|
Zaman
04.05.2003
Nuriye
Akman
Tiyatro sanatçısı Haluk
Bilginer: Kadınların çocuk
doğurmasını kıskanıyorum!
Haluk
Bilginer, bu ülkenin en parlak,
oyunu en sahici, en donanımlı,
“sanatçı” sıfatını en fazla hak
eden tiyatrocularından biri.
Yabancı proje- lerdeki
başarısıyla “dünya çapında” bir
değer olduğunu defalarca
kanıtladı. Sahnede, sinemada,
televizyonda seyircisini hiç
hayal kırıklığına uğratmadığı
gibi yıllar içinde giderek
yükselen bir performans
gösterdi. Kendisiyle, eşi Zuhal
Olcay ile birlikte dişiyle,
tırnağıyla ama hepsinden
önemlisi meslek aşkıyla
yarattığı Oyun Atölyesi’nde
konuştuk. ‘Ermişler ya da
Günahkarlar’ adlı oyununda
sergilediği muhteşem oyun
gücünden sonra, her türlü
genellemeden soyunup, içindeki
ermiş ya da günahkar yanı bana
da göstermesini istedim. O kadar
kıskançtı ki, kendini kendine
sakladı...
Neden tiyatrocu oldunuz?
Akıl
sağlığımı korumak için. Çünkü
gerçekten saf, samimi ve sahici
yapabildiğimiz tek şey tiyatro.
Televizyonda ancak eğlence
üretebilirsiniz. Sinemada
yönetmenin kurduğu dünyaya
yardımcı olmak için varsınız.
Tiyatro oyuncunun er meydanı,
kendini var edebildiği tek yer.
Oyuncu olmak tersine, insanın
akıl sağlığını yitirmesine yol
açmıyor mu? Şizofrenik bir durum
değil mi?
Bilinçli şizofreni. Perde
açıldığı zaman, o ikinci
kişiliğin içine giriyorsunuz;
ama bu bir oyun.
Tehlikeli bir oyun. Durmadan
başkalarının kimliğine bürünmek,
durmadan renk değiştirmek,
başkası olmak sahnede. Bunların
kendinizden kaçma isteğinizle
ilgili bir yanı hiç mi yok?
Sanmıyorum, o bir tatmin, o bir
keyif. Ama oyun oynarken de
keyif almıyor muyuz? Çocukların
oynadığı evcilik ya da
kovboyculuk oyununa bakın.
Başka karakterleri çözümleme
becerinizi kendi ruhunuz
üzerinde de işletebiliyor
musunuz?
Çalışıyoruz; ama insanın kendini
tanıması çok uzun zaman alıyor.
Bu sorunun mutlak bir yanıtı
yok.
Geldiğiniz şu aşamada kimsiniz
siz?
Hiç
büyümek istemeyen, çocuk
saflığını, mücevher gibi korumak
isteyen, ellisine merdiven
dayamış bir adam.
Kendinizi ayıpladığınız bir
yanınız var mı?
Mesela benim şiddetle ilgili çok
ciddi bir sorunum var. Ben
şiddeti izleyemiyorum ya da
uygulayamıyorum. Okul yıllarında
bile kimseyle kavga etmedim.
Bunu zaaf değil de eksiklik
olarak görüyorum. Hani
arkadaşlarla okul bahçesinde
dalaşmak. İki yumruk, bir tekme.
Bu insanın kendini ve
karşısındakini tanıma sürecinin
bir parçası. Ben o süreci hiç
yaşamadım; ama bunun eksikliğini
hiç de hissetmedim.
Biraz evvel eksiklik olarak
görmüştünüz.
Çok
da lazım bir şey değil galiba.
Ama ben onu sahnede yaşayıp, çok
net arındığımı biliyorum. Onun
için gerçek yaşamda kullanma
ihtiyacım yok.
Benim sonraki sorularımdan biri
“Şiddetiniz mi büyüktür,
şefkatiniz mi büyüktür?” idi.
Şiddetim hiç yoktur. Keşke biraz
olsaydı.
Eşinize el kaldırdığınız...
Hatta hayatınızdaki diğer
kadınları da dövdüğünüze dair
haberler, duyumlar oldu.
(Gülüyor) Bunu yazıp söyleyen
hamamböceklerinin beyni nasıl
çalışır, ne yaparlar, bir bilgim
yok. Ama bunu tekzip etmek bile
benim ağırıma gidiyor, biliyor
musunuz?
Gücenmeyin bunu size sorduğuma
olur mu?
Katiyen. Siz sormak
zorundasınız, bir yerde
okumuşsunuz. Ama bu sorunun
muhatabı ben değil, benden
şiddet gördüğü iddia edilen
kadınlar. Ben belki yalan
söylüyorum. Ben belki gündüz
insan, gece hırtım, bilemeyiz
ki. Suç duyurusunda bulunuyor
bunu söyleyen, derhal savcılığa
gitmesi lazım.
Hayran olunmak hoşunuza gidiyor
mu?
Hayır. Çünkü, hayranlar sizinle
nesne ilişkisi kuruyorlar. Sizi
tanıdığını zannediyorlar. Hatta
gelip sizden hesap sorma cüreti
bile buluyorlar. Sokakta
giderken de, “Bak gördün mü,
amcaya bak.” diyorlar. Sanki
oradan bir araba geçiyormuş
gibi. Bu iyi bir ilişki değil.
En
büyük kâbusunuz ne?
Siyasal ya da fiziksel
nedenlerle, işimi yapamayacağım
bir ortamda zorla yaşamaya
mahkum edilmek.
Daha basit, takıntılarınız yok
mu?
Klostrofobim var. Bir de
yükseklik korkumu keşfettim,
Eyfel Kulesi’nin tepesinde.
İşini iyi yapan insanlarda “ben”
duygusunun altı çok çizilidir.
Bunu bir problem olarak görüp
de, kaçınma yolları keşfettiniz
mi?
Bende
çok fazla ben yoktur. Ben
genellikle bizi tercih ederim.
Kendinizi nasıl ehlileştirdiniz
de bu noktaya vardınız?
Galiba anahtar kelimeler
samimiyet ve sahicilik.
En
vahşi yönünüz ne?
Sahnede tehlikeli olmayı, yani
beklenmedik bir şey yapmayı
severim.
Sahne dışında?
Yok
öyle dertlerim. Siz psikolojiye
bu kadar meraklısınız, ben
erkeklerde rahim kıskançlığı
olduğunu düşünüyorum.
Evet bunu her yerde
söylüyorsunuz. Yeni olan şu
olur, eğer söylerseniz; bu
kıskançlık sizde nasıl tezahür
etti?
Bende
tezahür etmedi. Benim erkekleri
gözlediğimde gördüğüm bir şey
bu. “Ben üretemiyorum. Ben rahmi
kıskanıyorum, kadınları
kıskanıyorum”. Erkeğin geçmişine
bakarak, kadına niçin öyle
“kötü” davrandığını
çözebiliyorum. Kadın
anlayamadığı bir şey yapıyor
erkeğin. Çocuk doğuruyor.
Bunlar genelleme. Önemli olan
insanın kendini çözmesi. Siz de
bir erkeksiniz.
Erkek
diye tarif edilmekten nefret
ederim. İnsan olarak tarif
edilmeyi yeğlerim.
Hiç psikiyatra gittiniz mi?
Tabii
bir iki defa gittim.
Hangi problemle ilgili olduğunu
sorabilir miyim?
Hayır.
Neden yaşıyorsunuz?
Var
oldum diyebilmek, iz bırakmak
için. Yaşamımızı anlamlı kılacak
bir iz bırakmak önemli. Bir de
artık yaşamak için çalışmak
zorunda değilim. Bundan daha
büyük bir lüks yok hayatta.
Mistik bir yanınız var mı?
Vardır belki ama, bu dinler üstü
bir şey. Bilinmezliği, açıklamak
için ortaya çıkmış dinler ve
bence hepsi sınıfta kalmışlar.
Kafanızda, bir üst yaratıcı
kavramı yok sanırım.
Bir
enerji var. Ama bu enerjiyi
henüz bilmiyoruz.
En
zor yanı nedir eşiniz Zuhal
Olcay’ın?
Çok
telaşlıdır. Bu beni de harekete
geçirir. Ben de onu biraz daha
sakin olmaya yönlendiririm.
Birbirimizi dengeleriz.
Sizin zor yanınız ne, onun
açısından?
Benim
ketumluğumdan şikayet eder o.
İçime attığım bir şey yok
aslında.
Kıskanılmak hoşunuza gider mi?
Gider. Çünkü ben de kıskanırım.
Fazlası değil ama, hoş bir
duygudur.
Geçenlerde Aşkın Nur Yengi ile
ilişkiniz olduğuna dair bazı
haberler çıktı. Sizi nasıl
etkiledi bunlar?
Bunları konuşmak istemem.
Yalan olduğunu mu söylüyorsunuz?
Hiçbir şey söylemiyorum.
İhanet nedir?
İstediğini yaşayamamak,
istediğini yapamamak,
özlemlerinden ve duygularından
vazgeçmek. Birinin gidip
biriyle, karısını ya da kocasını
aldatması ihanet diye
tanımlanıyor; ama asıl
tehlikelisi kendinize
ihanetiniz. Çünkü sizin varoluş
sebebiniz sizin duygularınız.
“Evli biri, bir başkasını
beğeniyorsa, o duyguyu yaşamazsa
kendine ihanet etmiş olur” mu
diyorsunuz?
Herhalde öyle olur. Toplum
olarak bazı kuralları biz koyup,
sonra kendimizi mahkum ediyoruz,
kendi koyduğumuz kurallarla.
Böyle bir durumla, karınız karşı
karşıya kalsa, onu
anlayabileceğinizi mi
söylüyorsunuz?
Kıskanırım, ama anlayabilirim.
Ben cinayeti de anlayabilirim,
ama affederim anlamına gelmez.
Böyle bir şey yaşayıp
yaşamadığınızı sorabilir miyim?
Hayır.
Zuhal Hanım’ın önceki
evliliğinden bir kızı var. Ona
siz babalık yaptınız. Ama ortak
bir çocuğunuz yok. Bu bilinçli
bir tercih miydi?
Biraz
öyle, biraz öyle değil.
Zamanlamalar çok uymadı ve ondan
sonra da tren kaçtı.
Kişilik oluşumunuzda, en fazla
hangi yazarların etkisi var?
Yok.
Hepsinin bir karışımı diyelim.
Çok ketumsunuz.
O
zaman Zuhal haklıydı.
Gerçekten kapalısınız çok.
Niye
açayım ki ben size kendimi? Ben
sahnede açıyorum kendimi.
Orada oynadığınız insanı
açıyorsunuz, kendinizi değil.
Tabii. Ama ben Haluk’u açmayı
çok sevmiyorum. Ruhumun
derinliklerini açmayı doğru
bulmuyorum. Çünkü ruhumun
derinliklerinin ne olduğunu ben
de bilmiyorum.
Yaptığınız işlerden en kötüsü
hangisiydi?
“Sıcağı Sıcağına” diye bir
iğrençlik. O program, Türkiye’de
reality show’un ilk örneğidir.
Ben çok daha farklı umutlarla
girmiştim o programa.
Gerçeklerden yola çıkılarak
insanlara bir şey anlatılacak,
bir şeylerin farkına varılacak.
Fakat reyting denilen canavar
izin vermedi. Bu ne kadar
sansasyonel olursa, o kadar çok
izlenildiği fark edildi ve ben o
programdan affımı rica ettim.
Yarışma sunuculuğunuz nasıldı?
Yarışma sunuculuğu bu kadar
eleştirilecek bir şey değildi.
Bu tiyatro binasının yapımı
sırasında, daha çok para
kazanmak için yaptım onu.
Kalabalıklar arasında pek
bulunmuyorsunuz.
Kalabalıkları çok sevmem.
Gazeteciler, kameralar tecavüzcü
gibi üstümüze saldırıyorlar.
Televolelerde görünmek tüylerimi
diken diken ediyor benim.
Tatlı Hayat’taki İhsan
tiplemesinin size yakın bir yanı
var mı?
İnşallah yoktur. İhsan sonradan
görme ve üçkağıtçı. Aslında son
derece yumuşak ve iyi kalpli.
Karısı söz konusu olduğunda akan
sular duruyor. Ya da sevdiği bir
arkadaşının başına bir şey
gelirse, İhsan gitti böbreğini
bile verdi mesela bir adama. Bu
onu karton karakter olmaktan
çıkarıyor, biraz daha gerçek
kılıyor galiba, bir sitcom’da
olsa bile.
Ölüm duygusuyla aranız nasıl?
Her
insanın olduğu gibi çok iyi
değil. Sıklıkla düşündüğüm bir
şey değil. Öleceğini bilen tek
yaratık olduğumuzu biliyorum
sadece. Onun için, bu
yaşadığımız planette ben
buradaydım deme ihtiyacı
hissediyoruz. Bunu sanat
yaparak, yazarak, oraya buraya
binalar inşa ederek falan
yapıyoruz. Ölümden sonra bir
yaşam var mı, diye sorulunca
olabilir diyorum. Olmaması için
bir sebep yok. Çünkü bilinç ve
enerji diye bir şey var. Şu
tenimden bağımsız. Enerjinin yok
edilemeyeceğini biliyoruz. O
zaman ne olacak, bu enerji?
Başka bir şeye dönüşerek var
olacak. Ya da ne bileyim, kışın
bir gül dalına baktığınız zaman,
yazın tekrar açacağını
biliyorsunuz. Kupkuru duruyor,
ölmüş gibi. Ama bahar geliyor,
güzelim bir çiçek çıkıyor
ortaya. Güle tanıdığımız bu
hakkı kendimize niye tanımıyoruz
diyorum bazen. Belki de vardır
böyle bir şey ama emin değilim.
Şöyle bir şey yok değil mi
bilincinizde? Öleceğim ve
sorgulanacağım.
A
yok. Cennet de cehennem de
burada. Burada sorgulanıyoruz
zaten, burada alıyoruz
karşılığını. Ya kederle, acı
çekerek, ya da mutlulukla,
mutluluk vererek.
Yakın zamanda rol alacağınız
uluslararası bir proje var mı?
Aldım, 2001 Kasım’ında.
Amerika’da başlamış gösterime.
Buffalo Soldiers diye bir filmde
oynadım. Önümüzdeki sezon gelir
Türkiye’ye.
Ermişler ya da Günahkarlar’ı
seyrettim. Sarsıcı bir oyun.
Hepiniz mükemmel oynamışsınız.
Fakat şiddetin seyriyle çok
barışık değilim. Kötülüğün
sergilenmesinin size
öğrettiklerini konuşabiliriz
belki.
İnsanlar mesela merak ederler
seri katillerin hayatlarını?
Yani niçin hakikaten Karın Deşen
Jack’in mumyalar müzesinde
heykeli vardır? Niçin roman
yazılmıştır, niçin filmler
çekilmiştir. Biz niye merak
ederiz acaba bunları, bizim
karanlık yanımız mı acaba
bunlar?
Sorumun yanıtını alamadım. Sizin
sahici olma isteğiniz gibi benim
de söyleşiyi daha sahici kılmak
gibi bir amacım var.
Ben
sizin için hayal kırıklığı oldum
biliyorum, çok düz kaldım.
Üzülmeyin, beni mutlu etmek
zorunda değilsiniz. Ama merak
ediyorum, bu oyun, sizin
içinizdeki uyur vaziyette olan
hangi kötülük yapma isteğini
uyandırdı?
Hiç
yok benim içimde kötülük. Biz
seyirci anlasın diye yapıyoruz
bunu. Yani bu bir psiko–drama
seansı değil, bizi tedavi eden
bir şey değil, seyirciyi tedavi
eden bir şey, inşallah.
Size kendinizle ilgili bir şey
öğretmeyen bir oyunun, seyirciye
bir şey öğretmesini nasıl
beklersiniz?
İnsanı anlamaya çalışıyoruz biz.
Sizin içinizde hiç kötülük
yoksa, “ben bir meleğim” demeye
geliyor bu.
Ama
ben bilmiyorum, varsa benimle
ilişkide olanlar bilecek. Onun
için sizin için sıkıcı olduğumu
söylüyorum. Hiç kötülük
söylemiyor bu adam diyorsunuz.
Hayır kendi kötülüğünü görecek
cesareti yok diyorum.
Belki
de korkağımdır. Ama ben kötü
yanımı bilmiyorum. İşte oyunda
kim ermiş, kim günahkarı
tartışırken, hiç kimsenin
göründüğü gibi olmadığını
tartışıyoruz.
İşte ben de şu görünen Haluk
Bilginer’in görünmeyen yüzünü
istiyorum. Kendinizle ilgili ne
keşfettiniz bu oyunla birlikte?
İnsanla ilgili şeyler keşfettim.
Kendimle ilgili değil. Mutlaka
vardır benim de kötülüklerim
ama, ben onların farkında
değilim. Ben içimde var olan
şeyi, oyunculuk mesleğimde
kullanıyorum. Yani her insanda
var olan bir şey. Yani benim
sizden farkım, onu oynayabilmem.
Size mış gibi yapabilmem,
gösterebilmem. Yoksa katili
oynayabilmem için adam öldürmem
ya da içimdeki katili keşfetmem
gerekmiyor.
Durrenmat’ın Duruşma Gecesi diye
bir kitabı vardır. Orada kendini
günahsız zanneden bir adamı,
emekli hakimler eğlence olsun
diye yargılarlar. Ve sonunda
kendisini asar adam. Yaşamının
içinde o kadar çok suç
işlediğini fark etmiştir ki.
Biliyorum onu.
Bu
manada bir şey soruyorum size.
Belki çok basit bir şey, ille
öldürmek değil.
Ben
insanı genel tanıma anlamında,
oyunculuğuma yardımcı olduğumu
söylemek istiyorum.
Kötünün sergilenmesinin size
getireceği bir sorumluluk yok mu
yani?
Hayır. İnsanın içindeki kötüyü
uyandırmaz, farkında olmamızı
sağlar bir oyun.
Televizyonda şiddet seyrettim,
ben de gittim adam öldürdüm
değildir yani.
Şiddeti yüceltmiyorsanız problem
yok. Ama onu kanıksatıyorsanız,
evet haklısınız.
Haluk Bilginer kendisiyle nasıl
hesaplaşır?..
Hesaplaşırım da canım, kendi
kendime hesaplaşırım. Sizinle
hesaplaşmam. Bakın bunları
hesaplaştım diye, insanların
okuması için sergilemem ortada.
Niye anlatayım ki böyle bir şey
varsa bile.
Acaba insan Haluk’u benimle
paylaşmayarak sanatçı Haluk’u mu
korumaya çalışıyorsunuz?
Hayır, insan Haluk’u korumaya
çalışıyorum.
önceki
sayfa |