|
Radikal Cumartesi 10.02.2007
Pınar Öğünç
Hisli aksiyonda Musa ile
Funda
Ona rol beğendirmek de,
oynadığını beğenmemek de zor.
Onur Ünlü'nün ilk filmi 'Polis',
Haluk Bilginer'i nereden vurdu?
O, Musa Rami olarak nereden
vuracak? Bilginer, oynadığı
karakter kadar meyyal mi
şiddete?
'Tiyatro sevişmedir, sinema ön
sevişme'
'Şiddete meyyalim vallahi
dertten', 16 Şubat'ta vizyona
girecek olan 'Polis'in göbek
adı; ileri gelenler filmin
meramını iyi anlatır diye
seçmişlerdir elbet... Dert de,
şiddet de gani gani. Türlü
açılardan 'tek adam' filmi
'Polis'. Öncelikle senaryoyu
yazan da, yöneten de, filmin
yapımcılarından biri tek adam:
Onur Ünlü. Aforizma potansiyelli
replikler, en trajik sahnelere
sızan ince, zaman zaman absürde
kayan kara mizah, anlatımda
tekrarlarla, ağır ve hızlı
çekimlerle düz şose yolları
kıran ara sokaklar, bir ilk
filmin geniş zamana yayılmış
yoğun çiziktirme mesaisini
gösteriyor. Bir yandan da bir
ilk film olarak şaşırtıyor
insanı. Gerçekten ölmek üzere
olan bir cinayet masası polisi
olan Musa Rami'nin, trajedi,
hesaplaşma, aksiyon, aşk ve
hidayet ara başlıklarıyla tarif
edilebilecek son iki ayının
öyküsü 'Polis'. Kötülerin kâbusu
efsanevi Musa Rami bildiğimiz
polislere benzemiyor, karakterde
biraz ithalat koklayacak
olsanız, anında dibine kadar
yerli falsolu bir kıvırtmayla
buralara dönüyor.
'Polis'i 'tek adam' işi yapan
diğer yanıysa Haluk Bilginer
faktörü. Oyunculuk mahareti
münakaşaya zor mahal veren
Bilginer'in görünmediği sahne
neredeyse yok. Senede en fazla
iki filmde oynayan bir adamın,
rolünü ne kadar sevdiğinin
sağlamasınıysa perde karşısında
yapıyorsunuz zaten.
Haluk Bilginer ve filmde gönlünü
kaptırdığı 23 yaşındaki Funda'yı
oynayan Özgü Namal'ı, 'Polis'le
başlayan, mıntıkaları zorlayıp
oyunculuğa ve hayatta emniyet
şeritlerine uzanan muhabbetlerin
ortasında merdivensiz bıraktık.
Bunlar çıktı...
'Polis' filmi çok fazla bir
adam hikâyesi üzerine kurulu. Bu
tür senaryolar, yatağa
yattığınızda oyuncu olarak
ekstra kâbus katar mı gecenize?
Kesinlikle. Filmin neredeyse her
karesinde varsınız. Tamamen Musa
Rami üzerine her şey. Bu, ekstra
sorumluluk yüklediği gibi, şöyle
bir çekince de getiriyor: Acaba
seyirci bir tek adamın başından
geçenleri izlemekten sıkılır mı?
Ya da daha doğrusu, ben
seyirciyi sıkar mıyım? Ama Onur
(Ünlü) beni bu konuda ikna etti.
Ayda elinize kaç senaryo
ulaşır?
Çok. Hatta espri yaparlar,
Türkiye'de çekilen her film önce
bir Haluk'a uğrar diye. Ya
vakitsizlikten, ya senaryoyu
beğenmediğimden, yılda ancak bir
ya da iki filmde
oynayabiliyorum.
Artık uzmanı olmuşsunuzdur,
nasıl ele verir bir senaryo
kendini?
Daha ilk başta kavrarsınız. Ya
da Onur'un yazdığı gibi
senaryolar, birden vurur sizi.
Nereden vurdu sizi bu
senaryo?
İki yıl önce başka bir
senaryosunu getirdiğinde
tanışmıştım Onur'la ve gerçekten
çok beğenmiştim. Uzun zamandır
okuduğum en iyi senaryo diye
düşünmüştüm. Sonra 'Polis'i
getirdi. İlk okuduğumdan daha da
ilginçti, anlatımı çok farklıydı
çünkü. Alışık olmadığımız tarzda
bir film olacağı çok belliydi.
Aynı sahnenin değişik
diyaloglarla üç defa tekrar
etmesi mesela... Bu şaşırtıcı,
ama eğlendirici de aynı zamanda.
Biz genelde iyiler kazansın,
kötüler kaybetsin, polis bütün
kötülerin hakkından gelsin
isteriz; hayat hiç öyle değil.
Bir film gerçek hayatı
anlatmaya ne kadar muktedirdir?
Filmler gerçek hayatı yansıtmaz,
derdi de bu olmamalı. Tiyatro
için de hayatın aynası derler,
aynası falan değildir, hayattan
daha gerçektir. Hayatta
karşılaşamayacağın şeyleri
görürsün çünkü tiyatroda,
sinemada.
Hatta bir sahnenin üç farklı
diyalogla tekrarı, o ağır ya da
hızlı çekimler; aslında anlatım
ne kadar fantastikleşirse,
gerçek algıya o kadar
yaklaşmıyor mu?
Kesinlikle. Bire bir gerçeklik
çoğunlukla sahtedir, zaten biz
de onu göremeyiz. Sanat, o
göremediğimiz gerçeği
görebilmemiz için vardır.
'İnek de yaşıyor'
İzlediğiniz filmleri bir yana
bırakalım, oynadığınız
filmlerden hayata dair bir şey
öğrendiğinizi hisseder misiniz?
Tabii ki, ben oyunculuğu insanı,
kendimi tanımak için yapıyorum.
İnsanın kendini tanıması zorken,
dünya üzerinde 6 milyar, belki
şimdi 7 milyar insan, 7 milyar
dünya var. Onlardan birini
canlandırırken, 'A, aslında
insan böyle de tepki
verebiliyor' diye bir şey
öğreniyorsunuz. Her defasında
kendinizde beyaz bir sayfa
açarak başlamanız gerekli ama.
Bilerek başlarsanız, ihanet
edersiniz. Aç, kendini bırak, o
gelecek zaten...
Bir yandan da ürkütücü değil
mi? Tanımadığınız bir insanın
içinizden çıkmasına izin
veriyorsunuz, iyi bir
oyuncuysanız, bunu da çok şahane
yapabiliyorsunuz. İnsan 'yalama'
olmaz mı?
Bilinçli şizofreni tabii, ama
güzel bir şey. Fakat etkisinde
kalmamanız gerekli. Rolünün
etkisinde kalanlar yalan
söylüyordur ya da ruh
hastasıdır, hastaneye
yatmalıdır. Rolünüzü oynarsınız,
ama bu sizi yıpratmaz, aksine
ruh dünyanızı zenginleştirir.
Ama kendinizi
bırakabilirseniz... Yetenek
denen şeyin tarifi de bu:
Kendini bırakabilmek. Bir insan
yetenekliyse, kendini
bırakabiliyorsa müzik yapabilir,
ama müzik yerine marangozlukla
tanışsaydı, onu da iyi yapardı.
'Polis' filminin temel cümlesi,
'Bir insanı tabancayla öldürmek
teorik olarak mümkün değildir'.
Zaten fiziken ölmek üzere olan
Musa Rami'nin, hayatta
tabancasız öldürülüşüne tanık
oluyoruz.
Bir yandan da hiç ölmeyecekmiş
gibi yapıyor Musa. Ölmeyecekmiş
gibi 23 yaşındaki bir kıza âşık
oluyor, mafyanın peşine düşüyor.
Fakat çabaladıkça çöküşünü
görüyoruz, kolunu göğsünden
şöyle bir içine sokarsın da ters
yüz edersin ya, ters yüz edilmiş
bir adamla karşılaşıyoruz. Oysa
elinden hiçbir şey kaçmayan
efsanevi Cinayet Masası polisi
Musa Rami o.
Efsanevi bir Cinayet Masası
polisi olarak ne kadar Amerikan
tipi kahraman sayılabilir?
Başta öyle sanılıyor, ama hiç
değil. Kahramanların olduğu
filmler sıkıcıdır. Oyuncu
açısından da öyle, çünkü tek
boyutludurlar.
Hiç hayatta sizi öldürmeye
yeltenen bir darbe aldınız mı?
Henüz değil. Zaman zaman
sendelemişimdir, ama bunlar da
bir tür yaşam aşısı olmuştur.
Çincede felaket ve fırsat tek
kelimeyle ifade edilir. Bazen
felaketler fırsat da olabilir.
Bir de ölüme meyilli giderken
'diriltici darbeler' var...
Onlardan çok oldu hayatımda. Çok
dönemeçli dönemlerim oldu.
Mesela Türkiye'ye gelişim, Oyun
Atölyesi'ni ortaya
çıkarışımız...
Bazen de bir tercih yaparsınız,
birine diriltici, diğerine
öldürücü darbeyi siz vurmuş
olursunuz.
Gerçekten yaşamayı seçtiyseniz,
bunun faturası ağır. Bütün
canlılar var oluyor, inek de
otunu yiyor, uyuyor. Gerçekten
yaşamak diye bir şey varsa risk
alacaksınız. Adrenalin
salgılayacaksınız. Bazı
insanların adrenalini düşüktür,
bir araba gelir çarpar onlara.
'Kızım var diye yaşıyorum'
Filmde bir adam kendisinden
40 yaş küçük bir kıza âşık
oluyor. Bu size inandırıcı
geliyor mu?
Musa Rami'nin aşkı kendince çok
sahici, hakikaten seviyor kızı.
Saadet mümkün mü?
Yok. Hem kendi gelgitleri, hem
de o an yaşadıkları yüzünden.
Ama onların birleşmelerini zor
kılan yaş farkı değil. Çünkü her
şeyiyle sahici bir adam.
Ölüm korkusu arttıkça mı dine
sığınıyor sizce Musa Rami?
Sanmam, bence o 30 yıldır
gidiyordur cuma namazlarına. O
öyle; mütedeyyin bir Müslüman.
Tanrı'ya inanıyor, beş vakit
namaz kılmıyor, ama cami
duvarına kafasını vurup
hesaplaşıyor kendiyle.
Ölüm üzerine düşünme ritminiz
yaş aldıkça nasıl değişti?
Aslında son iki aydır, çocuğum
olduktan sonra değişti. Yaşamayı
artık daha çok, o var diye
istiyorum. O var diye daha
sağlıklı yaşamak istiyorum. Ama
bunun için ne yapıyorsun
derseniz, somut hiçbir şey yok.
Sigarayı bile bırakmadım henüz.
Ama bırakmam gerekiyor,
biliyorum. İnsanın çocuğu olması
işte o 'diriltici
darbelerden'...
Bu filmin akılda kalıcı
laflarından biri de 'Şiddete
meyyalim, vallahi dertten'. Siz
şiddete meyyal misiniz?
Kesinlikle hayır, şiddetle çok
ciddi bir sorunum vardır. Ama
perdede adamı dövüyormuşum gibi
duruyor değil mi? Ben şiddetle
hiç karşılaşmadım. Ne uyguladım,
ne de bana uygulandı.
'Nerede içiyoruz?'
Öfkenizi nasıl
zaptediyorsunuz?
Tiyatro salonu açarak! Oyun
Atölyesi bir öfke sonucu var
olmuştur. Öfke bir enerjidir,
adam da öldürtür, tiyatro salonu
da açtırır. Ben gidip Kültür
Bakanı'na kafa atsaydım daha mı
iyiydi? Kafa atmadan atmaya fark
var. Ya fiziksel olarak iki
kafayı çarpıştırırsınız ya da
bir şey yaparak kafa atarsınız.
Hiç bir insana zarar vermeyi
isteyecek kadar sinirlenmediniz
mi?
Aa sinirlendim, ama içimden hiç
birini öldürmek geçmedi.
En son ne zaman küfrettiniz?
Çok ederim, belki beş dakika
öncedir. Küfürsüz hayat olmaz.
Bir de tabii oyunculuk boşalma
aracı oluyor. Oynarken
bağırıyorum, çağırıyorum,
sonrasında o şekilde öfkelenmeme
gerek kalmıyor. Pırıl pırıl
çıkıyorum, 'Nerede içiyoruz?'
diye soruyorum...
Çok güzel bir günbatımı
görseniz fotoğrafını çeker
misiniz?
Kafamda çekerim. Fotoğraf
makinesi aramam. Tiyatro
yapmamın da nedeni bu. Fiziksel
bir izden daha fazlasını
bırakıyoruz biz insanların
kafasında, beyin kıvrımlarında.
Bu kolay unutulmaz. Siz ilk
öpüşmenizi unutabilir misiniz?
İlk öpüşmenizde o esnada
fotoğraf çektirmiş miydiniz?
Kızınızın fotoğrafını çekiyor
musunuz?
Aa, onu çok çekiyorum. Cep
telefonumun da duvar kâğıdı,
arada bir özleyip bakıyorum ona.
Tiyatronun modası geçti
diyenlere ne diyorsunuz?
Ne zaman sevişmenin modası
geçer, tiyatronun da o zaman
modası geçer. Çünkü muadili yok.
Tiyatro oyunculuğu sevişmeye
benziyorsa, sinema ne?
Ön sevişme... Çünkü asıl sevişme
film bittikten, seyirci
izledikten sonra başlıyor. Ben
aradan çekilmiş oluyorum o
zaman, özel hayatınıza karışmam,
ne yaparsanız yapın diyorum.
önceki
sayfa |