|
Günlük
Evrensel 31.12.2006
Metin
Boran - Nazlı Akçığ
Önce kırk yıl odun
keseceksin!
Usta oyuncu Haluk Bilginer’le
kurucusu olduğu Oyun
Atölyesi’nden tiyatro sanatının
gündemine kadar pek çok konuda
söyleştik
Sayın Bilginer Oyun Atölyesi
kuruluşundan bu yana önemli
oyunları seyirci ile buluşturdu,
tiyatronuzun repertuar anlayışı
nedir? Oyun seçerken
kriterleriniz nelerdir?
Doğru düzgün yazılmış bir
tiyatro metni olması şart.
İkincisi o metnin kurduğu
cümleyi bizim de kurmak
istememiz çok önemli. Biz de bu
cümleyi sahneden kurmak
istiyoruz dediğimiz oyunlar.
Yani metnin yaşamla, insanla
kurduğu ilişkinin düzeyi, sahici
dertleri yansıtıp yansıtmaması
bizim için bir ölçü. Bu
Shakespeare de olabilir, dün
yazılmış bir oyun da olabilir
neoklasik de olabilir.
Çoğunlukla yabancı oyunlar oldu
maalesef son yıllarda. Çünkü tüm
gayretlerimize rağmen yerli
yazarlardan dişe gelir oyunlara
biz rastlayamıyoruz. (Hadi
yazmıyorlar demeyeyim de) belki
yazıyorlardır da raflarında
saklıyorlardır. Biz
rastlamıyoruz. Ve aslında buna
çok gayret ediyoruz. Yerli
yazarların artması, gelişmesi
oyun yazarlıklarının
geliştirmeleri konusunda çok
çabalarımız oldu. Hatta bir
yazarlık atölyesi açmayı
düşünüyoruz. Çünkü ben şuna
inanıyorum; Türkiye’de gerçekten
yetenekli çok yazar var ama
hiçbiri tiyatro yazmaya
yanaşmıyor. Bunun nedeni de
aslında bence çok basit. Çünkü
tiyatro yazdıkları zaman sonunun
ne olacağını bilmedikleri bir
maceraya atılıyorlar. Bir
tiyatro oyunu yazıyor ama bunu
kim oynayacak, kime oynatacak,
ne olacak, bu nerede
değerlendirilecek bilmediği
için... Bunun artık çok kolay
bir yolu var: Televizyona dizi
yazarım! Her hafta bir tane
yazarım, her hafta çekilir,
haftada da şu kadar milyar para
kazanırım oh!
Metnin derdini biraz açar
mısınız?
Bu herhangi bir dert olabilir.
İlle şu derdi olsun biz o derdi
paylaşan ya da o derdi dile
getiren oyunlar olsun demiyoruz.
Ekip olarak çok okuyoruz ve
araştırıyoruz. Yeni yazarlar ve
oyunlar okuyoruz, hayata farklı
bir açıdan bakan yazar ve oyun
arayışımız sürekli devam ediyor.
Bilmediğimiz oyunlar okuyoruz.
Türkçe’ye tercüme edilmiş bütün
oyunları okumaya çalışıyoruz.
Bir gün bir şeye rastlıyoruz.
“Aaa bu çok güzel yazılmış bir
oyun! Karakterler çok iyi
irdelenmiş ve çok iyi yazılmış,
derinlemesine işlenmiş ve
kurduğu cümle de çok güzel. Çok
güzel bir şey anlatıyor” Biz de
bu cümleyi kurmak istiyoruz.
Onun için herhangi bir ölçü ile
metne yanaşmak ve karar vermek
yani kutucuklar içine sokmak çok
zor. Steven Berkoff’un yazdığı
“Dolu Düşün Boş Konuş” diye bir
oyun oynadık mesela. Orada
insanların ikiyüzlülüğünün bu
kadar net, bu kadar Fars’a
yaklaşan bir tarzla anlatılması
bizim çok ilgimizi çekmişti.
Mesela Oyun Atölyesi’nin ilk
oyunu oydu.
Bu tercihinizin seyirci
neresinde peki? Yani böyle bir
tercih yaptığınız zaman seyirci
beğenmez endişesi ya da gişe
kaygısı yaşadığınız oluyor mu?
Hayır yok, hiç yok. Niçin yok
onu da açıklayayım. Çünkü eğer
biz bir şeye karar verip onu
samimiyetle sahneye koyduysak,
bu samimiyeti bizimle paylaşan
200 kişi her gece var. Ama biz
samimiyetsiz davranıp şunu
yaparsak : “Yahu bu sene ne
tutar? Şöyle şöyle sorunlar var
Türkiye’de biraz bunlardan dem
vursak, biraz seyirciyi
kaşısak.” Bu anlayışla her
tiyatro batar biz de batarız. Ve
yani inşallah batalım! Zaten
batmaya mahkumuz. Çünkü bunun
içerisinde bir samimiyetsizlik
var. Bunun içinde bir üçkağıt
var, bunun içinde yalan dolan
var , tüccarlık var. “Dur
bakalım ne tutar? Seyirciye ne
iyi gelir?” Biz asla bunu
düşünmüyoruz. Ama bakıyoruz ki
bizim samimiyetle yaptığımız
tercihleri bizimle paylaşan her
gece 200 kişi zaten var burada.
Böyle bir kaygımız hiç olmadı.
Son yıllarda tiyatro
seyircisinde bir azalma olduğu
gibi yaygın bir kanı var, hatta
1970’lerin de altında olduğu
söyleniyor, Türkiye’nin nüfusu o
günden bugüne neredeyse iki kat
arttı. Bunun sebeplerini neye
bağlıyorsunuz siz?
Bunun bir değil, birkaç sebebi
var . Ben 70’lerdeki tiyatro
ortamını yakından takip etmeye
çalıştım –Türkiye’de olduğum
süre içerisinde- lisede ve
konservatuar öğrenciliğim
sırasında. Benim fuar tiyatrosu
diye tabir ettiğim eğlence için
yapılmış tiyatrolar var. Fuar
tiyatrosu diye niye diyorum; ben
İzmir’liyim her sene fuara
gelirdi bu tiyatrolar, Açıkhava
tiyatrolarında oynardı ve biz
hepsine giderdik. Eğlenmeye
gülmeye giderdik. Şimdi onların
yerini stand-up’lar doldurdu.
Şimdi Cem Yılmaz var, Ata
Demirer var, Beyaz var, Engin
var... Birileri var. O seyirci
artık fuar seyircisi stand-up’lara
gidiyor ve aynı tatmini aynı
hazzı alıyor. Gidiyor 2 saat
eğleniyor, zararsız eğlence...
Tamam eğlencenin de değeri var.
Bu tiyatro seyircisini
saydığımız zaman bence stand-up
seyircisi dahil edilmemiştir
buna. Çünkü gerçekten tiyatro
seyircisi bence 1.000.000 bile
değil. Tiyatro seyircisi 250.000
ile sınırlıdır Türkiye’de. Ama
bu 250.000’den her kişi yılda 4
tane oyun seyrediyorsa; bir
devlet tiyatrosu, bir şehir
tiyatrosu, iki özel tiyatro
falan, bu zaten 1.000.000 bilet
ediyordur. Ama gerçekten seyirci
sayısı 250.000’i geçmiyor ve bu
aslında korkunç utanç verici bir
rakamdır Türkiye için. Şimdi
aynı nüfusa sahip İngiltere’den
örnek verelim. Tiyatro seyircisi
futbol seyircisinden fazladır ki
İngiltere futbolun beşiğidir.
Futbol çok popülerdir. Buna
rağmen tiyatro seyircisi futbol
seyircisinden fazladır. Neden?
Sebep seyircinin tiyatroya gitme
alışkanlığını elde etmemiş
olması, ettirilmemiş olması.
Seyircinin tiyatroya gitme gibi
bir alışkanlığı yok. Seyirci
televizyon seyrediyor.
Bu alışkanlık nerede elde
ediliyor?
Şimdi mesela İngiltere’de
ediniliyor. İlkokuldan beri
çocuklar tiyatroya gittikleri
için, tiyatroyla iç içe
yaşadıkları için, derslerini
bile tiyatroyla oyunculukla
eğitimi bir potada
eritebildikleri için... Mesela
bugün İngiltere’de “tiyatroları
kapatıyoruz tiyatro yasak”
deseniz İngiltere ayağa kalkar.
Ama aynı cümleyi Türkiye’de
kursak herhangi bir şey olur mu
sizce? Hiçbir şey olmaz, kimse
ayağa kalkmaz, “Tiyatroları niye
kapatıyorsunuz?” demez. Bu artık
hayatın parçası haline gelmiş
İngiltere için. Bunun tabii ki
ekonomik koşullarla da doğru
orantılı bir bağlantısı mutlaka
var. yani bugün ayda 600 milyon
ile yaşamaya çalışan bir adama
“niye tiyatroya gitmiyorsun?”
diye soramayız döverler. Önce
yiyeceksiniz, içeceksiniz,
barınacaksınız sonra da “Ben
kültürüme kendime şu parayı
ayırdım” diye ya tiyatroyu
seçeceksiniz, ya bir sergiye
gideceksiniz ya başka bir şey
yapacaksınız. Ama şu da var ;
elli bin kişilik Fenerbahçe
stadı her maçta dolarken, şimdi
burada ben kendime soruyorum.
Biletlerin en ucuzu 50 milyon
lira 200-300 milyon liraya kadar
bilet var, 50 bin kişi her maçta
nasıl doluyor? Yani buraya
gidenler mutlaka aylık geliri
2-3 milyarın üzerinde olan
insanlar mı? Hayır, ben öyle
olmadığını biliyorum. Onlar 50
milyonu nereden buluyor, nereden
fedakarlık edip de o futbol
maçına illaki gidiyorlar...
Sanat -tiyatro gereksinimi bir
kültür meselesi bir birikim ve
hayata farklı bir pencereden
bakabilmenin çocukluktan
itibaren oluşturulmuş bir eğitim
süreci.
Türkiye’nin son 25 yılına
ilişkin neler söylersiniz,
farklı bir kültürel şekillenme
yaşadı toplum bunun sanata
yansımasını nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Kenan Evren gibi bir bela 26 yıl
önce Türkiye’nin başına geldiği
için. Şimdi o bir dönüm
noktasıydı. 12 Eylül, hepimizin
bildiği. Oradan itibaren artık
bir defa yeni nesil apolitize
edildi, kültürden
uzaklaştırıldı. Hepimizin
bildiği şeyleri tekrar
etmeyeceğim ve bunda başarıya
ulaştılar. Ne yazık ki
başardılar! 25 yıl içinde bir
nesli yok etmeyi başardılar.
Türkiye’deki tiyatronun bugün
geldiği nokta. Siyasi iktidarın
özel tiyatrolara ödenen parayı
iç etmesi konusuna gelirsek …
Özel tiyatrolar kapansa,
-hükümetin istediği biraz bu-,
hoşlarına gidecek zaten. Keşke
tiyatro olmasa. Tiyatro çok
umurlarında değil. Çünkü şöyle
bir gerçek de var mesela Diyanet
İşleri’nin bütçesi, Türkiye’deki
İç İşleri, Dış İşleri, Kültür
Bakanlığı’nın hepsinden çok daha
fazladır. Böyle bir ülkede,
bunun hala kimse tarafından
sorgulanmadığı bir ülkede, bunun
cevabının aranmadığı bir ülkede,
yarın –başta da söylediğim gibi-
bir kanun çıkarıp tiyatroları
kapatsalar, kimsenin kılı
kıpırdamaz. Ve nasıl bir nesil
yetiştirdiklerinin, bu toplumun
nelere gebe olduğunun hiç
farkında olmadan bile bile
intihar edeler. Şimdi hükümetin
bakış açısı bu, toplumdan da bir
tepki yok, bunu kim yapacak? Çok
küçük bir azınlık. Tiyatroyla
uğraşan insanlar bir, ikincisi
tiyatroyla uğraşan insanları
yakından takip eden çok küçük
bir azınlık olan seyirci. Yani
250 bin kişiden söz ediyoruz.
Çok küçük bir rakamdan. Kaldı ki
ben Türkiye’de yazarın da,
oyunun da, oyuncunun da,
yönetmenin de, tasarımcının da
-daha sayabilirim- yeteneğinden
hiçbir zaman şüphe etmedim.
Dünyanın tüm oyuncuları ile boy
ölçüşecek kadar yeteneğe sahibiz
biz. Ama nicelik olarak çok az,
çok az kişi. Bugün Türkiye’de
1000-1500 tane oyuncu varsa;
aynı nüfusa sahip İngiltere’de
20 bin tane var. Böyle bir
kıyaslama yapıldığında durumun
ne kadar vahim olduğu gözler
önüne serilmiş oluyor. Ve
hükümet politikası da bu yönde
olduğu sürece hiç kimse bunu
(çünkü militarist toplumlarda
biz biraz da başkaları yapsın
isteriz, kendimiz için değil de,
demokrasiyi yanlış anladığımız
için, “birilerini seçtik işte
onlar yapsın, yapmıyorlarsa da
vardır bir bildikleri babaların”
diye düşündüğümüz için)...
Maalesef çok parlak değil durum.
Ama umudumuzu kaybettiğimiz an,
bizim öldüğümüz andır. Bunun
için umudumuzu asla kaybetmeyip
doğru bildiğimizi yapmaya devam
edeceğiz. Devlet yardım etmiş
etmemiş...
Devletin görevidir bu. Sanata
kültüre destek olmak asal
görevidir. Bana yol yapmak
zorunda olduğu gibi, evimde su
akıtmak zorunda olduğu gibi
sanata da kültüre de destek
vermek zorundadır. Benim vergim,
benim param, sizin paranız,
bizim paramız. Bizim paramızla
yapılıyor bu işler. Yani bana
bir şey bahşetmiyorlar. Mesela
biz bu salonu yaparken kimseden
beş kuruş destek almadık. Biz
aslında devletin yapması gereken
işi yaptık. Yani başka
ülkelerde, gelişmiş ülkelerde,
oyuncular, tiyatrocular, kalkıp
“hadi kendimize bir tiyatro
binası yapalım” demezler. Böyle
bir ihtiyaç yoktur çünkü tiyatro
binaları vardır zaten. Ama
eğitimin skandal olduğu,
sağlığın, adaletin skandal
olduğu bir ülkede; kültür de
skandal olmuş hiç şaşırtıcı
değil.
Tiyatrolarda bir yandan
seyirci ve ekonomik sıkıntı
yaşanıldığı söyleniyor diğer
yanda da kimi gruplar
anlaşılmaz, soyut ve seçkin bir
deneysellik çabası ile hem
toplumdan hem de seyirciden
uzaklaşıyorlar. Uzun yıllar
İngiltere’de yaşamış bir aktör
olarak bu deneyselliğe
yaklaşımınız nedir?
Buna ressam olmadan Picasso
olmak sendromu diyorum. Şimdi
Picasso’yu bir yuvarlak bir
nokta zannettikleri için bunlar,
“biz hadi ressam olalım ama
Picasso’dan başlayalım” diyorlar
ama Picasso’nun sonundan
başlıyorlar. Yani Picasso’nun
kübizminden. Picasso salak
mıydı? Picasso’nun sen hiç
klasiklerini görmedin mi be
kardeşim? Picasso’nun sen
natürmortunu, portresini hiç
görmedin mi? Picasso 30 yıl
çizdikten sonra bir gün dedi ki:
“Ben 5 yaşındaki çocuğun
saflığına ulaşmak istiyorum.”
Sonra çıktı Kübizm ortaya.
Picasso Kübizm’i bir tarafından
uydurmadı ki! Ama sen ressam
olmaya karar verip Picasso’nun
kübizminden çizmeye başlarsan, e
be kardeşim süreç diye bir şeyi
hiç mi düşünmüyorsun? Hiç mi
aklına gelmedi basite ulaşmak
aslında en zor şeydir. Basite
öyle ‘basit’çe ulaşılmaz. Basite
ulaşmak için önce kırk yıl
düzgün odun keseceksin. “Bunu
hiç kimse söylemedi mi
kardeşim?” diyorum ben bu sözde
deneysel tiyatro yaptığını
zanneden arkadaşlarıma.
Oyunculuğun, oyun yazarlığının,
yönetmenliğin gerektirdiği temel
şeyleri daha yapmadan, ben
tiyatro yapıyorum adına çıkıp
“Ben şimdi sana bir şey
yapacağım sen de nasıl
anlamayacaksın” diyerek sahneye
bir şey konmaz. E güzel kardeşim
niye yapıyorsun bunu, ben
anlamayım diye mi? Bir de ben
niçin kendimi kötü hissediyorum
seni seyrederken? Çünkü ben eğer
bu konularda biraz daha az
birikimi olan bir seyirciysem,
ister istemez şunu düşüneceğim:
“Hay allah bunlar orada bir şey
yapıyor, ben anlamadım!” Ben
anlamak için buradayım beni niye
küçük düşürüyorsun?! Ben sana ne
yaptım? Ben kendimi küçük
hissediyorum, “onlar anlamıştır
bir şey söylemeyeyim benim
cahilliğim ortaya çıkacak” diye
insanı sebebi anlaşılmaz bir
şeye sokma sonucuna ulaşıyorlar
yaptıkları işlerle. Ben bunların
örneklerini İngiltere’de de çok
izledim. Ama İngiltere’de bir
özgürlüğüm var, ben bağıra
çağıra çıkıyorum salondan, terk
ediyorum orayı. Ve seyircilerin
de bu salonu terk etme hakkını
hep saklı tutarak girmesini
öğütlüyorum. Çünkü yapılan bir
işle seyirci arasında çok ciddi
bir akit vardır.
Ben bir iddiada bulunuyorum oyun
sahnelerken; 2 saat buraya
gireceksiniz ben size sahneden
öyle bir şey yapacağım ki siz
artık buradan farklı bir insan
olarak çıkacaksınız. Daha önce
olmayan, var olan soruların
altını çizerek ya da yeni
sorular ekleyerek beyin
kıvrımlarınıza soru işaretleri
takarak ben sizi buradan
yollayacağım diye bir akit
imzalıyorum. Bu çok ciddi bir
iddiadır. Eğer bu iddiayı
taşımıyorsan, sahnede işin ne be
adam?! 200 kişiyi sen evinden
yurdundan edip, yollara döküp,
tiyatro salonuna getiriyorsun.
Bir de bilet parası alıyorsun.
Bu çok ciddi bir sorumluluk. Sen
bunun sorumluluğunu taşımadan
nasıl çıkarsın sahneye? Hiç
titremez misin? Hiç
heyecanlanmaz mısın? Yahu bu
kadar insan gelmiş benden bir
şey bekliyor ve ben onlara söz
vermişim bu biletleri satarken.
Neyse bu işin başka bir tarafı
ama “Ben burada böyle bir şey
denemek istiyorum, siz de bana
verin bir 50’şer lira görün
beni. Bakalım ben ne soyutladım,
hadi bakalım!” Bu nedir ya ben
bunu anlamıyorum! Bunun adına
bir şeyi hoş gösterme, doğru
gösterme denir. Seyircisinin
bile anlamadığı “deneysel
tiyatro” gibi bir başlık atıp...
Kardeşim git evinde dene benim
önümde deneme!
Şehir Tiyatroları’nın bilet
ücretlerinde indirim yapmasını
nasıl yorumluyorsunuz?
Sonuç olarak seyirciyi “bakın
nasıl ucuzlattık” diye bir
yerden vurmaktansa yapılan işi
doğru dürüst yapmayı, tüm
samimiyetiyle yapmayı
kendilerine görev edinseler daha
iyi olur. Bilet fiyatlarını 1
lira yaparak seyirciyi
artıramazsın. Doğru düzgün
yapılan etkinliklere geliyor
seyirci. Sana 5 liraya gelmeyen
seyirci, Oyun Atölyesi’ne niye
geliyor? Bunu estetik, nitelik
ve sahne performansı olarak
sorguladılar mı acaba? Niye 30
mislini veriyor da buraya
geliyor? Biz hem nitelikli oyun
üretme çabasındayız hem de bu
tiyatronun yaşaması için gerekli
her türlü mali, sanatsal ve
seyirci potansiyeli ile ilgili
tedbiri alıyoruz. Şehir
Tiyatroları’nın ücret indirimi,
bizi tedirgin etmez yalnız, hem
nitelikli hem de ucuz iş yapmak
çok zor artık. Tiyatronun
maliyeti çok yüksek. Şehir
Tiyatroları devletin bütçesi ile
yaşıyor ve üretiyor. Daha
nitelikli işler yapmaları lazım
seyirci böyle oluşur, yoksa hem
kalitesiz iş yapacaksın hem de
ücretsiz gibi bir fiyatla
kamuoyuna çıkacaksın bunun
tiyatroya da sanata da sanatçıya
da kısa ve uzun vadede bir
yararı olamaz.
Son yıllarda Tiyatro sanatına
yönelik bir öteleme ve
gereksizleştirme gibi
yaklaşımlar oldu,’tiyatro
miadını doldurmuş bir sanattır
vs’ ne diyorsunuz?
Şunun farkında değiller. Tiyatro
insanlık var olduğundan beri var
ve insan varsa tiyatro da var
olacak. Hem de teknolojinin çok
da ilerlediği dönemde daha fazla
ihtiyaç olacak. Çünkü o saflığı,
o insan insana iletişimi artık
başka hiçbir şeyde bulamadığımız
zaman anlayacağız ki tiyatro
aslında kendimizi tanıdığımız,
ilişkide olduğumuz insanları
tanıdığımız, dünyayı
tanıdığımız, evreni tanıdığımız
yerlerden biridir. Mesela, ben
kendi adıma söyleyeyim ben
kendimi ve insanları tanımak
için tiyatro yapıyorum ve
insanları tanıyacak başka bir
yöntem ben bilmiyorum.
Bunun için boş laf onlar, ben
gülüp geçiyorum söylenenlere...
OYUN ATÖLYESİ
Oyun Atölyesi Türkiye tiyatro
ortamında hangi boşluğu
dolduruyor?
Oyun Atölyesi’nin Türk
tiyatrosunun neresinde olduğu
açıkçası Oyun Atölyesi’nin hiç
umurunda değil. Oyun Atölyesi
tüm samimiyetiyle doğru güzel
işler yapmaya çalışıyor. Onu
Türk tiyatrosunun neresine
koyacağını ancak seyirci karar
verir. “Oyun Atölyesi’nde bir
oyun varsa mutlaka iyidir
gidin.” diye bir söylem
gelişirse bu bizim en büyük
başarımızdır. Yoksa Oyun
Atölyesi herhangi bir yerle,
herhangi bir tiyatroyla,
herhangi bir bireyle yarış
halinde değil. Sadece yaptığımız
işle kurulacak bir şey.
Haluk Bilginer tiyatroyu
kurarken hangi hedefleri vardı?
Hep beraber tiyatro yapmaktan
hoşlanan, tiyatro yapmaya
sevdalı insanlara bir ortam
yaratmak. Bu kadar basit. Bu
ortamı yarattık ve iyi ki
yaratmışız. Şimdi burada 52 kişi
böyle bir ortamda çalışıyor,
tiyatro yapıyor, birbiriyle
ilişki içinde, yeni şeyler
üretiyor, yeni şeyler yapıyor.
Onlarca başka tiyatro geliyor.
Başta bize “ Deli misiniz?” diye
soranlar oldu, delilik buysa
evet deliyim. Bunu yatırım
zannettiler. Ne yapsaydık,
parayı harcayacak daha iyi bir
yer, daha iyi bir şey
düşünemedik.
önceki
sayfa |