorlar. Saçmalıyorlar yine, duygunun haritası mı olurmuş! Kyra'nın durumu üstüne konuştular sonra da adama sıçradılar tekrar, neymiş Tom gibi birçok erkeğin bazı şeyleri anlayacak kafaları yokmuş, hatta erkeklerin yüzde 99'u böyleymiş. Kendimi hemen bu yüzdenin dışında tuttum ve efendi efendi devam ettim provama... Bazı teknik detaylara üstüne konuşarak devam ettiler. Deliye döndüm ben yine tabi... Kyra'nın oyunun başında pişirdiği makarna ve sosla ilgili konuştular, makarna kaç dakikada olur diye. Ya daha bunlar makarnanın kaç dakikada piştiğini bilmiyorlar nasıl oyun çıkaracaklar anlamadım gitti...
Biraz daha çay içtikten sonra ikinci perdeye geçtiler. Bir kez oynadıktan sonra baştan sona, oyundaki politik göndermeler ve iki karakterin bu anlamdaki farkları üstüne konuştular. Herhalde promiyer günü seyirciyi salona doldurup oyun üstüne konuşacak bunlar. Ha bir de o kadar çok siyaset konuşuldu ki bi ara siyaset bilimi dersinde sandım kendimi. Sanatçısınız siz kardeşim, neymiş sistem eleştrisiymiş, bilmem neymiş yakışıyor mu böyle laflar ağzınıza... Bunlar bir de oynarken baya provayı kesip kendi yaptıkları şeylere gülüyorlar. Ya insan kendi yaptığı şeye güler mi, az biraz mütevazı olun be!! Ben tam patlayacaktım ki sıkıntıdan, prova bitti neyse ki. Perşembe buradayız yine...
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu bir bakın isterseniz;
Kafede oturuken sipariş almak için gelen Burak, Haluk Bilginer'e: Bir isteğiniz var mı Haluk Bey?
Haluk Bilginer: Barış ve Demokrasi var mı Türkiye için, şöyle büyük porsiyon...?
Haluk Bilginer: Ya benim şu geçişim olmuyor sanki, hani şu şey dediğim yer var ya...
Esra: Aaaa ben bayılıyorum sizin ordaki geçişinize...
Not: Buna kimse gülmedi ama bence çok komikti o yüzden yazdım.9 Kasım 2015 Pazartesi

9 Kasım 2015 Pazartesi

 

Evet, bir prova günüde daha buradayız. Pazartesi sendromumun üstüne bir de Pazartesi provası sendromu eklendi. Koydum iki sendromu da çantama çıktım geldim tiyatroya. 13.00'da buluştuk. Herkes kafedeydi, gittim oturdum yanlarına ben de. Haluk Bilginer yoktu, birazdan gelecek dediler. Sümer bana "O gelince yer verirsin sen ona. " dedi. Hem ben vaktinde geliyorum provaya hem de yerimden oluyorum. Allah allah...Neyse saat 14.00'da tam kadro indik aşağı, efendiliğimden ödün vermedim yine...

 

Birinci perdeden başladılar çalışmaya, baştan sona oynadılar. Sonrasında bazı beğenmedikleri yerleri konuştular, bazı repliklerin söyleniş şekilleri üstüne kısa konuşmalar yaptılar. Zaten sürekli konuşuyorlar. Bir de bazı yerlerin niyetlerinin değişebileceğinden bahsettiler. Diyecektim önemli olan iyi niyet... Neyse bunlar konuştular yine, yok adam buraya gelmeden önce nasıl düşünmüş yok şu amaçla gelmiş yok aklına onu değil de bunu koymuş diye, sanki çok alakası varmış gibi oyunla. Ben anladım tabi bunların niye böyle uzun uzun konuştuklarını, yoruldular çünkü. Kondisyonları zayıf olduğu için nefes nefese kaldılar bir perdede. Eee oyuncu dediğin kendine bakmalı...

 

Çay istediler benden, çıktım kafeye aldım geldim, bir de baktım bunlar oyunun duygu haritası diye bir şeyden bahsediyorlar. Saçmalıyorlar yine, duygunun haritası mı olurmuş! Kyra'nın durumu üstüne konuştular sonra da adama sıçradılar tekrar, neymiş Tom gibi birçok erkeğin bazı şeyleri anlayacak kafaları yokmuş, hatta erkeklerin yüzde 99'u böyleymiş. Kendimi hemen bu yüzdenin dışında tuttum ve efendi efendi devam ettim provama... Bazı teknik detaylara üstüne konuşarak devam ettiler. Deliye döndüm ben yine tabi... Kyra'nın oyunun başında pişirdiği makarna ve sosla ilgili konuştular, makarna kaç dakikada olur diye. Ya daha bunlar makarnanın kaç dakikada piştiğini bilmiyorlar nasıl oyun çıkaracaklar anlamadım gitti...

 

Biraz daha çay içtikten sonra ikinci perdeye geçtiler. Bir kez oynadıktan sonra baştan sona, oyundaki politik göndermeler ve iki karakterin bu anlamdaki farkları üstüne konuştular. Herhalde prömiyer günü seyirciyi salona doldurup oyun üstüne konuşacak bunlar. Ha bir de o kadar çok siyaset konuşuldu ki bir ara siyaset bilimi dersinde sandım kendimi. Sanatçısınız siz kardeşim, neymiş sistem eleştirisiymiş, bilmem neymiş yakışıyor mu böyle laflar ağzınıza... Bunlar bir de oynarken baya provayı kesip kendi yaptıkları şeylere gülüyorlar. Ya insan kendi yaptığı şeye güler mi, az biraz mütevazı olun be!! Ben tam patlayacaktım ki sıkıntıdan, prova bitti neyse ki. Perşembe buradayız yine...

 

Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu bir bakın isterseniz;

 

Kafede otururken sipariş almak için gelen Burak, Haluk Bilginer'e: Bir isteğiniz var mı Haluk Bey?

Haluk Bilginer: Barış ve Demokrasi var mı Türkiye için, şöyle büyük porsiyon...?

 

Haluk Bilginer: Ya benim şu geçişim olmuyor sanki, hani şu şey dediğim yer var ya...

Esra: Aaaa ben bayılıyorum sizin oradaki geçişinize...

 

Not: Buna kimse gülmedi ama bence çok komikti o yüzden yazdım.

 

 

4 Kasım 2015 Çarşamba  

 

Merhabalar... Bugün yine saat 13.00'da buluştuk. Buluştuk ama yine olmamız gereken yerde yani sahnede ya da kütüphanede değil de kafede buluştuk. Bir de baktım masada oyunumuzun sahne tasarımını yapacak olan Gamze Kuş var. Yani yapabilecek mi yapamayacak mı ondan biraz şüpheliyim ama neyse. Bir çizim getirmiş kendisi provaya. Öyle bizim düşündüğümüz gibi bir şey yapmamış, mutfağı başka yere koltuğu başka yere koymuş. E baştan söyleseydi de şunu ona göre prova yapsaydık biz de. Boşa gitti altı prova...


14.00'da hep birlikte aşağı indik. İlk sahneyle başladılar çalışmaya. Tam yerime oturacaktım ki benden çay istediler. Neymiş efendim çay olmadan çalışamıyorlarmış, bizi çaysız bırakma dediler. İlk sahneyi çalıştılar iki kez. Sonra Birkan ve Haluk Bilginer bazı uyarılarda bulundular. Bu yorumlar ışığında sahneyi bir kez daha çalıştılar. Valla ne yalan söyleyeyim bunların ikisi uyarıda bulunmadan önce çok daha güzeldi sahne. Bir de burada bir kural var, oyunculara yaptıkları iyi şeyleri söylemiyorlar. Neymiş, oyuncu hemen onu bozarmış. Yani övünmek gibi olmasın ama bana bugüne kadar kaç defa söylediler iyi oynadığım yerleri, ben hiç bozmadım. Eee oyuncudan oyuncuya fark var...

Biraz dinlendikten ve sohbet ettikten sonra birinci perdenin devamını çalıştılar. Zaten sürekli birinci perde çalışıyoruz. Sanki oyunun ikinci perdesi yok. Ha bir de ben ezberledim lafları bunlara sufle vere vere, bunlar hala ezberleyemediler. Zaten iki üç laf unuttuktan sonra acıktık dediler, bir yemek yiyelim kendimize geliriz dediler, kendilerine gelemediler tabi... O da yalan.

Yemekten sonra tam gaz ikinci perdeyle devam ettik demek isterdim ama öyle olmadı maalesef. Tam oturduk başlayacağız Haluk Bilginer'in telefonu çaldı. Bir şey demedim yine, sesimi çıkarmadan oturdum bekledim. Okudular ikinci perdeyi sonuna kadar, ara ara da güzel okudular haa, ama artık bir zahmet yani yedinci provaya geldik, az biraz oynayın...


Saatler 19.00'ı gösterdiğinde Haluk Bilginer Nehir oyunu için kulise indi. Biz de oyunun başındaki Kyra-Edward sahnesine döndük. Detaylı çalıştılar baya, ama bir şey fark etmedi pek... Birkan benden Kyra'yı markelememi istedi. Tabi dedim çıktım sahneye bütün ışıltımla, çatır çatır oynadım. Hayran kaldılar tabi, belli etmemeye çalışsalar da gözlerinden okudum. Prova bitti, aldım çantamı çıktım arkama bakmadan...



Bugün şakalı komikli bir şeyler olmadı, hadi dağılın şimdi!!!!

 

 

Bugün provanın 13.00'da olmasına karar vermiştik. Tiyatroya gittiğimde saat tam 12.36'ydı. Kütüphaneye indim, bir de baktım Esra'yla Ali erken gelmişler çalışıyorlar masa başında. Tabi okudularsa prova notlarını dokunmuştur biraz. Bir şey demeden aldım çayımı dikildim başlarına, öyle yönetmen yok diye başı boş sanmasınlar ortalığı. Tek tek her cümlenin niyetini kontrol ettim. Bunları başı boş bırakmaya gelmez...
Saat 13.00'a doğru Haluk Bilginer, Birkan ve Sümer Hanım da katıldılar bize. Kaldığımız yerden devam ettik masa başında. Altıncı provaya geldik hala masa başındayız. Okuma tiyatrosu yapacağız herhalde biz. Neyse bunlar yine konuştular uzun uzun orası böyle burası böyle diye. Haluk Bilginer'in dediğine göre  bazı yerler "replik replik" duyuluyormuş, onları yaşayan bir hale getirmek lazımmış. Bu da bana çok saçma geldi yani zaten onlar replik, e nasıl duyulacak ki. Bunların üstüne çalıştılar baya lafları didik didik ederek. Sonra sahneyi bir kez de ayakta çalıştıktan sonra çay molası verdiler.
Molanın ardından ilk perdedeki Tom-Kyra sahnesiyle devam ettiler. Geçen provada Birkan teksti bölümlere ayırmayı önermişti, şu ana kadar ki tek mantıklı öneriydi bu. Sandım ki dikkate alırlar ama almadılar tabi. Yine baştan sona oynadılar. Bir de dediler ki baştan sona gittik fark etmeden, o nasıl oluyorsa artık, insan oyunun neresinde olduğunu nasıl bilmez, bu nasıl bir farkındalık yoksunluğudur anlamadım gitti.
Kısa bir çay molasının daha sonrasında önce çalıştıkları bölümleri bu sefer parça parça çalıştılar. Dediklerine göre pekişmesi lazımmış. Saatler 17.00'ı gösterirken yemek arası verdiler.
Yemekten sonra oyunun müziklerini yapacak olan Çağrı Beklen de bize katıldı. Yine ilk perdeyi çalıştılar bizimkiler. Yine bölmediler kaptırıp gittiler kendilerini. Çağrı da oturdu baya yanımda ama hiç müzik falan yapmadı. E provada müzik yapmayacaksa nerede yapacak, evde mi yapacak, stüdyoda mı yapacak? Tiyatro müziği anlık bir şeydir, sahnenin ruhuyla birleşmelidir. Bu öyle yapacağına baya açtı defterini bir sürü not aldı. Herhalde evde ezber yapacak o da. Yanlış anlamış işini...
Bizimkiler ilk perdeyi sonuna kadar çalışıp üstüne konuşarak provayı bitirdiler. Yine çok verimsiz bir prova günü oldu demek yanlış olmaz sanırım. Hiç bir ilerleme yok oyunda, hiç öyle tatlı anlar, karakterlere ait detaylar falan da yakalamadılar. Dümdüz kupkuru bir şey çıktı ortaya... Ağzımda buruk bir tatla çıktım gittim evime. Neyse yarın prova yok, biraz huzur bulacağım. Çarşamba yine buradayız...
Bugün komikli şakalı bir şeyler oldu bir bakın isterseniz;
Ali'nin çok fazla "yani" kullanması üzerine Haluk Bilginer: Sana " yani" yasak, doktor yasakladı sana. Bırak dedi.
Bir çay molasının ardından Birkan: İstediğiniz zaman başlayalım.
Haluk Bilginer: Esra sen çayını bitir öyle başlayalım.
Esra: Yok ben zaten hep mutfaktayım oyunda, içerim bir şekilde...
Esra: ( Haluk Bilginer'e) Orayı çok iyi tonladınız, gerçekten...
Haluk Bilginer: Hepsi taze, bütün tonlamalarımı bu sabah aldım, hepsi taze...Mısır çarşısından.
Sümer, Edward-Kyra sahnesi çalışılırken provayı izleyen Haluk Bilginer'in yanına oturup: Seni hiç mi oynatmıyorlar, cezalı mısın sen?
Haluk Bilginer: Bilmiyorum valla ben oturuyorum burada beğenmedi beni herhalde, Tom için audition yapacakmış...

2 Kasım 2015 Pazartesi

 

Bugün provanın 13.00'da olmasına karar vermiştik. Tiyatroya gittiğimde saat tam 12.36'ydı. Kütüphaneye indim, bir de baktım Esra'yla Ali erken gelmişler çalışıyorlar masa başında. Tabi okudularsa prova notlarını dokunmuştur biraz. Bir şey demeden aldım çayımı dikildim başlarına, öyle yönetmen yok diye başı boş sanmasınlar ortalığı. Tek tek her cümlenin niyetini kontrol ettim. Bunları başı boş bırakmaya gelmez...

 

Saat 13.00'a doğru Haluk Bilginer, Birkan ve Sümer Hanım da katıldılar bize. Kaldığımız yerden devam ettik masa başında. Altıncı provaya geldik hala masa başındayız. Okuma tiyatrosu yapacağız herhalde biz. Neyse bunlar yine konuştular uzun uzun orası böyle burası böyle diye. Haluk Bilginer'in dediğine göre  bazı yerler "replik replik" duyuluyormuş, onları yaşayan bir hale getirmek lazımmış. Bu da bana çok saçma geldi yani zaten onlar replik, e nasıl duyulacak ki. Bunların üstüne çalıştılar baya lafları didik didik ederek. Sonra sahneyi bir kez de ayakta çalıştıktan sonra çay molası verdiler.

 

Molanın ardından ilk perdedeki Tom-Kyra sahnesiyle devam ettiler. Geçen provada Birkan teksti bölümlere ayırmayı önermişti, şu ana kadar ki tek mantıklı öneriydi bu. Sandım ki dikkate alırlar ama almadılar tabi. Yine baştan sona oynadılar. Bir de dediler ki baştan sona gittik fark etmeden, o nasıl oluyorsa artık, insan oyunun neresinde olduğunu nasıl bilmez, bu nasıl bir farkındalık yoksunluğudur anlamadım gitti.

 

Kısa bir çay molasının daha sonrasında önce çalıştıkları bölümleri bu sefer parça parça çalıştılar. Dediklerine göre pekişmesi lazımmış. Saatler 17.00'ı gösterirken yemek arası verdiler.

 

Yemekten sonra oyunun müziklerini yapacak olan Çağrı Beklen de bize katıldı. Yine ilk perdeyi çalıştılar bizimkiler. Yine bölmediler kaptırıp gittiler kendilerini. Çağrı da oturdu baya yanımda ama hiç müzik falan yapmadı. E provada müzik yapmayacaksa nerede yapacak, evde mi yapacak, stüdyoda mı yapacak? Tiyatro müziği anlık bir şeydir, sahnenin ruhuyla birleşmelidir. Bu öyle yapacağına baya açtı defterini bir sürü not aldı. Herhalde evde ezber yapacak o da. Yanlış anlamış işini...

Bizimkiler ilk perdeyi sonuna kadar çalışıp üstüne konuşarak provayı bitirdiler. Yine çok verimsiz bir prova günü oldu demek yanlış olmaz sanırım. Hiç bir ilerleme yok oyunda, hiç öyle tatlı anlar, karakterlere ait detaylar falan da yakalamadılar. Dümdüz kupkuru bir şey çıktı ortaya... Ağzımda buruk bir tatla çıktım gittim evime. Neyse yarın prova yok, biraz huzur bulacağım. Çarşamba yine buradayız...

 

 

Bugün komikli şakalı bir şeyler oldu bir bakın isterseniz;

 

Ali'nin çok fazla "yani" kullanması üzerine Haluk Bilginer: Sana " yani" yasak, doktor yasakladı sana. Bırak dedi.

 

Bir çay molasının ardından Birkan: İstediğiniz zaman başlayalım.

Haluk Bilginer: Esra sen çayını bitir öyle başlayalım.

Esra: Yok ben zaten hep mutfaktayım oyunda, içerim bir şekilde...

 

Esra: ( Haluk Bilginer'e) Orayı çok iyi tonladınız, gerçekten...

Haluk Bilginer: Hepsi taze, bütün tonlamalarımı bu sabah aldım, hepsi taze...Mısır çarşısından.

 

Sümer, Edward-Kyra sahnesi çalışılırken provayı izleyen Haluk Bilginer'in yanına oturup: Seni hiç mi oynatmıyorlar, cezalı mısın sen?

Haluk Bilginer: Bilmiyorum valla ben oturuyorum burada beğenmedi beni herhalde, Tom için audition yapacakmış...

 

 

 

 

Güneşli bir cumartesi gününde kuş cıvıltıları eşliğinde uyandım bu sabah. Kalktım sıcacık yatağımdan huzurla, gittim mutfağa çay koydum, güzel bir kahvaltı hazırladım kendime. Gazetelerimi aldım yanıma oturdum sofraya bir yandan yerim bir yandan okurum diye. Tam ilk lokmayı ağzıma atacağım sırada aklıma bugün prova olduğu geldi. İnanır mısınız bütün tadım kaçtı. Zorla tıktım ağzıma bir şeyler, çantamı aldım çıktım evden.
14.30'da buluştuk. Yine Hansel Gretel'in dekorundayız. Bugün Haluk Bilginer yok, işi var herhalde. Oh neyse kısa bir prova  olacak bugün diye düşündüm, bu insanlara daha az katlanmak zorunda kalacak olmamdan dolayı çocuklar gibi şen oldum. Oyunun başındaki Edward-Kyra sahnesiyle başladılar çalışmaya. Bir kez aldıktan sonra Birkan oyunculara bir kaç uyarıda bulundu. Tabi bunlar yüzeysel şeylerdi demek yanlış olmaz herhalde. Halbuki yönetmen dediğin oyuncuyu ruhundan yakalayacak, evirecek çevirecek sonunda bir şekle sokacak. Neyse ben daha fazla konuşmayayım... Bir tekrar daha aldıktan sonra bir çay molası verdiler.
Çay molasının ardından  Birkan, sahneyi birbirlerinin rollerini oynayarak çalışmalarını istedi oyunculardan. Ali, Kyra oldu. Esra da Edward. Sanki oyunda da öyle oynayacaklar yani ne kadar saçma. Neymiş efendim oyuncuların birbirlerini dinlemelerin ve aralarındaki ilişkiyi anlamaları için çok güzel bir çalışmaymış bu. Ya bir kere ezberleri yok, sufle vere vere canım çıktı, dilim damağım kurudu benim. Yalnız çok da haklarını yemeyeyim oyuncuların allah için birbirlerinin rollerini çok iyi oynadılar. Yönetmenimizin de yanlış bir kast yaptığını anlamış olduk bu sayede. Neyse sahne bitti, yine üstüne konuştular bir şeyler çok dinlemedim ben sonra da tekrar döndüler kendi rollerine bir kez öyle çalışarak provayı bitirdiler.
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu bir bakın isterseniz;
Esra Kyra'nın dış görünüşüyle ilgili konuşurken ekibi şu şekilde tuzağa düşürdü: Saçımı kestirmemi istiyor musunuz? Hayır istiyorsanız yapamam da !!! (hunharca bir gülme)31 Ekim 2015 Cumartesi31 Ekim 2015 Cumartesi

31 Ekim 2015 Cumartesi

 

Güneşli bir cumartesi gününde kuş cıvıltıları eşliğinde uyandım bu sabah. Kalktım sıcacık yatağımdan huzurla, gittim mutfağa çay koydum, güzel bir kahvaltı hazırladım kendime. Gazetelerimi aldım yanıma oturdum sofraya bir yandan yerim bir yandan okurum diye. Tam ilk lokmayı ağzıma atacağım sırada aklıma bugün prova olduğu geldi. İnanır mısınız bütün tadım kaçtı. Zorla tıktım ağzıma bir şeyler, çantamı aldım çıktım evden.

 

14.30'da buluştuk. Yine Hansel Gretel'in dekorundayız. Bugün Haluk Bilginer yok, işi var herhalde. Oh neyse kısa bir prova  olacak bugün diye düşündüm, bu insanlara daha az katlanmak zorunda kalacak olmamdan dolayı çocuklar gibi şen oldum. Oyunun başındaki Edward-Kyra sahnesiyle başladılar çalışmaya. Bir kez aldıktan sonra Birkan oyunculara bir kaç uyarıda bulundu. Tabi bunlar yüzeysel şeylerdi demek yanlış olmaz herhalde. Halbuki yönetmen dediğin oyuncuyu ruhundan yakalayacak, evirecek çevirecek sonunda bir şekle sokacak. Neyse ben daha fazla konuşmayayım... Bir tekrar daha aldıktan sonra bir çay molası verdiler.

 

Çay molasının ardından  Birkan, sahneyi birbirlerinin rollerini oynayarak çalışmalarını istedi oyunculardan. Ali, Kyra oldu. Esra da Edward. Sanki oyunda da öyle oynayacaklar yani ne kadar saçma. Neymiş efendim oyuncuların birbirlerini dinlemelerin ve aralarındaki ilişkiyi anlamaları için çok güzel bir çalışmaymış bu. Ya bir kere ezberleri yok, sufle vere vere canım çıktı, dilim damağım kurudu benim. Yalnız çok da haklarını yemeyeyim oyuncuların allah için birbirlerinin rollerini çok iyi oynadılar. Yönetmenimizin de yanlış bir kast yaptığını anlamış olduk bu sayede. Neyse sahne bitti, yine üstüne konuştular bir şeyler çok dinlemedim ben sonra da tekrar döndüler kendi rollerine bir kez öyle çalışarak provayı bitirdiler.

 

Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu bir bakın isterseniz;

 

Esra Kyra'nın dış görünüşüyle ilgili konuşurken ekibi şu şekilde tuzağa düşürdü: Saçımı kestirmemi istiyor musunuz? Hayır istiyorsanız yapamam da !!! (hunharca bir gülme)

 

 

 

Merhaba, bugün 12.00'de buluştuk. Neyse ki kütüphanede değiliz. Herhalde tiyatronun sahnede yapıldığını anladılar sonunda, sahnede prova yapmaya karar verdiler. Bence isabetli bir karar. Aslına bakarsanız ben dün Sümer Hanım'a demiştim ama herhalde ancak bir günde değerlendirebildiler önerimi. E tabi pratik çözümler üretmek öyle herkesin yapabileceği iş değil... Neyse. Haluk Bilginer niye olduğunu anlamadığım ve hiç onaylamadığım bir şekilde  aramıza biraz geç katılacağı için Edward-Kyra sahnesini kuliste okuyarak başladılar provaya. Çay kahve de eksik olmadı tabi... Dişleri sapsarı olacak prömiyere kadar. Yine ara ara durup üstüne konuştular sahnenin, özellikle Edward'ın babası Tom'la arasındaki ilişki üstünde durdular. Tom ortamda yokken konuşmak pek doğru gelmedi bana ama bir şey demedim yine. Zaten baktım eften püften konuşuyorlar, masada duran fındıklardan kuru üzümlerden yemeye başladım. Bir baktım ki etrafta kimse kalmamış, Haluk Bilginer gelmiş kulise, bana söylemeden sahneye geçmişler hep birlikte. Sakinliğimi, efendiliğimi bozmadan ben de gittim sahneye, e birilerinin olgun davranması gerekli bu tiyatroda...
Sahneye geçer geçmez karşılaştığım manzara beni dehşet içinde bıraktı. Bunlar baya kurulmuşlar Hansel Gretel dekoruna orda çalışmaya başlamışlar. Hiç düşünmüyorlar tabi burayı kuran ne kadar uğraştı diye... Ben de tam bunlar çalışırken ortadan geçtim gıcıklığına... Çok da iyi oldu, çok da güzel oldu.
Bunlar yine sanki oyunu kendileri yazmış gibi tekst üzerinde düzeltmeler yaptılar. Sonra da kimse itiraz edemeden o şekliyle  çalışmaya başladılar. Yasa tasarısını oldu bittiye getirerek meclisten geçiren hükümet gibiler bunlar. Bir de tam ben bir şey diyeceğim sırada gündemi değiştiriyorlar söyleyemiyorum. Neyse o şekilde baya çalıştılar dediğim gibi. İlk perdeyi bölümlere ayırmışlardı, ilk iki bölüm üstünde durarak çay molası verdiler. Haa bu arada benim de akşam oyunum olduğu için Birkan ve Sümer Hanım'a provadan erken çıkmam gerektiğini, karşıya geçeceğimi söyledim. Malum "Köprüden Görünüş" oyununda oynuyorum. Bunlar bir mırın kırın ettiler ama git dediler en sonunda, ben de aldım çantamı çıktım. Sonrasını bilmiyorum bir şeyler yapmışlardır herhalde...
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu bir bakın isterseniz;
Haluk Bilginer elindeki bardağı Hansel Gretel dekoruna ait olan bir sehpaya bırakması üzerine: Bizim burada böyle bir şeyimiz yok, bu yanlış oyunun dekoru!!
Bu olayla ilgili benim düşüncem: Bir kere oyuncu dediğin sağının solunun farkında olacak, daha hangi dekorda oynadığını fark edemeyen oyuncu mu olur, önemli olan dekorla bir olmak, sahneye ait olabilmek... Ama nerdeeee...
Haluk Bilginer prova sırasında elinde İngilizce tekst tuttuğunu fark eder ve: Benim elimde niye İngilizce tekst var,  ben İngilizce mi oynayacağım !
Bu olayla ilgili benim düşüncem: Yorum bile yapmaya değer görmüyorum !!!

30 Ekim 2015 Cuma

 

Merhaba, bugün 12.00'de buluştuk. Neyse ki kütüphanede değiliz. Herhalde tiyatronun sahnede yapıldığını anladılar sonunda, sahnede prova yapmaya karar verdiler. Bence isabetli bir karar. Aslına bakarsanız ben dün Sümer Hanım'a demiştim ama herhalde ancak bir günde değerlendirebildiler önerimi. E tabi pratik çözümler üretmek öyle herkesin yapabileceği iş değil... Neyse. Haluk Bilginer niye olduğunu anlamadığım ve hiç onaylamadığım bir şekilde  aramıza biraz geç katılacağı için Edward-Kyra sahnesini kuliste okuyarak başladılar provaya. Çay kahve de eksik olmadı tabi... Dişleri sapsarı olacak prömiyere kadar. Yine ara ara durup üstüne konuştular sahnenin, özellikle Edward'ın babası Tom'la arasındaki ilişki üstünde durdular. Tom ortamda yokken konuşmak pek doğru gelmedi bana ama bir şey demedim yine. Zaten baktım eften püften konuşuyorlar, masada duran fındıklardan kuru üzümlerden yemeye başladım. Bir baktım ki etrafta kimse kalmamış, Haluk Bilginer gelmiş kulise, bana söylemeden sahneye geçmişler hep birlikte. Sakinliğimi, efendiliğimi bozmadan ben de gittim sahneye, e birilerinin olgun davranması gerekli bu tiyatroda...

 

 

Sahneye geçer geçmez karşılaştığım manzara beni dehşet içinde bıraktı. Bunlar baya kurulmuşlar Hansel Gretel dekoruna orda çalışmaya başlamışlar. Hiç düşünmüyorlar tabi burayı kuran ne kadar uğraştı diye... Ben de tam bunlar çalışırken ortadan geçtim gıcıklığına... Çok da iyi oldu, çok da güzel oldu.

 

Bunlar yine sanki oyunu kendileri yazmış gibi tekst üzerinde düzeltmeler yaptılar. Sonra da kimse itiraz edemeden o şekliyle  çalışmaya başladılar. Yasa tasarısını oldu bittiye getirerek meclisten geçiren hükümet gibiler bunlar. Bir de tam ben bir şey diyeceğim sırada gündemi değiştiriyorlar söyleyemiyorum. Neyse o şekilde baya çalıştılar dediğim gibi. İlk perdeyi bölümlere ayırmışlardı, ilk iki bölüm üstünde durarak çay molası verdiler. Haa bu arada benim de akşam oyunum olduğu için Birkan ve Sümer Hanım'a provadan erken çıkmam gerektiğini, karşıya geçeceğimi söyledim. Malum "Köprüden Görünüş" oyununda oynuyorum. Bunlar bir mırın kırın ettiler ama git dediler en sonunda, ben de aldım çantamı çıktım. Sonrasını bilmiyorum bir şeyler yapmışlardır herhalde...

 

 

Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu bir bakın isterseniz;

 

Haluk Bilginer elindeki bardağı Hansel Gretel dekoruna ait olan bir sehpaya bırakması üzerine: Bizim burada böyle bir şeyimiz yok, bu yanlış oyunun dekoru!!

 

Bu olayla ilgili benim düşüncem: Bir kere oyuncu dediğin sağının solunun farkında olacak, daha hangi dekorda oynadığını fark edemeyen oyuncu mu olur, önemli olan dekorla bir olmak, sahneye ait olabilmek... Ama nerdeeee...

 

Haluk Bilginer prova sırasında elinde İngilizce tekst tuttuğunu fark eder ve: Benim elimde niye İngilizce tekst var,  ben İngilizce mi oynayacağım !

 

Bu olayla ilgili benim düşüncem: Yorum bile yapmaya değer görmüyorum !!!

 

 

29 Ekim 2015 Perşembe


Evet, üçüncü prova günümüzde yine kütüphanede buluştuk. 12 dediler yine geç başladık. Yapacak bir şey yok bunu böyle kabulleneceğim. Yarın da ben geç gelmeyi planlıyorum, bakalım bir şey diyecekler mi... Haa bir de bir sürü aksesuar bulmamı istediler benden. Gittim markete tencere tava bir sürü şey aldım. Esra kullanacakmış bunları. Evden getirseydi yani çok lazımsa, elma falan aldım bir de kesecekmiş doğrayacakmış birşeyler...

İlk sahneden başladılar çalışmaya, sahnenin dili üzerine tartıştılar önce, bazı yerlerin çevirisini beğenmemişler. Haluk Bilginer bazı yerlerin kulağına iyi gelmediğini söyledi. Aslında kendisi çevirmiş ama çok dikkatli çevirmediyse tabi öyle bir sıkıntı olmuş olabilir...neyse. Dil üstündeki ufak değişikliklerin ardından sahneyi çalışmaya başladılar. Birkan'ın müdahaleleri doğrultusunda kese kese ilerlediler. Bir süre geçtikten sonra Muharrem Özcan ve Sümer Hanım de bize katıldılar. Ben önce onların başka bir oyun çalıştıklarını sandım ama sonradan anladım ki izlemeye gelmişler. Hayır yani kütüphane zaten ufacık yer, biz zor sığıyoruz... Neyse tam ortam havasızlaşmaya başlarken yemek arası verdik. Karnımız da acıkmıştı.


Yemekler çok güzeldi, zaten şu ana kadar tek güzel şey yemekler burada. Aradan sonra ikinci perdeyle başladık. Tam ayağa kalktılar çalışmaya başlayacaklardı, bir kez okusak mı acaba falan dediler oturdular yerlerine. Bence yemekten sonra bir ağırlık çöktü ama çaktırmak istemediler. Çevirinin üstünden geçtiler bir kez, Birkan uzun bölümleri rahat çalışmak için teksti belli bölümlere ayırmayı önerdi. İlk defa biri mantıklı bir şey söyledi. Şaşırdım valla. İkinci perdeyi okuyarak çalıştıktan sonra oyunun sonuna doğru uzun bir sıçrama yaparak sondaki Edward-Kyra sahnesini çalıştılar ve provayı bitirdiler.

 


Bugün şakalı komikli çok bir şey olmadı, yani onlar baya güldüler arada bir ama ben pek gülmedim. Ayıp da olmasın diye arada bir tebessüm ettim, yalnız yemek arası verildikten sonra kafede otururken;

Muharrem Özcan'ın gelmesi üzerine Haluk Bilginer: (Sümer'e) Kim bu tanıyor musun?
Sümer: Yok tanımıyorum Esra'nın arkadaşı mı acaba? (Esra'ya) Esra bu senin arkadaşın mı?
Esra: Yok, yani yeni tanıştık biz de ama geldi benimle birlikte bir şey diyemedim.

 

28 Ekim 2015 Çarşamba

Merhaba falan yok size başlıyorum direkt yazmaya, kızgınım artık hayata ben, sanatım elimden alındı. Neyse suskunluğum asaletimdendir, bunu da böyle bilin. Bugün saat 12.00'da kütüphanede buluşacaktık. Bak şimdi hemen söylenmeye başlamayayım diyorum ama çok saçma, yani sonuçta tiyatro yapıyoruz kütüphane ne alaka, yok neymiş efendim akşamki oyun için sahneye dekor kuruluyormuş, ben geldim tabi 11.45'te tiyatroya iş ahlakımdan dolayı bekledim bekledim kimse yok ortada, bir de baktım kafede kahvelerini yudumluyorlar. Neyse indik aşağı biraz sonra kütüphane biraz soğuk olduğu için ısınmasını beklemek üzere kulise geçtik. Sohbet muhabbet derken oyun hakkında da biraz konuştular bir saat kadar, haklarını yemeyeyim...
İndik aşağı, akşam Haluk Bilginer'in oyunu olduğundan ilk olarak birinci perdedeki Tom-Kyra sahnesini çalıştılar. Onu da hiç anlamadım. Bir kere oyun Kyra-Edward sahnesiyle başlıyor, yani akşam oyun var diye neden sonraki sahneleri çalıştılar ki. Ara ara keserek denmeler yaptılar ve yine çok biliyormuş gibi bazı lafların anlamları üstüne konuştular. Bir de arada bir çok güldüler, komik olduklarını sanıyorlar herhalde, bence ortada hiç de komik bir şey yok. Tam prova yoğunlaşmıştı ki acıktık dediler yemek arası verdiler. Ben bunları gerçekten anlamıyorum...
Yemek arasından sonra Haluk Bilginer bize eşlik edemediğinden oyunun başındaki Edward-Kyra sahnesi çalışıldı. Bir kez ne olduğunu anlamadan oynadılar, ben de ne olduğunu hiç anlamadım hakikaten, yani provaya başlarken en azından iyi oyuncular izleyeceğimi düşünmüştüm ama bu da bir hayal kırıklığı oldu. Biraz daha detaylı çalışalım dediler. Karakterlerin sahnedeki durumları üzerine konuştular. Uzun uzun Edward'ın neden eve geldiğini tartıştılar. Yani ne gerek var bu kadar konuşmaya çocuk kadını özlemiş gelmiş, yok öncesinde ne olmuş sonrasında ne olacakmış, saçma sapan şeyler... Zaten sonra bir kaç kez daha sahneyi tekrar ederek provayı bitirdiler. Yorulmuşlar bir de çay içelim dediler, sanki çok bir şey yaptılar da... Yarın yine 12.00'da buluşacağız.
Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu bir bakın isterseniz ;
Biz provaya başladıktan yaklaşık yarım saat sonra Muharrem Özcan kütüphaneye indi ve soğuk bir espri yaptı, çok güldüler: Oooo oyun çıkmış, prömiyer bu akşam değil mi?
Haluk Abi: Aaa tabi tabi...
Esra: Sen genel provaya gelmedin mi ?
Muharrem: Yok işte ilk oyuna geleyim dedim.
Haluk Bilginer Tom'un Kyra'nın yemek yapmasına fütursuzca karıştığı bir yeri oynadıktan sonra karakterine şu şekilde sitem eder: Yahu ne gıcık adam bu yaa!!
Yönetmenimiz Birkan Edward'ın yalan söylediği bir laf ile ilgili konuşurken: Biz yalan söylerken konuyla ilgili gereksiz detaylar veririz, kapatmak için, yalan söylerken nereye bakarız mesela yukarı mı bakarız, sağa sola mı...
Melih: Ben aşağı bakarım.
Birkan: Öyle mi?28 Ekim 2015 Çarşamba

 

Merhaba falan yok size başlıyorum direkt yazmaya, kızgınım artık hayata ben, sanatım elimden alındı. Neyse suskunluğum asaletimdendir, bunu da böyle bilin. Bugün saat 12.00'da kütüphanede buluşacaktık. Bak şimdi hemen söylenmeye başlamayayım diyorum ama çok saçma, yani sonuçta tiyatro yapıyoruz kütüphane ne alaka, yok neymiş efendim akşamki oyun için sahneye dekor kuruluyormuş, ben geldim tabi 11.45'te tiyatroya iş ahlakımdan dolayı bekledim bekledim kimse yok ortada, bir de baktım kafede kahvelerini yudumluyorlar. Neyse indik aşağı biraz sonra kütüphane biraz soğuk olduğu için ısınmasını beklemek üzere kulise geçtik. Sohbet muhabbet derken oyun hakkında da biraz konuştular bir saat kadar, haklarını yemeyeyim...

 

İndik aşağı, akşam Haluk Bilginer'in oyunu olduğundan ilk olarak birinci perdedeki Tom-Kyra sahnesini çalıştılar. Onu da hiç anlamadım. Bir kere oyun Kyra-Edward sahnesiyle başlıyor, yani akşam oyun var diye neden sonraki sahneleri çalıştılar ki. Ara ara keserek denmeler yaptılar ve yine çok biliyormuş gibi bazı lafların anlamları üstüne konuştular. Bir de arada bir çok güldüler, komik olduklarını sanıyorlar herhalde, bence ortada hiç de komik bir şey yok. Tam prova yoğunlaşmıştı ki acıktık dediler yemek arası verdiler. Ben bunları gerçekten anlamıyorum...

 

Yemek arasından sonra Haluk Bilginer bize eşlik edemediğinden oyunun başındaki Edward-Kyra sahnesi çalışıldı. Bir kez ne olduğunu anlamadan oynadılar, ben de ne olduğunu hiç anlamadım hakikaten, yani provaya başlarken en azından iyi oyuncular izleyeceğimi düşünmüştüm ama bu da bir hayal kırıklığı oldu. Biraz daha detaylı çalışalım dediler. Karakterlerin sahnedeki durumları üzerine konuştular. Uzun uzun Edward'ın neden eve geldiğini tartıştılar. Yani ne gerek var bu kadar konuşmaya çocuk kadını özlemiş gelmiş, yok öncesinde ne olmuş sonrasında ne olacakmış, saçma sapan şeyler... Zaten sonra bir kaç kez daha sahneyi tekrar ederek provayı bitirdiler. Yorulmuşlar bir de çay içelim dediler, sanki çok bir şey yaptılar da... Yarın yine 12.00'da buluşacağız.


Bugün şakalı komikli bir şeyler oldu bir bakın isterseniz ;

 

Biz provaya başladıktan yaklaşık yarım saat sonra Muharrem Özcan kütüphaneye indi ve soğuk bir espri yaptı, çok güldüler: Oooo oyun çıkmış, prömiyer bu akşam değil mi?

Haluk Abi: Aaa tabi tabi...

Esra: Sen genel provaya gelmedin mi ?

Muharrem: Yok işte ilk oyuna geleyim dedim.

 

Haluk Bilginer Tom'un Kyra'nın yemek yapmasına fütursuzca karıştığı bir yeri oynadıktan sonra karakterine şu şekilde sitem eder: Yahu ne gıcık adam bu yaa!!

 

Yönetmenimiz Birkan Edward'ın yalan söylediği bir laf ile ilgili konuşurken: Biz yalan söylerken konuyla ilgili gereksiz detaylar veririz, kapatmak için, yalan söylerken nereye bakarız mesela yukarı mı bakarız, sağa sola mı...

Melih: Ben aşağı bakarım.

Birkan: Öyle mi?

 

 

27 Ekim 2015 Salı

 

 

Merhabalar...Bugünden itibaren yaklaşık bir ay boyunca sizlere buradan bir hikaye anlatacağım. Sizleri kah güldüreceğim kah hüzünlendireceğim, ama daha çok hüzünlendireceğim. Çünkü anlatacağım hikaye hazin bir dram, tiyatro aşkıyla yanıp tutuşan gencecik bir bedenin çöküş hikayesi, sanata olan inancının tıpkı gökyüzünde kaybolan bir kuş gibi yok oluş hikayesi. İzninizle hikayeme başlıyorum.
 Okuldan mezun olduktan sonra oynadığım ilk oyun olan "Köprüden Görünüş" provaları yeni bitmişti. Her oyuna en az iki saat önce gidiyordum, rolüm çok az olmasına rağmen sesimi, bedenimi itinayla açarak her zaman hazır bir şekilde oyun saatini bekliyordum. İlk perdede olmamama rağmen ikinci perdeyi hevesle bekliyor, sıram geldiği zaman rolümü en iyi şekilde oynuyordum. Bir umut fark edilmeyi umuyor ve ilerideki oyunlarda daha büyük roller almak için can atıyordum. Bir pazar matinesi sonrası tiyatro müdürü Sümer Hanım bana oyun atölyesi'nde yeni bir oyun provası başlayacağını ve bu oyunda yönetmen asistanı olmak isteyip istemeyeceğimi sordu. Ben yepyeni bir rol, zorlayıcı bir karakter, bir oyunculuk teklifi beklerken gelen teklif sadece ve sadece asistanlıktı. Derin bir hayal kırıklığı içinde ayıp olmasın diye işi kabul ettim. İçim buruluyor, kalbim sıkışıyordu... Sümer Hanım bana provaların iki gün sonra başlayacağını söyledi...
İki gün sonra 27 Ekim Salı günü rüzgarlı bir sonbahar gününde okuma provası için saat 15.00'te tiyatrodaydım. Herkes bana hoş geldin dedi, beni gülen yüzlerle karşıladı. Ben ise etrafa nefret dolu bakışlar fırlattım. Çok yanlış yaptılar bana...
Yeni oyun David Hare'den “Pencere”. Haluk Bilginer'in çevirisini yaptığı oyunu Birkan Uz yönetecek. Sahne tasarımını Gamze Kuş, müziklerini Çağrı Beklen ve ışık tasarımını Kemal Yiğitcan yapacak. Oyundaki karakterler Kyra, Tom ve Edward'a can verecek olan oyuncular ise Esra Bezen Bilgin, Haluk Bilginer ve Ali Hikmet Kürekçi.
15.00'te buluşuldu, kısa süre tanışıldıktan ve kısa sohbetler edildikten sonra ilk prova başladı. Okudular bir şeyler, çok da dinlemedim, bazı yerleri değiştirdiler, onları mecburen ben de değiştirdim tekstimin üstünde, sonra laf etmesinler diye. Ara ara da okumayı kesip çok biliyormuş gibi oyun üstüne konuştular. Yok o karakterin durumu şöyle, yok böyle, yok Freud şöyle demiş ama aslında bunu kast etmiş falan. Bir de bazı bölümler için "Orayı atabiliriz", "Burası kendini tekrar etmiş zaten" şeklinde cümleler kurdular. Ya siz kimsiniz de yazarın yazdığı şeyi atıyorsunuz diyecektim ama tuttum kendimi, dedim hadi neyse... Birinci perdeyi bitirdikten sonra acıktık dediler ortadaki yemeklerden yediler, sanki oraya yemeğe geldik biz, allah allah...Ben hiçbir şey yemedim tabi. Ha bir de provaya başlarken şampanya patlattılar, alkış kıyamet falan, sanki oyun çıkmış gibi... Hayırlı olsun dediler bir de...
Neyse aranın ardından ikinci perdeyi de okudular baştan sona, dekor üstüne Gamze Kuş'la konuştular, mutfağı oraya mı koysak, koltuk arkada mı olsa falan diye, olay dekora gelince tabi İsmail Abi'ye sardılar. Onu yapabilir miyiz, şunu şuraya koysak şeklindeki sorularla adamı bunalttılar. Onun da dekoru mümkün olduğunca az tutma çabası gözümden kaçmadı. Birkan'ın ikinci perdede düşündüğü kar üstüne konuşulurken İsmail Abi: "Valla siz de iyi bir şeyle gelmiyorsunuz ha" diyerek hepimizi güldürdü. Ben çok gülmedim tabi, azıcık tebessüm ettim...Ertesi gün saat 12'de buluşmak üzere kendi aralarında sözleştiler, bana sormadılar işin gücün var mı diye... Bir şey demedim yine...
Bugün komikli şakalı bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;
Birkan'ın ikinci perdede kar düşündüğünü söylemesi üzerine içeriden bir kar spreyi getirildi. Spreyin biraz ses çıkarması üzerine ekipten gelen ses: Aaaa ama bu çok ses yapıyor...
Sümer: Eee ama size de yaranılmıyor!
Biz sahnede prova yaparken akşam oynanacak oyun için Dolu Düşün Boş Konuş dekoru kurulmuştu. Sprey denemelerinin yerde bıraktığı iz üzerine akşamki oyunun yönetmeni Muharrem Özcan: (Dövünerek) Gittiiii, dekorum gittiiiii!!!
Haluk Bilginer ortadaki peynirli ekmeklerden yerken: Hmm güzele benziyor... eline sağlık Muharrem.
Muharrem Özcan: Afiyet olsun, beğendiniz mi Haluk Abi?
HB: Yalnız bunun içinde bir şey var ve benim sevmediğim bir şey bu...
MÖ: Beğenmiyorsanız yemeyin canım allah allah, sabah kalkıp uğraştım ben onları provaya yetiştirmek için!

 

Merhabalar...Bugünden itibaren yaklaşık bir ay boyunca sizlere buradan bir hikaye anlatacağım. Sizleri kah güldüreceğim kah hüzünlendireceğim, ama daha çok hüzünlendireceğim. Çünkü anlatacağım hikaye hazin bir dram, tiyatro aşkıyla yanıp tutuşan gencecik bir bedenin çöküş hikayesi, sanata olan inancının tıpkı gökyüzünde kaybolan bir kuş gibi yok oluş hikayesi. İzninizle hikayeme başlıyorum.

 

 Okuldan mezun olduktan sonra oynadığım ilk oyun olan "Köprüden Görünüş" provaları yeni bitmişti. Her oyuna en az iki saat önce gidiyordum, rolüm çok az olmasına rağmen sesimi, bedenimi itinayla açarak her zaman hazır bir şekilde oyun saatini bekliyordum. İlk perdede olmamama rağmen ikinci perdeyi hevesle bekliyor, sıram geldiği zaman rolümü en iyi şekilde oynuyordum. Bir umut fark edilmeyi umuyor ve ilerideki oyunlarda daha büyük roller almak için can atıyordum. Bir pazar matinesi sonrası tiyatro müdürü Sümer Hanım bana oyun atölyesi'nde yeni bir oyun provası başlayacağını ve bu oyunda yönetmen asistanı olmak isteyip istemeyeceğimi sordu. Ben yepyeni bir rol, zorlayıcı bir karakter, bir oyunculuk teklifi beklerken gelen teklif sadece ve sadece asistanlıktı. Derin bir hayal kırıklığı içinde ayıp olmasın diye işi kabul ettim. İçim buruluyor, kalbim sıkışıyordu... Sümer Hanım bana provaların iki gün sonra başlayacağını söyledi...

 

İki gün sonra 27 Ekim Salı günü rüzgarlı bir sonbahar gününde okuma provası için saat 15.00'te tiyatrodaydım. Herkes bana hoş geldin dedi, beni gülen yüzlerle karşıladı. Ben ise etrafa nefret dolu bakışlar fırlattım. Çok yanlış yaptılar bana...

 

Yeni oyun David Hare'den “Pencere”. Haluk Bilginer'in çevirisini yaptığı oyunu Birkan Uz yönetecek. Sahne tasarımını Gamze Kuş, müziklerini Çağrı Beklen ve ışık tasarımını Kemal Yiğitcan yapacak. Oyundaki karakterler Kyra, Tom ve Edward'a can verecek olan oyuncular ise Esra Bezen Bilgin, Haluk Bilginer ve Ali Hikmet Kürekçi.

 

15.00'te buluşuldu, kısa süre tanışıldıktan ve kısa sohbetler edildikten sonra ilk prova başladı. Okudular bir şeyler, çok da dinlemedim, bazı yerleri değiştirdiler, onları mecburen ben de değiştirdim tekstimin üstünde, sonra laf etmesinler diye. Ara ara da okumayı kesip çok biliyormuş gibi oyun üstüne konuştular. Yok o karakterin durumu şöyle, yok böyle, yok Freud şöyle demiş ama aslında bunu kast etmiş falan. Bir de bazı bölümler için "Orayı atabiliriz", "Burası kendini tekrar etmiş zaten" şeklinde cümleler kurdular. Ya siz kimsiniz de yazarın yazdığı şeyi atıyorsunuz diyecektim ama tuttum kendimi, dedim hadi neyse... Birinci perdeyi bitirdikten sonra acıktık dediler ortadaki yemeklerden yediler, sanki oraya yemeğe geldik biz, allah allah...Ben hiçbir şey yemedim tabi. Ha bir de provaya başlarken şampanya patlattılar, alkış kıyamet falan, sanki oyun çıkmış gibi... Hayırlı olsun dediler bir de...

 

Neyse aranın ardından ikinci perdeyi de okudular baştan sona, dekor üstüne Gamze Kuş'la konuştular, mutfağı oraya mı koysak, koltuk arkada mı olsa falan diye, olay dekora gelince tabi İsmail Abi'ye sardılar. Onu yapabilir miyiz, şunu şuraya koysak şeklindeki sorularla adamı bunalttılar. Onun da dekoru mümkün olduğunca az tutma çabası gözümden kaçmadı. Birkan'ın ikinci perdede düşündüğü kar üstüne konuşulurken İsmail Abi: "Valla siz de iyi bir şeyle gelmiyorsunuz ha" diyerek hepimizi güldürdü. Ben çok gülmedim tabi, azıcık tebessüm ettim...Ertesi gün saat 12'de buluşmak üzere kendi aralarında sözleştiler, bana sormadılar işin gücün var mı diye... Bir şey demedim yine...

 

Bugün komikli şakalı bir şeyler oldu, bir bakın isterseniz;

 

Birkan'ın ikinci perdede kar düşündüğünü söylemesi üzerine içeriden bir kar spreyi getirildi. Spreyin biraz ses çıkarması üzerine ekipten gelen ses: Aaaa ama bu çok ses yapıyor...

Sümer: Eee ama size de yaranılmıyor!

 

Biz sahnede prova yaparken akşam oynanacak oyun için Dolu Düşün Boş Konuş dekoru kurulmuştu. Sprey denemelerinin yerde bıraktığı iz üzerine akşamki oyunun yönetmeni Muharrem Özcan: (Dövünerek) Gittiiii, dekorum gittiiiii!!!

 

Haluk Bilginer ortadaki peynirli ekmeklerden yerken: Hmm güzele benziyor... eline sağlık Muharrem.

Muharrem Özcan: Afiyet olsun, beğendiniz mi Haluk Abi?

HB: Yalnız bunun içinde bir şey var ve benim sevmediğim bir şey bu...

MÖ: Beğenmiyorsanız yemeyin canım allah allah, sabah kalkıp uğraştım ben onları provaya yetiştirmek için! 

 

 

 

 


 

[yukarı]