|
oyun
atölyesi Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer tarafından Mart 1999
yılında kuruldu.
Daha önce kurucularından oldukları
Tiyatro Stüdyosu'nda
tiyatro faaliyetlerini sürdüren Zuhal Olcay ve Haluk
Bilginer Tiyatro Stüdyosu çatısı altında; Aldatma(Harold
Pinter), Kan Kardeşleri (Willy Russel), Derin Bir
Soluk Al (orj. Adı Gasping-Ben Elton), Çöplük
(Turgay Nar),
Histeri (Terry Johnson), Balkon (Jean Genet)
oyunlarında başrolleri oynadılar.
oyun
atölyesi ilk oyunu olarak Steven Berkoff'un Dolu Düşün
Boş Konuş (Kvetch) adlı oyununu seçti. 6 Ekim 1999
tarihinde Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde oynanmaya başlanan
oyun İstanbul ve Anadolu'da 163 kez oynandı. Türkiye'de ilk
kez oynanan oyunda Zuhal Olcay oynadığı Donna rolüyle
Afife Tiyatro Ödülleri "En İyi Komedi Kadın Oyuncusu",
Avni Dilligil Tiyatro Ödüllerinde de "En İyi Kadın
Oyuncu"
ödüllerini kazandı.
oyun atölyesi inşası öncesi
oyun
atölyesi ikinci sezonuna iki yapımla başladı. İlki Zuhal
Olcay ve Haluk Bilginer'in rollerini paylaştıkları Tom
Kempinski'nin Ayrılış (Seperation) adlı oyunu.
ikincisi de Kemal Aydoğan'ın yazıp yönettiği Son
Gülen İyi Gülermiş
adlı çocuk oyunu.
Tiyatro salonu neden yapmalı?
“biz kahraman değiliz”
Bir gün evde (ya da herhangi bir yerde) oturmuşsunuz (ya da
yatıyorsunuz, ayaktasınız) güneş yok, havada garip bir
sıkıntı var ve içiniz sıkılıyor diye tiyatro salonu yapmaya
kalkışmazsınız herhalde.
Can sıkıntısı değilse ne?
Yine bir gün, bir yerdesiniz... havalar hiç de can sıkıcı gibi
değil... güneş var... hatta diyelim ki Moda burnundasınız...
Aklınıza birden elma düştü ve para kazanmanın yolunu
keşfettiniz... “Moda’da tiyatro açarım ve çok zengin
olurum”. Herhalde değildir değil mi?
Para kazanma hırsı değilse ne?
Bir ülkedesiniz, oranın vatandaşısınız. Tiyatro diye de bir
sanat var, ikibin yıldır. Ama vatandaşı olduğunuz ülkede
tiyatro yokmuş, sanki hiç olmamış gibi davranılıyor. Var
olan tiyatrolar kapanıyor. Ve sizin canınız acıyor; güneş
altında, yağmurda, hava açık ya da kapalı her durumda.
Girişmez misiniz hemen tiyatro yapmaya?
Tiyatro salonu için para harcadık. Yoktan bir şeyi “var”
ettik. Kim? Biz, bireyler. Yapılabilirmiş, yaptık. Biz
bireyler yapabiliyorsak, kamu kurumları ve özel
firmalar sıkıntıya girmeden yapabilirler. Yapmalılar. Neden
yapmıyorlar?
Depremden, yangından, su baskınından korktuğumuz kadar
kültürsüzleşmeden korkmuyor muyuz ne?
Korkmamız gerekir. Ürkmemiz hatta.
Biz kahraman değiliz, korkuyoruz.
Tiyatro salonu nasıl yapmalı?
“biz budala değiliz”
Tiyatro Salonu yapmayı aklından geçirmişlere, geçireceklere
kıssadan hisse öğütler;
Tiyatro yapılacak
bir arsa mı gördünüz?
Aman ha, hemen arkanızı dönüp
hayal mahallini terk edin!
İçinizde bir ses
var ve ayak mı diretiyor?
Uymayın ona!
Ses hala sizi bırakmıyor ve
çağırıyor mu? Hem de çığlık atıyor isteğiniz?
İyi öyleyse, kulak verin ve
dinleyin iyice...
Öncelikle tiyatro yapılacak
arsanın bulunduğu ülkenin dünyanın neresine düştüğünü
öğrenin. Pusula, harita, atlas gibi yön gösterecek bir
aracınız yoksa yüzünüzü aydınlığa çevirin. İçinizdeki ışığın
size
yön
vereceğini düşünüyorsanız yetmez. O ülkenin anatomisini iyice
inceleyin.
Ne mi yapacaksınız?
Örneğin kendine ait para birimi var mı, bir bakın. Kültüre
ayrılan bütçesine, okuryazar oranına, tiyatro salonu sayısı,
tiyatro seyretme alışkanlığı olan insanların genel nüfusa
göre oranına bakın. Örneğin kültüre ayrılan bütçe genel
bütçenin binde üçüyse, tam donanıma sahip tiyatro salonu bir
elin parmaklarıyla sayılacak azlıktaysa, tiyatro seyreden
insan sayısı nüfusun onbinde biriyse daha fazla diretmeyin;
Hemen terk edin. Etmiyor musunuz? Peki inat da bir murattır!
Diyelim inadınızdan vazgeçmediniz, salonu yapacaksınız. Sakın,
sözde “sanata düşkün”, kültür işleriyle uğraşan kişi, kurum,
kuruluş, firma, mevki, merci vb.nin heyecansızlığına yenik
düşmeyin. Destek beklemeyin. Gönül alıcı bir söze mi
gereksinme duydunuz, gözlerinizdeki ışığı yakın. Çünkü bir
“fast food” dükkanının açılışı o mevki ve mercileri çok daha
fazla heyecanlandıracaktır.
Israrlı mısınız hâlâ?
Gözünüzü kararttınız ve bir parça ışık için atıldınız ateşe.
Aman ha dikkat, yanabilirsiniz. Çünkü yeni bir cepheyle
karşı karşıyasınız.
“apartmanın da elektrik panosu çok eskidi, değiştirir misiniz”
“biz oraya yirmi yıldır girmiyoruz, eh biraz pis kokuyor tabi,
orayı da bir temizletir misiniz”,
“bizim balkondaki çamaşır ipi kopmuş, birini gönderin de
değiştirsin” “balkonumu uzatmak istiyorum. Hazır sizde de
malzeme var sevabına bir hallettirin.”
“Logarımız çökmüş, tuvaletler tıkanıyor, bunu da yaptırın”,
cephesi...
İstekler, istekler, istekler...
Ama asıl ürküntü verici cümle henüz kurulmamış olandır.
“yoksa şikayet ederim”
30 yıldır evine, bahçesine, apartmanına, yoluna yani bilcümle
çevresine karşı kaldığı kayıtsızlık sizin varlığınız
üzerinden giderilmeye çalışılacaktır.
Şikayet ederler,
telefonunuza çıkmazlar,
on dakikalık görüşmelerle başlarından savarlar,
fonları yoktur,
kredileri yoktur,
o yıl tiyatro yapımına para ayıramamışlardır,
genel müdürleri yurt dışındadır,
bu yıl kriz olduğu için harcamaları kısmışlardır,
alınterinizle kazandığınız paralarınızı ödemezler, çekleri
karşılıksız çıkar,
falan falan...
Tiyatro dükkân, ticarethane
değildir...
Herhangi bir “dükkân” ile farkını, bir
“ticarethane” olmadığını ısrarla anlatmalısınız, çünkü Kâr
ile rant ile avanta ile ciro ile repo ile borsa ile aklını
bozmuş insanımıza başka türlü yaklaşımların, düşüncelerin,
düşlerin olabileceğine ikna etmelisiniz. Gerçi ne kadar
anlatırsanız anlatın başta anlamayacaklardır. Ancak otuz
yıllık harabeyi yaşanabilir bir ortam haline getirdiğinizde
size ikna olacaklardır. Çünkü ürettiğiniz ışıltının
aynasından kendilerine, harabelerine bakacak çok zamanları
olacaktır.
Tüm bunlardan sonra hala bir tiyatro salonu yapmak ister
miydiniz?
Biz budala değiliz, düşlerimiz var!
Hepimiz için bir tiyatro salonu yaptık
Şimdi koltuğunuza oturun, yaslanın hafifçe arkanıza ve...
perde...
İyi seyirler.
|