www.gazeteodtulu.com 11.04.2007

Eda Özdek

Oyun Atölyesi’nde “Oynamayı” Yasaklayan Adam:

Haluk Bilginer

Oyun Atölyesi’nde yapılacak bir röportaja oyunsuz gitmemiz düşünülemezdi bile.

Röportajdan önce basit bir oyun tasarladık “oyuncu”nun karşısına çıkmak için.

Hain planımıza göre Haluk Bilginer, önüne açmış olduğumuz, her grupta farklı sorularının olduğu altışar kartlık üç renkten birini seçecekti.

Daha sonra da yanımızda getirmiş olduğumuz civalı zarımızı atacak ve hep altı geldiği için röportaj üç soru sonra tıkanacaktı!

Ama Oyun Atölyesi’ndeydik.

Haliyle etrafta bizden başka “oyunsever”lerin de olmasına şaşırmamak gerekirdi.

İşte bizim öngöremediğimiz de bu oldu!

Haluk Bilginer röportaja tedbirli gelmişti. Cebinden kendi zarını çıkardı ve bize bakıp:

“Kumar oynayacağız ha! Hayat kumarı… Sevdim bu işi...”  dedi. 

Şaşkına dönen ekibimizin yapabileceği tek şey kalmıştı:

Röportajı başlatmak...

Sorulara bakmanız yasak. Atın zarınızı başlayalım...

Atıyorummm... İki geldi. Kırmızı olsun bakalım.

Hadi bakalım. Şeytanınız bol olsun!

Kırmızı 2:

Özel tiyatro sahipleri, seyircinin eskisi gibi nitelikli olmadığını bu nedenle daha eğlenceli oyunlar hazırlamanın gerektiğini hatta oyunlarda manken kullanmanın faydalı olabileceğini iddia ediyorlar seyircinin dikkatini çekebilmek için. Oyun Atölyesi ise bunların hiçbirini yapmadığı halde her akşam dolu koltuklara oynuyor. Seyirci iddia edildiği gibi aptallaştı mı gerçekten?

Onlar böyle bir şey iddia ediyorlar mı henüz bilmiyorum ama yaptıklarıyla söyledikleri farklıdır. Tam tersi seyirciler aptallaşmadı. Aptallaşsa aptallaşsa tiyatrocular aptallaşmıştır. Seyircinin aptallaşması gibi bir şey asla söz konusu değil. Tam tersi, seyirciyi eskisi gibi aldatmak iyice zorlaştı. Seyirci sizden samimiyet bekliyor, seyirci sizden becerisi olan insanlar bekliyor. Seyirci sahnede insan bekliyor, sahnede aktör görmekten nefret ediyor. Ben nefret ediyorum mesela. Aktör gördüm mü terk ederim orayı. Aktörün ne işi var sahnede? Aktörlük yapacaksa gitsin kantinde yapsın. “Bana çay getir, kardeşimmm!” falan desin. İnsana benzemeyen bir takım yaratıklar dolaşırsa sahnede, seyirci de gelmez tabii. Dolayısıyla demeliyiz ki “seyirci akıllıdır”. Hatta tiyatroculardan daha da akıllıdır. Bu yüzden asıl, tiyatrocuların seyircinin akıl seviyesine ulaşması gerekiyor bir şeyler yapabilmeleri için. Samimiyet anahtar kelime anlayacağınız. 

Nerede benim zarım! Mavi diyelim bu kez. Üç geldi.

Mavi 3:

Türkiye’nin üç büyük şehri çok önemli yıllarınıza tanıklık etti ve hem İzmir’i hem de İstanbul’u o yılları defalarca anarak onore ettiniz ama Ankara biraz eksik kaldı. Ankara’yı anlatın bize biraz.

Ankara benim öğrenciliğimin geçtiği yer. Ben 5 yıl orada okudum, 72–77 arası. Ankara’yı o açıdan çok severim. Ankara’nın tiyatro seyircisi biraz daha geçmişi olan, altyapısı olan bir seyircidir. Diğerlerine oranla biraz daha tiyatroya gitme alışkanlığı olan bir şehirdir. Bunun da birçok nedeni var. Ankara, üniversite ve memur şehri diye anılır ya. Türkiye’de tiyatroyu takip edenler de ya öğrenciler ya da sanata bütçe ayırabilecek duyarlılığı olan ya da kendini böyle beslemek isteyen orta gelirli bir kitledir. Sadece para değil mesele. Mesela kriz olduğu zaman önce sanat etkilenir çünkü sanat takipçileri zaten orta ya da dar gelirli insanlardır. Zengin olanı çok etkilemez bu kriz. Zengin tiyatroya gitmez ki. Bunun da sebebi Türkiye’de burjuva sınıfının olmamasıdır. Keşke olsaydı çünkü burjuva kendi kültürüyle gelir. Türkiye’de sanatı takip eden bu kesim olduğu için ve bu kesim Ankara’da yoğunluklu olduğu için Ankara seyircisinin bir tiyatro geçmişi vardır, tiyatroya gitme geleneği vardır İstanbul ve İzmir’e kıyasla. İzmir iyice farklıdır.  Kasabadır aslında İzmir. Kültürü ve alt yapısı -adı şehir de olsa- kasabadır ve kasabalılıktan kurtulamamıştır. İstanbul’u da şehir olarak almak zordur, bir ülke gibidir. Karman çorman İstanbul. Giden de var gitmeyen de, umurunda olan da var olmayan da. Net bir örnek teşkil etmiyor bu nedenle.

Turuncu diyelim bu sefer de. Yine üç geldi.

Turuncu 3

Natürmort çizmeden kübist ressam olamazsınız diyorsunuz ve deneysellikten önce klasik anlamda doğru(düzgün) işler yapmış olmanın gerekliliğinden bahsediyorsunuz. Peki, “Oyun Atölyesi” gibi ülkenin en iyi ekiplerinden biri ne zaman “deneysel” işler için hak görecek kendisinde?
Daha iyi olmak için hep deniyoruz biz! Türkiye’deki sanat ortamı kavram karmaşalarının çok fazla olduğu bir alan. İnsanlar bir şeyi bilmeden, tam kavrayamadan bazı şeylere özenerek bir sanat dalında icraata giderlerse, bu, temelinden yoksun olduğu için, kökü olmadığı için; yapay, yama ve kabuk kalmak zorunda. Dünya da Rock moda oldu diye Türkçe Rockblues yapmaya kalkarsanız olmuyor işte. Biz türkü çığırınca oluyor. Alt yapımızda kültürümüzde var türkü ama söyleyemeyiz ki. Blues’un çıktığı yer farklı, pamuk işçilerinin ağıtıdır o başka memleketlerde. Bizim alakamız yok. Biz sadece taklit edebiliriz. Ama samimi ve içten gelen bir şey olmadığı için hep yama durur. Yama olmaya mahkûmdur. Kırmızı diyorum... Altı geldi bak!

Kırmızı 6:
Oyun Atölyesi’nin dikkat çeken özelliklerinden biri de “star selamı” yerine “işte budur” dedirtecek kolektif bir selamlama şekli kullanması. Kendinizi sahnedeki diğer oyuncularla eşit görme mütevazılıği diyebilir miyiz bunun için? Yoksa bu da Eiffel’in tepesinde fark ettiğiniz yükseklik korkunuzun sahneye yansıması mı?

Ohohooo. (Kahkahalar atılıyor burada yine) Hayır, tiyatro kolektif bir iştir tabi ki. Bir şeyi yapıp bitirdikten sonra seyirciye Oyun Atölyesi selamı veririz öncelikle. Sonra çıkar normal selamımızı veririz, teşekkür ederiz alkışladıkları için. Ben sevmiyorum mesela: Bazı oyunlarda selam oyundan uzun sürer. Tek tek gelirler, üç kişi gelirler, beş kişi gelirler falan. Orada hep bir yapaylık sezmişimdir. Hep samimiyetsizlik sezmişimdir. O yüzden biz böyle yapmamaya özen gösteriyoruz.

6 attım kardeşimmm yine! Şansım yaver gidiyor bak. Mavi olsun hadi.

Mavi 6:
Kokoreç ve midyeyle aranız nasıl?

(Gülüyor) Çok severim. Özellikle İzmir midyesini. Kokoreci de çok severim.

Avrupa Birliği’ne girdiğimizde yasaklanacak diyorlar. Londra’ya dönmeyi düşünür müsünüz o zaman?

Asla dönmem Londra’ya! Şaka bir yana, kokoreç yasaklanacak diye bir şey yok. Niye yasaklansın? Fakat bizim halkımız, sağ olsun abartmayı çok sever. Hayır, güzel kardeşim hiç bir şey yasaklanmayacak. Sadece bütün bunların daha sağlıklı ortamlarda, insanlara yakışır bir şekilde yapılması ve yenilmesi sağlanacak. Yoksa kokoreci kim yasaklayabilir? Kime ne canım? Yok böyle bir şey!

Kırmızı olsun bakalım... Bir. 

Kırmızı 1:

Tiyatroyla ilgilenen hemen herkes tiyatro aşığı olduğunu iddia etmekle birlikte, televizyon ve sinemadan büyük paralar kazanan oyuncuların neredeyse hiçbirinin tiyatroya yatırım yapmadığını görüyoruz. Başka bir “Oyun Atölyesi” yok yani memlekette. Nedir bu tutarsızlık? Samimiyetsizlik mi yoksa fırsat yakalayamamak mı?

Samimiyetsizlik kesinlikle! Aslında bu sorunu muhattabı ben değilim. Keşke “Niye yapmadın?” diye bazılarına sorabilseniz. “İmkânın vardı da niye yapmadın?” diye sorsanız da ben de bilsem yanıtını. Bilmiyorum ben de çünkü.

 Oyun Atölyesi’ni kurarken yaşadıklarınızdan yol alarak cevaplasak belki onlar da bir şeyler anlar bu yolla.

5 saatiniz var mı? Her yıla 1 saat. Çok şey yaşadık tabii. Olumsuzluklar, engeller... Olsun ama. Bunu “Vay biz ne zorluklar çektik!” edebiyatı olsun diye söylemiyorum. Çünkü kimse bizi zorlamadı, kimse sopayla peşimizden kovalamadı tiyatro yapın diye. Seve seve yaptık. Hatta ben şöyle bir örnek veriyorum bana “Keşke İngiltere’de kalsaydınız” dendiğinde: İngiltere’de kalsaydım -bir paradoks gibi gözükse de- Oyun Atölyesi gibi bir yeri oluşturmak için imkânım olmayacaktı. İngiltere’de tiyatro kurmak zorunda değildir bir aktör, tiyatro zaten vardır. Aslında negatif bir durum, bir ülkede tiyatro olmaması ve aktörün tiyatro yapma çabası içine girmesi. Ama bu öyle büyük bir zevkti ki orada kalsaydım bu zevkten mahrum olacaktım. İyi ki de dönmüşüm, burayı da yapmışım. Beş sene öncesine de gitsek yine aynı şeyi yapardım. İstenince yapılabiliyor yani. Biz buraya başladığımızda cebimizde para da yoktu. Ben ne devletten, ne özel bir kuruluştan para da almadım. Her çocuk kendi kısmetiyle doğar denir ya, burası da kendi kısmetiyle doğdu.

Turuncudan gelsin bakalım. Bir yine...

Turuncu 1:
Her yıl bir Shakespeare oyunu sergileyeceğinizi belirtiyorsunuz. Önce Othello ardından da Atinalı Timon ve Hırçın Kız girdi repertuarınıza. Sıradakini öğrenmek için erken mi henüz?

Henüz erken, biz de bilmiyoruz. Ama olacak mutlaka. Daha yapacak çok Shakespeare var, her yıl bir tane yapmak istiyoruz. Ben üç tanenin birinde oynayabildim ancak. Hepsinde oynayamam doğal olarak. Benim de oynayabileceğim Kral Lear var Richard var mesela, Macbeth de olabilir.

 Maviden alayım bir soru, yine altı geldi ama. Tekrar atalım... Dört.

Mavi 4:

İyi bir oyuncu olmak istiyorsanız hedefleriniz olmalı, bir yönetmenle görüşmeye gittiğinizde Oscar ödül törenindeki konuşma metninizi cebinde tutmalısınız” diyorsunuz. Haluk Bilginer Oscar töreninde kime teşekkür edecek ve kime küfredecek?

(Yine kahkahalar) Onu bir röportajda örnek olarak vermiştim. Halâ aynı şekilde düşünüyorum. 80 yılında İngiltere’de oyunculuğa başladığımdan beri her gittiğim odditionda (seçmede) eğer Oscar tören konuşmanızı kafanızda hazırlamadıysanız olmaz bu iş derken şunu kastediyorum: Hayallerinizi hep büyük tutun yani hep daha iyisini isteyin. Bunun sonu yok. Ben biliyorum ki en iyi oyunumu oynayamadan öleceğim. Oynayamayacağım hiçbir zaman. Ömür yetmez, ömür 2 kat fazla olsa da yetmez. Hep daha iyisi var. “Ben bittim, oldum” diyemezsiniz sanatta. Hayali ve ufku geniş tutmak açısından, hep daha iyisini yapabilecek enerjiyi kendinde bulabilmek açısından söylediğim bir şeydi bu.

Kime teşekkür edeceğinizi söylemediniz?

Küfredecek çok insan var da, törendekilerin onunla ilgileneceğini sanmıyorum. (Güler) Kime teşekkür edeceğimi de şu anda bilmiyorum açıkçası.

Maviler güzelmiş, hadi yine mavi olsun! İki.

Mavi 2:
İleri oyunculuk için “şizofreni”dir diyebilir miyiz? Mesela sizi kendinize getirecek alkış seremonisi olmasa oyunun sonunda “Timon” olarak çıkar mıydınız Kadıköy sokaklarına?

Asla. Yalancıdır bunu söyleyen. Ben rolümün etkisi altında kalıyorum diyen ya yalan söylüyordur ya da ağır hastadır. Derhal hastaneye kapatılıp, psikolojik tedavi görmesi lazımdır... Başka bir şık yok. Utanmadan bunu söylüyorsa bir aktör, bilin ki yalancıdır. Yok öyle bir şey. Bilinçli şizofreni ilginç bir tanımdır, bunu birkaç yerde kullandım. Çünkü siz Haluk olduğunuzun farkındasınız ama çıkıp Timon’u oynuyorsunuz ya da tanrıyı oynuyorsunuz. Bak, tanrıyı oynuyorsunuz derken iyi bir örnek oluştu. Şimdi ben rolümün etkisinde kalırsam, tanrıdan sonra ne yapacağım? Jan Dark'da tanrıyı oynuyorum, ne yapacağım ben şimdi? Yalancı bir aktör olsaydım ve deseydim ki “Ben rolümün etkisinde kalıyorum”, demez miydiniz bana “Hocam tanrıyı oynuyorsun, ne yaptın sen?” Ben rolümün etkisinde kalıp, oyundan sonra tanrı olarak mı dolaşacağım? Ne kadar yalancılar değil mi? Yani şu oyunculuğu, aslında sanatı, gerçekten temizlediğiniz zaman işin gerçeği, hakikisi ortaya çıkıyor. Ama biz çok seviyoruz böyle “Ay rolümün etkisinde kaldım, ay şöyle, ay böyle” demeyi. Yok altı ay şunu inceledim, bunu inceledim. Ben ne yaptım? Kalkıp tanrıyı mı inceledim altı ay? Senin mesleğin oyunculuk değil o zaman. Sen her yaptığının etkisinde kalacaksan, sahnede katili oynarken kalkıp birini mi öldüreceksin her gece? Sen salaksın o zaman aktör değil. Adi yalancı bunlar.

Kırmızı gelsin, hazır kızmışken bu soru iyi gider. (Gülmeler) 5.

Soruları çözdünüz demek!

Kırmızı 5:

Cihangir Cumhuriyeti’nden kaçındığınızı söylerken Ayşe teyze ve Ahmet amcaya ne kadar ulaşabiliyorsunuz?

Ben Cihangir’den kaçmıyorum ama Cihangir Cumhuriyeti’ne tiyatro yapmadığımızı söylüyorum. Cihangir Cumhuriyeti’nden kastım da İstanbul'daki o sanat entelejansı.  Kendi başlarına bir şeyleri değerlendirip yeni önermeler sunuyorlar. Benim için önemli olan şu: Tiyatro için söylenmiş bir sözü eğer sahnede kullanmak istiyorsam, bunu Ayşe teyze Ahmet amca anlasın diye yapıyorum. Yoksa ben tiyatro yaparken girişte “Bakayım sen yeterince entelektüel misin, kültürlü müsün, bu oyunu anlayacak mısın?” diye sorgulayamam. Ben herkese tiyatro yapıyorum ama herkese yaptığım tiyatro Shakespeare adında bir dahi tarafında yazılmış, ben ne yapayım? Dahi oradaki Mary teyze John amca anlasın diye yazmış. Oradaki Londra'nın Cihangir'ine yazmamış oyununu. O yüzden Ayşe teyzeyle Ahmet amcaya yapıyoruz. ama tabii ki onların dışında Cihangir’den biri gelse daha fazla şey anlayabilir, varsa hakiki bilgisi ve kültürü. Ben sahneye çıkıp “Bakın şimdi bir şey yapacağım, siz de anlamayacaksınız” dersem ukalanın teki olurum, başka bir şey olamam. Ben sizden daha iyi bilmiyorum ki bir şeyi. Ben size ders mi vereceğim sahneden, aşağılayacak mıyım sizi? “Bakın siz seyircisiniz bir şey anlamazsınız, biz aktörler biliriz” desem, siz de “Bu herhalde bir şey biliyor, ben cahilim” diyeceksiniz anlamış gibi yapacaksınız, beğenmiş gibi yapacaksınız oyunu anlamadığınız için utancınızdan. Seyircide de böyle bir şey var: “Anlamadım” desem ayıp, yanımdaki “salak mısın?” diyebilir. (Gülmeler) Anlamamak en doğal hakkım benim, sen anlatmak zorundasın sahneden. Senin işin bu: Anlatmak. Şaşırtmak değil, aşağılamak değil, ben kimim ki?

Ama sonuçta ulaştığınız Ümraniye’nin değil de Moda’nın Ayşe teyzesi, değil mi yine?

 Tiyatroya gitmeyi seçen, zaman ve bütçe ayırabilen insanlara yapıyoruz bu işi, ister istemez. Yani asgari ücretle yaşayan bir aileye “Neden tiyatroya gitmiyorsun?” desen seni döverler. “Dalga mı geçiyorsun benimle?” derler. İşin dalga geçme boyutunu bir yana bırakıp eğer tiyatroya ayıracak zamanı ve bütçesi olan insanlara anlatabildiysek meramımızı, -ki anlattığımıza inanıyorum. Buraya gelen insanlar bunun somut ispatıdır- doğru yaptığımızı düşünüyorum

Kırmızıya devam.

Kırmızı 3:

Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında bahsettiği enformasyon çılgınlığının olduğu bir dünya var artık yaşadığımız yüzyılda. Sokakta insanların vurulduğu, her köşede dilencilerin olduğu bir dünyadan bahsediyoruz aynı zamanda da. İnsanların kendilerini çevrelerinde olan biten her şeye bu kadar kapattığı bir ortamda sanat eserlerinin etkileyici ve her şeyden önemlisi dönüştürücü olması mümkün mü?

Dönüştürücü değilse sanat değildir zaten, eğlencedir o. Sanatla eğlenceyi nasıl ayıracağız birbirinden? Eğlence de şart. Hepimizin eğlenmeye ihtiyacı ve hakkı var ama bir şeyin eğlence mi sanat mı olduğunu anlamak için kendimize galiba şunu sormamız gerekiyor: Ben bu sanat yapıtıyla karşılaştığımda bana bir şey oldu mu? Değişip dönüştüm mü? Aklımda yen sorular oluştu mu?

Asla mesaj değil, asla verilmiş katı cümleler veya slogan değil. Soru oluştu mu? Ben şuradan çıkarken başka bir insan mıyım artık? Evetse sanat eseri izledim, değilse eğlence izledim. Onun da zararı yok kimseye ama sanatın eğlenceden farkı burada bence: Değiştirip dönüştürmesi. Bunu nasıl yapar? Soru sordurarak. Hele bizim gibi soru sormayı pek sevmeyen, bilmeyen bir topluma çok iyi gelir diye düşünüyorum. Yemeklerden sonra birer tane sanat! (Gülüşmeler)

Mavi istiyorum.(Gülmeler devam ediyor.) İki tane kalmış zaten onlar. Bir numara olsun.

Mavi 1:

Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç oyuncu ve yönetmen kim olurdu?

(Gülüyor) Bilmiyorum ama bizim çocuklardan zımba gibi oyuncular var. Kura çekerim aralarında, hangileri çıkarsa. Onlara da zar attıralım ya da! Yönetmen olarak da şu an bir tek Kemal Aydoğan’ı alırım yanıma, başka kimi alırım bilmiyorum.

Kırmızıları bitirelim bari, kırmızı! Sona 4 kalmış.

Kırmızı 4:
Fuayenizde yazan “bu bina hiçbir devlet ya da özel kurumun yardımı olmadan inşa edilmiştir” yazısı çok hoş, ama aynı zamanda acı da bir deklarasyon. Sitem ettiğiniz birileri mi var bu “yardım” konusunda?

Herkes... Başta devlet. Onun görevini yapıyoruz burada. Devlet benim ona verdiğim parayla bunu yapmak zorunda. Onun işi bu. Devletin yapmadığı şeyi yapıyorum yani. Neden? Bildiğimiz Türkiye yüzünden. Özel kuruluşlar da güya sanata destek olduğunu zanneden, yılda bir kere ödül töreni düzenleyip notunuzu belirleyen, purolarla kokteyl salonlarında boy gösteren insanlar. “Sanata katkılarımız artarak devam edecek” gibi şeyler demeleri samimiyetsiz geliyor bana. Sanata destek olmalarının ya da oluyormuş gibi görünmelerinin amacı şu: Masraftan düşüyorlar bunları artık. Ya da örneğin reklâm veremeyen, reklâm vermesi yasak olan sektörler bunu yapıyor. Efes Pilsen televizyona reklâm verebilse tiyatrolara yardım eder mi zannediyorsunuz? Reklam paraları var nereye sokacaklarını bilemiyorlar. O parayı harcayamıyorlar çünkü. İlaç firmaları da öyle. Reklâmları yasak. Firmalar doktorlara araba alır. Gani para var da ne yapacaklarını bilmiyorlar o parayla. Yoksa kimsenin kara kaşına kara gözüne baktıklarından değil. Doktorlara para akıtacaklarına garibanlara, parası olmayanlara yardım etsinler, ilaç dağıtsınlar, beni sinirlendirmesinler.

(Yine gülüyor)

Son maviyi de açalım bakalım. 5 numara.

Mavi 5:

“Masumiyet” ve “Atinalı Timon”u izleyenler Türk dilinde “orospu” kelimesini kimsenin sizden iyi söyleyemeyeceğini iddia ediyorlar?

Aman ne güzel. (Gülmeler devam ediyor) Teşekkür ederim. Bunu iltifat olarak alıyorum. Küfürün bir dilde çok önemli bir yeri olduğunu düşünenlerdenim. Küfür güzeldir, küfür bir ifade biçimidir. Hele doğru edilirse, doğru yerde kullanılırsa. Bunu Can Yücel çok iyi becerirdi. Edebiyatta da çok severim ben küfürü üslubuyla ve kendi içindeki estetiğiyle kullanıldığı zaman. Ama biz zaman zaman o kadar ikiyüzlü bir toplumuz ki, bir oyunda “siktir!” dediğimiz için salonu terk edenler oldu. Ama kim bu terk edenler? Oranın kaymakamı, valisi, bilmem nesi falan. En önde oturanlar yani! Bre yüzsüz herif, sen sabah akşam, evde ana avrat düz gidiyorsun, sürekli küfreden bir ulussun, ben bilmiyor muyum seni?  Onun için küfürü sevmek lazım. Doğru yerde, doğru zamanda, doğru kişiye edilen küfürün tadına doyum olmaz. Can Yücel’i birine göt dedi diye mahkemeye vermişler, hâkim de sormuş “Beyefendiye niye göt dediniz?” diye. O da cevap vermiş, “Hâkim bey, bizde göte göt derler”. Karar beraat!

Kalanların hepsi de turuncu zaten... 5.

Turuncu 5:

Tiyatronun başka bir devi olan Brecht’ten oyun var mı kafanızda? Ya da Dürrenmatt, Çehov gibi başka yazarlardan? Türk yazarlar mesela. Bir Oğuz Atay, Melih Cevdet yada Aziz Nesin’den bir şeyler örneğin?

Var. Var da, bizde oyun seçerken şöyle bir şey var şimdi: Shakespeare oynamamızın birinci nedeni; çok güzel, tartışılamayacak kadar güzel oyunlar yazmış olmasıdır. İnsan zihninin derinliklerine inip sırlarını çözmüş bir deha var karşımızda, yapacak bir şey yok. Türkiye’de yıllarca ya çekinmiş ya korkmuşlar oynayamamışlar ya “Ulan Shakespeare klasiktir, tavır takınalım” demişler; tuhaf tuhaf tavırlar takınmışlar. Sonunda Shakespeare’i oyun olmaktan çıkarmışlar, insanlar sıkılmış. Hâlbuki seks gibidir, insanı sıkmaz. Shakespeare oynarken insanları sıkarsanız yuh size! Gelelim tekrar nasıl oyun seçtiğimize. Biz sürekli oyun okuyoruz. Okuyoruz aklımıza bir şey takılıyor, o dönemki halimizden bir oyun öyle bir cümle kuruyor ki biz de kurmak istiyoruz o cümleyi. Biz onu sahnede kurmak istiyoruz, “Bu oyunu mutlaka oynamalıyız.” diye düşünüyoruz ve oynuyoruz. Özellikle yazar aramıyoruz. Türk yazar da olsa keşke. Onu da oynasak, ama yetişemedi çok fazla. Bir de şöyle bir sorun var: Eli kalem tutan yazarlar tiyatro yazmak istemiyorlar, çünkü kime ne zaman oynatacakları belli olmuyor, emin değiller. Televizyona yazıp para kazanıyorlar.

Röportajı burada kesip alt kata, kulise iniyoruz çünkü seyirciler gelmeye başlıyor yavaş yavaş. Yarım saat sonra “Jan Dark’ın Öteki Ölümü” başlayacak. Kulise giderken bize bir tabela gösterip bunu bilip bilmediğimizi soruyor Haluk Bilginer. Tabelada yazanlar, kalan sorulardan birine malzeme olmuştu zaten. Oyun Atölyesi’nde oyunbazlık bitmiyordu yani! Deplasmanda olmanın da getirdiği acemiliğimiz yüzünden yine gafil avlanmıştık. Ama altta kalmadık ve bu sefer biz belirledik hangi sorunun sorulacağını!

Turuncu 2:

Oyun Atölyesi’nin kulisinden sahneye girilen koridorun duvarında “oynamak yasaktır” yazılı bir tabela olduğunu duyduk. (Hatta görmüştük bile!) Nedir söylenmek istenen?

“Sahnede aktör görmekten nefret ederim.” dedim ya. Yani aktör çıkıp da “oyyynuyorrr be kardeşim” dedirtiyorsa seyirciye, o yasak bizim tiyatromuzda. Biz sahneye insan olarak girdiğimizden emin olmak istiyoruz. İnsan olarak girersek sahneye, o zaman bir şeyler olabiliyor. Oyun, sözlük tarifi arkanızdaki duvarda yazılı, olmadık şeyleri bir şeye benzetmek değil; o yüzden insan olmak yeterli. İnsan oynar ama böyle oynar bak, oku arkandaki tarifi: “Genellikle itibari kurallara veya fiksiyona dayanan, hiçbir menfaat gütmeyen ve failinin bilincinde kendi kendisinden başka gayesi, sağladığı zevkten başka bir amacı bulunmayan bedensel ve zihinsel faaliyet”. Başka türlüsü yasak! Tam da böyle oynar Oyun Atölyesi!

4 numara sonuncumuz.

Turuncu 4:

Tiyatroda ilgili olduğunuz tek alan oyunculuk mu? Reji ile ilgilenmek örneğin, uzak mı geliyor size?

 Ben tiyatronun sanat yönetmeniyim aynı zamanda. Ama sahnede olmayı çok sevdiğim için salona geçtiğim zaman, yönetmen koltuğuna geçtiğim zaman bile hep sahnede olmak istiyorum. Onun için bu iki iş birbiriyle çelişiyor. Bir de yönetmenliği yönetmen yeteneği, yönetmen kafası olan insanlara bırakmayı yeğliyorum. Herkes kendi bildiği, kendisini yetiştirdiği daha iyi olabileceğini düşündüğü alanlarda çalışmalıdır diye düşünüyorum. Ben oyunculuğu kafama taktığım için oyunculukta ilerlemek istediğim için oyunculuğu tercih ediyorum her zaman. Yönetmek icap ederse yönetirim. Ama hep sahnede olmak isteyeceğimden eminim. Benim seçimim hep oyunculuktan yana.

Bitti mi?

Hayır! Bir “bonus soru”ya hak kazandınız!

Bonus soruya hak kazandım demek. Bravo bana,  bravooo bana, buyurun! (Gülmeler)

Sizce turşu limon suyuyla mı yapılmalıdır sirkeyle mi?

(Kahkahalar) Kesinlikle limon suyuyla yapılmalıdır! Bugün evde bunun muhabbeti vardı, tam cuk oturdu yani, tam cuk oturdu. Evde turşu kuruyorlardı. Dedim ki “bunu limonla yapın”, bir de kaya tuzu aldırdık özellikle, normal tuzla olmasın diye.

Bakmayın öyle, takip etmedik sizi, sadece tesadüf!

Korkulur sizden! Teşekkür ediyorum misafirim olduğunuz için, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Biz teşekkür ediyoruz asıl. İyi oyunlar...

 

 

 

 

 önceki sayfa