Zaman 17.02.2007

Fulya Özlem

 

Sevgisiz büyüyen çocuklar katil de olur, hırsız da...

 

Usta oyuncu Haluk Bilginer’in başrolünü oynadığı ‘Polis’ filmi vizyona girdi. Bugüne kadar oynadığı her rol gibi ‘polis Musa Rami’nin de hakkını vermiş sanatçı. Cüneyt Arkın filmlerine benzer dövüş sahneleriyle dikkat çeken film için Bilginer, “Bayağı bir adam dövüyormuşum gibi duruyor; ama hepsi yalan dolan.” diyor.

Komedi filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu, bu kez her türlü çelişkiyi içinde barındıran Musa Rami rolünde. Adam dövüyor, adam öldürüyor, camiye gidiyor; merhametli bir baba. Bu çelişkili rolü için sanatçı, “Bu tarz çelişkiler hepimizde var; ama farkında değiliz. Ancak insan eğitimiyle, yaşadığı ortamla, duygu ve düşünceleriyle başka bir insan olabilir.” diyor.

Bir sahne sanatçısının karşılaştığı en büyük zorluk, kendi özgün tavrını, yaptığı her işe yansıtabilmek olsa gerek. İşte karşımızda, en son rol aldığı ‘Polis’ adlı filmde de bunu gerçekleştiren Haluk Bilginer var, belki de her daim “kendini gerçekleştiren” demeliyiz onun için. 1999 yılında bir harabeden şimdiki haline getirdikleri “Oyun Atölyesi”nde, ışıklı bir masada, “neden”lerimizi, “niçün ama”larımızı cevaplıyor ve bizi çok güldürüyor. Haluk Bilginer’le sohbet etmek, “salon-salamanje” bir hissiyat… İddiası işiyle olanların gündelik hayatlarında insanları sarmaladıkları içten bir nezaket var tavırlarında. Her şeyden konuşuyoruz, memleket meselelerinden, son yaptığı işlerden, tiyatrodan ve gerçek olan düşlerden…

 

‘Polis’i ilginç buldum. Bana Türkiye’deki bir Luc Besson’un ilk filmi gibi geldi, türlerarası hoş bir film, tam bir ana akım polisiye filmi olarak değerlendirmedim.

 

Seyircinin ilginç bulacağı kesin. Yani beğenilir mi beğenilmez mi, o ayrı konu; ama ilginç bulacakları kesin. Farklı bir anlatım biçimi, alışık olmadığımız bir şey.

 

Farklı bir anlatım biçimi derken özellikle üzerinde durduğunuz yönler neler bu filmde?

 

Filmde izlediğiniz şeyler. Yani, olayın gelişiminde Onur’un (yönetmen) o olayı nasıl anlattığı. Hangi saniyeleri bağlayarak anlattığı, hangi saniyeyi hangi saniyenin arkasına attığı. Yer yer kamerayla da yaptığı ilginç şeyler var mesela. O açıdan çok alışık olmadığımız bir şey. Kimse onu filmde görmeye alışık değil. En basitinden şu örneği vereyim: Hani bir sahne var ya, parkta üç adam, arka arkaya yürüyor; ama farklı şeyler oluyor. Anlatabiliyor muyum? Böyle şeyler. Ya da ne bileyim kızını gömdükten sonra pikniğe gidiyorlar ve koreografik bir şekilde tüm aile üyeleri dans etmeye başlıyor mesela ve son derece doğal...

 

Sizin dövüş sahneleriniz de koreografik...

 

Ve abartılı. Bunlar çok alışık olunmayan şeyler.

 

Evet, bayağı şaşırtıcı oldu, sizi öyle dövüş sahnelerinde görmek...

 

Bayağı bir adam dövüyormuşum gibi duruyor, değil mi? Hepsi yalan dolan. (Gülüşmeler)

 

Bu filmde de gördüğümüz üzere “Haluk Bilginer oyunculuğu” diye adlandırılabilecek bir olgu var. Siz hangi rolü oynasanız onu dönüştürüyorsunuz. Bunun sırrı nedir? Tiyatro kökenli olmanızla ilgili bir şey mi?

 

İltifat ediyorsunuz.

 

Hayır, “Masumiyet”te olsun, “Polis”te olsun, “Tatlı Hayat”ta olsun, her rolünüzde düşündüğümüz; o rolü sizin yerinize başka biri oynasaydı tamamen başka bir karakterin ortaya çıkacağı...

 

Bu her oyuncu için geçerlidir. Şimdi Musa Rami rolünü on ayrı oyuncuya verin, on ayrı film çıkar. Aynı hikayeyi on ayrı yönetmene verin, yine on ayrı film çıkar. Tiyatroda aktörün, sinemada ise yönetmenin yaptığı işe kattığı çok şey var. Yani sinema yönetmenin, tiyatro da oyuncunun sanatı; farklı şeyler. Ama bir oyuncu eğer sadece kendini geliştirmek ve oyunculuk sürecinde yol kat etmek istiyorsa, yapabileceği tek şey, her rolü yepyeni bir sayfa olarak görüp, oraya sürekli yeni şeyler koymak. Zaten bildiği, halihazırda tecrübe ettiği şeylerle o rolü doldurmak. Çünkü rol dediğimiz şey nedir, aslında temel noktaları barındıran bir ipucudur elimizde. Oyuncuya kalan şey bu ipuçlarını değerlendirerek o karaktere can vermek. Biz canlandırıyoruz, tam da bunu yapıyoruz oyuncu olarak. Şimdi ben bir rolü aldığımda, yepyeniymiş gibi, hiç bu rolü daha önce almamışım gibi davranarak oynuyorsam, belki bunun sizde meydana getirdiği tepkidir bu. Yani beni her rolümde değişik görüyorsanız, birbirine pek benzemeyen karakterlerde görüyorsanız, tam da bu yüzdendir. Yani bembeyaz bir sayfa, bunu daha önce hiç yapmadım, ne yapacağım, şimdi bu karakter ne yapar? Tam bunu yapmak galiba anahtar kelime. Ben bunu yapmaya çalışıyorum en azından, fark ediliyorsa ne mutlu!

 

Rol aldığınız ya da sahneye koyduğunuz yapımlara baktığımız zaman birçok çeviri yapımda da yer aldığınızı görüyoruz. Başka bir dilde yazılmış bir eseri, çevrildiği dilde yaşatmak zor değil mi sizin için?

 

Bazıları zor, bazıları değil. Konu iyi adapte edilirse değil. Mesela “Tatlı Hayat” bir adaptasyondur; ama çok iyi yerelleşmiştir, orada çevirenin başarısı söz konusu. Haluk Özeniş’in bir başarısı... Tiyatroda da, mesela burada Shakespeare oynuyoruz, Shakespeare’in oyunu harika; ama Shakespeare’in orijinali bambaşka tabii. Shakespeare tercüme edildiği zaman maalesef, şiirini kaybediyor. Şiir, tercüme edilemez bir şey. Shakespeare’in şiirini çok ustaca çevirenler edebiyat tarihimizde vardır: Birinci örnek olarak Can Yücel’i verebilirim. Shakespeare’i çok iyi çevirir, keşke daha çok yaşasaydı da Shakespeare’in başka eserlerini de çevirebilseydi. Ama onun dışında Shakespeare dünyanın her yerinde sahnelenebilecek son derece evrensel bir yapıda olduğu için, insan ruhunun derinliklerini kavramış bir deha olduğu için, hangi dile çevrilirse çevrilsin, her ülkede, her dilde oynanabilir. Biz şu anda üçüncü Shakespeare’imizi oynuyoruz. Bu sezon iki tane Shakespeare oyunumuz var: Hırçın Kız ve Atinalı Timon. Bir de modern bir oyun var.

 

Polis filmine geri dönecek olursak, sizi daha çok komedi ağırlıklı yapımlarda görüyoruz; ama şimdi bir dram filminde karşımıza çıkıyorsunuz. Kendinize hangisini daha çok yakıştırıyorsunuz?

 

İyi oynarsa, hepsi yakışır oyuncuya. İyi oynamamıza bağlı. Ama ben daha çok komedi oynamaktan zevk alıyorum. Son yıllarda Tatlı Hayat, Karagöz-Hacivat var, pek komedi sayılır mı bilmiyorum… Televizyonda da öyle. Ama ikisinde de oynamak çok zevkli, ben komedi, televizyon veyahut sinemada olsun ikisini de oynamaktan çok zevk alıyorum; ama rolü seçerken komedi midir, değil midir diye bakmıyorum. İyi yazılmış mı ve ben bu karakteri oynamak istiyor muyum? Bu karakterde benim dişimi geçireceğim bir şey var mı? Bu karakter benim ağzımı sulandırıyor mu? Ben sadece ona bakıyorum. Bir de tabii senaryonun iyi yazılmış olmasına ve kimin çekeceğine.

 

Musa Rami, her türlü çelişkiyi içinde barındıran bir adam, adam dövüyor, adam öldürüyor, camiye gidiyor, dans ediyor... Bu kadar uçları bir insanda bulmak mümkün mü?

 

Tabii, hepimizde var. Farkında değiliz. Ben de belki katilim; ama haberim yok. Bastırıyoruz çünkü. Dünyada yedi milyar insan yaşıyorsa, herkeste hangi duygu varsa, o bizde de var. Ama insan eğitimiyle, yaşadığı ortamla, geçmişiyle kendini oluştururken, eksik kaldığı için bazı şeyler dışarı çıkıyor, bazı şeyler yükseliyor. Ne bileyim “sevgisiz büyüyen insan daha rahat katil olabilir” gibi bir şey. Sevgiyle büyüse böyle olacak mıydı? Yani hepimizin içinde var; ama biz ya yapmamayı seçiyoruz, öyle olmamayı seçiyoruz ya da koşullar bizi oraya itiyor. Hepimizin içinde katil var derken hemen şu örneği vereyim, Stanislavski’nin örneğidir: Uyumaya çalıştığınızı düşünün, çok tatlı bir uyku. Tam o sırada tepenizde bir sinek. İşte o an o sineğe ne yapmak istersiniz? Onu düşünün, işte duygu karşınızda. Bu kadar basit. Sivrisineği öldürmekle, sivrisineği yok etmek istemekle, senin sivrisinek diye düşündüğün, hiç önemsemediğin bir adamı, “önemi yok, ölse daha iyi olur” dediğin bir adamı öldürmekle aynı şey değil mi?

 

İntihardan vazgeçtiğiniz bir sahne var. Çok da etkileyici bir sahne, şiirselliğin bir sahne içerisine bu biçimde yerleştirilmesi pek sık rastlanan bir durum değil sinemamızda. Camide “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” ayeti okunuyor. Ve siz o ayeti duyduktan sonra yaşamaya karar veriyorsunuz. Normal yaşamda da inançlarınız hayatınıza yön veriyor mu?

 

Hayır, çünkü hayatta sorgusuz inancı tehlikeli buluyorum. Her şey sorgulanmalıdır hayatta diye düşünüyorum, inandığımız şeyler vardır tabii. İnandığınız şeyleri sorgulamadığınız anda dogmatizmin uçurumuna düşersiniz. Ama oradaki ayeti alıp, yerine onu vazgeçirecek başka bir şey koyun, bir umut koyun mesela, bir amaç koyun oraya. O umudu anıp, yine vazgeçer. Ya da hep dener; ama olmaz, olmaz da olmaz. Yani her şeyin kontrolü hep bizim elimizde değil. Sen dileyince olmaz her şey. Dünya, bizim böyle “Vay be ne güçlü adammış, ne yaptı!” diyeceğimiz kahramanlarla dolu bir yer değil. Kahramanlar yok dünyada.

 

Polislerden tepki gelir mi size?

 

Hayır, niye gelsin? Bir insanın hikayesi bu sonuçta. Aslında bu filmde anlatılanlar masala göre -masal kelimesini özellikle kullanıyorum- bir polisin başına geliyor, mafyanın sorunlar çıkardığı bir polisin. Aynı şekilde sorunlar yaşayan bir başka meslekten birinin de hikayesi olabilirdi. Peşinde olan şey, bütün bu çelişikliğiyle, zaman zaman psikopatlığıyla, zaman zaman merhametiyle insan. Polis olması tamamen bu öykünün içindeki şeye uyması adına bir tesadüf. Yani Onur’a desek ki, bunu polis yapma başka şey yap; ama yine başına bu şekilde şeyler gelsin. Bunu bir siyasetçi yap, belediye başkanı yap…

 

Yakında sizi ‘Kim 500 Bin İster?’ yarışmasında da izleyeceğiz. Bu projeden bahseder misiniz?

 

Ben bu yıl televizyona iki proje yapıyorum. Sit-com zaten haftada iki günümü alıyor. Son 7 yıldır sadece haftada iki gün -pazartesi ve salıları- çalışıyorum televizyon için. Çok bile, size öyle söyleyeyim. Televizyon çabuk üretilip, çabuk tüketilen bir şey. “Televizyonda tiyatro” diye kendi içinde çelişen tuhaf bir cümle vardır. Televizyonda tiyatro olmaz ki. Televizyonda tiyatro olabilir mi? Televizyonda sinema bile tuhaftır. Eğer sinemada oynarken filmi kaçırdıysanız, bir bilginiz olsun diye, televizyonda izlersiniz. Ama sinemada izlerken aldığınız hazzı almanız mümkün değildir. Neyse o arada televizyonun da tarifini yapmış olduk. Bu proje de neticede haftada sadece bir günümü alacak bir proje. “Kim 500 Bin Lira İster?”i sunar mısınız dediler, ben de kabul ettim, bakalım ne çıkacak ortaya…

 

önceki sayfa