|
Tempo
03.01.2008
Arda USKAN
HALUK BİLGİNER
" Miki Fare'yi oynasaydım
ne soracaklardı? "
Dizileriyle, sinema ve
reklam filmleriyle, dublaj
sanatçılığıyla yaşamımızı
gizliden gizliye ele
geçirmişti Haluk Bilginer.
Ama tiyatro sahnesinde
bambaşka bir insan. Onunla
söyleşi yapmak için
asistanını aradığım zaman,
önce 'Evlilikte Ufak Tefek
Cinayetler' adlı oyununu
izlemem gerektiğini iletti
bana. Bir-iki küçük şartı
daha vardı. Onları da
aşağıdaki satırlarda
okuyacaksınız. Moda'daki
tiyatrosuna gittim, oyunu
izledim. Perde kapanırken
Bilginer'in asistanına
içimden teşekkür ettim ve bu
oyunu izlemekte neden bu
kadar geç kaldığım için
kendime kızdım. Fuayede onu
beklemeye başladım. İlk kez
karşılaşıyorduk. Garsona bir
kadeh şarap ve leblebi
söyledi. Sonra konuşmaya
başladık. Sözler tükenirken,
aklımda sadece pişmanlık ve
bir soru işareti kaldı: Bu
güzel adamı ben neden daha
önce tanımamıştım?
TEMPO: 'Evlilikte Ufak Tefek
Cinayetler', içinde gerilimi
ve kara mizahı da
barındıran, çok ilginç bir
oyun.
Uzun süredir kapalı gişe
oynuyorsunuz. Ama yine de
bu, belirli düzeyde
insanların keyif alabileceği
bir eser.
İşe başlarken ticari bir
risk alabileceğinizi
düşünmediniz mi?
HALUK BİLGİNER: Bugüne kadar
hiçbir oyunda ticari kaygıya
düşmedim. Eğer inandığınız
bir işi yaparsanız, bunun
mutlaka bir seyircisi
vardır. Ama "Ne tutar?" diye
düşünmeye başlarsanız,
batmaya mahkûmsunuz.
"Ben bu oyunu çok sevdim,
oyunun anlattığı cümleyi
sahnede ben de kurmak
istiyorum" dediğiniz zaman
yanılmazsınız. İnandığınız
ve sevdiğiniz bir işi
yaparsanız, zaten her gece
sizin gibi düşünen 250 kişi
çıkar.
T.: Bu oyundaki cümle nedir?
H.B.: Kadının ve erkeğin
aslında bir arada olması çok
zordur. Ama erkek,
doğasından gelen 'her yere
döl bırakmak' mazeretini bir
kenara koyarsa, karşılıklı,
insan gibi yaşanabilir.
T.: Kadın için de aynı şey
söz konusu değil mi?
Oyundaki kadın,
kıskançlığını içine atıp,
cinayete kadar gidebiliyor.
H.B.: Kadın da kıskançlık,
doğurmak gibi içgüdülerini
bir kenara bırakıp, eşiyle
samimiyet ve insani değerler
içinde yaşamalı. O yüzden,
"Temelinde sevgi varsa, inat
edeceksin" cümlesini oyuna
ben koydum, orijinal metinde
yoktu. "Üzümün çöpü, armudun
sapı" dediğiniz zaman hiçbir
ilişki yürümez. Zaten bir
kadınla bir erkeğin ilişkiyi
yürütmesi çok zor bir
şeydir.
T.: Madem evlilik bu kadar
karmaşık ve güç bir şey,
insanlar neden evlenmek
istiyor?
H.B.: Aslında insanlar
evlenmek değil, bir arada
olmak istiyor. Bizi
evlendirmek isteyen toplum
ve düzen.
T.: Düzenin, bireyleri
evlendirmekten ne çıkarı
olabilir?
H.B.: Devletlerin ve
yönetenlerin menfaatleri
var. Toplum, aile gibi küçük
ünitelere bölünürse, onları
yönetmek daha kolaydır. Aile
olanların hakları ve
avantajları vardır. Saygı
görürler. Ama evlendiğiniz
zaman, kimseye soru sormaya
vaktiniz kalmıyor.
"Sen ne yapıyorsun
kardeşim?" diye yönetenlerin
karşısına dikilemezsin.
Tek derdin kirayı,
buzdolabını taksitini
ödemektir. Aile olduğunuz
zaman, size önerilen biçimde
yaşamaya mahkûmsunuz. Cici
çocuk olmak zorundasınız.
T.: Bekârken de öyle değil
mi? Ya da biriyle beraber
yaşarken?
H.B.: Sorumluluklar farklı.
Ütopik bir şey söylüyorum
ama aile kavramının
olmadığı, herkesin istediği
ile bilirlikte olduğu bir
toplum düşünün.
O zaman sorumlulukları bir
kenara itip soru soran
bireyler olacak. "Başıma bir
şey gelirse çoluğuma
çocuğuma kim bakar?" diye
düşünmeyecek.
Soru soracak ve cevabım
arayacak.
Sorduğu sorunun cevabını
arayan bir toplumu yönetmek
çok zordur.
"Tiyatro seyircisi hep
azdı"
T.: "Tiyatro seyircisi
azaldı" diye ağlayanlardan
mısınız?
H.B.: Azalmadı. Tiyatro
seyircisi hep aynı ve hep
utanç verecek kadar az.
İngiltere ile bizim
nüfusumuz eşit, orada futbol
seyircisinden çok tiyatro
seyircisi var. Bizde de
böyle bir gelenek olsaydı,
bu ülke bugün çok başka
yerlerde olurdu.
T.: Bunun bilinçli bir geri
bırakılış olduğunu düşünüyor
musunuz?
H.B.: Kesinlikle. Sanatçı
soru sordurur. Bu tiyatrodan
çıkıp soru sorarsınız. Soru
sorulması da yönetenler
tarafından hoşlanılan bir
şey değildir.
Soru soran tehlikelidir,
cevabını arayabilir Allah
korusun. Bu ülkede sanatın
önü, özellikle kapatılmıştan
Bu tiyatrodan çıktığınız
zaman farklı bir insan
değilseniz, ben görevimi
yapmadım demektir. Sanatın
değiştirme ve dönüştürme
özelliği vardır.
T.: Şimdi siz, seyircinin bu
salondan çıkıp, "Ben nasıl
bir ülkede yaşıyorum?" diye
kendini sorgulamaya
başlayacağına inanıyor
musunuz? "Ne güzel bir oyun"
diye çıkıyor ve ertesi gün
kendi yaşamına geri dönüyor.
H.B.: Hiç kimse, "Hayatım
değişti" demez. Ama beyninin
kıvrımlarından birine bir
soru işareti takılır. Sonra
günün birinde onu hatırlar.
Bu işin kalıcılığı da tam bu
noktadadır. Bir anı
anlatmışım, bunu 30 yıl
sonra hatırlıyorsanız; bu,
çok kalıcı bir şeydir.
Sanatla eğlence arasındaki
fark budur.
"Çok eğlendik" demeye de
ihtiyacı var insanın. Ama
sanata temas ettiyseniz, o
anda fark etmeseniz bile
size değişik bir şey
olmuştur.
T.: Televizyon dizilerinde
de oynuyorsunuz. Yani işin
eğlence yanını da
yapıyorsunuz.
H.B.: Tabii... Televizyon
diye bir sanat yok.
T.: Kimse de öyle bir şey
söylemiyor zaten.
H.B.: Hayır, var... Ben
televizyon ünlülerinden bunu
çok duyuyorum.
T.: Şu anda oynadığınız
'Sevgili Dünürüm' dizisi de
reytinglerde başa güreşiyor.
Televizyonu zevk için mi,
para için mi yapıyorsunuz?
H.B.: Bu işten zevk
almazsan, dünyanın parasını
verseler yapılmaz zaten. Ama
bunun çabuk tüketilen bir
eğlence olduğunu unutmamak
lazım.
Biz reklam arasına eğlence
üretiyoruz. Bunu fazla
büyütmenin, ciddiye almanın
bir âlemi yok.
T.: Sizinle bu söyleşiyi
yapmak için asistanınızı
aradığımda, önce oyunu
izlememi sonra da özel
yaşamınız ve İş Bankası
reklamındaki Atatürk rolünüz
hakkında soru sormamamı rica
etti. Oyunu izlememi iyi ki
istemiş, özel yaşam konusunu
da anlıyorum; ama Atatürk
rolü hakkında neden konuşmak
istemiyorsunuz?
H.B.: Bu reklam çıktığı
andan itibaren herkes bu
konuda benimle konuşmak
istedi, hiçbirini kabul
etmedim ve nedenini de
anlamış değilim. Neyi
konuşacaklar? Atatürk'ü
oynamasaydım da Mickey
Mouse'u (Miki Fare)
oynasaydım ne soracaklardı
bana? O reklamın
yayımlandığı gün, her
gazeteden ve televizyon
kanalından telefon geldi.
Tek kelime etmedim ve izin
verirseniz şimdi de
etmeyeceğim.
T.: Ama ben bunun sebebini
soruyorum. Neden
konuşmuyorsunuz?
H.B.: İşte tam da bu yüzden.
Yahu ben bunca yıldır bir
sürü iş yaptım. İş Bankası
reklamında Atatürk rolünü
oynadım diye benimle
röportaj yapmak isteği
neden? Bu kadar gayri ciddi
bir şey olabilir mi?
İnsanlar Atatürk'ü izleyip,
sanal bir Atatürk ile mutlu
olmaya başladılar. Bir an
ürktüm ve korktum. Bu, benim
değil, reklamın başarısıdır.
'Cihangir Cumhuriyeti'
T.: "Evlilik bize
düzenin direttiği bir olgu"
diyorsunuz. Bu durumda
çocukların güvencesini kim
koruyacak?
H.B.: Çocuk dünyanın en
güzel şeyi.
Ama bir çocuğun güvencesi
için evlilik neden gereksin?
Çocuğun anasıbabası yok mu?
Siz, 'güvence' diyorsunuz.
Türkiye'deki düzen diyor ki:
"Sen bu çocuğu, okuması için
özel dershanelere
göndereceksin." Dünyanın
hangi ülkesinde özel
dershane var? Bir devlet
diyor ki: "Benim liselerim
üniversiteye girmenize
yetmez, git özel dershanede
oku." Bu, utanç verici bir
şey.
T.: "Cihangir Cumhuriyeti
için oynamıyorum"
demişsiniz. Böyle bir
cumhuriyet mi var?
H.B.: Olmaz mı? Yoksa siz
Cihangir Cumhuriyeti'nde mi
yaşıyorsunuz?
T.: Yok. Oralı değilim...
Ama galiba siz, aydınlara
olan bir tavrınızdan söz
ediyorsunuz.
H.B.: Asla. Aydınlar başımın
tacı. Benim kastettiğim,
sözde aydınlar. Bundan 20
yıl önce film yönetmenleri,
Çiçek Bar'da birbirleri için
film çekiyorlardı ve bunları
kimse seyretmiyordu.
Canımı sıkıyorsun, çünkü
samimi değilsin. Yan masaya
film yapıyorsun, sende var
olmayan bazı düşleri,
sıkıntılarını anlatmaya
çalışıyorsun. Ben zaten
bunların sende olmadığını
görüyorum. 'Cihangir
Cumhuriyeti'nde insanlar
birbirine tiyatro da
yapıyor, sinema da yapıyor,
sergi de açıyor.
T.: Ama bu, sadece
Cihangir'e özgü bir şey
değil.
H.B.: Tabii ki değil. Bu da
işin esprisi zaten...
Cihangir'in Cihangir'den
başka dostu yoktur...
T.: Tiyatro hayattan daha mı
gerçek?
H.B.: Tabii. Hayat,
tiyatronun aynası değildir.
Tiyatro, hayattan daha
gerçektir. Bir genelkurmay
başkanına, karısının,
"Omzunda dört tane yıldız
var diye sen adam mı oldun
be herif?" dediğini
duyabilir miyiz gerçek
hayatta. Ama sahnede
duyabilirsiniz.
T.: Sinemada da duyarız.
H.B.: Evet. Sanat böyle bir
şeydir işte, sanatın da
işlevi budur. Gerçek olmak.
Çünkü gerçek hayatta biz,
ister istemez maskelerle
dolaşırız.
T.: Şöhreti seviyor musunuz?
H.B.: Size maymun muamelesi
yapmadıkları zaman, şöhret
olmak çok güzel bir şeydir.
Oyuncu olmaktansa, şöhret
olmayı bir halt zanneden
arkadaşlarımız var. Biraz
aklınız varsa, şöhret olmak
yerine anonim olmak
istersiniz. Çünkü size
maymun muamelesi yaparlar.
Siz orada yokmuşsunuz gibi,
çocuklarına gösterip, "Bak,
amcayı tanıdın mı?" derler.
Parmakla işaret edilen bir
nesne olursunuz ve orada mal
gibi durursunuz. • |